Mahir Kaynak

1934 yılında Gaziantep’te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada tamamladıktan sonra 1948’de Kuleli Askeri Lisesi’ne gitti. 1953’te Harp Okulu’nu bitirdi. 1967’de askerlikten ayrıldı.

1961’de mezun olduğu İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nde asistanlık yaptı. 1965’te doktor, 1971’de doçent oldu.Mahir Kaynak, o dönemlerde gizlice Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) girdi. Kaynak, 1980 yılında da MİT’ten emekli oldu. 1989’da iktisat profesörü oldu. 1971 yılında MİT’e tayin edilen Mahir Kaynak, 1993 yılında Gazi Üniversitesi’nden emekliye ayrıldı. Yayımlanmış dört kitabı ve makaleleri bulunmaktadır.

Evli ve üç çocuk babasıdır.

Avni Kantan

1910 yılında doğdu. Harp Okulu mezunudur. 1932 yılından itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri’nde değişik rütbe ve görevlerde hizmet verdikten sonra Millî Emniyet Hizmetleri‘ne atanmıştır.

Yönetici olarak hizmet vermiş, yurt dışı görevde bulunmuş ve 14.07.1965-02.03.1966 tarihleri arasında MİT Müsteşarlığı‘na vekalet etmiş, 07.04.1966 tarihinde vefat etmiştir.

Emre Taner

1942 yılında Diyarbakır’da doğmuştur. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunudur. 1967 yılında Millî İstihbarat Teşkilâtı’na girmiş ve Teşkilatın uğraş alanına giren her konuda çeşitli kademelerde önemli görevlerde bulunmuştur. Bursa Bölge Daire Başkanı görevi sonrası 1984-1986 döneminde İstanbul Bölge Daire Başkanlığı yapmıştır.

1987 yılında İstihbarat Başkanlığı, 1992 yılında Müsteşar Yardımcılığı görevlerinde bulunmuş, 1994’de yurt dışı göreve atanmıştır. 07.04.1999 tarihinden itibaren Müsteşar Operasyon Yardımcılığı görevini yürütmüştür. Evli olan Taner, 15.06.2005 tarihinde MİT Müsteşarı olarak atanmıştır.

Şenkal Atasagun

1941 yılında Kars’ta doğdu. Galatasaray Lisesi ve Grenoble (Fransa) Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu olup, Fransızca ve İngilizce bilmektedir. Yedeksubaylığını müteakip 1967 yılında Milli İstihbarat Teşkilatı’na girmiş, İstihbarat ve Operasyon Başkanlıkları bünyesinde çeşitli kademelerde hizmet vermiştir. Kontr/Espiyonaj konularında uzmandır.

İstanbul Bölge Başkan Yardımcılığı, iki dönem Belçika/Brüksel’de yurt dışı ve Ankara Bölge Başkanlığı görevlerinde bulunmuş, 1995 yılında Operasyon Başkanlığı, 1997 yılında Londra’da yurt dışı görevine atanmıştır.

Evli olan Atasagun, 11 Şubat 1998 tarihinde ise MİT Müsteşarlığı’na getirilmiştir. 11.06.2005 tarihinde bu görevden emekli olmuştur.

Haydar Ali

Hindistan’daki müslüman Maysor hanedanının kurucusu olan Haydar Ali, 1721’de Bangalor’da doğdu. Hindu Maysor hükümdarının küçük bir cagirdarının oğluydu: XVIII. Yy.da Dekkan’ı çalkalayan çatışmalar içinde bu devleti önemli bir askeri güç durumuna getirdi. İktidarı 1759-1772 arasında, Maratalar’a karşı giriştiği savaşımlar sırasında eline geçirebildi. Maratalara karşı ama bu kez Fransızlar’ın yanında 1779-1782 savaşı(da da savaştı. 1782’de ölen hükümdar’ın yerine oğlu Tippu Sahib geçti.

Şah Tahmasb

Şah Tahmasb, 22 Şubat 1514’te İsfahan’da doğdu. Şah Birinci İsmail’in oğlu olan Şah Tahmasb, Çaldıran Savaşı’ndan sonra Horasan’a gönderildi. Bir süre Sebzvar ve Herat’ta kaldı. Şiilerin ve Safevilerin tanınmış bilgin ve şeyhlerinden özel öğrenim gördü.

1521’de Sultaniye’deki babasının yanına dönen Şah Tahmasb, Şah İsmail’in ölümü üzerine 1524’te tahta çıktı. Osmanlı Devleti’nin 1533 Irakeyn seferini açmasını neden olacak sınır olayları onun zamanında yoğunlaştı. Ulama Paşa’nın Osmanlılara sığınması, Bitlis Bey’i Şeref Han’ın Safevilere yaklaşması bu savaşın başlıca nedeniydi. Şah Tahmasb, 1528’de Özbeklere karşı yaptığı ilk savaşını kazandıktan sonra Bağdat’a yürüdü. Burayı Osmanlılara teslim etmeyi düşünen Musullu Zülfikar Bey’i yenerek, Bağdat’a girdi.

Özbeklere, Horasan’a yeni akınlar düzenliyorlardı. Bu nedenle 1529’da Horasan’a dönmek zorunda kalan Şah Tahmasb burada iki yıl kaldı. Osmanlı tehlikesi artınca da tekrar batıya yöneldi. 1533’te Osmanlı Veziri Azamı İbrahim Paşa Doğu Anadolu’ya geldi ve bölgeyi denetimi altına aldı. 1533-34 yılları boyunca Bitlis, Adilcevas, Erçiş ve Van’dan sonra Azerbaycan’ın başkenti Tebriz’de, Osmanlı kuvvetlerince ele geçirildi. Irak’a yönelen Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman, Bağdat’ı aldı. Şah Tahmasb’da Tebriz’i kurtararak Van’a yürüdü. Bu nedenle Kanuni Sultan Süleyman ikinci kez İran’a geldi.

Bu süre içerisinde kesin bir barış imzalanamamıştı. Sınır olayları eksik olmadı. Buna rağmen Osmanlı tehlikesini atlatmış görünen Şah Tahmasb, Horasan seferine çıktı. Özbekleri zayıflatarak bir tehlike olmaktan çıkardı. 1540-48 yılları arasında Gürcistan seferine çıktı. Kanuni Sultan Süleyman, 1548’de düzenlediği seferle Doğu Anadolu’da Şah Tahmasb’ın aldığı yerleri yeniden Osmanlı topraklarına kattı. Tebriz, direnmeden Osmanlılara teslim oldu. Osmanlı padişahı seferden dönerken Van’ı da aldı. Bu mağlubiyetlerden sonra Şah Tahmasb yağma ve saldırılar düzenleyerek kasaba ve köyleri yakıp yıktı. Erzincan’a kadar ilerleyen Şah Tahmasb, Osmanlı kuvvetlerinden çekindiği için Karabağ’a gitti.

Gürcistan’a seferler yapmaya devam eden Şah Tahmasb, 1552’de Osmanlı sınırları içinde kalan topraklara akınlar düzenledi. Bu gelişmeler Kanuni Sultan Süleyman’ı üçüncü kez İran üzerine yürümeye zorladı. 1553’te Halep’e giden Kanuni Sultan Süleyman, 1554 baharında Kars üzerinden İran topraklarına girdi. 1555’de iki ülke arasında Amasya antlaşması imzalandı. Şah Tahmasb ölümüne dek barışa bağlı kalarak dostluk ilişkisinin zedelenmemesine özen gösterdi. Sultan İkinci Selim’le de dost kalmaya çalışan Şah Tahmasb, hükümdarlığının son iki yılını ağır bir hastalıkla geçirdi.

1576 yılında Kazbin’de ölen Şah Tahmasb’ın yerine oğlu Haydar Mirza tahta çıktı. Bir gün sonra öldürülen Haydar Mirza’nın yerine, ikinci oğlu Şah İkinci İsmail tahta çıktı.

Deli Petro

1672 yılında Moskova’da doğdu ve kendi kurduğu Saint-Petesburg (Leningrad) da 1725 yılında öldü. Rusyayı Avrupalılaştırmak için çalışmalar yaptı. Petro’nun ilk işi bir ordu ve donanma meydana getirmek olmuştur. İngiliz gemilerinin nasıl yapıldığını öğrenmek için iki defa Arkanjel’e seyahat etmiş, mühendisler getirterek Voronej ve Don nehirleri üzerinde ilk Rus donanmasını yaptırmıştır.

Rusya’nın sahili olmadığı ve Karadenize inmek için Petro 1696’da Azak kalesine hücum ederek Osmanlının elinden aldı. 1709’da da onikinci Charles’e karşı Poltava zaferini kazanarak onu Osmanlıya sığınmaya mecbur etti. Petro İsveç kralının kendisine teslim edilmesini istemişti. Osmanlı bunu kabul etmeyerek kralı beş sene muhafaza etmiş ve sonra memleketine kaçmasına imkan vermiştir. Osmanlıyla bu sebepten dolayı muharebeye girişti fakat Baltacı Mehmed Paşa’nın kumandası altında bulunan Osmanlı ordusu tarafından Prut’ta 1711’de zor durumda bırakılmıştı.

Baltacı Mehmed Paşa biraz azimli davransaydı, Petro ya yenilecek ya da askeriyle birlikte mahvolacaktı. Petro osmanlının elinden ucuz kurtulduktan sonra Azak kalesini tekrar elden çıkardı. Baltacı Mehmed Paşa’nın Katherina’dan etkilenerek sulh yapmak gerektiği fikrini savunduğu söylenmektedir.

Petro elli üç yaşında öldü. Ünvanını hakkıyla kazanmış hükümdarlardandır. Yaptığı birçok değişikliklerden ve insafsızca şiddetinden dolayı eski tarihciler ona Deli Petro derler.

Alemgir Şah

Timur soyundan Hindistan’ da hüküm süren ve Babür Şah tarafından kurulmuş olan büyük Türk-Moğol İmparatorluğu Hükümdarlarındandır. Asıl adı Evrenkzip’ tir. Babası Şahıcihan annesi de Mümtaz Mahal lakabıyla meşhur Ercüment Banudur. Şahıcihan’ ın bu değerli zevcesi için yaptırdığı Tacmahal adlı muhteşem türbe Ağra şehrindeki Türk Türk medeniyetinin değerli bir eseridir.

Alemgir Şah Padişah olmadan önce valiliklerde bulunmuştu. 1658′ de tahta çıkmış ve ölümüne kadar yaklaşık elli seneye yakın saltanatta bulunmuştur. Gölkende, Bicabur, Değen vilayetlerini alarak Adil Şah ve Kutup Şah devletlerini ortadan kaldırmıştır. Bilgili bir hükümdar olan Alemgir Şah, ilmi e alimleri korumuştur. Onun ölümünden sonra Hindistan Türk- Moğol İmparatorluğu zayıflamaya başlamıştır.

Şah Abbas

Şah Abbas 1557 yılında doğdu. Safevi sülalesinden Muhammed Hudabende’nin oğludur. Herat’ta babasına karşı ayaklandı. Kazvin’i ele geçirdi ve 1587’de hükümdar oldu.

Şah Abbas, babasının kötü yönetimi ile yok olma derecesine düşen Safevi Devletini kalkındırdı. Yeniçeriliği taklit ederek “Tüfekçi” adını verdiği bir ordu kurdu. 1597’de Herat yakınlarında Özbekleri yenerek Meşet’i geri aldı. Osmanlıların Avrupa seferi ve Anadolu ayaklanmaları ile uğraşmasından yararlanarak, Sultan Üçüncü Mehmed’in son yıllarında Osmanlı Türklerine düşmanca tavırlar sergiledi. 1605’te, sayıca zayıf olan Osmanlı ordusunu Tebriz yakınlarında yenerek Tebriz, Erivan ve Kars kalelerini ele geçirdi.

Kuyucu Murad Paşa’nın Tebriz’i harap etmesi üzerine, İran seraskeri Nasuh Paşa ile 1618 yılında imzaladığı antlaşma uzun sürmedi. Sultan İkinci Osman’ın öldürülmesini ve Anadolu’da çıkan karışıklıkları fırsat bilen Şah Abbas, Bağdat, Kerbela, Necef, Musul ve Diyarbakır’ı zaptetti. Şah Abbas, İran’ın gelişmesi için çok gayret etti. Yol, köprü, saray ve birçok kervansaraylar yaptırdı. Buna karşın çok zalim bir yönetim kurdu. Tahta geçmesine yardımcı olan Murşid Küli Han’ı, bir süre sonra da öz oğlu Şafi Mirza’yı öldürmekten geri durmadı. 1628 yılında ölen Şah Abbas’ın yerine torunu Şah Mirza Safi geçti.

Uzun Hasan

Uzun Hasan 1423 yılında Diyarbakır’da doğdu. Akkoyunlu hükümdarı Ali Bey’in oğlu Cihangir, babasının ölümü üzerine tahta geçmişti. Uzun Hasan, kardeşi Cihangir’in emri ile yaptığı askeri mücadelelerden sonra, giderek güçlendi ve kardeşi Cihangir’i başkentten uzaklaştırarak Akkoyunlu hükümdarı oldu.

Trabzon Rum İmparatoru’nun kızı Katerina Despina ile evlendi. Trabzon’u Osmanlı saldırısına karşı koruyacağına söz verdi. Uzun Hasan, ayrıca İstanbul’a elçi göndererek, Trabzon Rum İmparatorluğunun her yıl verdiği verginin affedilmesini ve karısına çeyiz olarak verilmiş olan Kayseri yöresinin teslimini istedi. Fatih Sultan Mehmed bu istekleri reddetti. 1461 ilkbaharında Trabzon seferine çıktı. Osmanlı akıncıları karşısında başarısız olan Uzun Hasan’ın kuvvetlerinden yardım alamayacağını anlayan Trabzon Rum İmparatoru David Komnenos, 26 Ekim 1461’de Trabzon’u, Fatih Sultan Mehmed’e teslim etti.

Uzun Hasan bu gelişmelerden sonra ülkesini Gürcistan, Suriye ve Azerbaycan yönünde genişletmek için harekete geçti. Karakoyunlu Hükümdarı Cihan Şah’ı yenilgiye uğrattı. Giderek güçlenen Akkoyunlu ülkesi, Horasan dışında bütün İran’ı, Ermeniye’yi ve Mezapotamya’nın önemli bir kısmını kapsıyordu. Uzun Hasan bundan sonra Osmanlılarla mücadeleye girişti. Karamanoğlu Pir Ahmed ve Kasım Beylere yardım ederek onları Osmanlılar aleyhine kışkırttı. Akkoyunlu kuvvetleri 1472’de Tokat’a baskın yaptılar. Ayrıca Akkoyunlu kumandanı Yusuf Mirza, Kayseri, Karaman, Hamideli yörelerini ele geçirdi.

Bunun üzerine Fatih, doğuda kendisi için tehlikeli duruma gelen Uzun Hasan’ı ortadan kaldırmaya karar verdi. Osmanlı ve Akkoyunlu kuvvetleri 11 Ağustos 1473’de Otlukbeli’nde karşılaştılar. Osmanlı topçusu tarafından kuvvetleri bozguna uğratılan Uzun Hasan İran’a çekildi. Akkoyunlular Devleti’nin merkezini Tebriz’e naklettiler. Uzun Hasan Gürcistan seferinden dönerken hastalandı ve kısa bir süre sonra 1478 yılında Tebriz’de öldü.

Alaüddin Keykubad III

Sultan Üçüncü Alaüddin Keykubad, Anadolu Selçukluları’nın 17.nci, yani son hükümdarı yada sonunculardan birisidir. Sultanlığı devrinde, Anadolu o kadar karışıktır ki, Üçüncü Alaüddin Keykubad’ın ve ondan sonra gelen İkinci Gıyaseddin Mes’ud’un Selçuklu hükümdarı sayılıp sayılamayacakları bile meçhuldür.

Üçüncü Alaüddin Keykubad’ın ölümü hakkında iki rivayet vardır. Birinci rivayete göre, Gazan Han’ın emriyle tahttan indirilen babasının yerine tahta geçtikten sonra, isyan başlatmak suçuyla, yine Gazan Han tarafından İsfahan’da idam edildi. Diğer rivayete göre ise, Bizans İmparatorluğu’na kaçan Üçüncü Alaüddin Keykubad, İmparator Mihal tarafından hapsedilerek orada öldü. Osmanlı Devleti‘nin kuruluş tarihi olan 1299, Sultan Üçüncü Alaüddin Keykubad’ın hükümdarlık dönemine rastlar.

Şahin Giray

Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Kırım Hanı İkinci Devlet Giray’ın torunu ve Ahmed Giray’ın oğludur. 1772’de Kırım Hanı olan kardeşi İkinci Sahib Giray tarafından kalgay (veliaht) olarak atandı.

1774’te Osmanlı Devleti ile Rusya arasında yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım’ın Rus nüfusuna girmesine karşı çıkan ve 1775’te tahtı ele geçiren Dördüncü Devlet Giray’ın yerine, Ocak 1777’de Rusların desteği ile Kırım Hanlığına getirildi. Hükümdarlığı, Osmanlı yönetimi tarafından tanınmadı ve Aralık 1777’de Üçüncü Selim Giray, hanlık beratıyla Kırım’a gönderildi.

1778’deki ayaklanmanın bastırılmasıyla Kırım tahtının tek sahibi olan Şahin Giray, 1779 Aynalıkavak tenkihnamesinin imzalanması ile Osmanlı devleti tarafından da tanınmış oldu. 1782’de izlediği Rus yanlısı siyaset nedeni ile çıkan yeni bir ayaklanma sonucu, Yenikale ve Kerç yöresine çekildi. Yerine, kardeşi İkinci Bahadır Giray getirildi. Ancak Ruslar, karışıklıklardan yararlanarak, Temmuz 1783’te General Potemkin’i Kırım’a göndererek Şahin Giray’ı göstermelik de olsa Kırım Hanı ilân ettiler ve Kırım’ın Rus topraklarına katılmasını sağladılar.

Şahin Giray uygulanan baskılara dayanamayarak 1787’de Osmanlı Devleti’ne sığındı. Ancak Kırım hanlarının sürgün yeri olan Rodos adasına gönderilerek orada idam edildi (1787).

Karamanoğlu Mehmet Bey

Karamanoğullarının ikinci Beyi Kerim’üd-din Karaman’ın oğludur. Doğum tarihi belli olmayıp ölümü 1280’dır. Mehmet Bey askeri ve idari yönden bilgili bir devlet adamı idi. Bilim adamlarını etrafına toplayıp onlara büyük önem vermiştir. XIII.yüzyıl ortalarında Selçuklular, edebi dil olarak farsçayı, devlet işlerinde Arapçayı kullanırlardı. Halk ise öz dilleri olan Türkçeyi kullanıyordu. Mehmet Bey millet olarak birlikte yaşamanın ilk şartı olan dil birliğinin sağlanmasının gerekliliğine inanıyordu. Bu birliği gerçekleştirmek için Toroslar üzerinde yaşayan bütün Türkmen boylarını çevresinde toplayarak bir ordu oluşturdu.

“Bugünden geru divanda, dergahta, bergahta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”
13 Mayıs 1277 

Üzerine gönderilen Selçuklu ve Moğol kuvvetlerini büyük bir yenilgiye uğratarak Konya’ya girdi. Burada yaşayan Selçuklu Türkleri Karamanoğulları ile birlik oldular.

Kısa zamanda Konya vilayeti ve bazı çevre iller Karamanoğullarının hakimiyeti altına girdi. Daha sonra Selçuklu Sultanı İzzettin Keykavus’un oğlu Gıyaseddin Siyavuş’u başa geçiren Mehmet Bey’in kendisi de vezir oldu. İlk önceleri Moğol baskısına başarı ile karşı koymasına bir çok kere galip gelmesine rağmen, daha sonraki çarpışmaların birinde iki kardeşi ile beraber şehit düşmüştür. İdareciliği sırasında Türkçeyi resmi dil olarak ilan eden fermanını vermiştir. Bu fermanda “Bugünden sonra divanda, dergahda ve bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe’den başka dil kullanılmayacaktır.” diyerek siyasi ve askeri bir zafer değil aynı zamanda kültürel bir zafer kazanmıştır.

Mehdi

Abbasi Devleti’nin üçüncü halifesi olan Mehdi, kendisi gibi halife olan Mansur’un oğlu ve meşhur Harun Reşid’in de babasıdır. Künyesi Ebu Abdullah Muhammed Mehdi bin Mansur’dur. Halifeliği, iç huzurun ve düzenin sağlandığı, dışarıda da önemli başarıların elde edildiği bir dönemdir. Abbasilerin en önemli ve değerli halifelerinden olup Risâle-i Nur’da kuvvetli itikad ve takva sahibi olarak vasıflandırılmaktadır (Mektubat s. 100).

Mehdi’nin doğum tarihi 742-44 yılları arasında farklı şekillerde nakledilmektedir. Kırk üç yaşında vefat ettiği gözönüne alındığında 742 veya 743 tarihinde doğduğu söylenebilir. Halife Mansur’un oğlu olup Humeyme’de doğdu. Babası eğitimine özel önem verdi ve bilgili ve kültürlü yetişmesi için tanınmış hocalardan istifade ederek özel dersler aldırdı. Mehdi, Mufaddal ed-Dabi’den Arap dili ve edebiyatına dair dersler aldı. Hocasının teşvikleriyle belagat ve şiire özel ilgi gösterdi. Hocası, Arapların meşhur şairlerinin eserlerinden taramalar yaparak ve seçme eserler almak suretiyle “El-Mufadaliyat” adlı derleme eseri vücuda getirdi. Mehdi, aldığı eğitimin neticesinde güzel şiirler yazdı, düzgün bir ifadeye sahip oldu.

Halife Mansur, oğlunun askeri açıdan da iyi yetişmesi için küçük yaştan itibaren eğitimini sağladığı gibi çocuk denecek yaşta komutanlıklar vererek çok önemli seferlere de gönderdi. Bazı ayaklanmaların bastırılması için hazırlanan birliklere komutan olarak atadı. Horasan’da çıkan Ali el-Cabbar bin Abdurrahman el-Ezdî’nin isyanını bastırmakla görevlendirildi. Çıkan çarpışmalarda üstün gelerek isyanın bastırılmasına muvaffak oldu. Önemli başarılar elde ettikten sonra, babası tarafından veliaht olarak tayin edildi. Kendisi ve askerleri için Rusafe şehri kuruldu. Bir süre sonra da hac emiri olarak tayin edildi.

Mansur, 775 yılında hacca gitmek üzere yola çıkınca yerine oğlu Mehdi’yi vekil bıraktı. Kısa bir süre sonra vefat etmesi üzerine Mehdi’ye biat edildi ve böylece vekaleti asliyete dönüşmüş oldu (775). Halifeliği vefatına kadar on yıl sürdü. Mansur döneminde istikrarsızlık tam olarak giderilemediğinden ve yeni devlet henüz tam olarak düzeni sağlayamadığından iç karışıklıklar devam etmekteydi. Mansur, hem istikrarı sağlamak hem de düşmanlarına karşı üstünlük sağlamak maksadıyla sert bir tutum izlemekte olup halka karşı da iyi davranmamaktaydı.

Mehdi’nin halifeliği ile birlikte devlette istikrar sağlandı. İçerde ve dışarıda düzen sağlandı ve devlet maliyesi düzeldi. Dolayısıyla bolluk ve rahatlığın olduğu bir döneme girildi. İmar faaliyetlerine hız verildi, yol ve su kanalları yaptırıldı. Devletin merkezi olan Bağdat çok önemli gelişmelere sahne oldu. Posta teşkilatı ıslâh edildi. Halife alim ve sanatkârları himayesine alarak onlara büyük değer verdi. Yabancı eserlerin tercüme edilmesi için büyük gayret sarf edildi. Halife; merhametli, zeki, insaflı bir halife olarak tarihe geçti.

Mehdi’nin ilk icraatlarından birisi de cezaevlerinde bulunan bazı mahkûmları serbest bırakmak oldu. Geri kalan mahkûmlara yiyecek tahsis etti. Çünkü, o zamana kadar mahkûmlara aileleri bakmak zorunda idiler. Yiyecekleri aileleri tarafından karşılanmakta idi. İhtiyacı karşılanamayanlar ise açlıkla karşı karşıya kalmakta idiler. Adli düzenlemelere de gidilerek ilk defa yargı işlerine bakacak mahkemeler ihdas edildi. Halife, yolcuların rahat bir şekilde seyahat etmeleri, barınma ve konaklama imkânlarına kavuşabilmeleri için Mekke yolu üzerinde konaklama yerlerinin yapılmasını emretti. Su ihtiyacının karşılanabilmesi için yeni kuyular açıldı ve daha önce mevcut olanların da ıslâh edilmesi yoluna gidildi. Bağdat ile diğer şehirler arasındaki posta işlemleri düzene sokuldu. Diğer taraftan daha önceden mallarına el konan bazı kimselere malları iade edildi.

Mehdi’nin yaptığı önemli faaliyetlerden biri de halkın üzerindeki vergi yükünü azaltmak oldu. Farklı para birimi uygulamasını kaldırdı. Vergi oranlarını düşürdü. İnsanlara zulmetmekten Allah’a sığındığını belirterek adil olmayan vergi sistemine son verdi. Bu yolla hazinenin zarara sokulduğunu ve önemli miktarda gelir kaybının olacağını belirten devlet görevlilerine; “Devlet hazinesi ne kadar zarar ederse etsin, benim görevim hakkı gerçekleştirip zulmü gidermektir” (Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, 3. C. s. 106) karşılığını verdi. Devlet görevlilerine; halka zulmetmeden, kolaylık sağlayarak vergi toplamalarını emretti. Bu maksatlar bütün valiliklere talimat yazdırttı.

Mehdi, bir taraftan büyük bir cömertlik göstererek halka bol miktarda para dağıtırken diğer taraftan da haksızlığa uğrayanların haklarını elde etmelerine imkân sağladı. Devletin elindekini halka dağıtmasına rağmen, hazineye büyük miktarda gelir sağlandı. Halifenin yaptığı icraatlar neticesinde halk arasında büyük bir itibar kazandı ve herkes tarafından sevildi.

Bediüzzaman, Ehl-i Beyt’e saltanatın nasip olmamasının hikmetlerini anlatırken, dünyevi saltanatın aldatıcılığına dikkat çekmektedir. Bediüzzaman’a göre bu mübarek silsilenin en önemli vazifesi, Kur’ân’ın hükümlerini muhafaza etmektir. Dolayısıyla saltanata geçen birisi bir nebi kadar masum olmalı diyen Bediüzzaman; “veyahut Hulefâ-i Râşidîn ve Ömer ibni Abdülâziz-i Emevî ve Mehdî-i Abbâsî gibi harikulâde bir zühd-ü kalbi olmalı ki, aldanmasın” (Mektubat, s. 100) ifadelerine yer vermektedir. Bu ifadeler saltanat ve hilafetin çok ağır mesuliyetlerinin olduğunu, bu makamların hakkıyla ifa edilmesinin ne kadar zor olduğunu gösterdiği gibi, Mehdi’nin sözkonusu görevleri bihakkın yerine getirdiğine de işaret etmektedir.

Risâle-i Nur’da, Halife Mehdi’nin isminin zikredildiği yerlerden birisi de ahirzamanda gelmesi beklenilen “Mehdi”nin anlatıldığı bir bölümdür. Ahirzamanda gelmesi beklenilen Mehdinin siyaset, diyanet, saltanat, cihad gibi çok dairelerde vazifeleri vardır. Her asırda, meyusiyete düşen insanların “kuvve-i maneviyelerini teyid” edecek, Al-i Beytten “bir nevi mehdiye” hükmünde zatlar çıkmıştır. Bunlar her alanda farklı farklı insanlardır. İşte Mehdi-i Abbasi’den bu bağlamda sözedilir. Meselâ, diyanet alanında Gavs-ı Azam ve Şah-ı Nakşibend, Aktab-ı Erbaa [Dört büyük kutup: Abdülkadir-i Geylani, Ahmed-i Bedevi, Ahmed-i Kutai, ve Seyyid İbrahim Desuki’dir.] ve Oniki İmam’dır. Siyaset alanında da Mehdi-i Abbasidir. (Şuâlar, s. 509)

Halife Mehdi, Ehl-i Beyt ile aralarındaki bağı kuvvetlendirmek ve yakınlaşmayı sağlamak maksadıyla büyük gayret gösterdi. Tutuklu olanları serbest bıraktı. Elinden geldiği kadar sıkıntılarını gidermeye çalıştı ve Hazret-i Ali soyundan gelenlerin bir kısmını devlet görevlisi olarak muhtelif yerlere gönderdi. Bazılarıyla görüşerek onların sevgisini kazanmaya çalıştı.

Mehdi’nin halifeliği sırasında ülke genelinde düzen sağlandıktan sonra Bizanslılarla önemli mücadelelere girişildi. Bizanslıların yağma ve saldırılarına karşı askeri tedbirler alınarak istihkamlar güçlendirildi ve hudutlara gereken önem verildi. Bizans ordularının saldırıları üzerine bir ordu hazırlanarak harekete geçildi. İslâm ordusu 779 yılında Ankara yakınlarına kadar ilerledi. Bizanslıların Suriye üzerinden ilerlemelerine karşı İslâm ordusu da harekete geçti ve bazı kaleler fethedildi.

780 tarihinde de Halifenin oğlu Harun komutasındaki bir ordu Bizans üzerine gönderildi. Halife de Haleb’e kadar orduya refakat etti. Harun komutasındaki ordunun muhtelif akınları sonucunda İslâm orduları Üsküdar yakınlarına kadar ilerlediler ve Bizanslılar barış yapmak zorunda kaldı. Bu başarılarından ötürü Harun’a “er-Reşid” ünvanı verildi.

Mehdi on yıl süren halifeliği boyunca çok büyük başarılar sağladı. İçerde muhalif güçleri etkisiz hale getirdiği gibi dış devletlere karşı da devleti güçlü hale getirdi. Vatandaşlarına karşı gösterdiği merhamet ve adalet her kesimin saygı ve takdirini kazandı. Halkın büyük sevgisine mazhar olan Mehdi, 785 yılında vefat etti.

Tuğrul Bey

Selçuk Bey’in torunudur. Babası Mikail bir savaşta şehit düşünce Selçuk Bey tarafından Cend şehrinde yetiştirildi. Selçuk Bey’in vefatı ve amcası Arslan Bey’in Gazneli Mahmut tarafından esir edilmesi üzerine 1025’te Selçuklu hanedanının başına geçti.

Tuğrul Bey’in ilk yılları yurt aramakla geçti. 1034’te Şah Melik’e karşı ilk mağlubiyetini aldı ve 7 – 8 bin askerini kaybetti. 1035’te ilk büyük zaferini Gazne hükümdarı Mesud’a karşı savaşarak elde etti. Bu savaş Selçukluları mültecilikten kurtarıp ülke sahibi bir devlet haline getirdi. Tuğrul Bey, Nişabir’i payitaht seçip 1038’de ilk kez adına hutbe okuttu.

Daha sonra Gaznelilerle çeşitli tarihlerde savaşan Selçuklular Tuğrul Bey’in en önemli zaferi olan Dandanakan Meydan Muharebesi”yle yıkılma tehlikesini iyice bertaraf ettiler. Payitaht 1043’te Nişabur’dan Çağrı Bey’in komutanlarından İbrahim Yınal tarafından fethedilen Rey’e taşındı.1058’de Abbasi Halifesi “Cenab – ı Hakk’ın kendisine tevdi ettiği tüm ülkeleri Tuğrul Bey’e naklettiğini” bildirdi.

Tuğrul Bey 1060’ta Mısır Fatimilerini bir daha toparlanamayacak şekilde bozguna uğrattı. Bizans karşısında sürekli savunma durumunda olan İslam dünyası, Tuğrul Bey’le birlikte hücuma geçti. Bizans elindeki Anadolu’ya ilk giren Türk Sultanı da Tuğrul Bey oldu.

Tuğrul Bey’in amcası Musa Yabgu’nun oğlu Şehzade Hasan, 1048’de Zap Nehri kenarında Bizanslılara mağlup olmuştu. Bunun üzerine Tuğrul Bey tarafından gönderilen İbrahim Yınal ve Kutalmış, Bizans ordusunu Hasankale’de mağlup ve komutanlarını da esir etti.

Tuğrul Bey Erciş ve Bergri kalelerini fethederek Anadolu’nun kilidi olan Malazgirt önünde ordugah kurdu. Fakat Malazgirt, Tuğrul Bey’e nasip olmadı. Bağdat ve Rey’i imar eden Tuğrul Bey yakalandığı bir hastalık sonucu 5 Eylül 1063 tarihinde vefat etti.

Ercan Tilki

1992 Polis Akademisi mezunu olan Tilki’nin ilk görev yeri Bursa’dır. Ardından Van’a tayin olup oradan tekrar Bursa’ya gelerek 10 yıl Bursa’da görev yaptı.

Mudanya ilçe Emniyet Müdürü Cüneyt Ünal’ın Bursa İnşaat Emlak Şube Müdürlüğü’ne tayininin ardından Ercan Tilki Mudanya İlçe Emniyet Müdürü olarak görevlendirilmiştir.

Mudanya İlçe Emniyet Müdürlüğünden önce Bursa Muhabere Elektronik Şube Müdürü olan Ercan Tilki 3. Sınıf Emniyet Müdürü’dür.

Evli ve 2 çocuk babasıdır.

Cüneyt Ünal

Cüneyt Ünal 1968 yılında Ankara’da doğdu. 1987 yılında Polis Koleji ve 1991 yılında Polis Akademisini bitirdi.

Sırasıyla değişik rütbelerde Ankara İl Emniyet Müdürlüğü, Tunus Misyon Koruma, Rize İl Emniyet Müdürlüğü, Rize Güneysu İlçe Emniyet Amirliğinde şark hizmetini tamamlayarak 25.07.2006 tarihinde Bursa ili Mudanya İlçesinde İlçe Emniyet Müdürü olarak göreve başladı.

Mudanya ilçe Emniyet Müdürü olarak görev yapan Cüneyt Ünal, 2010 yılı içerisinde Bursa İnşaat Emlak Şube Müdürlüğüne tayin oldu.

3.Sınıf Emniyet Müdürü olan Sayın Cüneyt ÜNAL, evli ve üç çocuk babasıdır.

Hanefi Avcı

1956 yılında Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesi Karabıyıklı köyünde doğdu. İlkokulu Karabıyıklı Köyünde, Ortaokulu Gaziantep Karşıyaka Ortaokulu’nda, Liseyi ise Ankara’da Polis Koleji‘nde tamamladı. Polis Enstitüsü’nde okudu ve lisans öğrenimi için girdiği Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nden 1980 yılında mezun oldu.

İçişleri Bakanlığı’nda sırasıyla 1980 ihtilalinde Mersin merkez ve Gülnar ilçelerinde görev yaptı. Diyarbakır, İstanbul illerinde şube müdürlüklerinde görev yaptı. 2003 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire Başkanlığı‘na getirildi. 2005 yılında geçici olarak, 2006 yılında ise asaleten Edirne İl Emniyet Müdürü oldu. Hanefi Avcı Edirne İl Emniyet Müdürlüğü yaptığı sırada, 18 Haziran 2009 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan ortak kararname ile Eskişehir İl Emniyet Müdürlüğü‘ne atandı.

2006 yılında TASAM’ın Stratejik Vizyon Sahibi Bürokrat Ödülü’nü kazanmıştır.

Ağustos 2010 tarihinde “Haliç’te Yaşayan Simonlar; Dün Devlet Bugün Cemaat” adlı kitabı Angora Yayıncılık tarafından basıldı. Kitabında, cemaatlerin devleti ele geçirdiğini belirten Avcı, İçişleri Bakanlığı’nın soruşturma açması üzerine “Beni merkeze alın” diye dilekçe verdi, talebi kabul edilerek merkeze alındı.

Behçet Oktay

Malatya-Hekimhan’da 1957’de doğan Oktay, ilk ve orta öğrenimini tamamladıktan sonra 1975 yılında polis kolejinden, 1978 yılında da Polis Akademisi’nden mezun oldu. Erzincan, Kars, İstanbul, Afyonkarahisar ve Bingöl’de görev yapan Oktay, 23. Dönem Özel Harekat Kursunu başarıyla tamamlamasının ardından 1994-1997 yıllarında Diyarbakır’da görev yaptı.

1997 yılında Emniyet Genel Müdürlüğü Özel Harekat Daire Başkanlığı görevine atanan Oktay, evli ve biri kız üç çocuk babasıydı.

Görevi esnasında çok sayıda taltif ve takdirname alan Oktay, Türk Silahlı Kuvvetleri Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası sahibiydi.

İntihar girişiminde bulunan Behçet Oktay, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.