Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Ahmed Bican

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Onbeşinci asrın ilk yarısında yaşamış bir Türk yazarıdır. Kardeşi Mahmud gibi Yazıcıoğlu unvanı ile anılır. İki kardeş, Hacı Bayram Veli’nin müridi idi. Kendisini ibâdete öylesine verdi ki, çok zayıfladı. Kendisini görenler, cansız olduğunu zannettiler. ‘Bican’ ismi buradan gelir. Edebî çalışmalarını tasavvufa yöneltti. Kardeşinin Arapça olarak yazdığı Mağârıb al-Zaman adlı eseri Türkçe’ye çevirdi. (Istanbul, 1291). Kendi yazdığı Türkçe eser Kısas-ı Enbiyâ benzeridir. Kazvinî’nin bir özeti olarak Acâib al-Mahlûkat adlı eseri yazdı. Bir de

Istanbul’un fethine dâir kitabı vardır.

Prof. Dr.Abdulhakim Yüce

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1962 doğumlu olan Abdulhakim Yüce, 1986’da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. İki yıl boyunca, alanında araştırma yapmak gayesiyle görev almayıp, özel dersler aldı ve ilmî araştırmalar yaptı. 1988 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde doktora çalışmalarına ve Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde vaizlik görevine başladı. Başkanlığın görevlendirmesiyle, Almanya’nın Köln ve Fransa’nın Paris şehirlerinde belli sürelerle görev yaptı.

1992’de, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin Tasavvuf Anabilim Dalı’na, asistan olarak atandı. Aynı yıl, Razî’nin Mefatîhu’l Gayb Adlı Tefsiri’nin İşârî Yönü (Razî’nin Tefsirinde Tasavvuf adıyla basıldı) adlı tezini bitirerek, alanında doktor oldu.

1993 yılında Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalına Yar. Doç. Dr. olarak atandı. 1997’de Doçent, 2003’te Profesör oldu.

İngilizce ve Arapça bilen Yüce, halen bu görevine devam etmektedir.


Kitap ve Ders Notları : Razi’nin Tefsirinde Tasavvuf (Doktora), İzmir, 1996. XIII+270.
. Kalb Hayatı, (er-Riaye) (Muhâsibî’den çeviri), İzmir, 1997. H+562.
. Gece İbadeti, İzmir, 1999. M+163.
. Şehitlik ve Şehitlerin Hayatı, İst. 2001. 189.
. Tasavvuf ve Bid’at, İst. 2001, 118.

Makaleler :

. Hakikate Ulaşma Metodu Olarak Tasavvuf Ve Menşei, YYÜ İlahiyat. Fak. Der. y.1, s.1, Van, 1994, ss.43-54

. Bid’at Kavramının Doğduğu Ortam, YYÜ İlahiyat Fak. Der. y.2, s.2, Van,1998, ss.91-105

. Bir İlim Olarak Tasavvuf, Tasavvuf (Dergisi), y.2, s. 4, Ankara, 2000, ss.17-41,

. Dinler Arası Diyalogda Tasavvufun Rolü (Tebliğ), II. Din Şurası, Ankara, 23-27 kasım 1998. YYÜ İlahiyat. Fak. Der. y.3, s.3, Van, 2000, ss.13-34

. el-Lüma’ (Kitap Tahlili ve Tanıtımı), Tasavvuf (Dergisi), y.1, s.3, Ankara, 2000, ss.185-195.

. Ayet Ve Hadislerle Cami, Zaman Gazetesi, 07. 10. 1992

. İnsan Ve Şeytan Mücadelesi, Yeni Ümit, y.4, s.15, İzmir, 1991, ss. 27-29.

. Mübarek Gün ve Gecelerin Toplum Hayatındaki Yeri, Zaman Gazetesi, 06. 02. 1993

. Abdullah b. Cahş (Biyografi), Yeni Ümit, y. 5, s. 18, İzmir, 1992, ss.11-15.

. Selem Akdi, Yeni Ümit, y.3, s.11, İzmir, 1990, ss.38-42.

. Kur’an Perspektifinden Hz. Ebû Bekir, Yeni Ümit, y. 5, s.18, İzmir, 1992, ss. 30-31.

. Tevekkül Anlayışı Saptırılıyor, Zaman Gazetesi, 05.09.1999

. Hz. Muhammed Güneşinden Aydınlanan Yıldız Mevlana, Zaman Gazetesi, 15.12.1994

. Sosyal Bunalımlar ve Peygamber Tavrından Bir örnek, Zaman Gazetesi, 23.04.1998

. Mürşid ve Usulu, Zaman Gazetesi, 24 Nisan 1989.

. Şehir Planlamasında Caminin Yeri, Zaman Gazetesi, 05.10.1993.

. Kur’an-ı Allah Koruyor, Zaman Gazetesi, 15 Ekim 1987.

. 21. Dost İkliminin Güllerinden: Vefa, Yeni Ümit Dinî İlimler ve Kültür Dergisi, yıl: 17, s: 65, İst. Temmuz-Eylül 2004, ss.56-60.

. Quests In The Metaphysical Word And Wrong Addresses, Satanism And False Mystical Trend, Ed. Louisa Cuningham, New Jersey, 47-72, 2003.

. Ahlâk

. Tasavvuf Terimleri
. Das Martyrertum-eine Definition Kann ein Terrörist ein Martyrer sein, Terror und Sebstmordattentate (Red. Ergun Çaban) içinde, ss. 87-101; İzmir, 2005.
. Gece Kur’an Okumanın Fazileti, Yeni Ümit Dinî İlimler ve Kültür Dergisi, yıl: 16, s: 62, İst. Ekim-Aralık 2003, ss. 41-43
. Kalb ve Ruhun Cilası Evrad u Ezkar, Yeni Ümit Dinî İlimler ve Kültür Dergisi, yıl: 16, s: 61, İst. Temmuz -Eylül 2003, ss. 24-26.
. Bid’at ve Yenilikler, Yeni Ümit Dinî İlimler ve Kültür Dergisi, yıl: 16, s: 59, İst. Oca-Şubat-Mart, 2003 ss. 24-29.

Doktora Tezi : Razi’nin Mefatihu’l-Gayb Adlı Tefsirinin İşari Yönü, Atatürk Üniversitesi, 1992.

Prof. Dr.Faruk Beşer

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

22 Nisan 1952’de Trabzon‘da doğdu. İlkokulu Trabzon’da, Ortaokulu İzmit İmam-Hatip Okulunda, Liseyi de Yozgat İmam-Hatip Lisesinde okudu (1972). Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesinden mezun oldu (1978). Mezun olduğu Fakültede İslam Hukuku dalında “İslamda Sosyal  Güvenlik” adlı teziyle doktor oldu (1985).
 
Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak 8 yıl muhtelif görevler yaptı. Ardından İSAV ilmî sekreterliğinde bulundu. Bilahare özel bir ilmî  araştırmalar  merkezinde 6 yıl kurucu müdür olarak çalıştı. (1986-1993).
 
Malezya International Islamic Universityye öğretim üyesi olarak gitti ve orada iki sömestr Mukayeseli İslam Hukuku ve İslam Milletler Hukuku dersleri okuttu (1993-1994).

Döndükten sonra Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesine öğretim üyesi olarak intisap etti. 12.10.1994 tarihinde İslam Hukuku Anabilim Dalından doçent, 2000 Yılında da Profesör oldu.

Aynı fakültede iki yıl dekan yardımcılığı yaptı. University of Pittsburgh´un daveti ile Visiting Professor olarak ABD’ne gitti ve adı geçen üniversitede altı ay araştırmalarda bulundu. (1999-2000)

Halen Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Evli ve dört çocuk babasıdır.

Mehmet Emin Aga

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Eski İskeçe Müftüsü Mustafa Hilmi’nin oğlu olan Mehmet Emin Aga, 3 Eylül 1931’de İskeçe’ye bağlı Şahin köyünde doğdu. Yunanistan’da başladığı ilk tahsiline, 2. Dünya Savaşı’nda Bulgar işgali sırasında bir Bulgar okulunda devam etti. Yunanistan’da iç savaş patlak verince eğitimi yarıda kaldı. İskeçe Müftüsü Sabri Efendi’den Arapça öğrendi. Sabri Efendi’nin vefatından sonra Şahin köyüne dönerek, bir hocadan ders aldı. Daha sonra Gümülcine’de medrese tahsilini tamamladı. Şahin Medresesi’nin açılmasına yardım etti ve 25 yıl burada hocalık yaptı.

Yardımcılığında bulunduğu İskeçe Müftüsü’nün vefat etmesinden sonra İskeçe Valisi tarafından vekaleten müftülüğe atandı. Bu görevi hak etmediğini söyleyen Aga, Batı Trakyalı Türkler’in içinde bulunduğu zor durum ve bölgedeki Türkler’in ısrarları üzerine en kısa zamanda – 1920 yılında kabul edilen 2145 sayılı müftülük kanununa göre seçimle müftünün tayin edilmesi şartıyla İskeçe Müftülüğü’ne vekalet etmeyi kabul etti. Yunan devleti tarafından Gümülcine Müftülüğü’ne kanunlara aykırı olarak asaleten müftü atanması sonucunda durumu protesto etmek için görevinden istifa etti. Evine çekilerek 3.5 ay evinde kaldı. 17 Ağustos 1990’da İskeçe Bölgesi’ndeki 120 camide cemaat tarafından yapılan oylamayla 4 kişi arasından İskeçe Müftüsü seçildi.

23 Ağustos sabahı valilik tarafından gönderilen bir yazıyla görevinden alındığı ve yerine valilik tarafından yeni birinin atandığı duyuruldu. Seçimle geldiğini ve yine gideceğini söylemesine rağmen 20 kadar Yunan polisi tarafından zor kullanarak müftülükten dışarı atıldı. Bu esnada ağır yaralanan Mehmet Emin Aga hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındı. Bunun üzerine Batı Trakya’daki Türkler çeşitli gösterilere ve protestolara başladılar. Bu olaylarda Yunan polisinin zor kullanması sonucunda 35 soydaşımız yaralandı. Batı Trakyalı Türkler 45 gün camileri kapatarak protestolarına devam ettiler. Berat Kandili’nin yaklaşması ve Mehmet Emin Aga’nın girişimleriyle camiler açıldı. Berat Kandili dolayısıyla yayınladığı mesajda İskeçe Müftüsü ünvanını kullanan Mehmet Emin Aga aleyhine kamu davası açıldı. Dava sonucunda Aga 10 aya mahkum edildi. 6.5 ay mahkum kaldıktan sonra mide kanaması geçiren Aga, sağlık durumunun elvermemesi sebebiyle geriye kalan 109 günlük hapis cezası paraya çevrilerek serbest bırakıldı.

Aga, ömrünün sonuna kadar müftülük konusunda mücadele verdi. Müftü Aga, ayrıca Batı Trakya Türk Azınlığı’nın 29 Ocak eylemi gibi, önemli hak arama mücadelelerinde etkin rol oynadı. Aga’nın, Mustafa ve İrfan adında iki oğlu ile Vildan ve Emine adında iki kızı var.

Mehmet Emin Aga bir süreden beri karaciğer yetmezliği nedeniyle tedavi görüyordu. Türkiye’de ve Yunanistan’da tedavi edilen Aga 09 Eylül 2006 günü sabah saat 06.00 da evinde hayatını kaybetti.


BATI TRAKYA TÜRKLERİ DAYANIŞMA DERNEĞİ:
DEĞERLİ BİR ŞAHSİYETİ KAYBETMENİN ÜZÜNTÜSÜNÜ YAŞIYORUZ
    
Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği Genel Başkanı Erol Kaşifoğlu, Batı Trakya Türklerinin İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga’yı kaybetmenin üzüntüsünü yaşadığını belirtti.

Kaşifoğlu mesajında, Mehmet Emin Aga’nın bu sabaha karşı vefat ettiğini hatırlatarak, şunları kaydetti:
“Türk azınlığı adına Türklük mücadelesi veren değerli bir şahsiyeti kaybetmiş olmanın verdiği üzüntüyü her Batı Trakya Türkü bugün yaşamaktadır. Merhuma Allah’tan rahmet diler, yakınlarına ve Batı Trakya Türk azınlığına sabırlar dileriz.”

Prof. Dr.Halis Ayhan

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Prof. Dr. Halis Ayhan Yozgat’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kayseri ve Yozgat’ta tamamladı. 1966’da yüksek öğrenimini bitirdi. 1966-1970 yıllarında Çorum Lisesi felsefe grubu öğretmenliği ve Çorum İmam Hatip Lisesi müdürlüğü yaptı. 1970-1975 yıllarında Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü’nde Din Psikolojisi ve Pedagojisi öğretim görevlisi olarak bulundu. Aynı yıllarda Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nde Eğitim Tarihi alanında öğretim üyeliği (doktora) tezini tamamladı.

1975-1983 yıllarında Bursa Yüksek İslam Enstitüsü müdürlüğü yaptı. Enstitünün fakülteye dönüşmesiyle aynı yerde öğretim üyesi ve bölüm başkanı olarak görevine devam etti. 1987-1988 yıllarında yurtdışında bulundu.

1988-1991 yıllarında T.D.V. İslam Ansiklopedisi genel müdürlüğü görevinde bulundu.

Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Anabilim Dalı öğretim üyesi ve İlköğretim Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmenliği Bölüm Başkanı‘dır.

Evli ve dört çocuk babasıdır.

Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet SEZER; Prof. Dr. Selçuk ÖZTEK’in görev süresini tamamlaması nedeniyle boşalan Yükseköğretim Kurulu Üyeliğine, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halis AYHAN’ın, Bakanlar Kurulunca yapılan seçimini, 2547 sayılı Yüksek Öğretim Yasası’nın 6. maddesinin b fıkrası gereğince onaylamıştır.  Mart 2005’te Yükseköğretim Kurulu üyeliğine atandı ve halen üyeliği devam etmektedir.

YÖK Başkanlığı’na atanan Prof. Dr. Erdoğan Teziç‘in görev süresinin bitimine yakın yeni YÖK Başkanı için ismi geçenler arasında yer aldı.

KİTAPLARI:
          1. Eğitime Giriş ve İslamiyet’in Eğitime Getirdiği Değerler, İstanbul: Damla Yayınları, 1986.
          2. Eğitim Bilimine Giriş, İstanbul : Şule Yayınları, 1995.
          3. Din Eğitimi ve Öğretimi, İstanbul : Marmara Üni. İlahiyat Fak. Yayınları, 1997.
          4. Türkiye’de Din Eğitimi, İstanbul : Marmara Üni. İlahiyat Fak. Yayınları, 1999.
          5. 21. Yüzyılda Eğitim ve Türk Eğitim Sistemi (Orhan Oğuz, Ayla Oktay vd birlikte), İstanbul: SEDAR Yayınları, 2001.
          6. Din ve Ahlak Eğitim Öğretimine Yeni Yaklaşımlar (Hayati Hökelekli, Yurdagül Mehmedoğlu, Mustafa Öcal ve Halil Ekşiyle birlikte), İstanbul : DEM Yayınları, 2004.

MAKALELERİ/ANSİKLOPEDİ MADDELERİ:
          1. “Ailede Din Eğitimi”, Diyanet Dergisi. C. 10. Sayı 114-115, Kasım-Aralık 1971, ss. 409-413.
          2. “Eğitimde Din Eğitim ve Öğretiminin Rolü”, İslam Medeniyeti, Ocak 1973, ss. 17-20.
          3. “İslam Tarihindeki İlk Eğitim ve Öğretim Müesseseleri”, İslam Medeniyeti, Nisan 1973, ss. 7-10.
          4. “İslamiyet’in Fert ve Aile Açısından Getirdiği Eğitim Değerleri”, Diyanet Gazetesi, sayı 270-271, 1-15 Ekim 1981.
          5. “Milli Birlik Açısından Gençlik ve Eğitim”, Diyanet Gazetesi Gençlik Özel Sayısı, sayı 316-317, 1985, ss. 18-20.
          6. “Sosyal Bütünlük Açısından Din Eğitimi”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. 1, 1986, ss. 25-33.
          7. “Temel ve Orta Öğretimde Din Eğitimi”, Din Öğretimi Dergisi, sayı 36, Eylül 1992, ss. 74-81.
          8. “Eğitim ve Öğretimde Batılılaşma”, DİA. C. 5. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 1992, ss. 158-162.
          9. “Allah’a İman Öğretimi”, Diyanet Dergisi. sayı 30, Haziran 1993, ss. 28-31.
          10. “Cem’iyyet-i İlmiyye-i İslamiyye”, DİA. C. 7. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 1993,ss. 332-333.
          11. “Dârüşşafaka”, DİA., c. 9, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 1994, ss. 7-9.
          12. “Veli Ertan”, DİA. C. 11. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı, 1995, ss. 308-309.
          13. “İmam Hatip Liseleri’nin Eğitim-Öğretim Sistemi ve Bu Liselerin Mevcut Sorunları”, Kuruluşunun 43. Yılında İmam Hatip Liseleri, İstanbul: ensar neşriyat, 1995, ss. 11-19.
          14. “İslamiyet’in Eğitime Getirdiği Değerler”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, sayı 5, İstanbul: 1998, ss. 57-74.
          15. “İlahiyat Fakültesi”, Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi, Sayı 6, İstanbul: 1999, ss. 255-268.
          16. “XIX. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde Kurulan Cemiyet-i İlmiyye’lerin Eğitim ve Öğretim Çalışmaları”, Osmanlı Ansiklopedisi, c. 5. Ankara: Yeni Türkiye Yayınları. 1999, ss. 261-267.
          17. “Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimine Genel Bir Bakış”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi Özel Sayı (Cumhuriyet’in 75. Yılına Armağan), Ankara: Ankara Üniversitesi Basımevi, 1999, ss. 237-254.
          18. “Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimine Genel Bir Bakış: Atatürk’ün İslam Dini ve Din Eğitimi Hakkındaki Görüşleri”, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, c. 18. İstanbul: Emre Matbaası, 2002, ss. 5-27.

BİLDİRİLERİ:
          1. “Yüksek İslam Enstitülerinde Din Eğitimi ve Problemleri”, Atatürk’ün 100. Doğum Yılında Türkiye I. Din Eğitimi Semineri. 23-25 Nisan 1981, ss. 374-379.
          2. “Temel Eğitim ve Orta Öğretimde Din Eğitimi”, Milli Eğitim ve Din Eğitimi İlmi Seminer Tebliğleri, Ankara: 9-10 Mayıs 1981, ss. 254-266.
          3. “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretiminin Başlıca Meseleleri”, Din Öğretimi ve Din Hizmetleri Semineri, Ankara: 8-10 Nisan 1988, ss. 341-345.
          4. “İslam’a Göre Çocukların Din Eğitimi”, Batı Avrupa Türkleri/ F. Almanya’da 30. Yıl, Frankfurt: 1992, ss. 101-107.
          5. “Çocuklara, Allah ve Peygamber’e İman Öğretimi”, Ebedi Risalet 2, İzmir: 1993, ss. 269-286.
          6. “Örgün Eğitimdeki Din Kültürü ve Ahlak Öğretiminin Müfredat Programlarının Geliştirilmesi”, Orta Dereceli Okullarda Yürütülen Din Eğitim – Öğretiminin Problemleri Sempozyumu, Kayseri: 1-2 Mayıs 1997, ss. 211-226.
          7. “Ruh Sağlığı Açısından İman ve İbadet”, Ramazan Çadırında İrfan Sofrası / Açıkoturum ve Konferanslar (Bağcılar Belediyesi), İstanbul: 1998, ss. 53-63.
          8. “Anayasa’nın 24. Maddesi ışığında Din Eğitiminde Yeni Arayışlar”, Avrupa Birliği’ne Giriş Sürecinde Türkiye’de Din Eğitimi ve Sorunları Sempozyumu, Sakarya: 2002, ss. 101-113.
          9. “Çocuklara İman Öğretimi ve İbadet Eğitimi”, Evin Okula Yakınlaşması ve Değişen Anne-Baba Rolleri-I, Ankara: 2003, ss. 261-308.
          10. “Din Eğitiminin Psikolojik Temelleri”, Evin Okula Yakınlaşması ve Değişen Anne-Baba Rolleri – I, Ankara: 2003, ss. 85-108.
          11. “Din Eğitimi Uygu1amalarımn Tarihi ve Hukuki Temelleri”, AB Sürecinde ‘Eğitimde Reform İhtiyacı’ Sempozyumu Bildiriler Kitabı, Ankara: 9-10 Ekim 2004, ss. 191-210.
          12. “Cumhuriyet Döneminde Din Eğitimi”, Cumhuriyet Dönemi Eğitim Politikaları Sempozyumu, İstanbul: 7-9 Aralık 2005, ss. 1-7.

Abdullah Cevadi Amuli

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Fakih ve Ayetullah olan Amuli, 1933 yılında Amul şehrinde dünyaya geldi. Babası, Amul’un ünlü alim ve vaizlerindendir. Amuli, ilk öğrenimini tamamladıktan sonra dini eğitim almak amacıyla ilim meclislerine intisab etti. Bu aşamadaki eğitimi onu fıkıh, usul ve hadis alanında yüksek bir mevkiye getirdi.

1951 yılında Tahran’a giden Amuli; orada, dönemin üstad-ı azamlarından addedilen Şeyh Muhammed Takiy el-Amuli’nin yanında kaldı. Onun aracılığıyla Mervi medresesinde yüksek ve akli ilimler tedris etti. Bu, 1956 yılına kadar devam etti. Bu aşamada “el-Manzûme”, “el-İşarât” ve “el-Esfâr” adlı eserleri Ayetullah Şârânî, Ayetullah İlahi Kumşei gibi büyük alimlerden okudu.

1956 yılında ilim meclislerinin çoğalmasından dolayı Kum şehrine giden Amuli, burada Ayetullah Muhammed Hüseyin Burucerdi’nin yanında kaldı ve 13 yıl Ayetullah Damad’dan fıkıh tahsil etti. İmam Humeyni’nin yanında da yedi yıl usûl-u fıkıh okuyan Amuli, Allâme Tabatabâî’nin hikmet-i müteâliye, irfan, hadis ve tefsir alanlarındaki özel derslerine katıldı ve O’nun yanında el-Esfâr kitabını tamamen okudu.

Nasrullah Pürcevadi

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1904 yılında İran’ın Tahran şehrinde dünyaya gelen Pürcevadi, İlk ve orta öğrenimini Tahran’da tamamladıktan sonra 1922 yılında yükseköğrenim görmek üzere Amerika’ya gitti ve San Francisco Eyalet Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. Tahran Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde tamamladığı master ve doktora çalışmalarını müteakiben aynı bölümde halen sürdürdüğü öğretim görevliliğine başladı. “Meârif” ve “Neşr-i Dâniş” dergilerinin müdürlüğünü yapmakta olan Pürcevadi’nin tasavvuf tarihi hakkında birçok araştırması bulunmaktadır.

ESERLERİ: “Sultân-ı Tarîkat” (Ahmed Gazâlî’nin hayatı ve eserleri), “Der Amedî be Felsefe-i Eflôtîn” (Plotinus Felsefesine Giriş), “Zindegî ve Âsâr-i Ebu’l-Hasen-i Büstî” (Ebu’l-Hasen-i Büstî’nin Hayatı ve Eserleri), “Aynu’l-Kuzât ve Ustâdân-ı” (Aynu’l-Kuzât ve Hocaları), “Bû-yi Cân” (Can Esintisi -İslâm’da Şiir Metafiziği), “Şi’r o Şer’” (Attâr’a göre şiir felsefesi), “Sevânîh-i Ahmed-i Gazâlî” (tashih ve İngilizce’ye tercüme), “Risaletü’t-Tayr-ı Ahmed Gazâlî” (tashih), “Mukâtebât-i Ahmed-i Gazâlî bâ Aynu’l-Kuzât-i Hemedânî” (Ahmed Gazâlî ile Aynu’l-Kuzât Hemedânî’nin Yazışmaları), “Nigâhî-i Diğer“.

Abdal Musa Sultan

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Anadolu’nun ünlü erenlerinden ve ermişlerinden olan Abdal Musa Sultan, aynı zamanda ünlü bir ozan ve düşünürdür. Aslen Horasan’lı dır. Azerbaycan’ın Hoy kasabasına gelmiş ve bir süre orada yaşamış olduğundan, “Hoylu” olarak tanınmıştır. Hacı Bektaş Veli’nin amcası Haydar Ata’nın oğlu, Hasan Gazi’nin oğludur. Kaygusuz Abdal Menkıbesine göre “Kösre Musa” adıyla da anılır.  Abdal Musa Sultan, Horasan Erenlerinden ve Hz. Peygamber soyundandır. 14. yy. da yaşadığı ve Osmanlıların Bursa’yı fethi yıllarında Orhan Bey’in askerleriyle savaşlara katıldığı ve büyük yararlıklar gösterdiği tarihi kaynaklarda yazılıdır. Hacı Bektaş Veli’nin önde gelen halifelerindendir. Payesi sultanlık, mertebesi “Abdallık”. Pir evindeki hizmet postu ise, “Ayakçı Postu”dur. Bu post Bektaşi tarikatındaki on iki posttan on birincisi olup, diğer adı ”Abdal Musa Sultan Postu”dur. Ayakçılık, Abdallık mertebesidir.

Elmalı, Tekke köyündeki dergahı, ilk Bektaşilerin dört büyük “Asitanei Bektaşiyan” dan biridir. Ancak, Anadolu’nun inanç coğrafyasında seçkin bir yeri, etkin bir gücü olan Abdal Musa Sultan adına daha bir çok yerde makam ve mezarlar yapılmıştır. Bir çok yazar ve araştırmacı, Abdal Musa Sultan’ı konu alan araştırmalar yapmışlardır. Bazılarına göre, Abdal Musa Sultan; Bursa’nın fethine katıldıktan sonra Manisa, Aydın ve Denizli yöresinde bulunmuş, daha sonra da Türkmen ve yörüklerin yoğun bulunduğu Elmalı yöresinde tekkesini kurmuştur. Ayrıca Denizli’de yatan “Büyük Yatağan Baba”dan esinlendiğini de belirtmişlerdir. Abdal Musa Sultan, Elmalı yôresinde kurduğu tekkesinde sayısız kişiler irşad etmiş (uyarmış) ve bunlar arasında büyük ozanlar yetişmiştir. Bunların en ünlüsü de, Alevi-Bektaşi edebiyatın abidelerinden sayılan Kaygusuz Abdal’dır.

Onunla ilgili olarak Abdal Musa Sultan Velayetnamesi’nde konu edilen söylenceyi şöyledir:

”Alaiye reyinin oğlu Gaybi, Abdal Musa’ya derviş olup, Kaygusuz adını alınca, babası oğlunu kurtarmak ister. Tekke Beyi’nin yardımını talep eder. Tekke Beyi’de Kılağılı İsa adlı pehlivan yiğidini Abdal Musa’nın tekkesine yollar. İsa, dergaha varır ve kapıya gelince: Çağırın bana Abdal Musa’yı diye gürler. Ancak, atı ürker ve İsa’yı sırtından atar, sürükleyerek parçalar. Tekke beyi bu olaya çok sinirlenir ve ordusuyla harekete geçer. Abdal Musa Sultan’ı yakmak öbek öbek odunlar yığılır. Ateşler tutuşturulur. Abdal Musa Sultan’da üç yüz kadar müridi ile semah ederek yola koyulur… Bu öyle bir geliş ki, onlarla birlikte dağlar, ağaçlar, kayalar da beraber yürür. Dervişler bir gülbank çekip ateşe girer. Ateş onları yakmaz, onlar ateşi söndürürler. Bu manzarayı gören Kaygusuz’un babası, duruma hayranlıkla bakar, Abdal Musa’nın ellerini öper ve geriye döner. Kaygusuz bu dergahta kırk yıl hizmet eder…”

Abdal Musa Sultan’ın kerametleri, kendi adı verilen Velayetname’de anlatılır. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, günümüz Türkçesi ile Ali Adil Atalay tarafından beşinci kez olarak yayınlanmıştır. Kerametlerinden biri de şöyle: “Abdal Musa Sultan, bir pamuk içine kor halinde bir ateş parçasını müridlerinden biriyle, Geyikli Baba’ya gönderir. Geyikli baba da, ona bir bakraç içinde geyik sütü gönderir. Bu kerametin, yorumu da, “hayvanatı iradesine bağlamak, bitkilere hükmetmekten zordur” şeklindedir.

Şair, düşünür, Horasan ereni Abdal Musa Sultan’ın keramet ve erdemleri yedi yüzyıldan bu yana dillerde söylenir. Antalya, Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyündeki türbesi, 14. yy.’da Selçuklu mimarisi örneğinde yapılmıştır. Tekke hakkında en önemli bilgiyi 17 yy. da burayı ziyaret eden ünlü gezgin Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde vermiştir. Bu bilgilere göre tekkenin kubbesindeki altın alem, beş saatlik yerden görülüyormuş. Abdal Musa Sultan sandukası baş ucunda seyyid olduğunu gösteren yeşil imamesi durur. Tekkenin etrafında bağ ve bahçeler uzanır, Misafirhaneler, kiler, mutfak meydanlar gibi bir çok ek binalar varmış. Mutfakta kırk derviş hizmet eder. Meydanın dışında ayrıca büyük bir misafirhane bulunur ki, üstü konak, altı ise iki yüz at alacak kadar büyük bir ahırdır. Misafir hiç eksik olmaz.

Tekke yapıldığı günden beri mutfağında hiç ateş sönmemiştir. Tekkenin çok zengin vakıfları vardır. On binden fazla koyunu, bin camuzu, binlerce devesi ve katın, yedi değirmeni ve daha birçok varlığı ile üç yüz elli yıl önceki Abdal Musa Sultan tekkesinin çok büyük zenginliklere sahip bir kurum olduğunu belirtiyor Evliya Çelebi.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasından sonra dağıtılan tekkeler arasında Abdal Musa Sultan tekkesi de nasibini almıştır. 1829’da hükümetçe gönderilen memurlar tarafından, dergahta mevcut bütün eşyalar ve binlerce canlı hayvan satılıp defteri İstanbul’a gönderilmiştir. Bu hal tekkelerin 1925’de kapanmasına kadar yaşanmıştır. Değişik dönemlerde onarım gören Tekke, zaman içinde yıkılmış, günümüzde ise sadece Abdal Musa Sultan türbesi kalmıştır. Türbede, Abdal Musa, annesi, babası, kız kardeşi ile Kaygusuz Abdal’ın kabirleri bulunmaktadır.

Prof. Dr.Süleyman Uludağ

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1940 yılında Amasya’nın Akyazı köyünde doğan Süleyman Uludağ, ilkokulu köyünde, İmam-Hatip Okulu’nu Çorum’da, Yüksek İslâm Enstitüsü’nü de İstanbul’da tamamladıktan sonra üç yıl Kastamonu İmam-Hatip Okulu’nda görev yaptı. 1970’te göreve başladığı Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü’nde 1975 yılına kadar kaldı ve 1975’te Bursa Yüksek İslâm Enstitüsü’ne nakledildi.

Halen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalında görev yapan ve köklü bir tasavvuf kültürü yanında diğer İslami ilimlere de vakıf olan Uludağ’ın; Tasavvuf, Akaid, Kelâm ve İslâm Düşüncesi sahasında telif ve tercüme eserleri ve makaleleri bulunmaktadır.

Eserleri:Sufi Gözüyle Kadın, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İbn-i Haldun Üzerine Araştırmalar, İslam Düşüncesinin Yapısı, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, Tasavvufun Mahiyeti Şifau’s-Sail (İbn Haldun), Kuşeyrî Risalesi (Abdulkerim Kuşeyri), Doğuş Devrinde Tasavvuf (Kelabazi), Kelam İlmi ve İslam Akâidi (Taftazani), Hakikat Bilgisi (Hucvuri)

Dede Molla

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Orta Anadolu’da yetişen velîlerden olan Dede Molla, Dedemoğlu diye bilinir. Doğum ve ölüm tarihi bilinmemekle beraber hakkında anlatılan meşhur bir menkıbeye göre on altıncı yüzyılda Yavuz Sultan Selîm Han’ın padişahlığı sırasında yaşamıştır. Kabri, Konya’nın Çumra ilçesinde, kendi adıyla anılan Dedemoğlu köyünde olup ziyaret edilmektedir.

Meşhur menkıbesi şöyle anlatılır: Yavuz Sultan Selîm, Mısır seferine giderken, yolu Dede Molla’nın bulunduğu köyden geçer. Sultan, atı üzerinde ordusunun önünde yol alırken, ihtiyar bir köylüyü tarlasını sürerken görür. Yaklaşıp ona selam verir. Köylü gelenin kim olduğunu farketmemiş gibi bir tavırla selamını alır ve işiyle meşgul olur. Atı üzerinde onu seyreden Sultan; “Baba duydun mu? Padişah sefere çıkmış, Mısır’a gidiyormuş” der. “Mevlâ yolunu açık eylesin. İnşaallah hayırlı olur. Emeline nâil ve muzaffer olarak döner.” dedikten sonra işine devam eder. Sultan onun bu olgun haline ve teslimiyetine bakıp, dünyaya gönül bağlamayan, lâzım olduğu kadar çalışan ve tevekkül sahibi bir zât olduğunu anlar. Sultan nasıl karşılık vereceğini merak ederek tekrar; “Dede, uzak yerden geliyorum. Karnım aç, yiyeceğin var mı?” der. Bunun üzerine biraz ilerde iki taşın üzerine yerleştirilmiş tencerede pişmekte olan aşı işaret ederek; “Pilav, pişmek üzere, işte orada, karnın doyuncaya kadar ye!” der. Padişâh; “İyi ama, ardımdaki ordu da aş ister.” deyince; “İşte tencere orada, indir sen de ye askerlerin de yesin. Hepinize yeter inşaallah!” diye söyler. Sonra tarlasını sürmeye devam eder. Biraz sonra, ordu yaklaşınca vezirlerine, mola vermelerini emreder. Mola veren askerler grup grup aksakallı ihtiyar zatın pilavından yemek için sofraya oturur. Başta sultan, vezirler ve bütün ordu bu pilavdan yer, fakat pilav hiç eksilmez. Bu ihtiyar zâtın erenlerden olduğunu anlayan Sultan, onun kerametiyle pilavın bitmediğini görerek, hürmetle elini öpüp, duasını alır ve ordusuna ilerle emrini verir.

Osmanlı ordusu Mısır seferinde zafer kazanıp İstanbul’a dönerken Sultan yine bu zâta uğrar. Bir arzusu olup olmadığını sorar. Yavaş bir sesle; “Mendilimi isterim” der. Sultan önce bir şey anlayamaz. Biraz sonra, savaş sırasında kolundan hafif yaralandığını ve o sırada yanında savaşan ihtiyar bir askerin koynundan mendilini çıkararak yarasını sardığını hatırlar. İşte o asker, velîlerden olan bu zât imiş. Sultan bu kerâmetini de anlayınca, ona hürmet gösterip, bulunduğu bölgeye ihsânlarda bulundu.

Frithjof Schuon

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

René Guénon ve A. Coomaraswamy ile beraber “gelenekselci” ekolün üç büyük yorumcusundan biri olan dünyaca ünlü müslüman düşünür ve ilim adamı Frithjof Schuon (İsa Nureddin), 1907 yılında İsviçre’nin Basel şehrinde Alman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk öğrenimini Almanca gördü. Fakat babası ölünce Mulhouse’a göç ettikleri için bundan sonraki eğitimini Fransızca sürdürdü. Çocukluk yıllarından beri sanata ve Doğu öğretilerine karşı bir merakı olan Schuon, Paris’e gelince Arapça öğrenmeye başladı. 1932 yılında Cezayir’e gitti ve bu ilk yurtdışı seyahatinde ilk defa İslâm ile temasa geçti. Orada Şeyh Ahmed el-Alevî ile görüştü. Ardından da uzunca bir süredir yazışmakta olduğu René Guénon’u ziyaret için Mısır’a gitti. Ertesi yıl 1939’da Hindistan’a giderken yine Mısır’a uğradı.

Hindistan’a varışından birkaç ay sonra İkinci Dünya Savaşı patlak verdi ve Fransız ordusuna katılmak üzere, Fransa’ya geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Savaşa katıldı ve Almanlar’a esir düştü. Fakat daha sonra İsviçre’ye kaçtı ve oraya yerleşti. 1949 yılında Alman asıllı bir İsviçreliyle evlendi. Eserlerini burada kaleme aldı. Sık sık birçok ülkeye seyahat eden Schuon, bu arada 1968 yılında Türkiye’ye geldi. 1959 ve daha sonra 1963 yılında olmak üzere Kızılderili’leri ziyaret maksadıyla Amerika’ya gitti ve eşiyle beraber Sioux ve Crow kabilelerine kabul edildi. Aynı zamanda iyi bir ressam olan Frithjof Schuon yerlilerin tabiî güzelliklerini resmetmiş ve onların manevî geleneklerini yorumlamıştır. 1998 yılı içerisinde vefat etmiştir.

İslâm düşüncesi ve metafiziğinin en önemli temsilcilerinden birisi olan Schuon’un Türkçe’ye çevrilen eserleri şunlardır: İslâm’ı Anlamak, İslâm’ın Metafizik Boyutları, İslâm ve Ezeli Hikmet, Varlık-Bilgi-ve-Din.

Mevlana Muhammed Celaleddin-i Rumi

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Mevlana’nın asıl adı Muhammed Celaleddin’dir. Mevlana ve Rumi de, kendisine sonradan verilen isimlerdendir. Efendimiz manasına gelen Mevlana ismi, ona, daha pek genç iken Konya’da ders okutmaya basladığı tarihlerde verilir. Bu isim sems-i Tebrizi ve Sultan Veled’den itibaren Mevlana’yı sevenlerce kullanılmış; Adeta adı yerine sembol olmuştur.
Rumi, Anadolu demektir.

Mevlana’nın, Rumi diye tanınması, geçmiş yüzyillarda Diyari Rum denilen Anadolu ülkesinin vilayeti olan Konya’da uzun müddet oturması, ömrünün büyük bir kismının orada geçmesi ve nihayet türbesinin orada olmasındandır.
Mevlana’nın doğum yeri, bugünkü Afganistan’da bulunan, eski büyük Türk kültür beldesi Belh’tir.

Mevlana’nın Doğum tarihi ise (6 Rebiu’l Evvel, 604) 30 Eylül 1207’dır. Bazı araştırmacıların tespitine göre, O’nun doğum tarihi 1182’dir.
Asil bir aileye mensup olan Mevlana’nın annesi, Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun; babaannesi, Harezmsahlar (1157 Dogu Türk Hakanlığı) hanedanından Türk prensesi, Melike-i Cihan Emetullah Sultan’dır.
Babası, Sultanü’l-Ulema (Alimlerin Sultani) ünvanı ile tanınmış, Muhammed Bahaeddin Veled; büyükbabasi, Ahmet Hatibi oglu Hüseyin Hatibi’dir.     Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmış Sultânü’I-Ulemâ 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrılmıştır.

Sultânü’I-Ulemâ’nın ilk durağı Nişâbur olmuş burada tanınmış mutasavvıf Ferîdüddin Attar ile de karşılaşmışlardır. Mevlâna burada küçük yaşına rağmen Ferîdüddin Attar’ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.

Sultânü’I Ulemâ Nişabur’dan Bağdat’a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ’be’ye hareket etmiştir. Hac farîzasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Lârende’ye (Karaman) gelip Karaman’da Subaşı Emir Mûsâ’nın yaptırdıkları medreseye yerleşmişlerdir.

1222 yılında Karaman’a gelen Sultânü’/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yıl kalmışlardır. Mevlâna 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlenmiş bu evlilikten Mevlâna’nın Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adlı iki oğlu olmuştur. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliliğini yapmıştır. Mevlâna’nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.

Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında idi. Konya’da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü’I-Ulemâ Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet edip ve Konya’ya yerleşmesini istemiştir.

Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler.

Sultânü’l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etmiştir. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayınınGül Bahçesi seçilmiştir. Halen müze olarak kullanılan Mevlâna Dergâhı’ndaki bugünkü yerine defnolunmuştur.

Sultânü’I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna’nın çevresinde toplanmış Mevlâna’yı babasının tek varisi olarak görmüşlerdir. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde vaazlar vermeye başlamıştır.

Mevlâna 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizî ile karşılaşmıştır. Mevlâna Şems’de “mutlak kemâlin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmüştür. Ancak beraberlikleri uzun sürmemiş Şems aniden ölmüştür.

Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralık 1273 Pazar günü vefat etmiştir.

Mevlâna ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arûs” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

MEVLÂNA’NIN ESERLERİ

MESNEVİ
Mesnevî, klâsik doğu edebiyatında, bir şiir tarzının adıdır. Sözlük anlamıyla “İkişer, ikişerlik” demektir. Edebiyatta aynı vezinde ve her beyti kendi arasında ayrı ayrı kafiyeli nazım şekillerine Mesnevî adı verilmiştir.

Her beytin aynı vezinde fakat ayrı ayrı kafiyeli olması nedeniyle Mesnevî’de büyük bir yazma kolaylığı vardır. Bu nedenle uzun sürecek konular veya hikâyeler şiir yoluyla söylenilecekse, kafiye kolaylığı nedeniyle mesnevî tarzı seçilir. Bu suretle şiir, beyit beyit sürüp gider.

Mesnevî her ne kadar klâsik doğu’şiirinin bir şiir tarzı ise de “Mesnevî” denildiği zaman akla “Mevlâna’nın Mesnevî’si”gelir. Mevlâna Mesnevî’yi Çelebi Hüsameddin’in isteği üzerine yazmıştır. Kâtibi Hüsameddin Çelebi’nin söylediğine göre Mevlanâ, Mesnevî beyitlerini Meram’da gezerken,otururken, yürürken hatta semâ ederken söylermiş, Çelebi Hüsameddin de yazarmış.

Mesnevî’nin dili Farsça’dır. Halen Mevlâna Müzesi’nde teşhirde bulunan 1278 tarihli, elde bulunan en eski Mesnevî nüshasına göre, beyit sayısı 25618 dir.

Mesnevî’nin vezni : Fâ i lâ tün- Fâ i lâ tün – Fâ i lün’dür

Mevlâna 6 büyük cilt olan Mesnevî’sinde, tasavvufî fikir ve düşüncelerini, birbirine ulanmış hikayeler halinde anlatmaktadır.

DİVAN-I KEBİR
Dîvân, şairlerin şiirlerini topladıkları deftere denir. Dîvân-ı Kebîr “Büyük Defter” veya “Büyük Dîvân” manasına gelir. Mevlâna’nın çeşitli konularda söylediği şiirlerin tamamı bu divandadır. Dîvân-ı Kebîr’in dili de Farsça olmakla beraber, Dîvân-ı Kebîr içinde az sayıda Arapça, Türkçe ve Rumca şiir de yar almaktadır. Dîvân-ı Kebîr 21 küçük dîvân (Bahir) ile Rubâî Dîvânı’nın bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Dîvân-ı Kebîr’in beyit adedi 40.000 i aşmaktadır. Mevlâna, Dîvân-ı Kebîr’deki bazı şiirlerini Şems Mahlası ile yazdığı için bu dîvâna, Dîvân-ı Şems de denilmektedir. Dîvânda yer alan şiirler vezin ve kafiyeler göz önüne alınarak düzenlenmiştir.

MEKTUBAT
Mevlâna’nın başta Selçuklu Hükümdarlarına ve devrin ileri gelenlerin.e nasihat için, kendisinden sorulan ve halli istenilen diıü ve ilmi konularda ise açıklayıcı bilgiler vermek için yazdığı 147 adet mektuptur. Mevlâna bu mektuplarında, edebî mektup yazma kaidelerine uymamış, aynen konuştuğu gibi yazmıştır. Mektuplarında “kulunuz, bendeniz” gibi kelimelere hiç yer vermemiştir. Hitaplarında mevki ve memuriyet adları müstesna, mektup yazdığı kişinin aklına, inancına ve yaptığı iyi işlere göre kendisine hangi hitap tarzı yakışıyorsa o sözlerle ve o vasıflârla hitap etmiştir.

Fİ Hİ MA Fİ H
Fîhi Mâ Fih “Onun içindeki içindedir” manasına gelmektedir.. Bu eser Mevlâna’nın çeşitli meclislerde yaptığı sohbetlerin, oğlu Sultan Veled tarafından toplanması ile meydana gelmiştir. 61 bölümden oluşmaktadır. Bu bölümlerden bir kısmı, Selçuklu Veziri Süleyman Pervane’ye hitaben kaleme alınmıştır. Eserde bazı siyasi olaylara da temas edilmesi yönünden, bu eser aynı zamanda tarihi bir kaynak olarak da kabul edilmektedir. Eserde cennet ve cehennem, dünya ve âhiret, mürşit ve mürîd, aşk ve semâ gibi konular işlenmiştir.

MECÂLİS-İ SEB’A
(Yedi Meclis) Mecâlis-i Seb’a, adından da anlaşılacağı üzere Mevlâna’nın yedi meclisi’nin, yedi vaazı’nın not edilmesinden meydana gelmiştir. Mevlâna’nın vaazları, Çelebi Hüsameddin veya oğlu Sultan Veled tarafından not edilmiş, ancak özüne dokunulmamak kaydı ile eklentiler yapılmıştır. Eserin düzenlemesi yapıldıktan sonra Mevlâna’nın tashihinden geçmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Şiiri amaç değil, fikirlerini söylemede bir araç olarak kabul eden Mevlâna, yedi meclisinde şerh ettiği Hadis’lerin konuları bakımından tasnifi şöyledir :

     1. Doğru yoldan ayrılmış toplumların hangi yolla kurtulacağı.
     2. Suçtan kurtuluş. Akıl yolu ile gafletten uyanış.
     3. İnanç’daki kudret.
     4. Tövbe edip doğru yolu bulanlar Allah’ın sevgili kulları olurlar.
     5. Bilginin değeri.
     6. Gaflete dalış.
     7. Aklın önemi.

Bu yedi meclis’de, asıl şerh edilen hadislerle beraber, 41 Hadis daha geçmektedir. Mevlâna tarafından seçilen her Hadis içtimaidir. Mevlâna yedi meclisinde her bölüme “Hamd ü sena” ve “Münacaat” ile başlamakta, açıklanacak konuları ve tasavvufî görüşlerini hikaye ve şiirlerle cazip hale getirmektedir. Bu yol Mesnevî’nin yazılışında da aynen kullanılmıştır.

Sabetay Sevi

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1626’da İzmir’de yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Din adamı olarak yetiştirilen Sabetay Sevi, 39’uncu yaşının eşiğinde yoğun bir mistisizme saplandı. Toplumu kurtarabilecek ilâhi bir güce sahip olduğunu söylemeye başladı ve 31 Mayıs 1665 tarihinde Mesih olduğunu ilân etti. Yahudi inancına göre Mesih (kurtarıcı), kendilerine bu günkü İsrail topraklarında bağımsız bir devlet kuracak ve dünyanın dört bir yayına dağılmış olan Yahudiler’i bir araya toplayacaktır. Sabetay Sevi, haham olarak sinagoglarda ateşli konuşmalar yaptı ve taraftarlarının sayısını her gün arttırdı. Avrupa’dan Yemen’e, Kuzey Afrika’dan Anadolu’ya kadar geniş bir coğrafyada yaşayan insanlar arasında dalgalanmalar, kaynaşmalar oldu. Bunun sonucunda heyecan kasırgası ile Yahudiliğin resmî tutumundan ayrı, yeni ve radikal bir akım doğdu.

Bu akım, Hristiyanlar arasında etkileşimlere, Müslümanlar arasında ise sert ve ciddî tartışmalara yol açtı. İnsanlar, Sabetay Sevi’ye tapmaya, sinagoglardaki konuşmalarından sonra taşkınlıklar yapmaya başladılar. Kimse, neler olabileceğini kestiremiyordu. Sabetay Sevi, oluşmasına yol açtığı heyecan seline kapıldı. Taraftarlarıyla birlikte Osmanlı Devleti’nin başşehri Istanbul’a doğru yürüyüşe geçti. Bu olay üzerine Sevi tutuklandı ve yargılandı.

Sultan Dördüncü Mehmet, çok uzun süren yargılamayı perde arkasından takip etti. Yargılama sonunda Sabetay Sevi’nin önüne iki seçenek kondu: İddialarından vazgeçmezse öldürülecek, Müslümanlığı kabul ederse, hayatı bağışlanacaktır. Sevi: “Bu can bu bedende olduğu sürece Müslüman’ım.” der, Aziz Mehmet Efendi adını alır. Taraftarlarının bazıları bu ihaneti kabullenmez ve intihar ederler. Çoğunluk ise Müslümanlığı kabul eder. Mesih, yâni kurtarıcı, kendisini kurtarabilmek için dinini değiştirmiştir. Bir müddet sonra da taraftarları arısındaki intiharları durdurabilmek ve insanları kendisine çekebilmek için bir çıkış yapar: Cübbesinin içine bir kuş yerleştirerek topluluğunun huzuruna çıkar. Burada cübbesinin önünü açarak sakladığı kuşu uçurur. “Can bedenden çıktı.” Diyerek, eski dinine döndüğünü îma eder.

Sabetay Sevi ve yandaşlarına, dinlerinden döndükleri için, ‘dönme’ veya ‘avdeti’ denilir. Fakat onlar, İslâmiyet’i kabul ettiklerini söylemelerine, görünüşte Müslüman gibi hareket etmelerine rağmen, gerçekte Musevîliğe inanmaktadırlar. Bu durum, yetkililerin gözünden kaçmaz. 1676 yılında Arnavutluk’a sürgüne gönderilirler ve Sabetay Sevi, aynı yıl Arnavutluk’ta ölür.

Hz. Ebubekir

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

572 yılında Mekke’de doğan Hazreti Ebû Bekir Es-Sıddık Ra, Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)‘ın İslâm’ı tebliğe başlamasından sonra ilk iman eden hür erkeklerin; raşit halifelerin, aşere-i mübeşşerenin ilkidir. Câmiu’l Kur’an, es-Sıddîk, el-Atik lakaplarıyla bilinen büyük sahabi.

Kur’ân-ı Kerim’de hicret sırasında Rasûlullah’la beraber olmasından dolayı, “…mağarada bulunan iki kişiden biri…” (et-Tevbe, 9/40) şeklinde ondan bahsedilmektedir. Asıl adı Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)’in ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azad edilmiş mânâsına “atik”; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da “sıddık” lâkabıyla anılmıştır. “Deve yavrusunun babası” manasına gelen Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teymoğulları kabilesinden olan Ebû Bekir’in nesebi Mürre ibn-i Kâ’b’da Rasûlullah’la birleşir. Anasının adı Ümmü’l-Hayr Selma, babasının ki Ebû Kuhafe Osman’dır. Künyesi Abdullah ibn-i Osman ibn-i Amir ibn-i Amir… ibn-i Murca …et-Temî’dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhafe, Ebû Bekir’in halifeliğini ve ölümünü görmüştür. Hazreti Ebû Bekir’in Rasûlullah (s.a.s.)’den bir veya üç yaş küçük olduğu zikredilmiştir.

İslâm’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan “hanif” bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hazreti Peygamber’den hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini, kazancını İslâm için harcamış, kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.

Hazreti Ebû Bekir, Fil yılından iki sene birkaç ay sonra 571’de Mekke’de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. içki içmek câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke’nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcamıştır. Rasûlullah’a iman eden Ebû Bekir (r.a.) İslâm dâvetçiliğine başlamış, Osman ibn-i Affân, Zübeyr ibn-i Avvâm, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa’d ibn-i Ebî Vakkas ve Talha ibn-i Ubeydullah gibi İslâm’ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm’ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir.

Hazreti Ebû Bekir hayatı boyunca Rasûlullah’ın yanından ayrılmamış, çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Peygamber (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir’e danışırdı. (Ibn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona “Peygamber’in veziri” derlerdi.

Teymoğulları kabilesi Mekke’de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hazreti Ebû Bekir’in babası Mekke eşrafındandı. Hazreti Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâkı ile tânınan, sevilen bir kişi idi. Mekke’de “eşnak” diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur, Allah’ın birliği, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müşâvere ederlerdi. ikisi de câhiliye kültürüne karşıydılar, şiir yazmaz ve şiiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.

İSLÂM’I BENİMSEMESİ

Hazreti Ebû Bekir, Hira dağından dönen Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.) ile karsılaştığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, “Allah’ın elçisi” olduğunu söyleyip “Yaratan Rabbi’nin adıyla oku” (el-Alâk, 96/1) diye başlayan âyetleri bildirdiği zaman hemen ona: “Allah’ın birliğine ve senin O’nun rasûlü olduğuna iman ettim” demiştir. Hazreti Hatice’den sonra Rasûlullah’a ilk iman eden odur. Hazreti Peygamber (s.a.s.) İslâm’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir seksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Hazreti Peygamber (s.a.s.), “Bütün insanların imanı bir kefeye, Ebû Bekir’in ki bir kefeye konsa, onun imanı ağır basardı ” diye lâtif bir benzetme de yapmıştır. Mü’min Ebû Bekir, hayatının sonuna kadar tüm varlığını İslâm’a adamış, bütün hayırlı işlerde en basta gelmiştir.

Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kişileri İslâm’a kazandırmaya çalıştı, öte yandan müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır. Kendisi de Mescid-i Haram’da müşriklerin saldırısına uğramıştı. Ebû Bekir, iman ettikten sonra İslâm’ı tebliğe gizli gizli devam ediyordu. Annesi, karısı Ümmü Ruman ve kızı Esma da iman etmiş, fakat oğulları Abdullah, Abdurrahman ve babası Ebû Kuhafe henüz iman etmemişlerdi. Osman ibn-i Affan, Sa’d ibn-i Ebî Vakkas, Abdurrahman ibn-i Avf, Zübeyr ibn-i Avvâm, Talha ibn-i Ubeydullah gibi ilk müslümanları İslâm’a davet eden odur. Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar arttıktan sonra Hazreti Peygamber, Hazreti Ebû Bekir’e de Habeşistan’a göç etmesini söylemiş ve Ebû Bekir yola çıkmış; ancak Berkü’l-Gimâd’da Mekke’nin ileri gelen kabilelerinden İbn-i Dugunne ile karsılaştığında Ibn Dugunne onu himayesine aldığını ve Mekke’ye dönmesi gerektiğini belirterek, ikisi birlikte Mekke’ye dönmüşlerdir.

Ancak şartlı olarak Ebû Bekir’i himayesine alan İbn Dugunne, Ebû Bekir’in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle şartları yerine getirmediğini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyacı olmadığını, zaten kendisine söz de vermediğini ifade etmişti: “Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himayesi yeter.” Böylece on üç yıl Mekke’de Rasûlullah’ın yanında kalan Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Aişe’nin rivâyetine göre, Rasûlullah hicret emrini alıp Ebû Bekir’e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten ağlamaya başlamıştı (İbn Hisâm, es-Sire, II, 485).

Hazreti Peygamber’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e oradan Sidretü’l Münteha’ya gittiği isrâ ve Mirâc hâdisesini duyan müşrikler bunu Hazreti Ebû Bekir’e yetiştirdikleri zaman; “O dediyse doğrudur.” demiştir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir’e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, itikadında şüphe olmayan anlamında, “Sıddîk” lâkabı verildi. Kur’an tâbiriyle, “O, ne iyi arkadaştı ” (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.

İşte o “Sıddîk” ile o “Emîn”, o iki arkadaş beraberce Sevr dağındaki mağaraya hareket ederek hicret etmişlerdir.

HİCRETİ

Sevr mağarasına ilk giren Hazreti Ebû Bekir, (r.a.) mağarada keşif yaptıktan sonra Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.) içeri girmiştir. Ebû Bekir’in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Onlar Mekke’den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş kabilesinin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında Esma’nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar. Hazreti Ebû Bekir (r.a.) hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Buna rağmen kızı Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini kâfirlere söylememiştir. İz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar geldiler. Rasûlullah bu sırada Kur’ân’da anlatıldığı biçimde söyle diyordu: “Üzülme, Allah bizimledir” (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermiş, göremedikleri askerleriyle onu desteklemiştir; Allah güçlüdür, hakimdir. Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine’ye yönelen Rasûlullah ile Ebû Bekir Küba’ya vardılar.

Ebû Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır: “Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, ‘Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür’ dedim. O, ‘Sus ya Ebû Bekir. İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsü ola, endişe edilir mi?’ buyurdu. Küba’da üç gün kalan Rasûlullah ile Hazreti Ebû Bekir nihayet Medine’ye vardılar. Medine’de Hazreti Ebû Bekir humma hastalığına tutuldu. Hastalık ilerleyip yatağa düştüğünde Rasûlullah, “Allah’ım Mekke’yi bize sevgili kıldığın gibi Medine’yi de bize sevgili kil, hummayı bizden uzaklaştır’ diye dua ettiği zaman Hazreti Ebû Bekir ve hasta olan diğer sahabeler iyileştiler. Bu aradâ Hazreti Âişe ile Hazreti Muhammed (s.â.s.)’in düğünleri yapıldı. Mescidi Nebî inşâ edildi. Masrafların bir kısmını Hazreti Ebû Bekir karşıladı. Medine’de kardeşlik tesis edildiğinde Ebû Bekir’in kardeşliği Harise ibn-i Zeyd oldu.

Hazreti Ebû Bekir Medine’de Mescidi Nebî’nin inşasına katıldı. Rasûlullah İslâm’ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için seriyye denilen keşif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara bazen Hazreti Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpıştığı savaşlarda (Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te) Ebû Bekir de yer aldı. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah’ın bizzat idare ettiği harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır. Çarpışma olmaksızın Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Useyre gazveleriyle de düşmanlar itaat altına alınmıştır. Bütün bu gazvelerde Hazreti Ebû Bekir, Rasûlullah’ın en yakınında yer almış olup onun “veziri” gibi idi. Bedir’de, oğlu Abdurrahman müşrikler safında yer aldığında Ebû Bekir oğluyla çarpışmıştır. Sadece o değil, Bedir’de birçok sahâbî, oğlu, kardeşi, babası, dayısı ile çarpışmıştı.

Bedir savaşı, müslümanların İslâm’ı herselden üstün tuttuklarını, Allah için en yakınları olan müşrikleri kan bağı veya kabile taassubu içinde kalmadan, başka insanlardan ayırdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah’ın bir amcası Hamza, İslâm ordusu safındayken öteki amcası Abbas, düşman safındaydı. Yeğeni Ubeyde kendi yanındayken, öteki yeğenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müşriklerle beraberdi. Hattâ kızı Zeynel’in eşi Ebû’l-As da Rasûlullah’a karşı müşriklerle birlikte savaşıyordu.

Hicretin 9. yılında Medine’de büyük bir kıtlık oldu. Bu arada Bizans imparatoru, Şam’da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazırladı. Rasûlullah, bu orduya karşı İslâm ordusunu hazırlarken, kıtlık sebebiyle zorluklarla karşılaştı. Ebû Bekir malının hepsini bu ordunun hazırlanmasında kullandı. Onuncu yılda Vedâ Haccında bulunan Allah’ın Rasûlü, on birinci yılda hastalandı.

>HİLÂFETİ

Hicrî on birinci yılda hastalanan Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtını duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye kapıldılar ve ilk anda ne yapmaları gerektiğine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hazreti Ömer, onun Hazreti Musa gibi Rabbi ile buluşmaya gittiğini, O’nun için “öldü” diyen olursa ellerini keseceğini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah’ın iyi olduğu bir sırada ondan izin alarak kızının yanına gitmişti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah’ı alnından öptü ve “Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yaşamındaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. şânın ve şerefin o kadar büyük ki, üzerinde ağlamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katında bizi unutma; hatırında olalım …” dedi.

Sonra dışarı çıkıp Ömer’i susturdu ve; “Ey insanlar, Allah birdir, O’ndan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Allah apaçık hakikattir. Muhammed’e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüştür. Allah’a kulluk edenlere gelince, şüphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size Allah’ın şu buyruğunu hatırlatırım: “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir ziyan veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır” (Âl-u imrân, 3/144). Allah’ın kitabı ve Rasûlullah’ın sünnetine sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran sapıtır. Şeytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasın, dininizden saptırmasın. Şeytanın size ulaşmasına fırsat vermeyiniz” (İbn Hisâm, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).

Hazreti Ebû Bekir bu konuşmasıyla orada bulunanları teskin ettikten sonra Rasûlullah’ın teçhiziyle uğraşırken, Ensâr, Benû Sâide sakifesinde toplanarak Hazrec’in reisi olan Sa’d b Uhâde’yi Rasûlullah’tan sonra halife tayini için bir araya gelmişlerdir. Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde’ye gittiler. Orada Ensâr ile konuşulduktan ve hilâfet hakkında çeşitli müzakereler yapıldıktan sonra Hazreti Ebû Bekir, Ömer ile Ebû Ubeyde’nin ortasında durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey’at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi.

Hazreti Ebû Bekir’in konuşmasından sonra Hazreti Ömer atılarak hemen Ebû Bekir’e bey’at etti ve, “Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah’ın emriyle namaz kıldırdın. Sen onun halifesisin ve biz sana bey’at ediyoruz. Rasûlullah’a hepimizden daha sevgili olan sana bey’at ediyoruz” dedi. Hazreti Ömer’in bu âni davranışı ile orada bulunanların hepsi Ebû Bekir’e bey’at ettiler. Bu özel bey’attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî’de Hazreti Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey’at edildi. Rasûlullah’ın defni salı günü gerçekleşirken, onun nereye defnedileceği hakkında da bir ihtilâf meydana geldiğinde Hazreti Ebû Bekir yine firasetini ortaya koydu ve “Her peygamber öldüğü yere defnedilir” hadisini ashaba hatırlatarak bu ihtilâfı giderdi.

Rasûlullah’ın cenaze namazı imamsız olarak gruplar halinde kılındı. Bütün bunlar olurken, Hazreti Ali’nin Hazreti Fatima’nın evinde Haşimoğulları ve yandaşları ile toplandığı ve bey’ata ilk zamanlar katılmadığı nakledilir. Hazreti Ali rivâyetlere göre, el-Bey’atü’l-Kübrâ’ya bey’at edildiği haberini alır almaz, elbisesini yarım yamalak giydiği halde evden fırlamış ve gidip Hazreti Ebû Bekir’e bey’at etmiştir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hazreti Ebû Bekir’e bey’at etmediği haberleri gerçeğe uygun olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir’in üstünlüğünü bildiği, onun hakkında yaptığı konuşmalar ve tarihin akışı, diğer rivâyetlere aykırıdır.

Râsulullah’ın en yakın ashâbı arasında -hattâ Ebû Bekir ile Ömer arasında- zaman zaman ihtilâflar, görüş ayrılıkları meydana gelmişse de ilk iki halife zamanında da görüldüğü gibi daima birliktelik devam ettirilmiştir. Anlaşmazlık gibi görünen hâdiselerin birçoğunda huy ve karakter farklılığı rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir yumuşak ve sâkin davranırken, Ömer sertlik yanlısıydı. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir’in yönetiminde, Hazreti Ali ve Zübeyr ibn-i Avvam Ridde savaşlarında kararların içinde, namazlarda Ebû Bekir’in arkasında yer almışlardır (İbn Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye, V, 249). Hazreti Ali, Rasûlullah’in bir vasiyeti olsaydı ölünceye kadar onu yerine getireceğini söylemiş (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, İbn Abbas’ın Rasûlullah hastalandığı zaman ona gidip hilâfet işini sormak istemesini geri çevirmiştir. Yani Hazreti Ebû Bekir’in halifeliğine karşı kimseden bir çıkış olmamıştır. Zaten tabii, fıtrî, akli ve maslahata uygun olan da onun halifeliğidir.

Hazreti Peygamber ölmeden önce yazılı bir ahitname bırakmamış, ancak Hazreti Ebû Bekir’in faziletine dair Mescid’de konuşmuş, hasta yatağındayken onu ısrarla çağırtmış ve yerine imam tâyin etmiştir.

Hazreti Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah’ın mirasından pay almak için gelen Hazreti Fâtıma’ya, “Rasûlullah’ın yaptığı hiçbir şeyi yapmaktan geri durmam” diyerek, Fâtıma’nin peygamberin kızı olmasını dinin üstün tutulmasından daha önemsiz görmüş ve Rasûlullah’ın yanındayken ondan ne duymuş, ne görmüşse onu tatbik etmiştir (Taberî, III, 220). Sonraları Hazreti Ali’nin hilâfeti zamanında Fâtıma’ya -ki, Ebû Bekir’e gidip miras isterken onu savunmuştu- mirastan hiçbir şey vermemesi de ashâbın Rasûlullah’ın sünnetine nasıl itaat ettiklerinin delilidir (Ibn Teymiye, Minhâc’üs-Sünne, III, 230). Hazreti Ebû Bekir “Rasûlullah’ın Halifesi” seçildikten sonra Mescid’de yaptığı konuşmada, “Sizin en hayırlınız değilim, ama başınıza geçtim; görevimi hakkiyle yaparsam bana yardım ediniz, yanılırsam doğru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez…” demiştir (İbn Hisâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).

MÜRTEDLERLE MÜCADELE, IRAK VE SURİYE FÜTÜHATI

Hazreti Ebû Bekir Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)’ın halifesi olduktan sonra, onun vefâtıyla Arabistan’da Mekke ve Medine dışındaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine, yalancı peygamberlere, “namaz kılarız, ama zekât vermeyiz” diyenlere karşı savaş açtı. Esvedu’l-Ansi, Müseylemetü’l-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalancı peygamberlerle yapılan savaşlarla bu zararlı unsurlar yok edilmiş, isyan bastırılmış, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü’l-Mal’e konulup dağıtılmaya başlanmıştır. Rasûlullah’ın hazırladığı, ancak vefâtı sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün’e yollayan Ebû Bekir, Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarını bastırmıştır.

İçte isyancılarla mücâdele edilirken, dışta da iki büyük imparatorluğun, İran ve Bizans’ın ordularıyla karşılaşılmıştır. Hîre, Ecnâdin ve Enbâr, savaşlarla İslâm diyarına katılmış, Irak fethedilmiş, Suriye’nin de önemli kentleri ele geçirilmiştir. Yermek savaşı devam ederken Hazreti Ebû Bekir vefât etmiştir. Onun ordusuna verdiği öğütlerde şu ibareler vardır: “Kadın, çocuk ve yaşlılara dokunmayın, yemiş veren ağaçları kesmeyin, ma’mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi aşmayın, korkmayın.” Gerçekten İslâm ordusu fethettiği yerlerde kimseye zulmetmemiş, adaletiyle düşmanların takdirini kazanmış, müslüman olmayıp da cizye vererek İslâm’ın himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yaşamışlardır.

KUR’AN-I KERÎM’İN TOPLANMASI, “MUSHAF”IN MEYDANA GELMESİ

Hazreti Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ’nın birçoğunun şehid olması üzerine, Hazreti Ömer’in Kur’ân’ın toplanması fikrine önce sıcak bakmamışsa da sonra ona hak vererek, Kur’ân âyetlerinin toplanmasını sağlamıştır. Rasûlullah zamanında peyderpey inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taslara, enli hurma dallarına yazıldığı gibi, ashâbın çoğu da Kur’ân hâfızı idi. Ancak, yazılı olan âyetler dağınıktı, kurrâ da azalınca Kur’ân’ın muhafazası hususunda endişe edildi. Ebû Bekir, Zeyd ibn-i Sâbit’in başkanlığında bir heyet teşkil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrıca şâhitlerle âyetler doğrulanıyor, kurrâ’ ile te’kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandı ve “Mushaf” meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir’den Ömer’e, ondan da kızı Hafsa’ya geçti ve Hazreti Osman zamanında çoğaltılarak Dârü’l-İslam’ın bütün vilâyetlerine dağıtıldı.

VEFÂTI

Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kısa bir müddet sürmesine rağmen Hazreti Ebû Bekir zamanında İslâm devleti büyük bir gelişme göstermiştir. Hazreti Ebû Bekir Hicrî 13. yılda Cemâziyelâhir ayının başında hicretten sonra Medine’de yakalandığı hastalığının ortaya çıkması üzerine yatağa düşünce yerine Ömer’in namaz kıldırmasını istedi. Ashâbla istişâre ederek Hazreti Ömer’i halifeliğe uygun gördüğünü söyledi. Hazreti Ömer’in sert ve kaba oluşu gibi bazı itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hazreti Osman’a yazdırdı. Ebû Bekir (r.a.), 634 yılında Medine’de vefât etti. Vasiyeti gereği Rasûlullah’ın yanına -omuz hizasında olarak- defnedildi. Böylece bu iki büyük insanın, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.

KİŞİLİĞİ VE YÖNETİMİ

Tâcir olarak geniş bir kültüre sahip olan Hazreti Ebû Bekir, dürüstlüğü ve takvâsı ile ashâb içinde ilk sırada yerilir. Karakteri; yumuşak huyluluk, çok düşünüp çok az konuşmak, tevâzu ile belirgindi. Hazreti Âişe’nin rivâyetine göre, “gözü yaşlı, gönlü hüzünlü, sesi zayıf” biri idi. Câhiliye döneminde müşrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak işlerinde onu hakem tanırlardı. Rasûlullah’ın en sadık dostu olan Ebû Bekir’in Mirâc olayında sergilediği sonsuz bağlılık örneği ona “es-Sıddik” lâkabını kazandırmıştır. O bu olayda “O ne söylüyorsa doğrudur” demiştir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malını mülkünü İslâm için harcamış, vefât ederken vasiyetinde, halifeliği müddetince aldığı maaşların, topraklarının satılarak iâde edilmesini istemiş ve geride bir deve, bir köleden başka birsey bırakmamıştır. Dört eşinden altı çocuğu olan Ebû Bekir, kızı Âişe’yi Rasûlullah ile hicretten sonra evlendirmiştir (Tabakat-i Ibn Sa’d, VI, 130 vd.; Ibnu’l-Esir, II, 115 vd).

Hicret sırasında mağarada iken ayağını bir yılan soktuğunda ve ayağı acıdığında o sırada dizine yatıp uyumuş olan Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.)‘ı uyandırmamak için sesini çıkarmaması, ağlarken Hazreti Peygamber uyanıp ne olduğunu sorduğunda, “Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah” demesi olayı Ebû Bekir’in Rasûlullah’a olan bağlılığının örneklerinden sadece biridir. Hazreti Ebû Bekir’in beyaz yüzlü, zayıf, doğan burunlu, sakallarını kına ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam olduğu rivâyet edilir (İbnü’l Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, II, 419-420).

Rasûlullah’dan sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir’dir. O, Hazreti Peygamber’in veziri, fetvâlarda en yakını idi. Rasûlullah’ın, “insanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim” (Buhâri, Salât, 80: Müslim, Mesâcid, 38: Ibn Mâce, Mukaddime, II) ve “Herkeste iyiliklerimin karşılığı vardır, Ebû Bekir hariç” demesi ve son hutbesinde, “Allah, kullarından birini dünya ile kendi katında olan şeyleri tercih hususunda serbest bıraktı; kul, Allah katında olanı tercih etti” diye Ebû Bekir’i övmesi ve mescide açılan tüm kapıları kapattırıp yalnız Hazreti Ebû Bekir’in kapısını açık bırakması ona verdiği değeri göstermektedir.

Hazreti Ebû Bekir’in nasslara aykırı hiçbir görüşü bize ulaşmamıştır, çünkü böyle bir şeyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor, Rasûlullah’ı herkesten çok tanıyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine karşı içte muhâlif bir hareket olmamış ve fitneler görülmemiştir (Buhâri, Fedâilü’l-Ashâbi’n-Nebî, 3 ). İhtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid’atler onun devrinde yaşanmamıştır. “Üzülme, Allah bizimle beraberdir” buyuran Rasûlullah’ın haberi sanki lâfızda ve mânâda Hazreti Ebû Bekir’de zâhir olmuştur (İbn Teymiye, Külliyat Tercümesi, Istanbul 1988, IV, 329).

Kaynaklarda onun, “Ben ancak Rasûlullah’a tâbiyim, birtakım esaslar koyucu değilim” diye kararlarında çok titiz davrandığı zikredilir (Taberî, IV, 1845; İbn Sa’d, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur’ân’a bakar, bulamazsa Sünnette araştırır, orda da bulamazsa ashâbla istişâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüşümü meselesinde Muhâcir-Ensâr eşitliği’nin ihtilâfa yol açmasında Ömer’in Muhâcirlere daha çok pay verilmesini savunmasına rağmen ganimeti eşit olarak bölüştürmüştür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çıkmadı.

Rasûlullah ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâkı bir talâk saymışlar, bu daha sonra-birçok “maslahat gereği” diye yapılan değişiklik gibi- üç talâk sayılmıştır. Yani Ebû Bekir, Rasûlullah’ın tüm uygulamalarını aynen tatbik etmek istemiş; bazen -kalpleri İslâm’a ısındırmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat gereği veya zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesini söyleyen ashâbına uymuştur. Müslümanlar henüz otuz sekiz kişiyken Mekke’de Mescid-i Haram’da İslâm’ı tebliğ eden ve müşriklerce dövülen Ebû Bekir’e hilâfetinde “Halifet-u Rasûlullah” denilmiş, sonraki halifelere ise “Emîrü’l-Mü’minîn” denilmiştir. Mâlî işlerini Ebû Ubeyde, kadılık ve kazâ işlerini Hazreti Ömer, kâtipliğini Zeyd ibn-i Sâbit ve Hazreti Ali, başkumandanlığını Üsâme ve Halid ibn-i Velid yapmıştır. Medine Dârü’l-İslâm’ın başkenti olmuş, Mekke, Taife, San’sa, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, Cures, Bahreyn vilâyetlere ayrılmıştır. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beşte biri Beytü’l-Mal’de toplanmıştır.

Hazreti Ebû Bekir, Mukillîn denilen çok az hadis rivâyet eden ashâbdan sayılır. O, yanılıp da yanlış bir şey söylerim korkusuyla yalnızca yüz kırk iki hadis rivâyet etmiş veya ondan bize bu kadar hadis rivâyeti nakledilmiştir. Hutbe ve öğütlerinden bazıları şöyledir:

“Rasûlullah vahiy ile korunuyordu. Benim ise beni yalnız bırakmayan bir şeytanım vardır… Hayır işlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele gelen eceliniz var… Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur… Herhangi bir yericinin yermesinden korktuğu için hakkı söylemekten çekinen kimsede hayır yoktur… Amelin sırrı sabırdır… Hiç kimseye imandan sonra sağlıktan daha üstün bir nimet verilmemiştir… Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz (Ayr. bk. Ebû Nuaym, Hilye, l )

Seyyid Ahmet Turan

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Seyyid Ahmed Turan Hazretleri resmi kayıtlara göre 1905 yılında Malatya’nın Akçadağ ilçesine bağlı Doğanlar köyüne bağlı bir mezrada dünyaya gelmiştir. Babası Kadiri şeyhlerinin büyüklerindendir. Kendileri çok küçük yaşlarda Allah’a ermiş elest gününü unutmadan gelenlerdendir. Tarikat icazetini Seyyid Fehim Arvasi Hazretlerinin Talebesi Hacı Hamdi Turabi Hazretlerinden almıştır. Hacı Hamdi Turabi Hazretlerinin vefatından sonra zamanın kutubluğuna yükselmiştir. İlmi Ledün’ün derin bilgilerini Hz. Peygamber Efendimizden (S.A.V) talim etmiştir. Vefatına kadar manen huzuru peygamberde görev yapmış, zahiren 33000 alemde tasarruf edip ilahi görevini icra etmiştir. Birçok nurani talebe yetiştirmiş. 1983 yılının 29 Kasımında Terk-i Alem edip huzuru peygamberde Allah(c.c)’ın izni ile yerini almıştır. Mübarek kabirleri Malatya ilinin Kuyuönü mezarlığındadır.

Seyyid Ahmed Turan Hazretlerinden Ledünni Damlaları;

Annemin karnında üç aylık iken,
Nuhu nebiye erip onunla kaldım,
Adem ata olup geriye döndüm,
Aslını söylemek nefsime geldi.

Beşeriyet şeklinde ya Rab bekletme beni,
Mecazı sözler ile ya Rab söyletme beni,
Tez tez göster Zatını ya Rab özletme beni,
Değirmenci kurban bu dahi sana az geldi.

Dakikada otuz yıllık iş gördüm,
Dakikada otuz yıllık kış gördüm,
Tayyi zaman mekan ile kuş oldum,
Değirmenci kurban bu dahi sana az geldi.

Vücudum bir değil yedi insanım,
Yedi yerde zikir etmektedir lisanım,
Her vücudum bir ilde eder seyranım,
Enfüsü görünce afak az geldi.

Bir vücudum hiddet eder gazapla,
Bir vücudum haya eder edeple,
Bir vücudum Mirac eder mihrapta,
Bir vücudum gark oldu zata sema az geldi.

Mehmet Ruhi Dede

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Mevlana Dergahı’nın son iki hücrenişinden biri olan M. Ruhi Dede, Mevlana Dergahı’nın 1926 yılında kapatılıp müze olarak açılmasından sonra ömrünün son yıllarını, vefat edinceye kadar dışarıda geçirdi. M. Ruhi Dede, 1299 Hicri 1883 Miladi yılında Karaman’da doğdu. Kendisi, Koca Hacı Himmetzadeler’dendir. 18-20 yaşlarındayken, Mevlana sevgisi dolayısıyla her mevlevi gibi evvela Şems Zaviyesi’nde bir süre bulundu ve daha sonra 1001 günlük çilesini çıkarmak üzere Mevlana Dergahı’na dahil oldu. Daha sonra dergahın birçok hizmetlerinde çalıştı, bevvablık, meydancılık ve Kazancı Dede yardımcılığı yaptı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında Mevlevi Taburu ile Hicaz ve Şam’a gitti.

M. Ruhi Dede, dergahın kapanmasından sonra hücresinden ayrıldı ve bugün Mevlana Araştırmaları Enstitüsü’nün (sonradan İl Halk Kütüphanesi) arkasında tek odalı bir ev kiralayarak uzun süre burada kaldı. 1950 yıllarının başlarında Mevlana alanının yeniden düzenlenmesi sıralarında bu ev istimlake tabi tutulduğundan buradan ayrılmak zorunda kaldı. Bu durum karşısında Konya eşrafından, tüccar merhum Mehmet Kıçıkoğlu Bey, M. Ruhi Dede’ye sahip çıktı ve kendisine Eski Garaj civarında Tolluoğlu Cami Sokağı’nda bir oda tahsis etti. M. Ruhi Dede, ömrünün son yıllarına kadar burada oturtu.

1950 yılının Ocak ayının başlarında gribe tutulan M. Ruhi Dede, Devlet Hastanesi’nde yatıp birkaç gün tedavi gördükten sonra 6 Ocak 1950 tarihinde vefat etti.

M. Ruhi Dede, seyrek sakallı, güzel konuşan, zarif, coşkulu, şair tabiatlı bir kişiliğe sahipti. Bu özelliklerinin yanında, ayrıca, halk ile hem hal olabilen, gereğinde onların arasına karışabilen bir halk adamıydı. Başında Konya keçesinden yapılmış fötr şapkası, Konya Çarşısı’nda dolaşır ve esnaf ile sohbetlerde bulunur, bazen istek üzerine bulunduğu yerde kısa bir sema gösterisi yapardı. M. Ruhi Dede, dergahta hücrenişin iken ziyaretine gelenlere övgü içeren şiirler söylerdi. Ziyaretçileri genellikle askeri okul öğrencileri ve üst düzey rütbeye sahip askerlerdi. Evlad-ı maneviyem dediği öğrencilerden Zeki; Hamdi, Kamil Beyler ile üst rütbeli subaylardan Birinci Fırka Kumandanı Miralay Naci Bey ile Konya Menzil Müfettişi Erkan-ı Harb Miralayı Kazım Beyi (sonradan Dirik soyadını alan General Kazım Dirik) sayabiliriz.

M. Ruhi Dede’nin kendi el yazısı ile yazmış bulunduğu ve düz yazıları ile şiirlerini içeren 3 adet eski harfle yazılmış defter, Recai Kıçıkoğlu’nun elinde bulunmaktadır. Ruhi Dede’nin bir şiiri:

Bazı cahil hiçbir hacet bitirmez
Her ne ister olsa getirip vermez
İloğlu senin keyfini yitirmez
Ticaret olacak eşyadan al sat
İl ekmeği mihnet ile yenilir
Hacet sahan alsan düşer delinir
Kör olsa da badem gözlü delinir
Ticaret olacak eşyadan al sat
Kolay mıdır ağız eğmek illere
Bazı uyuzlara bazı kellere

Danlmasa nush eden ehl-i dillere
Ticaret olacak eşyadan al sat
Kazara aldığım hacet kırılsa
Kaçınırsam mal sahibi darılsa
Memnun olmaz fazla bedel verirse
Ticaret olacak eşyadan al sat
Kendi kazanınla pişir aşını
Dırnağın varsa kaşı başını
Tut Ruhi’ya nasihat, eğme başını
Ticaret olacak eşyadan al sat

Hacı Bayram Veli

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Türk, mutasavvıf. Bayramilik Tarikatını kurmuş, Tanrı’nın insan gönlünde görünüş alanına çıktığı inancını savunmuştur.

Gerçek adı Numan olan Hacı Bayram Veli, Ankara yakınlarında Solfasol köyünde doğdu, Ankara da, bugün Hacı Bayram Camii’nin bulunduğu yerde öldü. Babası, tarımla geçinen Koyunluca Ahmed’dir. Numan, bir süre babasının tarlasında çalıştı.;okumaya olan eğilimini sezen babası, onu Ankara’da Karamedrese’ye verdi. Numan orayı bitirince, bilgisini arttırmak amacıyla, Bursa’ya gitti, orada da bir süne öğrenim gördükten sonra Ankara’ya döndü. Önceleri Halveti ve Nakşıbendi tarikatlarından esinlendi, kısa süre içinde konuşmalarının etkisi, bilgisinin genişliğiyle ün sağladı. Ününü duyan Şeyh Hamidüddin, onu Kayseri’ye çağırdı. Numan Kayseri’ye gidip bir süre Şeyh’in yanında kaldı. Kurban Bayramı’nda geçen bu olay nedeniyle Şeyh ona “Bayram” adını verdi. Bir süre sonra Şeyh ile hacca gidince Hacı Bayram, Kayseri’de Şeyh Hamidüddin’den tarikat geleneğine göre “ışık” denen gerekli bilgiyi aldıktan sonra kendini tasavvufa verdi, sonradan Bayramilik adıyla bilinen tarikatın ilk öğelerini oluşturdu. Çevresinde toplananların çoğalması, tasavvuflal ilgili düşüncelerinin şeriatla bağdaşmaması üzerine, kendisine kuşkulu, sakıncalı bir kimse diye bakıldı. Durumu öğrenen Sultan II. Murad, onu Edirne’ye getirtti., bilgisinin derinliği, yüreğinin arınmışlığı karşısında duygulanınca söylenenlere inanmadı, onu Ankara’da Karamedrese’ye, sonra Bursa Medresesi’ne Müderris olarak atandı. Hacı Bayram Şeyh Hamidüddin’in ölümünden sonra, müderrisliği bıraktı, yaşamını tekkesinde, çevresinde toplananları yetirtirmekle geçirdi. Düşüncelerini içeren Öztürkçe şiirler yazdı.

Hacı Bayram Veli’nin tasavvufla ilgili görüşleri, kendinden sonra gelenlerce belli bir inanç düzeni olarak benimsenen Bayramilik’te son biçimini almıştır. Varlık birliği anlayışına dayanan, insanla, Tanrı’yı birbirine yaklaştırma amacına güden Bayramilik’in uyulması gereken kesin ilkeleri “zikr” denen töreni oluşturur. Bayramilik’e göre bir anış, Tanrı’ya ulaşmak için kendini olgunlaştırma eğitimi olan bu tören açık ve gizli ya da sesli ve sessiz olmak üzere iki türlüdür. Törene katılacak dervişler, bir daire oluşturacak biçimde diz çökerek otururlar. Sonra şeyhin yönetimi altında Tanrı adları yüksek sesle anılır. Hangi adların anılacağını şeyh saptar. Bu törende dervişler gözlerini yumarlar. Bu da Tanrı’dan başka bir varlık görmemek kendini tanrıya vermek anlamına gelir.

Hacı Bayram Veli’nin geliştirdiği inanca göre temel varlık Tanrı’dır. Tanrı bütün evreni kaplamıştır, tektir, önsüz-sonsuzdur, yaratıcıdır. Kendini tasavvufa veren bir kimsenin uyması, bağlanması gereken üç ilke vardır:

A) Bütün işlerin, eylemlerin kaynağı Tanrı’dır, İnsan bir araç durumundadır. İnsan istenci tanrısal istencin bir bölümü niteliğindedir.

B) Tanrı bütün varlıklarda görünür, gerçekte varolmak Tanrı’nın görünmesidir;

C) Bütün nitelikler (sıfatlar) birer tanrısal görünüştür. Hacı Bayram Veli, bu üç ilkeyi tevhid-i ef’al (eylemlerin birliği) tevhid-i sıfat (nitelikler birliği), öz birliği kavramlarıyla açıklar. Tasavvufta varlık birliği olarak nitelenen bu inanca göre düşünen Tanrı’dır; yaratan ve eylemde bulunan Tanrı’dır.

Hacı Bayram Veli,kişinin içine kapanarak bütün geçici varlıklardan yüz çevirerek derin düşünceye dalmasıyla Tanrıyı bir ışık olarak gönlünde görebileceği kanısındadır. Ona göre insan gönlünde, karşılıklı,iki yay vardır. Bu yaylardan biri gönülden dışarı taşmayı, evrene açılmayı, evrende görünen tanrısal varlığı kavramayı sağlar. Gerçekte gönül bütün biçimler içinde en olgunu olan bu dairedir. Kişinin gönlünde tanrısal varlığı görebilmesi için cezbe, muhabbet, sırr-ı ilahi denen üç ilke daha vardır. Bunlardan birincisi bütün varlıklardan yüz çevirip Tanrıya yönelme, aşırı bin kıvanca kapılma anlamına gelir. İkincisi Tanrı’dan başka bir varlığı sevmeme, Tanrı’nın ancak sevgiyle bilinebileceğine inanmaktır. Üçüncüsü de tanrısal gizeme varmadır. Bu ilkeleri uyguladıktan sonra son aşama Tanrı’ya varma gelir. Bunun da üç kuralı vardır.

a) Bütün eylemleri yok sayarak yalnız tanrıyı düşünmek, bütün eylemlerde tanrıdan başka bir varlık olmadığına inanmak. b) Bütün niteliklerin Tanrıdan geldiğini kavramak, Tanrı dışında bir niteliğin bulunamayacağı kanısına ulaşmak. c) Tanrı özünden başka bir öz bulunmadığı sonucuna vararak kendi varlığının yokluk olduğunu bilmek.

Hacı Bayram Veliye göre tek gerçek olan Tanrı’ya ulaşmak, onu gönülde bir ışık olarak görmekle sağlanabilir. Bu da olgunluğun en üst aşamasına çıkmış kişi için söz konusudur. Bunlar bilginin öğeleri durumundadır. Varlık birliği denen bütünü oluşturur.

Bayramilik’teki bütün düşünce ve inanç öğeleri yeni değildir. Tanrı’nın bir ışık olarak görünüş alanına çıkışı, bütün varlık türlerinin Tanrı’sal bir yansıma sayılışı akımdan kaynaklanır. Dairenin en olgun biçim diye anlaşılması da Pythagoras ile Aristoteles öğretilerinden beslenen bir görüştür. Aristoteles açık örneğidir. Sağ, sol, ön, arka ,üst, alt gibi altı yönü bir felsefe sorunu durumuna getiren Aristoteles’tir. Hacı Bayram Veli, felsefeden kaynaklanan bu inanç öğelerini doğrudan doğruya inceleyerek değil tasavvuf geleneğiyle öğrenmiştir. Onun kurduğu Bayramilik’ten Şemsiye ve Melâmiye adlı iki tarikat doğmuş, bu ikisinden de türlü kollar türetmiş, düşüncelerinin

etkisi Anadolu’da büyük olmuştur.

Muhyi’ddin Arabi

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Muhyi’ddin Arabi 17 Ramazan 560 (1165) tarihinde Endülüs’ün Mürsiye şehrinde doğdu. Sekiz yaşında babasıyla beraber İşbiliye (bugünkü Sevilla)- ya geldi. Henüz çocuk denecek yaşta kendisiyle görüşen İbn Rüşd, onunla görüştüğünden son derece memnun kalmıştı. Birçok şeyhlerden istifade eden İbnu’l-Arabi’nin ilk şeyhi, okuması yazması olmayan fakat maneviyatta çok ileri mertebelere yükselmiş olan Ebu Ca’fer al-‘Uryani’ dir. Bundan başka 55 şeyhten feyiz almıştır.

Arabi 590 (1194) yılında seyahate başlamış, Tunus’a gelmiş 591 (1195) te Fas’a geçmiştir. 595 (1199) da Kurtuba’da İbn Rüşd’ün cenaze merasiminde hazır bulunmuş, 597 (1201) de Mağrib şehirlerinde gezmiş, ertesi yıl hac gayesi ile Mısır’a gelmiş, Kahire’de Takiyyu’d-din Abdurrahman’ın elinden Hızır’ın hırkasını giymişitir. Mısır’dan Kudüs’e geçmiş buradan da yaya olarak Mekke’ye varmış, 598 (1202) yılı hac farizasına yetişmiştir. İki yıl Mekke’de kalmıştır…

601 yılı hac mevsimi sonunda Anadolu hacılarının daveti üzerine onlarla birlikte Bağdad üzerinden Anadolu’ya gelmiştir. Malatya’da hacdan beraber geldiği Mecdu’d-din İshak’ın evinde kalan İbnu’l-Arabi, onunla beraber Konya’ya gitmiştir. Daha sonra Bağdad’a uğrayıp 602 (1205) te Kudüs civarında, 12 Şaban 603 (22 Mart 1207) de Mısır’da, 604 (1208) de Mekke’de bulunmuştur. 606 (1209) da Konya’da Risaletu’l-Envar’ı yazmıştır. İki yıl sonra 608’de Bağdat ve Halep’te bulunmuştur. 612 (1215) de Konya Aksaray’a gelmiş, aynı yılın Ramazan ayında Sivas’ta bulunmuştur. Daha sonra Malatya’ya gelmiştir. Burada dostu Mecdu’d-din İshak’ın oğlu Sadreddin Konevi’yi yetiştirmeye başlamıştır. Oğlu Sadu’d-din Muhammed 618 de burada doğmuştur. Nihayet 627 yılında Şam’a yerleşmiştir.638 (16 Ekim 1240) tarihinde 78 yaşında iken vefat etmiş, Kasiyun Dağı eteğinde bulunan türbesine defnedilmiştir.

Süleyman Necati Akçeşme

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Süleyman Necati AKÇEŞME 1959 yılında Afyon’un Bolvadin ilçesinde doğdu. İlköğretimini bu ilçenin Akçeşme İlköğretim okulunda tamamladı. Bolvadin İmam-Hatip Lisesini bitirdikten sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine devam etti. 1984 yılında bu fakülteden başarıyla mezun oldu. Devlet Lisan Okulunda Arapça eğitimi alarak 1985 yılında eğitimini tamamladı.

1977 yılında Diyanet İşleri Başkanlığında memur olarak göreve başladı ve sırasıyla; musahhih, şef, APK uzmanı ve vaizlik görevlerinde bulundu.

1988-1994 yılları arasında Hollanda’da din görevlisi olarak hizmetini sürdürdü ve bu dönemde Hollanda Diyanet Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliğini de yürüttü.

1994-2001 yılları arasında Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Genel Sekreterliği görevinde bulunan Akçeşme, daha sonra 2001-2005 yılları arasında IRCICA (Research Centre for Islamic History, Art and Culture–İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi)’da Personel ve İdari İşler Bölüm Başkanlığı yaptı.

2005-2009 tarihleri arasında İstanbul-Beşiktaş Müftülüğünde vaiz olarak görevini sürdürdü.

Yurt içinde ve yurt dışında pek çok konferans, panel, kongre ve sempozyumun tertip komitesi üyeliğinde bulunan Akçeşme, bir çok eserin de yayın koordinatörlüğünü yaptı.

11 Haziran 2009 tarihinde Türkiye Diyanet Vakfı Genel Müdürlüğüne atanan Süleyman Necati Akçeşme evli ve dört çocuk, bir torun sahibidir.

Fethullah Gülen

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Fethullah Gülen, 27 Nisan 1941’de, Erzurum ili, Hasankale (Pasinler) ilçesi, Korucuk köyünde dünyaya geldi. 1946 yılında ilkokula başladı ancak babasının 1949 yılında Alvar Köyü’ne imam olması ve ailesinin oraya taşınması nedeniyle ilkokulu bırakmak zorunda kaldı ve daha sonra dışarıdan tamamladı. 10 yaşındayken Kur’an’ı hatmeden Fethullah Gülen, 14 yaşında ilk vaazını verdi.

1959 yılında Erzurum’dan Edirne’ye giden Fethullah Gülen, girdiği sınavları kazanarak 6 Ağustos 1959’da Üçşerefeli Camii imamlığına getirildi. Askerlik görevine 1961 yılında Ankara Mamak’ta başlayan Gülen, usta erlik dönemini geçirdiği İskenderun’da verdiği bir vaaz nedeniyle mahkemeye sevk edilerek aklandı ancak disiplin cezası alarak 10 gün askeri hapishanede yattı. Askerden sonra yaklaşık 1 sene Erzurum’da ailesinin yanında kalan, Komünizmle Mücadele Derneği’nin kuruluşunda bulunan ve Halk Evi’nin kadrosuna katılan Gülen daha sonra yeniden Edirne’ye döndü ve 4 Temmuz 1964 günü Dar’ül Hadis camiinde Kur’an Kursu öğretmeni ve fahri imam olarak göreve başladı.

1965’te Kırklareli merkez vaizliği, 1966’da İzmir merkez vaizliği görevlerinde bulunan Fethullah Gülen, İzmir Kestanepazarı Kur’an Kursunda hocalık yaptığı 1968 yılında, Diyanet görevlisi olarak ilk kez hacca gitti. 1972-74 yılları arasında Edremit merkez vaizliği, 1974-76 yılları arasında Manisa merkez vaizliği yapan Gülen, 12 Eylül 1980 ihtilaline kadar da Bornova merkez vaizliği görevini sürdürdü. 1977 yılında görevli olarak gittiği Almanya’nın çeşitli yerlerinde konuşmalar yaptı ve konferanslar verdi; ilk sayısı Şubat 1979’da çıkan Sızıntı Dergisi’nde yazdı.

Fethullah Gülen, ihtilalin ardından Çanakkale merkez vaizliğine tayin edilse de rahatsızlığı yüzünden göreve başlayamadı ardından da ağırlaşan şartlar nedeniyle vaizlikten istifa etti. 1985 yılında Anadolu’yu dolaşan Gülen, altı yıl aradan sonra ilk vaazını 1986 yılında Burdur Büyük Çamlıca Camii’nde verdi ve 1991 yılı Haziran ayına kadar da haftalık ve aylık vaazlarını sürdürdü. 1988 yılında da Yeni Ümit Dergisi’nde yazıları yayınlanmaya başladı. 1993 yılında annesi Refia Gülen’i kaybetti.

Fethullah Gülen’in, aralarında Bulgar Trud Gazetesi ve Varna Televizyonu, Hollanda Televizyonu, Time Dergisi, Rus ORT Televizyonu’nun olduğu yabancı; Aksiyon ve Aktüel Dergileri, ATV, NTV, Show Tv, TRT, Kanal D, STV Televizyonları, Zaman, Cumhuriyet, Milliyet, Radikal Gazeteleri’nin olduğu Türk basın-yayın kuruluşlarında röportajları yayınlanmıştır.

ALDIĞI ÖDÜLLER

1995 – Türk Ocakları Vakfı “Nihal Atsız Türk Dünyası Hizmet Ödülü”

1995 – Mehmetçik Vakfı “Teşekkür Beratı”

1996 – Türk Sanayici ve İşadamları Vakfı (TÜSİAV) “Hoşgörü Ödülü”

1997 – Yazarlar ve Sanatçılar Vakfı (TÜRKSAV) “Türk Dünyasına Hizmet Ödülü”

1997 – Türk Eğitim-Sen “24 Kasım Eğitim Özel Ödülü”

1998 – “Türk 2000’ler Vakfı Ödülü”

1998 – “Hamdullah Suphi Tanrıöver Türk Ocakları Kültür Armağanı”

1998 – “İpekyolu Vakfı Ödülü”

2001 – Türkiye Yazarlar Birliği “Üstün Hizmet Ödülü”