Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Nihat Hatipoğlu

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Nihat Hatipoğlu 1955 Diyarbakır doğumlu. Diyarbakır, Siirt ve Malatya’da ilkokulu tamamladı. 1975’de Uşak İmam-Hatip Lisesi’ni ve Uşak Lisesi’ni bitirdi. 1981 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi‘ni tamamladı. Aynı Fakültede Hadis Ana Bilim dalında “Kur’an-ı Kerim’in Anlaşılmasında Hadislerin Rolü” adlı çalışmasıyla doktor, 2000 yılında da Doçent oldu.

1985-1987 yılları arasında Mısır’da Arapça üzerine eğitim gördü. İmam-Hatip, Kur’an Kursları Müdürlüğü görevlerini yaptı. Şu anda Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı olarak görev yapmaktadır.

Kanal A’da 5 yıl dini programları hazırlayıp sundu. Ayrıca Ankara’da yayın yapan iki yerel radyoda 10 yıldan bu yana aralıksız olarak haftalık yayınlarına halen devam etmektedir. 2004 yılında Ramazan ayında Flash tv’de , 2005 Ramazan ayında Star tv’de Sahur programını hazırlayıp sundu. 2006 yılında Star tv de “Dosta Doğru” programı sundu ve 2006 yılında Star Tv de iftar ve Sahur Programlarını sundu. Radyo ve televizyon izleyicileri iftar ve sahur programlarını 1.olarak seçti. Programları Türkiye’de birçok radyoda yayınlanmaktadır.

Halen Star tv’de haftalık programları devam etmektedir.

Kırk civarında yayınlanmış kaset, CD, VCD‘si bulunmaktadır. Yurtiçinde ve yurtdışında seri konferansları devam etmektedir. Yazı makaleleri, panel, Diyanet Dergisi, İslami Araştırmalar ve benzeri dergilerde yayınlandı.

Hatipoğlu evli ve üç çocuk babasıdır.


Doç. Dr. Nihat Hatipoğlu’nun anlatımıyla babası Haydar Hatipoğlu

Babam, Resulullah (sav)’ın Komşusu Oldu …
 
23 Mayıs 1995 gece yarısı biz kendisini Esenboğa havaalanına getirecek uçağı beklerken Medinetü’r-resul’den telefon eden diş hekimi kardeşim Fatih, titrek sesiyle şöyle dedi: “Biz babamızı damat ettik. Aşık’ı Maşuk’a Resulullah’a teslim ettik. Cennetü’l Baki’de misafir edeceğiz.”

Ben o anda elimizden neyin gittiğini çok iyi biliyordum. 1987’de Mısır’a geldiğinde -bir anlamda kendisini deneyen- Ezher Ulemasının: “Sizin gibi bir alimin Türkiye’de olabileceğini tahmin edemezdik”, dedikleri Haydar HATİPOĞLU hocamın, babamın gittiğini anladım. Hadis, tefsir,fıkıh, feraiz, bedii, meani, beyan velhasılı bütün dini sahalarda hüccet olan bir alimin toprağa gideceğini biliyordum.

O hep Medine’liydi. O hep Ravzayı Mutahhara’nın oralardaydı. Yatarken, yemek yerken, kürsüdeyken, kitap okurken hep Ravza’daydı. Allah da şahittir ki Hz Muhammed(s.a.s.) adını kullandığı her seferinde boğazı düğümlenirdi. Efendimizin adını rahat kullanamaz mutlaka ağlardı. Gece yarıları kalkar (teheccüt namazı) Resulullah’a aşkını ilan eden kasideler okurdu. Sabahları seccadesine elimi sürdüğümde secde yeri hala ıslak olurdu. O’nu hep şöyle hatırlayacağım: kitap odasında önüne birkaç kitabı açmış notlar alıyor, kitap üzerinde veya herhangi bir münasebetle Resulullah’ın adını andığında dudakları büzülüp sakalından aşağı yaşlar boşalıyor, gördüğü kim olursa olsun yüzüne tebessüm ediyor, seccadenin üzerinde sarığını sarıyor, evden çıkmadan duha namazı kılıyor. Kur’an okuduğunda bazı ayetleri dönüp-dönüp okuyor ve yüksek sesle ağlıyor, alacağı her kararda istihareye yatıyor, Kur’an ve sünnet uğruna canını feda etmekten zerre kadar çekinmiyor ve en zor şartlarda Kur’an ve Sünnetin , yani ehl-i sünnet akidesinin bir fedaisi gibi hep öne çıkıyor. Allah sana, zerreler adedince rahmet eylesin.

Cennetmekan babam, seni hatırlıyorum! İbn-i Mace’yi şerhediyordun. Resulullah’ın vefatı bölümünü bir ayda bitirebilmiştin. “Resulullah’ın eli yana düştü..” diyordun sonra ağlıyordun. Bir saat sürüyordu ağlaman. “Git, bugün daha yazamayız” diyordun. Katibin olan ben ve kardeşim kalkıyorduk. İkinci gün oturuyorduk. “Ve Resulullah’ın ateşi yükseldi.” diyordun, sonra yine hüngür-hüngür ağlıyordun. Sanki o an oradaymışsın gibi. Resulullah’ın vefatını nasıl yazdığımızı bir Allah, bir sen, ben ve kardeşim biliriz.

Abdülhakim Arvasi (k.s.)’ın kabrini ziyarete gideceğimiz biz gün arabamıza bindiğimizde annemin esans kullandığını anladın. Artık yaşlı sayılan anneme: “hanım, git kokuyu gider, öyle bin arabaya. Koku sürünüp de dışarı çıkan kadına, Peygamberimiz: Melekler lanet ederler” demiştir deyip annemi tekrar eve gönderdiğini hatırlıyorum. İslam’ın hiçbir hükmünü kimseye, hiçbir şeye feda etmedin. Hiçbir zaman gölgeye sığınmadın. İslam’ın hakikatını söylerken hiçbir kınayıcının kınaması seni zerre kadar etkilemedi. Allah ve Resulu şahittir ki hep öyle yaşadın, ailen içinde hiçbir günaha-harama müsaade etmedin.

Vefatında sonra Etlik Aşağı Eğlence’nin cemaati geldi. Meğer gitmeden Medine’de inşallah kalacağını ilan etmişsin. Kimine: “Resulullah’a bir arzuhalim var, inşallah bu sene cevap alacağım” demişsin, kimine: “Medine’den firkat benim içimi yakıyor. Ne zaman Resulullah’a komşu olacağım, bekliyorum” demişsin. Daha neler neler demişsin. Allah senin makamını ali etsin. Allah senden milyarlarca kere razı olsun. Sen vefat ederken de bize ders verdin.

18 Mayıs günü Medine’den dönecektin. 25’ine erteledin. Senin göğsünden ağrı duyduğunu haber alınca bir an önce gelmen için girişimlerde bulunduk. Medinede’ki kardeşim, Diyanet’in görevlileri, Medineli bazı aracılar, herkes seferber oldu. 18.30 uçağı olmasına rağmen senin gönlün 22.30 uçağındaydı. Annem diyor ki, arabaya bindiğinde dönüp-dönüp Ravzay-ı Mutahhara’ya bakıyormuşsun, ağlıyormuşsun. Havaalanına geldin. Eşyalarla hiç ilgilenmedin. Annem sorunca; “Merak etme eşyan gidecek” dedin. Oradaki Kamil Bey’e bütün paranı vermek istedin. Seydo, paran sana lazım olur dese de, bin doları verip: ” Oğlum, benim bundan sonra para ile işim bitti.” dedin. Yine anlamadılar. Nihayet turnikeden geçtin, uçak 23.30’a ertelendi. Herkesi uçak için otobüse alırlarken Sivaslı doktor Mecnun Bey’in ve ötekilerin şehadetiyle binmemeye çalışıyordunuz. Ayaklarınız gitmiyordu. Son anda doktora “gel abdest alalım” dedin. Abdest aldınız. Herkes binmeye hazırlanırken siz oturdunuz. Sizi görenler diyor ki: ” hocamız bir haber bekliyor da haber gecikmiş gibi huzursuzdu”. Doktor size sordu: “Bu kaçıncı hac!” gülümsedin, elini sallayıp: “Bundan sonra sayılamaz” dedin. Yine kimse anlamadı. Ama sen ne dediğini iyi biliyordun. Çünkü orada hac mevsiminde defnedilen kıyamete kadar hac yapar. Sonra oturduğun yerde, sanki gelen haberciyi görmüş gibi, başını yana çevirdin ve sandalye üzerine eğildin o kadar. Ne bir çırpınma, ne bir sekerat. Hacılar tekbir getirdiler, seni öptüler. Ağladılar, seni müjdelediler. Sonra dediler ki: “Hocamızı pasaport işlemi bittiği için uçağa alıp Türkiye’ye götürelim.” Bu sefer cebindeki pasaport kayboldu. Tam bir saat da uçak onun için ertelendi. Pasaportu bulamadılar. Bulsalar, belki seni buraya getireceklerdi. Belki senin o güzel yüzünü görecektim. Ama sen habibinden uzak olacaktın. Seni bıraktılar. Uçak kalktı, baktılar ki pasaport cebinde.

O gün sabah namazında Mescid-i Saadet’te bir senin cenazen vardı. Senin cenazene bütün cemaat katılmış. Görevliler bu sayının yüzbinin çok üzerinde olduğunu söylediler.

Seni Hz Osman’a yakın bir bölgede defnetmişlerdi. Seni gören herkes son üç-dört gün içinde yüzünün sakalından daha beyaz hale geldiğini söylüyorlar. Dr. Salih Bey: ” Son bir gününde hocamın dünyayla bütün irtibatı kesilmişti. Bunu kelimelerle izah mümkün değil. Sanki vücut yok, ruh ver gibiydi.” diyor. Bu Medine’ye, Mescid-i Saadet’in yanına, Cennetül Baki’ye defnin manevi hazırlığı olsa gerek.

Babam! Ben seni övmüyorum. Ben Allah’ın Resulüne aşkı övüyorum. Resulullah sana sevgi buyurmuş. Ben, Allah’ın habibini övüyorum. Salat O’na, selam O’na… İbn-i Mace’yi bitirdiğin günü hatırlıyorum. Ah, diye bağırmış, ağlamıştın. Tam bir saat sürmüştü. Annem bizi odaya sokmamıştı. Sonra ne oldu, diye sorduk; dedi ki, ” Baban diyor ki: İbn-i Mace’yi yazdıkça her gece Resulullah’ın yanındaydım. Ya ben bundan sonra ne yaparım?” demiştin.

Senin firakın bitti. Vuslat oldu. Ashabın kucağında Cennet’ül-Baki ehline verilecek umumi ve vacip olan şefaatı bekliyorsun. Şimdi biz firakı yaşıyoruz. Bu firak senin sevgilin olan Allah Resulüne kavuştuğumuz gün bitecek demek cüretini kendimde bulamıyorum.

Cenazeni görenler, seni yıkayan Molla Burhan, hep senin o güzel yüzünle tebessüm ettiğini söylüyorlar. Onu öptük de öptük diyorlar. Ah, keşke bana da nasip olsaydı. Morga koyduk, morga güzel bir nisbet kokusu girdi diyorlar. Bana herkes ” ah, babanın yüzünü göreydin!” diyorlar. Göreceğim inşallah, firakın bittiği vuslat gününde göreceğim inşallah.

Kitaplarına sahip çıkacağım. Senin baktığın yerlere senin vukufiyetinden çok uzak ama olsun bakacağım. Senin oğlun olmayı şerefle taşıyacağım. Senin bize öğrettiğin çizgin, kitap ve sünnet ölçüsü nefesim çıkıncaya kadar devam edecek. Çünkü sen Resulullah’a nasıl aşık olunabileceğini gösterdin bize,öğrettin bize. Allah Resulune ve Hz Ömer’e dayanan soyunla sen mekanını buldun.

Diyanet İşleri Başkanlığı sana pek çok hatim okuttu. Yüzlerce yerde gıyabi cenaze namazın kılındı. Herkesten Allah razı olsun.

Bütün mü’min kardeşlerim sana haklarını helal ettiler, daha duyan herkes de edecektir inşallah.

Ravza-ı Mutahhara’nın sahibine salat ve selam olsun; Baki’nin sakinlerine rahmet ve selam olsun.

Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Doç.Dr. Nihat Hatipoğlu

Abdüsselam Efendi

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Tam adı Seyyid Abdüsselam b. Ömer b. Muhammed el-Mardini olan Abdüsselam Efendi, Hicri 1200 Miladi 1786 yılında Mardin’de doıdu. Çeşitli şehirlerde ilim tahsil ettikten sonra Mardin Müftülüğü yaptı. Aynı zamanda tedris ile meşgul oldu. Hicri 1259 Miladi 1843 yılında vefat etti. Kabri Tekke Mahallesindedir.

Eserleri:
Şerhu’l-Fatihati’ş-Şerife:
Tamamen noktasız harflerle yazılan bu eser Bağdat Valisi Ali Rıza Paşa’ya takdim edilmiştir.
Risale fi’r-Red ale’t-Tainin fi İ’cazi’l-Kur’an

 

Hz.Davud

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

İsrailoğullarına gönderilen ve kendisine, Zebur adlı kitap verilen peygamberdir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Dâvud’dan söz edilir. Şeceresi Hz. İbrahim’e kadar uzanır. Islâm âlimlerinden Taberî’ye göre Hz. Dâvud; gür ve güzel sesli, iyi huylu, temiz kalpli, çok anlayışlı ve çok güçlü bir insandı. Kur’an-ı Kerim’e göre “kendisine hem hükümdarlık hem de nübüvvet verildi. Dağlar ve kuşlar O’nunla birlikte Allah’ı tesbih ederdi. Bu sebeple dağlar ve kuşlar O’nun emrine verilmiştir.” Ibâdete çok düşkündü, günah işlemekten titizlikle kaçınırdı. Hz. Mumammed (sav); “Allah’ın sevdiği namaz, Dâvud’un namazı, en sevdiği oruç yine Dâvud’un orucudur.” buyurarak Hz. Dâvud’u övmüştür. O’nun

döneminde Israiloğulları tam anlamıyla yerleşik medeniyete geçmiş, devletlerini güçlendirmiştir. Ahd-i Atik’e göre Dâvud Aleyhisselâm 30 yaşında kral olmuş, 46 yıl 6 ay saltanat sürdükten sonra 76 yaşında vefât etmiştir. Mezarı Kudüs şehrindedir.

Hz.İbrahim (a.s)

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

M.Ö. 2000’li yılların başlarında yaşamış, üç semâvî dinin ve bu dinlerin peygamberlerinin atası olarak kabul edilen peygamberdir. Doğduğu ve yaşadığı yerler hakkında üç dinin kitaplarında ve âlimlerin verdiği bilgilerde farklılıklar vardır. İslâmi kaynaklara göre Hz. İbrahim, Harran’da dünyaya gelmiş, sonra babası ile Babil’e (bu günkü Filistin topraklarına) gitmiştir. Harran, bilindiği gibi günümüzdeki Şanlıurfa’dır.

Putperestler arasında yaşamış olmasına rağmen hiçbir puta tapmadı. O, tek bir ilâhî gücün varlığına inanıyordu. Kur’an-ı Kerim’de adı en çok geçen Peygamberdir. Orada, putları nasıl kırdığı ve bu sebeple putperestlerce ateşe atılmasına rağmen yanmadığı anlatılır. Hadis-i Şerif’lerde de çok sık anılır. Hz. İbrahim, ateşe atılma olayından sonra putperestlerin ve onların başı olan Nemrut’un bulunduğu bölgeden ayrılır, eşi Sâre, yeğeni Lût ve diğer adamlarıyla birlikte, önce Harran’a, ardından Ürdün ve Mısır’a gider, daha sonra da Filistin’e geçer.

Hz. İbrahim, ilerlemiş yaşına rağmen çocuğu olmayınca, Allah’a(cc) yalvarır, sâlih bir çocuk ister. Bir oğlu dünyaya gelir. Çocuğu koşabilecek çağa geldiğinde, onun kurban edilmesi gerektiği bildirilir. Bu bir imtihandır. Allah’a (cc) inanıyorsa oğlunu kurban edecektir. Ismail’i kurban etmeye hazırlanır. İmtihanı başarmıştır. Kurban edeceği oğlu yerine gönderilen koçu kurban eder. Ayrıca, bütün insanlar tarafından ebediyyen anılmak üzere mükâfatlandırılır.

Kur’an-ı Kerim’de, Hz. İbrahim’in hayatından kesitler anlatılmış olmasına rağmen ölümü hakkında bilgi yoktur. İslâm âlimlerinin yazdığı kitaplarda belirtildiğine göre ölüm meleği, çok yaşlı bir kişi görünümünde geldiğinde, Hz. İbrahim ona yemek ikram eder. Meleğin, yemek yemeğe mecâli yoktur. Hz. İbrahim O’na yaşını sorar. Kendisinden iki yaş büyük olduğunu öğrenir. Bunun üzerine O’nun durumuna düşmemek için Cenab-ı Allah’tan canını almasını niyaz eder. Bu isteği kabul edilir. Ebedî âleme intikal ettiğinde, kimi kaynaklara göre 175, kimilerine göre 200 yaşındadır.

Kur’an-ı Kerim’e göre Hz. İbrahim, Hz. Nuh’un milletindendir. İnananların babası ve Allah (cc) dostudur. O’nun emirlerine uymuştur. Oğlu ile birlikte Kâbe’yi inşa etmesi, kendisinin Müslüman olduğunun delili olarak kabul edilir. Çünkü Musevilikte ve Hıristiyanlıkta Kâbe kavramı yoktur.

Ömer Nasuhi Bilmen

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Türkiye Cumhuriyetinin beşinci Diyanet İşleri Başkanı olan, zamanının değerli din alimlerinden Ömer Nasuhi BİLMEN, 1882 yılında Erzurum’da doğdu. İlk tahsiline Ahmediye Medresesi müderrisi Abdürrezzak İlmî ile Erzurum Müftüsü Müderris Hüseyin Raki Efendilerden okuyarak başladı. 1908 yılında İstanbul’a gelen BİLMEN, Fatih Dersiamlarından Tokatlı Şakir Efendi’nin desrlerine devam etti ve icazet aldı. Daha sonra Medreset’ül Kuzat’a girdi. Burada dört yıl hukuk tahsil etti. 1912 yılında açılan ruus imtihanını da kazandı.

Fatih dersiamları arasına katıldı. Fatih Camiinde, Sahın Medresesinde ve Dar-uş-Şafaka’da dersler veren ve kısa bir zaman içerisinde istidat ve kabiliyeti ile kendisini tanıtan Ö.Nasuhi BİLMEN, ayrıca İstanbul İmam-Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüsü’nde usul-i fıkıh ve ilm-i kelam dersleri okuttu. Temyiz Mahkemesi Şer’iyye Dairesi Mümeyyizliğinde de bulundu. 1941 yılında seçimle İstanbul Müftülüğüne tayin oldu.

30 Haziran 1960 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığına getirilen Ömer Nasuhi BİLMEN, bir yıl kadar sonra emekliye ayrıldı ve 13 Ekim 1971 tarihinde Hakkın rahmetine kavuştu.

Dini konularda yazdığı eserleri ile haklı bir ün yapan Ömer Nasuhi BİLMEN’in başlıca eserleri olan “Hukuk-u İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye kamûsu”, “Kur’an-ı Kerim’in Meâl-i Âlisi ve Tefsiri” ile “Büyük İslâm İlmihali” yanında yayınlanmış ve yayınlanmamış pek çok eseri bulunmaktadır.

Eyüp Sabri Hayırlıoğlu

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Türkiye Cumhuriyetinin 4. Diyanet İşleri Başkanı olan Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, 1886 yılında Konya’da doğdu. Hayırlızâdelerden Mehmet Efendi’nin oğludur. İlk tahsilini Konya’da yaptı ve küçük yaşta hâfız oldu. Zamanın din alimlerinden Sivaslı Ali Kemâli ve Yalvaçlı Hacı Ömer Efendilerden okudu. Daha sonra, Konya’da Dârü’l-Fünun’un Hukuk şubesi açılınca oraya devam etti ve birincilikle mezun oldu. İstanbul’da müderris muavinliği, Uşak Müddeiumumiliği görevlerinden sonra Konya’ya gelerek avukatlığa başladı. 

E.Sabri Hayırlıoğlu, ikinci dönem Konya Mebusu olarak seçildi. Daha sonra mebusluktan çekilen ve Konya’ya dönerek tekrar avukatlığa başlayan Hayırlıoğlu, bir ara ticaretle de meşgul oldu. 1951 yılında, Diyanet İşleri Başkanı oldu. Dokuz yıl kadar bu görevi sürdürdükten sonra, 1960 yılında emekliye ayrıldı. 8 Ekim 1960 tarihinde Ankara’da vefat etti.

Hasan Hüsnü Erdem

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Türkiye Cumhuriyetinin 6. Diyanet İşleri Başkanı olan Hasan Hüsnü Erdem, 1889 yılında Akseki İlçesi Sadıklar Köyünde doğdu. Müderris Sadık Efendinin oğludur. İlk tahsilini doğduğu köyde yapan Hasan Hüsnü Erdem, Arapça ve Mantık İlmini babasından okudu. Daha sonra İstanbul’a geldi ve Fetva Emini Muğla’lı Ali Rıza ve Dersiam Bayındırlı Mahmut Şükrü Efendilerden tahsilini tamamlayarak İcazetname aldı. İstanbul Dür’ül Hilafe medresesi Âli Kısmını bitiren ve ruus mülazemeti imtihanını birincilikle kazanan Hasan Hüsnü Erdem, Medreset’ül Mütehassisinin fıkıh ve usulu fıkıh şubesinden pekiyi dereceyle mezun oldu.

Antalya ve Isparta’da çeşitli okullarda din dersleri ile birlikte psikoloji, pedegoji, sosyoloji ve Türkçe dersleri okuttu. Diyanet İşleri Başkanlığı Müşavere Heyeti Âzâlığı ve Ankara İlahiyat Fakültesi’nde Tefsir ve Tefsir Tarihi dersleri öğretim görevlisi olarak vazife yapan Hasan Hüsnü Erdem, 1961 yılında Diyanet İşleri Başkanlığına tayin edilmiş ve 1964 yılında da emekliye ayrılmıştır. 20 Ağustos 1974 tarihinde vefat eden Erdem’in pek çok basılmış eserinin yanında Riyaz’üs Salihiyn tercümesi en meşhurudur.

Ahmet Hamdi Akseki

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Türkiye Cumhuriyetinin üçüncü Diyanet İşleri Başkanı olan, yazdığı değerli eserleri ve yaptığı hizmetleri ile yüzyılımızın İslâm alimleri arasında önemli bir yeri olan Ahmet Hamdi AKSEKİ, Antalya ili Akseki ilçesi Güzelsu Beldesinde doğdu. Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim öğrenmeğe, 7 yaşında da camide mukabele okumaya başladı. Önce babası Mahmut Efendi’den sonra da Mecidiye Medresesinde Müderris Abdurrahman Efendi’den okudu. 14 yaşında babasıyla Ödemiş’e giden A.Hamdi AKSEKİ, ailesinin fakir olması sebebiyle, tahsil parasını temin için pamuk tarlalarında çalıştı.

Karamanlı Süleyman Efendi’nin medresesinde tahsiline devam etti. Daha sonra İstanbul’a geldi ve Dersiâm Bayındırlı Muhammed Şükrü Efendi’den icazet aldı. Medresetü’l Mütehassisin’de 3 sene okudu, doktora imtihanını vererek birincilikle mezun oldu. Henüz 32 yaşında iken 3 fakülteyi tamamladı.

Hamdi AKSEKİ, hocası İsmail Hakkı Bey’in delâleti ile, Heybeliada Mekteb-i Bahriye-i Şâhane Akaid-i Dini’ye muallimliğine tayin edildi. Burada okuttuğu dersler, “Dini Dersler”, adı ile üç cilt olarak Sebilürreşad Kütüphanesi tarafından bastırıldı. Heybeliada’daki görevine ek olarak Aksaray Pertevniyal Valide Sultan Camii Şerifi Kürsi şeyhliğine tayin olunan AKSEKİ, İstanbul’daki medreselerde müderrislik yaptı. Umur-u Şeriyye ve Evkaf Vekaleti Tedrisat Umum Müdürlüğü görevinde iken medreselerin müfredat programlarını ıslah etti.

1924 yılında Diyanet işleri Başkanlığı Müşavere Heyeti Âzâlığına getirildi. 1939 yılında Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığına tayin oldu. A.Hamdi AKSEKİ, M.Şerafeddin YALTKAYA’nın vefatından sonra Diyanet İşleri Başkanı oldu.

Merhum Ahmet Hamdi AKSEKİ, resmi hizmeti yanında, ilmi çalışmalarını da ihmal etmedi ve 70 kadar eser yazdı. İslâm Dini (İtikat, ibadet ve Ahlak)

9 Ocak 1951’de vefat eden Ahmet Hamdi AKSEKİ Arapça, Farsça ve İngilizce bilmekteydi.

Dr.Tayyar Altıkulaç

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Türkiye Cumhuriyetinin 13. Diyanet İşleri Başkanı olan Dr. Tayyar Altıkulaç, 1938’de Kastamonu’nun Devrekani ilçesinde doğdu. 9 yaşında hafız oldu. İlk öğrenimini Devrekâni’de, orta ve yüksek öğrenimini İstanbul’da yaptı. İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nü 1963 yılında bitiren Altıkulaç, Temmuz 1963 ile Şubat 1965 tarihleri arasında İstanbul İmam-Hatip Lisesi’nde öğretmenlik ve idarecilik yaptı.

15 Şubat 1965-15 Temmuz 1971 tarihleri arasında İstanbul ve Kayseri Yüksek islam Enstitülerinde öğretim üyeliği görevlerinde bulundu. Bu arada 1967-1968 öğretim yılında Bağdat Üniversitesi’nde Arap Dili ve Edebiyatı üzerinde çalıştı. Doktorasını tefsir dalında veren Altıkulaç’ın daha sonra sürdürdüğü görevler sırasıyla şunlardır:

*Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı (15 Temmuz 1971 – 07 Eylül 1976)
*M.E.B. Din Eğitimi Genel Müdürlüğü (07 Eylül 1976 – 02 Kasım 1977)
*M.E.B. Talim ve Terbiye Kurulu Üyeliği (02 Kasım 1977 – 09 Şubat 1978)
*Diyanet İşleri Başkanlığı (09 Şubat 1978 – 10 Kasım 1986) 

Altıkulaç, Diyanet İşleri Başkanlığı görevinden 10 Kasım 1986 tarihinde kendi isteği ile emekliye ayrıldı. Ebû Şâme el-Makdisî ve el-Murşidu’l-Veciz’i,   Yüce Kitabımız Hz. Kur’an, Tecvidü’l-Kur’an, Zehebî ve Ma’rifetü’l-Kurra’sı, (4 cilt) isimli basılmış eserleri bulunan Dr .Altıkulaç birçok uluslararası toplantılara katılarak şu tebliğlerini sunmuştur. Kur’an Kırâatı, Hz. Peygamber’in Örnek Ahlâkı, Hz.Peygamber Zamanında Kaza Müessesesi, Türkiye’de Din Hizmetleri, İslâm’ın Barış Anlayışı ve Bulgar Zulmü.

Azerbaycan Milli Akademisi tarafından Profesörlük unvanı verilen ve bu Akademinin daimi üyesi olan Altıkulaç, Diyanet İşleri Başkanlığı görevinden emekli olduktan sonra, Marmara Üniversitesi ve Bakü Devlet Üniversitesi İlahiyat Fakültelerinde öğretim görevlisi olarak hizmet vermiş, ayrıca TDV İslâm Araştırmaları Merkezi Başkanlığı görevini yürütmüştür. Altıkulaç, 24 Aralık 1995’de yapılan genel seçimlerde İstanbul Milletvekili olarak Parlamentoya girmiştir.

Ali Rıza Hakses

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Türkiye Cumhuriyetinin 9. Diyanet İşleri Başkanı olan Ali Rıza Hakses, 1892 yılında Kayseri İlinin Saraycık Köyünde doğdu. Küçük yaşta İstanbul’a gelerek ilk tahsilini ve hıfzını Üsküdarda tamamladı. Ruus imtihanını kazanarak Medreset’ül Mütehassisinin Fıkıh ve usulü Fıkıh Şubesine girdi ve başarı ile bitirdi.

Kadıköy, Muğla, Fatih müftülüklerinde, Eğe Bölgesi Geçici Vaizliğinde bulunan Ali Rıza Hakses, 15 Şubat 1966 yılında Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeliği’ne seçildikten sonra, 25 Ekim 1966 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na tayin edildi ve 15 Ocak 1968 tarihinde emekliye ayrıldı. Ali Rıza Hakses, 5 Kasım 1983 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

M. Tevfik Gerçeker

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Türkiye Cumhuriyetinin 7. Diyanet İşleri Başkanı olan M. Tevfik Gerçeker, 1898 yılında Bursa’nın Karacabey ilçesinde doğdu. Şer’iye ve Evkaf Vekili Bursa Mebusu Mustafa Fehmi Beyin oğludur. Askere gidinceye kadar dini ilimleri babasından okuyan M.Tevfik Gerçeker, daha sonra tahsilini İstanbul’da sürdürdü.

Ankara’ya geldikten sonra Hukuk Fakültesini bitirdi. Sırasıyla Diyanet İşleri Başkanlığı Zat İşleri müdürlüğü, Danıştay’da Başyardımcılık, kanun sözcülüğü, daire Başkanlığı görevlerinde bulunan M. Tevfik Gerçeker, bir süre Danıştay Başkanlığı ve Anayasa Mahkemesi Başkan Vekilliği görevini yürütmüş ve yaş haddini doldurduğu için 1963 yılında emekliye ayrılmıştır.

Emekliye ayrıldıktan bir yol sonra Diyanet İşleri Başkanlığına tayin edildi ve bu göreve 16 Aralık 1965 tarihine kadar devam etti. M. Tevfik Gerçeker, 28 Ocak 1982 tarihinde vefat etti.

Ord. Prof.M. Şerafeddin Yaltkaya

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Türkiye Cumhuriyetinin 2. Diyanet İşleri Başkanı olan Ord. Prof.  M. Şerafeddin Yaltkaya, 1879 yılında İstanbul’da doğdu. İlk tahsilinden sonra hafız olan Yaltkaya, Davutpaşa Rüştiyesinden ve Darü’l Muallimin’den mezun oldu. Cami derslerine devam etti. Fatih Dersiâmlarından Manastırlı İsmail Hakkı Bey’den tefsir, Şirvanlı Halis Efendi’den Makalât dersi okudu.

1909 yılında, Arapça eğitimi yapan Dârü’l ilim vet’ta’lim adlı okulda ders nâzırlığı ile tedrisat hayatına atıldı. Sonraki yıllarda çeşitli yüksek okullarda dini dersler okuttu, 1924 yılında Darü’lfünun İlahiyat Fakültesine Kelâm Tarihi Müderrisi, daha sonra da İslâm Dini ve Felsefesi Ordinaryüs Profesörü oldu. 1942 yılında Diyanet İşleri Başkanlığına getirildi.

60’dan fazla eseri olan ve Sebilü’rreşat, Beyan’ül’hak, Mihrab, İlâhiyat, İslâm gibi dergilerde pek çok makaleleri yayınlanan, özellikle düşünce hürriyetine önem veren M. Şerafeddin Yaltkaya, Diyanet İşleri Başkanı iken 23 Nisan 1947 tarihinde vefat etti.

Prof. Dr.Süleyman Ateş

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Türkiye Cumhuriyeti’nin 12. Diyanet İşleri Başkanı olan Prof. Dr. Süleyman Ateş, 31 Ocak 1933 tarihinde Elazığ ili merkez Tadım Köyünde doğdu. Babası, İbrahim Ağa, Annesi de Behiye Hanım’dır. Ümmi, fakat son derece dindar olan babası, oğlunu dini tahsil için köy hocasına verdi. On yaşında hıfzını tamamlayan Dr. Süleyman Ateş, Elazığ alimlerinden, Tabur İmamlığından emekli Hacı Muharrem Kösetürkmen Efendi’den Arapça dersleri aldı. 

1951 yılında Erzurum’da Hacı Faruk Bey ve Erzurum Müftüsü Solokzade Sadık Efendi’nin derslerine devam etti. 1953 yılında dışardan ilkokulu bitirerek Elazığ İmam-Hatip Okulu’na girdi. Bir yandan okula devam ederken, diğer taraftan da Hacı Muharrem Efendi’den özel dersler aldı. Bu okulun her sınıfını iftihar ve birincilikle geçen Ateş, 1960 yılı Haziran döneminde İmam-Hatip Okulu’nu, aynı yılın Eylül döneminde de Elazığ Lisesi’ni bitirip Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne girdi. Talebeliği sırasında Ankara İkişerefeli ve İbadullah Camilerinde dört yıl İmam-Hatiplik yaptı. 

1964 yılında İlahiyat Fakültesini birincilikle bitiren Ateş, kısa bir dönem İmam-Hatip Okulunda öğretmenlik yaptıktan sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin 1965 yılında açtığı asistanlık sınavını kazanarak Tefsir Kürsüsünde asistan oldu. 1968 yılında Pekiyi derece ile Doktor olan Ateş, askerlik görevini tamamladıktan sonra aynı kürsüde görevine devam ederken, Irak ve Mısırda araştırma yaptı. 1973 yılında “Üniversite doçenti” oldu. 

16 Nisan 1976 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığına atanan Ateş 1978 yılında fakültedeki görevine dönerek, 1979 yılında Profesör oldu. 1979 yılında Almanya Bochum Ruhr Üniversitesi’nde sahasında araştırma yaptı. Prof. Ateş, daha sonra izinli olarak gittiği Suudi Arabistan Riyad İmam Muhammed Üniversitesi ve Cezayir Emir Abdulkadir Üniversitesi’nde Tefsir ve Tasavvuf derslerini okuttu. Yurda dönüşünde Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslami İlimler Bölüm Başkanlığı’na getirildi. 

Telif, terceme, edisyonkritik olmak üzere altmışı aşkın eser vermiş olan Süleyman Ateş’in “Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri” adlı 12 ciltlik eseri yirmi yıllık bir çalışmanın ürünüdür. Sırrî mahlası ile şiirlerde yazan Ateş, Temmuz 1995 tarihinden beri İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Temel İslami İlimler Bölüm Başkanlığı görevini sürdürmektedir.

Şeyh Ahmed Yasin

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Ahmed Yasin 1937 yılında Filistin’in Askalan şehrinin el-Cevra köyünde dünyaya geldi. Üç yaşında iken babası vefat etti. Bundan sonra annesinin ve kardeşlerinin himayesinde büyüdü. 1948 yılında yahudilerin Filistin’in büyük bir bölümünü işgal etmelerinin üzerine ailesi Gazze’ye göç etti.

Ahmed Yasin, 1952 yılında Gazze’de İmam Şafii Okulu’nda ilköğrenimini tamamladı. Yine 1952 yazında bir yüzme faaliyeti esnasında kafasının üstüne düştü ve boyun kemiği kırıldı. Bu yüzden bütün vücudu felç oldu.  Sonra er-Rihal Ortaokulu’nda ortaöğrenimini tamamladı. Lise öğrenimini de 1958 yılında Filistin Lisesi’nde tamamladı. Liseyi bitirdikten sonra bazı ilim adamlarından özel dersler aldı. Bunun yanı sıra kendi özel çalışmalarıyla da kendini çok iyi yetiştirdi. Çevresinde zeki ve kültürlü biri olarak tanınırdı. Özel öğrenimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak görev aldı.

1967 yılında Filistin’in tamamının İsrail’in eline geçmesi üzerine Filistinliler, örgütlenmeye başladı ve Ahmed Yasin, bu örgütlenmelerde önemli rol oynadı. Şeyh Ahmed Yasin, Gazze’de İslâm Merkezi’ni kurmasından sonra iyice tanındı ve Filistin’in her tarafında adı duyulmaya başladı. Bu durum İsrail yönetimi tarafından rahatsızlıkla karşılandı  ve Şeyh Ahmed Yasin’in sık sık polis merkezinde sorguladı.

1984 yılında Şeyh Ahmed Yasin ve yardımcılarından pek çok kimse tutuklandı. Yürütülen soruşturma sonunda Ahmed Yasin, İsrail devletini yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmak için çalıştığı gerekçesiyle 13 yıl hapse mahkum edildi. Ancak on bir ay sonra Filistinlilerle işgalciler arasında gerçekleştirilen bir esir değişiminde serbest bırakıldı. 1985’te gerçekleştirilen bu uygulamadan sonra Şeyh Ahmed Yasin yine Filistinli’lerin İsraillere karşı sürdürdükleri savaşta başlarına geçti.

HAMAS’IN KURULUŞU

Ahmed Yasin 8 Aralık 1987 tarihinde başlayan intifadanın öncüsü durumundaki İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)‘nin liderliğini yürüttü. Bu teşkilatın manevi lideri ve intifadanın devamında bir motor görevi gördü.

İsrail yönetimi, 18 Mayıs 1989 tarihinde Şeyh Ahmed Yasin’i yeniden tutukladılar. Onunla birlikte Hamas mensubu pek çok kimseyi de tutukladılar. Bu tutuklama, intifadayı durdurmayı amaçlayan uygulamaydı. Ancak İsrail yönetimi umduklarını bulamadılar. Çünkü bu olay üzerine intifada daha da şiddetlendi.

Uzun oyalamalardan sonra Şeyh Ahmed Yasin 3 Ocak 1990 tarihinde mahkeme önüne çıkarıldı ve 15 suçlamadan yargılandı. Ahmed Yasin’in mahkeme mensuplarına söylediği söz şu olmuştu: “Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanundışıdır.”

BİTMEYEN PAZARLIKLAR

Bu ilk duruşmadan sonra yargıç yeniden duruşmayı belirsiz bir tarihe kadar erteledi. Daha sonra İsrail yönetimi Şeyh Ahmed Yasin’in 6 Ekim 1991 tarihinde mahkeme önüne çıkarılacağını açıkladı. HAMAS bu sırada, Şeyh Ahmed Yasin’in yargılanmasını protesto için genel grev ilan etti. 16 Ekim 1991 tarihinde de Şeyh Ahmed Yasin hakkında mahkemenin verdiği hüküm açıklandı. İsrail askeri mahkemesi HAMAS’ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin’i ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Mahkeme Ahmed Yasin’e ayrıca, öldürme emirleri verdiği ve İsrail’i yıkarak yerine İslâmi bir devlet kurmayı amaçlayan kanun dışı (!) örgüt kurduğu iddiasıyla on beş yıl hapis cezası verdi.

İsrail yönetimi söz konusu cezaya mahkum ettikten sonra Ahmed Yasin’le zaman zaman pazarlıklar yapmak ve ona serbest bırakılması için bazı şartları kabul ettirmek istedi. Bir keresinde İsrail’i tanıdığını ve imzalanan özerklik anlaşmalarına olumlu baktığını açıklaması karşılığında serbest bırakma teklifinde bulundu. Ahmed Yasin bunu kesinlikle kabul etmedi. Daha sonra İsrail’i tanıma şartından vazgeçerek sadece özerklik anlaşmalarını kabullenmesi şartıyla serbest bırakma teklifinde bulundu.

Ahmed Yasin bu teklifi de kabul etmedi ve İsrail yönetimini muhatap olarak kabul etmediğini sık sık dile getirdi. 

Şeyh Ahmed Yasin sekiz buçuk yıla yakın bir süre zindanda kaldıktan sonra 30 Eylül 1997 Salı akşamı serbest bırakılarak tedavi edilmek üzere Ürdün’ün başkenti Amman’a getirildi. Ancak bu serbest bırakma olayıyla ilgili iki önemli iddia ortaya atıldı. Bunlardan biri, Ahmed Yasin’in serbest bırakılmayıp Ürdün’e sürgün edildiği, diğeri ise 25 Eylül 1997 Perşembe günü sabahı Ürdün’ün başkenti Amman’da HAMAS Siyasi Birimi başkanı Halid Meş’al’e karşı suikast girişiminde bulunan Kanada uyruklu iki MOSSAD ajanına karşılık serbest bırakıldığı iddiasıydı.

AKSA İNTİFADASI

Şeyh Ahmed Yasin, Gazze’ye dönmesinden sonra da mücadelesine devam etti. Bu sebeple 29 Eylül 2000’de başlayan Aksa İntifadası’nın da manevi lideri olarak biliniyordu. İsrail yönetimi tarafından da sürekli takip ediliyordu. Bu takip sebebiyle daha önce de bir suikast girişimine hedef olmuş ama saldırıdan sağ kurtulmuştu. 

İsrail ordusu 15 Aralık 2001’de başlattığı geniş çaplı  bir  saldırı hareketiyle, özellikle Hamas üzerinde etkili olmaya çalışırken, bu saldırı esnasında Şeyh Ahmed Yasin’in içinde bulunduğu camii İsrail ordusunun füzelerine hedef oldu, fakat Yasin bu saldırıdan yara almadan kurtuldu.

24 Haziran 2002’de, Şeyh Ahmed Yasin Filistin Yönetimi tarafından Gazze Şeridi’ndeki evinde göz hapsine aldı. Bir yetkili, “Şeyh Yasin’in, Filistin halkının ulusal çıkarlarını korumak için önceki günden başlayarak evinde göz hapsine alınmasına karar verildi” dedi. Yetkili, kararın Yasir Arafat tarafından alındığını kaydetti.

2003 Eylül’ünde Hamas liderlerinin toplantı yaptığı bir yeri İsrail bombaladı ve  Şeyh Yasin, bu bombardımandan elinden hafif bir yara olarak kurtuldu.

Şeyh Ahmed Yasin, İsrail tarafından 22 Mart 2004’te Gazze’ye yönelik düzenlenen hava saldırısında öldürüldü.     

Mehmet Nuri Yılmaz

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

3 Ocak 1992 ve 19 Mart 2003 tarihleri arasında Diyanet İşleri Başkanlığı yapan Mehmet Nuri Yılmaz, 1943 yılında Erzurum’da doğdu. Küçük yaşta Kur’an-ı Kerim’i ezberledi ve devrin büyük alimlerinden Erzurum eski Müftüsü merhum Sakıp Danışman’dan dini ilimler tahsil etti. Sarf, Nahv (Arapça Gramer), Maan,  Bedi (Arap Edebiyatı), Mantık, Fıkıh, Fıkıh Usulü, Tefsir, Tefsir Usulü, Hadis, Hadis usulü, Feraiz, Kelam ve Farsça okuyarak icazetname aldı. İlk, orta ve lise tahsilini Erzurum’da bitirdi. Ardından da Yüksek öğrenimini Erzurum İlahiyat Fakültesi’nde tamamladı. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Tefsir sahasında master yaptı.

İlk defa 1966 yılında Erzurum’da Kur’an Kursu öğreticisi olarak göreve başladı. Bundan sonra sırasıyla; Vaizlik, Kültür Bakanlığı Müşavirliği, aynı Bakanlıkta Müfettişlik, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nde Vakıf Kayıt Mütehassıslığı ve Mütercimlik, Din İşleri Yüksek Kurulu Raportörlüğü, Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanlığı ve Çankaya Müftülüğü görevlerinde bulundu. Başarılı çalışmalarından dolayı Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan takdirname aldı.

1990 yılında Din İşleri Yüksek Kurulu Üyeliğine seçildi. 10 Aralık 1991 tarihinde Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı’na atanan Mehmet Nuri Yılmaz, 3 Ocak 1992 tarihinde  Diyanet İşleri Başkan Vekili, daha sonra 10 Eylül 1992 tarihinde de Diyanet İşleri Başkanı olarak atandı.

Mehmet Nuri Yılmaz’ın yazdığı bir “Kur’an-ı Kerim Meali” bulunmaktadır. Ayrıca; “İctihat Nedir, Mütehid Kimdir?” adlı basılı eseri ve yayına hazırlanmış “İbn-i Batuta Seyahatnamesi”, “Ah”lik ve Fütüvvet” bölümünün tercümesi ile “Kur’an’da Nesih”, “Sünni ve Şii İhtilafının İçyüzü” ve “Kur’an’da Talak” adlı eserleri vardır. Bilimsel toplantılarda; muhtelif konularda sunduğu tebliğleri ile gazete ve dergilerde yayınlanan çok sayıda röportaj, konuşma ve ilmi” makaleleri 5 cilt halinde kitap olarak yayınlandı.

İslamî ilimler üzerine özel dersler vererek halen çeşitli üniversitelerde ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın değişik kademelerinde görev yapan çok sayıda öğrenci yetiştirdi. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek tarafından “Devlet Nişanı” ile taltif edildi. Azerbaycan Bakü Uluslararası Ekoenerji Üniversitesi İslam Araştırmaları Fakültesi tarafından “İlahiyat Bilimleri Doktoru Diploması”, Kırgızistan OSCH Üniversitesi tarafından da “Fahri Profesörlük Payesi” verildi.

Ayrıca, aynı üniversite tarafından Azerbaycan’a götürülen hizmetler ve Azerbaycan-Türkiye ilişkilerine değerli katkılarından dolayı “Altın Şeref madalyası” ile taltif edildi.

Mehmet Nuri Yılmaz; Arapça, Farsça ve Fransızca bilmektedir.

Seyda Molla Bahri Efendi

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1921 yılında (Hicri1339, Rumi1337) Palu’ya bağlı yeni adıyla Gemtepe (Ğeydmem) köyünde doğdu. Babası köyün önde gelen simalarından İsmail Efendi’dir.
 
Ona adını babasının dostu, Şeyh Said hadisesinde çokça adı geçen, sonunda da idam edilen Şeyh Şerif koydu. Adı Bahri’dir deyince Bingöllü Hacı Süleyman Efendi (Şeyhin müridi)’’ Efendi biz buralarda Bahri adını hiç duymadık. Buralarda Bahri adı yok. Neden Bahri adını koyuyorsunuz.’’deyince, Şeyh’’ O ilim deryası olacak. Bunu göreceksiniz. Onun için adını Bahri koydum’’ diye cevap verir .
 
Daha küçük yaştayken babasından Kur’an dersi almaya başladı. Daha sonra köylerine imam olarak gelen Bingöl’e bağlı Çan köyünden Molla Hasan Efendi’den Kur’an derslerini almaya devam etti. Bir yıl sonra Molla Hasan Gökdere’ye bağlı Züver köyüne gitti. Oda dayılarının köyü olan Züver’e giderek Ondan Kur’an dersi almaya devam etti.
 
Kur’an-ı hatmettikten sonra büyük Ğeylan köyüne gitti. Burada da Molla Mustafa Efendi’den yedi yıl fıkıh derslerini okudu.
 
Molla Mustafa’nın vefatından sonra Karakoçan’a bağlı yığ (yeni adıyla Bulgurcuk) köyüne gitti. Sarıcan’lı Seyda Molla Muhammed burada imamlık yapıyor ve dersler veriyordu. İki yıl Bulgurcuk’ta Seyda Molla Muhammed’den okumaya devam etti.
 
1944 yılında askere gitti. Savaş yıllarıydı. İstanbul Beykoz’da 36 ay askerlik yaptı. Terhis olduktan sonra evde ancak bir hafta kaldı. Molla Muhammed Sarıcan köyünde dersler veriyordu. Oda Sarıcan’a gitti. Bir yıl burada hem okuyor, hem de dersler veriyordu. Hocası Gözerek köyüne gidince Oda hocasıyla beraber gitti.3 yılda burada okudu. Daha sonra hocası Okçular köyüne gidince bir yılda burada okudu. Bir yılın sonunda hocası Ğeylan-ı Kebir’de ders vermeye başladı. Yine hocasıyla beraber gitti. Bir yıldan sonra hocasıyla beraber Gözerek köyüne geri döndü. 1954 yılında Seyda Molla Muhammed vefat etti.
 
Tahsilini henüz tamamlayamamıştı. Bunun için Diyarbakır’a gitti. Bir yıl Diyarbakır’da aslen Siirt’li olan Molla Said Cimzırk’ın derslerine devam etti. 1955 yılında burada tahsilini tamamlayarak hocası Molla Said’den icazet aldı.
 
1955–1960 yılları arasında Ğeydmem köyünde dersler vermeye başladı. Her yıl 50 60 civarında talebesi olurdu.
 
1960–1986 yılları arasında da Karakoçan’a bağlı Bulgurcuk köyünde tedrise aralıksız devam etti. Her gün sabah evden çıkar gece yarılarına kadar medresede dersler vermeye devam ederdi.
 
1986 yılında Elazığ’a yerleşti. Son yıllara kadar burada da dersler vermeye devam etti. Halen kendi adını taşıyan camide zaman zaman vaaz ve nasihat etmeye devam etmektedir.
 
İlmi hayatının yanında tasavvufi hayatı da önemli bir yer tutar. Özellikle son yıllarda bu durum daha da artmıştır. İbadetlere karşı çok düşkündür. Denilebilir ki; günün fazlası ibadetle geçer. Sufi meşreplidir. Nafile ibadetlere çokça devam eder. Genç yaşından beri Palu’lu Şeyh Haydar Baba’nın müridi olmuş Kadiri tarikatında amel yapmaya devam etmiştir. Ziyaret edenlere farz ibadetlere devam etmelerinin yanında nafile ibadetlere de devam etmeleri için tembihlerde bulunur.
 
İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran, sade bir hayat sürdüren, sohbetleri ve vaazları dinleyiciyi etkileyen bir kişiliğe sahiptir. Özel hayatında ev halkına karşı çok Müşfik davranır. Buyurgan değildir. Onun için doğal olan herkesin görevini yapmasıdır. Zaten aile içinde bir misafir gibidir. Misafirlerle beraber oturur. Kimsenin olmadığı zamanlarda misafirlerinin bütün hizmetlerini kendisi görür. Sabırlı ve mütevekkil bir yaradılışa sahiptir.
 
Çok mütevazı bi kişiliği vardır. Seçici değildir, halkla kolay iletişim kurar, onlarla anladıkları dilden konuşur. Kimseye tepeden bakmaz. Onun için en makbul insan kulluk görevlerini hakkıyla yerine getirmeye çalışan kimsedir. Talebeleri dahil herkese karşı saygılıdır. Sorulan sorulara dikkatli bir şekilde cevap verir. Eğer soru fıkıh ile ilgiliyse bildiği halde tekrar tekrar araştırır, sonra cevap verir. Kimi soruları günlerce sabırla kitaplardan araştırdığı vakidir. Bilmediği bir şey hakkında asla konuşmaz, bilmiyorum diyebilecek olgunluktadır.
 
Cömerttir. Denilebilir ki; şöhretinin bir kısmını ilim ve irfanından dolayı kazandıysa, bir kısmınıda cömertlikten ve misafirperverlikten kazanmıştır. Evinden misafir eksik olmaz. Misafire ikram etmekten büyük bir haz alır. Hiçbir zaman dünyalıkta gözü olmadı. Zaten dünyalık olarak oturduğu evin dışında hiçbir şeyi de yoktur.
 
Dostlarına ve arkadaşlarına karşı çok vefalıdır. Dost, akraba ve hasta ziyaretlerini imkânı ölçüsünde ihmal etmez. Hayırseverdir. Akraba ve yoksullara karşı çok merhametlidr. Sahip olduğu imkânları hiç kimseden esirgemez. Herkesin derdiyle dertlenmek gibi bir yaradılışa sahiptir.
 
Yaşadığı çevrede aşiret kavgaları, köy kavgaları, arazi ve sınır ihtilafları, ölüm ve yaralamalar gibi çokça olaylar yaşanırdı. Seyda’nın özelliklerinden biride bu ihtilafları ve düşmanlıkları bitirmek için aracılık yapmaktı. Nerede böyle bir ihtilaf veya düşmanlık varsa aracı olur, tarafları bir şekilde uzlaştırmanın ve barıştırmanın bir yolunu bulurdu. Bölgemizde birçok ihtilaf ve kan davaları bu şekilde son bulmuştur. Allah’a şükür önceleri çokça yaşanan bu tür anlaşmazlık ve düşmanlıklar şimdilerde yok denecek kadar azalmıştır.
 
87 yaşında olan Seyda’nın beşi kız üçü erkek sekiz çocuğu vardır.

Naim Hazım Ülkü Onat

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Dil Bilgini, Naim Hazım Ülkü Onat 1889 yılında Konya’da doğdu.Konya’da medrese öğrenimi gördü. Bir süre Türkçe ve Edebiyat öğretmenliği yaptı.Meşrutiyet döneminde olduğu gibi Milli Mücadele döneminde de cesur kalemleriyle hizmet veren Babalık Gazetesinde yazıları yayınlandı aynı zamanda Konya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Merkez heyetinde yer aldı.1936-1938 yılları arasında Ankara DTCF’de Arapça dersleri verdi. Yeni dönemde TBMM’de Konya Milletvekili olarak görev yaptı.Türk Dil Kurumu Derleme Kolu Başkanlığı görevinde bulundu. Konya’da yayınlanan Babalık gazetesinde, Sebil-ür Reşad, Türk Dili Belleten, Ulus dergi ve gazetelerinde şiir ve yazıları yayınlandı. Arap dili ve edebiyatı alanında uzman sayıldı. Türkçe-Arapça Karşılaştırmalar ve Arapça’nın Türk Diliyle Kuruluşu adlı iki yapıtı vardır.Türkçemize bir çok kelime kazandıran ve önemli katkıları olan Naim Hazım Onat zaman zaman Mustafa Kemal Paşa ile sabahlara kadar Türk Dili ile ilgili çalışmalarda bulundu.Divan teşkil edecek kadar şiiri olan Naim Hazım bunların tamamını ölmeden önce Ankara’da Milli Kütüphane’ye bağışladı.Naim Hazım Türkçe’nin Arapça’dan arınmış bir hale gelmesine çok çalışmıştır.Konya Milletvekiliği,Türk Dil Kurumu çalışmaları ve Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi Öğretim görevliliğinden yorgun düşen Profesör Naim Hazım Ülkü Onat;5 Mayıs 1953 de;Karaciğer kanserinden Ankara’da vefat etti.İstanbul Zincirli Kuyu mezarlığına defnedildi.

Mustafa Kemal ve Atatürk Soyadı

Bilindiği gibi ,1934 yılında çıkartılan 2525 sayılı kanunla, her Türk’ün bir soyadı taşıması mecburi hale getirildi.Soyadı kanunu,Büyük Millet Meclisi’nce kabul ve Resmi Gazete ile yayınlanıp ilan edildikten sonra,Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal için de bir soyadı almak gerekti.Fakat Gazi Mustafa Kemal’e verilecek soyadı ne olmalıydı?

Bu husuta gerek “Atatürk sofrası”nda ve gerek Cumhuriyet Halk Partisi Meclis Grubu’nda ona layık bir soyadı bulmak için,bazı ileri gelen dil ve tarihçilerin de katılmasıyla, toplantılar yapılmış, bazı isimler tespit edilmiştir Tespit edilen isimler şunlardı “Etel-Etil, Etealp,Korkut, Araz,Ulaş,Yazır,Emen,Çogaş,Salır,Begit,Ergin,Tokuş,Beşe”.

Bu isimler Atatürk’e arz edilmiş ve Atatürk’ün ,”arkadaşlarla bir kere konuşalım” demesi üzerine ikinci bir görüşmeye bırakılmıştır.Çankaya’da yapılan son toplantıda,CHP Genel Sekreteri (sonradan Milli Eğitim Bakanı)Saffet Arıkan’ın bir yazısında kullandığı söylenilen “Türkata” ,”Türkatası” gibi iki ad da kendisine arz edilmiş fakat Atatürk’ün , ‘bir de arkadaşlar ,ne buyururlar, bakalım” demesi üzerine Konya Milletvekili rahmetli Naim Hazım Onat Bey ,”musaade buyurulur mu paşam ?” diye söz istemiş,Atatürk de, “arkadaşlar lütfen hocamızı dinleyelim’, diyerek sözü Onat’a bırakmıştır.

Naim Hazım Bey, Türk Dil Kurumu’nda da çalışmış Türkçeyi-Osmanlıcayı çok iyi bilen ,her iki alanın gramer ve sentaks kurallarını gerçekten kavramış bir sahsiyetti. Naim Bey, bu husustaki düsüncelerini şu şekilde açıklamıştır.

“Türkata, Türkatası gerek yazılışta, gerek söylenişte bana biraz tuhaf geliyor. Arkadaşlar biliyorsunuz tarihimizde bir ‘Atabey’ sözü ünvanı vardır.Anlamı da, yine biliyorsunuz: Beyin, emirin, şehzadenin, hatta hükümdarın ilimde,idarede, askerlikte mürebbisi,müşaviri, hocası demektir.Atabey, kullanılmış, tarihe geçmiş bir ünvan-ı resmidir.Bu ünvanı taşıyan bir çok Türk büyüğü vardır.Binaenaleyh biz de Türk’e her alanda atalık etmiş,Türklüğü kurtarmış,istiklaline kavuşturmuş olan büyük Gazimize ‘ATATÜRK’ diyelim, bu soyadını verelim.Bu bana şivemize de daha munis ,daha uygun gibi geliyor.

Gazi, Naim Hazım Onat’ın açıklamasını daha yerinde bulmuş, hatta ona teşekkür etmiş, böylece “ATATÜRK” soyadı üzerinde oy birliği ile durulmuştur.Bundan sonra,Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na şu üç maddelik kanun teklifi verilmiştir.

“Cumhurreisi Gazi Mustafa Kemal’e “Atatürk”Soyadının verilmesi hakkında Kanun

Madde 1. Kemal öz adlı (öz adı Kemal olan) Cumhurreisimize “ATATÜRK’ soyadı verilmiştir.

Madde 2. Bu kanun neşri tarihinden muteberdir.

Madde 3. Bu kanun ,Büyük Millet Meclisi tarafından icra olunur.”

Kanun, T.B.M.M.’nin 24 kasım 1934 tarihli toplantısında oy birliği ile kabul edilmiş ve 2587 numara ile tespit olunmuştur.Bu kanun , usulü gereğince 27 Kasım 1934 tarihli Resmi Gazete ile de “neşr ve ilan “edilmiştir.

Mustafa Kemal, “Atatürk” soyadı ile Türk tarihine dayanmaktadır.Soyadına kaynaklık eden “Atabey” ünvanı Selçuklu devri Türk devletlerinde yaygın olarak kullanılan bir ünvan olup.,”Atabeylik” de, Türk devlet geleneği ve hayatında yer alan önemli bir Türk kurumudur.Tarihi Türk milli kültürünün derin izlerini taşıyan bu soyadındaki “Türk ” adı da onu “milli bir lider” ve Türk milletinin en önemli “ortak paydası” haline getirmektedir.

Mustafa Kemal Paşa’nın Naim Hazım’a “ÜLKÜ ONAT” isim ve Soyisim vermesi.

Atatürk soyadını alan Mustafa Kemal ,bir akşam Naim Hazım’a ;Hoca! idealler erişilemeyen şeylerdir.Şu idealin Türkcesini bul..deyince

Naim Hazım: Paşam bizde “Ulku Dağı”vardır.Bu Türkçe’de göz yanılgısıdır.Vardım sanırsınız erişemezsiniz.O Ulku Dağı ulaşılamayan yer olur …deyince Atatürk;

-Şu Ulku dağını ses uyumuna uydur …dedi.

Naim Bey: Ülkü çıkar Paşam!…dedi.

Atatürk Naim Hazım’a :Yahu hoca!..sen dürüst adamsın ingilizler dürüste ‘On ist” (honest) der,fransızlar “Onet” (honnête) der.Senin soyadın “Onat”olsun deyince

Naim Bey: “Teveccühünüz”paşam der.Ve Atatürk Naim Bey’e Ülkü ismiyle birlikte NAİM HAZIM BEY,BAY ÜLKÜ ONAT yazılı 8-11-1934 tarihli ve K.Atatürk imzalı belgeyi verir ve Naim Bey’in ismi NAİM HAZIM ÜLKÜ ONAT’dır.

Süleyman Hilmi Tunahan

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1888 (H.1306) senesinde Silistre’nin Ferhatlar köyünde doğdu. Son devir din âlim ve velîlerinden. Babası zamânın müderrislerinden Hâfız Osman Efendidir. Soyu Fâtih Sultan Mehmed Hanın ‘Tuna Hani’ olarak tâyin ettiği ve kendi kız kardeşi ile evlendirdiği Idris Beye dayanmaktadır.

Babası Osman Efendi tahsîlini İstanbul’da tamamladıktan sonra Silistre’ye giderek meşhûr Satırlı Medresesinde yıllarca müderrislik yaptı.
 
İlim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen Süleymân Hilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesinde ve Silistre Satırlı Medresesinde yaptı. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için İstanbul’a gelerek Sahn-i Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu.

Fâtih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (Büyük Hamdi Efendi)nin ders halkasına devâm etti. Zamânın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldı.

Daha sonra o zamanki tâbiri ile dersiâm (profesör) olarak yetişmek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü’l-Mütehassisînin tefsîr ve hadîs kısmına devâm etti. Son derece parlak bir zekâya sâhip olan Süleymân Hilmi Tunahan, 1919 senesinde Medresetü’l-Mütehassisîn’den birincilikle mezûn oldu. Aynı yıllarda Medresetü’l-Kuzâti (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi.

Böylece bir taraftan dersiâm diğer taraftan da kâdılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladı. Mezûniyetini müteâkip İstanbul’da dersiâm olarak vazîfeye başlayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tâyin edildi. Uzun müddet İstanbul’un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşi ve Piyâle Paşa gibi büyük câmilerinde halka vâaz ederek insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı.
 

Zâhirî ve bâtinî yönden yüksek derece sâhibi olan Süleymân Hilmi Tunahan, îtikâdda Ehl-i sünnet, amelde Hanefî mezhebine, tasavvufta Nakşibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet vel-cemâate son derece bağlıydı. Kendisinden feyz alan talebeleri ile vâaz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; ‘Ehl-i sünnet vel-cemâat’ akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bağlı olmalarıydı.
 
72 senelik ömrü boyunca İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmalarina vesîle olan Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde İstanbul’da Kısıklı’daki evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanlığına defnedildi.

Mustafa Asım Köksal

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1913 yılında Kayserinin Develi ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Develi Numune Mektebinde gördü. Kayseri ulemasından develi müftüsü İzzet Efendi’den medrese usulune göre Mukadimat-ı Ulum eğitimi aldı.

Sonra Ankara’ya geldi ve kendi çabalarıyla bilgi ve görgüsünü artırdı. Ankara’da bulunduğu sıralarda Kerkük ulemasından Muhammed Efendi’nin öğrencisi oldu.

İskilipli İbrahim Ethem’den tasavvuf terbiyesi alan Asım Köksal, aynı kişiden icazet aldı. 1933 senesinde Diyanet İşleri Başkanlığında memuriyete başladı ve 31 yıl boyunca üst kurullarda çeşitli vazifelerde bulundu.1964 senesinde İslam Tarihi adlı eserini yazabilmek için emekli oldu.

Bu güne kadar kaleme aldığı eserler şunlardır.İslam Tarihi-Hz Muhammed Aleyhisselam ve İslamiyet(18 cilt) Hz.Hüseyin ve Kerbela Faciası, Peygamberler Tarihi, Gençlere Din Klavuzu, Tevbe, Reddiye (Caetani’nin islam tarihine reddiye) Peygamberler (manzum) Peygamberimiz (manzum bir siret) Sohbetler, Armağan, Ezanlar, Bir Amerikalının 23 sorusuna cevap,Türkçe ezan meselesi, Şeyh Beddettin (basılmamıştır) Şeyh Ahmed Kuddusi-hayatı, mesleği, üstün kişiliği ve eserleri, İslam İlmihali.

M.Asım KÖKSAL,18 ciltlik İslam Tarihi eseriyle 1983 yılında Pakistan siret ödülünü kazanmış, 1995 yılında Türkiye yazarlar birliği tarafından Yılın Kültür adamı seçilmiştir. Büyük İslam Alimi Mustafa Asım Köksal 28 Kasım 1998 tarihinde öldü.

Şeyh Bedreddin

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Edirne yakınlarında, bugünkü Yunanistan topraklarında bulunan Simavna kasabasında doğmuştur. Babası Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus’un torunu olduğu söylenen Abdülaziz’in oğlu İsrail, annesi ise Rum asıllı bir hristiyan iken müslüman olan Melek Hatun’dur. Babasının mesleği nedeniyle Simavna Kadısı Oğlu diye tanınmıştır. Edirne’nin Osmanlılar tarafından alınmasından sonra ailesi ile buraya yerleşmiştir. Şeyh Bedreddin ilk tahsiline babasının yanında başladı. Daha sonraları Şahidi adlı bir hocadan ders aldı. Mevlana Yusuf’tan sarf ve nahiv okudu. Koca Efendi diye de bilinen Bursa Kadısı Şeyh Mahmud ile oğlu Musa Çelebi’nin I. Bayezid’in refakatinde Edirne’ye gelmeleri üzerine, ileride astronomi ve matematik alanlarında büyük şöhret kazanacak olan Musa Çelebi ile birlikte Koca Efendi’den ders almaya başladı; bu arada Mevlana Yusuf’un yanında fıkıh öğrenimine de devam etti.

6 ay sonra Musa Çelebi ve amcası Abdülmü’min’in oğlu Müeyyed ile birlikte 1 yıl süre ile Bursa Kaplıcaları Medresesi’nde yine Hoca Efendi’nin derslerini takip ettiler. Bu 3 öğrenci Bursa’dan Konya’ya gittiler ve orada Mevlana Feyzullah’tan mantık ve astronomi dersleri aldılar. 1 yıl sonra Musa Çelebi Semerkant’a giderek Uluğ Bey’in astronomi hocası olurken Bedreddin Simavi ve Müeyyed 1381’de Şam’a gittiler. Fakat Veba salgını nedeniyle Küdus’e dönerek Mescid-i Aksa’da İbnü’l Askalani’den hadis okudular. Daha sonraları Türk Beyi Ali Keşmiri’nin himayesinde Kahire’ye gittiler. Ali Keşmeri verdiği yemekte yapılan ilmi sohbet sırasında orada bulunan Şah el-Mantıki, Bedreddin Simavi’yi çok beğenmiş, bunun üzerine Bedreddin Simavi kendisinin en gözde öğrencisi olmuştur. 1383’te Hac için Mekke’ye giden Şah, Bedreddin Simavi’yi de yanına alır.

Sultan Berkuk, Bedreddin’in başarısını öğrenmiş, bunun üzerine oğluna ders vermesi için kendisini saraya davet etmiştir. Bedreddin Üç yıl bu görevde kalmıştır. Sultan Berkuk, hocası olan Ahlatlı Şeyh Seyyid Hüseyin ile Bedreddin Simavi’nin tartışmalardaki başarılarından memnun kalmış ve Bedreddin’i cariyelerinden Cazibe ile, Ahlatlı Hüseyin’i de onun kardeşi Meryem ile evlendirmiştir. Bu evlilik onun ilmi ve fikri hayatında bir dönüm noktası olmuş, baldızı Meryem’le yaptığı tasavvufi sohbetler üzerine tasavvufun aleyhinde iken tavrını değiştirerek Ahlatlı Şeyh Hüseyin’e intisap etmiştir. Bir süre sonra hastalanan Bedreddin Simavi doğuya bir geziye çıktı.

1402-1403 yıllarında Tebriz’e giderek Timur’un otağında İranlı alimlerle yaptığı tartışmalarda Timur’un ilgisini çekmiştir. Daha sonra Kahire’ye geçen Bedreddin Simavi, Şeyhinin gözetiminde çilesini doldurdu ve onun ölümü üzerine şeyhlik makamına geçmiştir. Diğer şeylerle arası açılınca Edirne’ye dönmeye karar verdi. Filistin, Şam ve Halep üzerinden Konya’ya geçmiştir. Daha sonra Tire’ye geçerek isyan hareketlerinin ileri gelenlerinden Börklüce Mustafa ile tanıştı. Daha sonraları İzmir’e geçti ve burada bir başka isyan hareketinin elebaşısı olan Torlak Kemal ile tanıştı.

Şehzadeler mücadelesi sırasında Bayezid’in oğullarından Musa Çelebi’nin kardeşi Süleyman Çelebi ile yaptığı savaş sonunda Edirne’yi ele geçirmesi üzerine Şey Bedreddin kazaskerliğe tayin edildi ve aktif olarak siyasi hayata atıldı. Musa Çelebi’nin kardeşi Mehmed Çelebi karşısında yenik düşmesiyle 1413’te Şey Bedreddin ailesi ile birlikte İznik’e sürgün edildi. Kendisine 1000 akçe maaş bağlandı fakat bu durumu kabulenmeyerek siyasi teşkilatlanmayı sağlamak üzere harekete geçti. Börklüce Mustafa‘yı Aydın ve civarında propaganda faaliyetleri için görevlendirdi. Börklüce Aydın ve Karaburun’da binlerce sempatizan topladı. Ancak onun bu faaliyetleri nedeniyle kendisinin sorumlu tutulacağından kaygılanan ve bu gelişmelerin isyan hareketi başlatma imkanı hazırladığını düşünen Şeyh, göz hapsinde olmasına rağmen muhtemelenen 1416’da İznik’ten kaçmayı başarmış, Kastamonu’ya giderek İsfendiyar Bey’e sığınmıştır. Tatar iline ulaşmak niyetinde iken bu amacına ulaşamamıştır. Bunun üzerine Sinop Limanı’ndan bir gemiye binerek Rumeli’ye geçmiştir. Önce Zağra, oradan da Silistre, Dobruca ve Deliorman’a gitmiş ve buraya yerleşmiştir. Burada taraftarları oldukça hızlı bir şekilde artmıştır.

Bu üç isyancının başarılarından endişelenen Sultan Mehmed, Şeyh’in üzerine büyük bir kuvvet göndermiştir. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal bozguna uğratılmış, şeyin adamları dağıtılarak, şey esir alınmıştır. Padişah’ın emriyle bir heyet kurularak şeyh yargılanmıştır. Bu heyet Şeyhin, malı ve ailesi korunmak şartıyla idamına karar vermiştir. Bu fetva üzerine Şeyh Bedreddin 1420’de Serez’de idam edilmiş ve burada defnedilmiştir. 1961’de kemikleri, Sultan Mahmud’un Divanyolu’ndaki türbesi haziresine defnedilmiştir.