Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Kasım Gülek

Cuma, Haziran 29th, 2012

Kasım Gülek 1905 yılında Adana’da doğdu. Babası Ittihat ve Terakki Cemiyetinin Çukurova bölge sorumlusu olduğu için küçük yaştan itibaren memleket meselelerinin tartışıldığı ortamda büyüdü. İlkokulu Adana Turan Mektebinde başladı, daha sonra gittiği Galatasaray’dan (o zaman ki adıyla Mektebi Sultani) Robert Kolej’e geçti ve buradan mezun oldu. 1928’de Paris’teki Ecole des Sciences Politiques’i bitirdikten sonra Columbia Üniversitesinde iktisat dalında doktorasını tamamladı. Rockefeller Vakfı bursiyeri olarak daha sonra Londra Üniversitesinde ve Keynes’in öğrencisi olduğu Cambridge Üniversitesinde İktisat ve Maliye bölümlerinde öğrenim gördü, daha sonra Almanya’da Berlin ve Hamburg Üniversitelerinde doktora sonrası çalışmalar yaparak hukuk eğitimini tamamladı.
 
Atatürk’ün talimatıyla siyasete giren Gülek, Bilecik’ten milletvekili seçilerek Meclis’e girdi, iki dönem Bilecik Millekvekilliğinden sonra 1946 yılında Adana’dan Milletvekili seçildi. TBMM Ticaret Komisyonu Başkanlığı yapan Gülek 1947’de Hakan Saka Kabinesinin en genç bakanı olarak Bayındırlık Bakanlığına, 1948’de de Ulaştırma Bakanlığına getirildi. 1949 yılında Kore’ye giderek orada yeni göreve başlamış olan Birleşmiş Milletler Kore Komisyonu’nun Başkanlığına seçildi. 1950 seçimlerinde büyük yenilgiye uğrayan CHP’nin Genel Sekreteri seçme yetkisinin Parti Meclisinden alınarak delegelere verildiği ilk kurultay olan VIII. Kurultay’ında Genel Sekreter seçildi. Bundan sonra XV’inci Kurultay’a kadar yapılan tüm Kurultay’larda da Genel Sekreter seçilen Gülek 1950 ile 1959 yılları arası aralıksız olarak CHP Genel Sekreterliği görevini sürdürdü. Yoğun memleket gezileri ve siyaseti halkla iç içe yapmasından dolayı halk arasında ‘çarıklı politikacı’ lakabıyla anılan Gülek, CHP’nin yeniden güçlenmesinde büyük rol oynadı. 1959 yılında görevinden istifa eden Gülek, 1961 yılında Adana Milletvekili seçilip, Adana İli temsilcisi olarak Temsilciler Meclisine seçildi. 1965 yılında Adana’dan bağımsız Milletvekili seçilen Gülek 1968 yılında Kuzey Atlantik Asamblesi Başkanlığına seçildi. 1969 yılından 1973’e  kadar Cumhuriyet Senatosu üyeliği yaptı.

Uluslar arası kariyerinde ise, Birleşmiş Milletler Kore Komisyonu Başkanlığı, Kuzey Atlantik Asamblesi Başkanlığı, Avrupa Konseyi Kurucu Üyeliği, Avrupa Konseyi  Parlamenter Asamblesi Başkan Yardımcılığı, NATO Parlamenterler Konferansı Başkan Yardımcılığı, Atlantik Enstitüsü Başkanlığı, Doğu Akdeniz Kalkınma Enstitüsü İkinci Başkanı  görevlerinde bulundu. Gülek, İngilizce, Fransızca, Almanca, Farsça, Arapça ve Korece dahil 8 dil biliyordu.

Gülek, 1996 yılında 91 yaşındayken vefat etti. Gülek, iki çocuk babasıydı (Kızı Tayyibe Gülek).

Akif Gülle

Cuma, Haziran 29th, 2012

1958 yılında Amasya‘da doğdu. Samsun Yüksek İslam Enstitüsünden mezun oldu, Ankara Devlet Memurları Yabancı Dil Eğitimi Merkezi İngilizce Bölümünü bitirdi. Kahramanmaraş ve Samsun’da Lise öğretmenliği yaptı. Milli Eğitim Bakanlığı Personel Genel Müdürlüğünde uzun yıllar şube müdürü olarak çalıştı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Personel ve Eğitim Daire Başkanlığı görevinde bulundu. Tübitak‘ta Başkan danışmanlığı yaptı. Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdür Yardımcısı olarak çalıştı.

21 ve 22. dönem Amasya Milletvekili. Ak Parti Kurucusu ve Genel Başkan Yardımcısı

Akif Gülle, 16 Temmuz’da Amasya’nın Merzifon ilçesinde geçirdiği trafik kazası sonucu tedavi gördüğü Ankara Atatürk Araştırma ve Eğitim Hastanesinden, 89 gün sonra taburcu oldu. (Kazada AKP’li Merzifon Belediye Başkanı 44 yaşındaki Hayati İncekul yaşamını yitirdi.)

Conrad Hilton

Cuma, Haziran 29th, 2012

Amerikalı otelci Hilton, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’den başlayarak çok başarılı bir otel zinciri kurdu. Hilton adı dünya çapında lüks otelcilik kavramıyla özdeşleşmiştir.

Hilton, San Antonio/New Mexico’da Norveçli bir göçmen baba ile Alman kökenli bir annenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası, at arabasıyla seyahat edenlerin geceleyebilecekleri ve alışveriş edebilecekleri bir posta arabası istasyonunu kazançlı bir biçimde işletiyordu. Conrad önceleri Roswell/New Mexico’daki askeri okula devam etti, ardından da 1900 yılında Santa Fe Kolejinden mezun oldu. 1907’den sonra doğduğu eyalette Socorro Maden Akademisinde üç yıl okudu.

Bankacılık Okulunu başarıyla bitirdikten sonra, Hilton babasının işine girdi ve burada öncelikle istasyona bağlı olarak işletilen pansiyonun işlerine eğildi. Bankacılıkta da ilk deneyimlerini elde ettikten sonra, kökten bir değişiklik yapma cesaretini gösterdi. Babasıyla birlikte doğduğu kentte New Mexico State Bank adı altında kendi bankalarını kurdular. Vezneci olarak bir “çıraklık” dönemi geçirdikten sonra, 27 yaşındaki genç Hilton bankanın yönetimini üzerine aldı. Bu şekilde kısa zamanda yerel bir itibar kazanan Hilton, politikaya atılarak 19I2’de New Mexico parlamentosuna milletvekili olarak girmeyi başardı.

Babasının ölümü ve Birinci Dünya Savaşı Hilton’un hayatını değiştirdi. 1917’den başlayarak Avrupa’da subay olarak savaştıktan sonra, bankacılık işlerinin bundan sonraki büyümesiyle ilgili olarak kendi başına sorumluluğu yüklenmeyi denediyse de, bunu başaramadı. Hilton bunun üzerine meslek değiştirdi ve 1919/20 yıllarında Texas’ta üç tane küçük otel satın aldı. Otelcilik sektöründe hemen başarılı olunca, bundan böyle bütün emlak işlerini yürütecek olan Hilton Hotel Company adlı bir anonim şirket kurdu. Yine de fınans uzmanı Hilton, önceleri, otel alımları için yeterli parasal temele sahip değildi. Tanrıya güvenmek ve çalışma azmini göstermek koşuluyla her işin üstesinden gelinebileceğine ilişkin parolasına sadık kalarak, 20’li yıllardan sonra kazançlı yeni bir alımda her şeyini riske ediyordu. Bu riskleri almakla hata etmediği kısa zamanda belli oldu. Her ne kadar 30’lu yılların başındaki dünya ekonomi krizi yüzünden sarsıntı geçirdiyse de kredi alımları kazançlı oldu ve otellerinin sayısı giderek arttı.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra pekçok ünlü otel, durgunluk yıllarından sonra borca batmışken, Hilton bu durumdan, lüks otel sahipleri sınıfına girebilmek için yararlandı. Dünya çapında en büyük otellerden biri sayılan Chicago’daki Stevens otelini 3 milyon dolara satın alarak ilk vurgununu vurdu. Bu otelin 4.5 milyon dolar tutarındaki yüksek borçlarını rekor denilebilecek bir zamanda ödeyerek, 50’li yıllardan sonra büyük kazançlar sağladı. Hilton birkaç yıl içinde, aralarında New York’taki Waldorf-Astoria ve Plaza otelleri de bulunmak üzere, ABD’nin büyük kentlerindeki “birinci adresler”den çok sayıda edindi. Hilton otellerinde personel açısından mümkün olan en yüksek standardın tutturulmasına çok önem veriyordu. 1947’de, birlikte bir çocuk sahibi olduğu ikinci karısı aktris Zsa Zsa Gabor’dan boşandı (ilk evliliğini Mary Barron ile yapmış ve ondan üç çocuk sahibi olmuştu).

Hilton kendi ülkesinde başarılı olduktan sonra, 1948’de 61 yaşına geldiğinde, uluslararası otelcilik işine girdi. Hilton International Inc. şirketini kurarak önceleri Orta ve Güney Amerika’da büyük başarılar kaydetti. Beş yıl sonra Madrid’teki Castellana otelini satın alarak otel zincirini böylelikle Avrupa’ya da yaymış oldu ve burada başkaları yanı sıra yerleşik bir otel zinciri olan Ritz ile rekabete girdi. 50’li yılların sonuna kadar 54 ülkede Hilton zincirine bağlı otel şubeleri açıldı.

60’lı yılların ortasında 78 yaşına gelen baba Hilton, işletmelerinin yönetimini oğlu Barron’a devretmekle birlikte resmen şirketinin başkanı olmaya devam etti.

1976’da Mary Frances Hilton ile üçüncü evliliğini yaptı. 91 yaşında 1979’da Santa Monica/Kaliforniya’da hayata veda etti. Mükemmelliyetçiliğiyle tanınan Hilton’un son sözlerinin, “duş perdesi banyonun içine sarkıtılmalı” olduğu söylenir.

Ali Rıza Özdarende

Cuma, Haziran 29th, 2012

1876’da Amasya’da dünyaya geldi. İlk öğrenimini Gümüşhacıköy Sıbyan Mektebi’nde yaptı. Orta öğrenimini ise, aynı ilçenin Rüştiye Mektebi’nde tamamladı. Orta öğrenimini ise, aynı ilçenin Rüştiye Mektebi’nde tamamladı.

9 Temmuz 1893’te Rüştiye’den mezun olduktan sonra Amasya’ya gitti. Oradaki Sultan Beyazid-i Veli Medresesi’ne kaydoldu. Bu medresede Müderris Muharrem Efendi’nin derslerine devam ederek 28 Nisan 1905’te müderrislik icazeti aldı. Sonra İstanbul’a gitti ve tanınmış bilginlerden Muğlalı Rıza Efendi’nin derslerine devam ederek bilgisini genişletti. Öğrenimi sonrasında Gümüşhacıköy’e döndü. Orada müderrislik yaparken 1910’da Sivas İl Genel Meclisi’ne Amasya Sancağı üyesi olarak seçildi. Bu görevini 1912 yılına kadar sürdürdü.

3 Ağustos 1912’de Gümüşhacıköy Müftülüğü’ne atandı. “1919’da Milli Mücadele’nin başlamasıyla, Gümüşhacıköy Müdüfaa-i Hukuk Cemiyeti’nde görev aldı. Ulusal direniş için çalıştı. TBMM’nin I. Dönemi’ne Amasya Milletvekili seçilerek 23 Nisan 1920’de Meclisin açılışında hazır bulundu.

Meclis’te Anayasa, Şer’iye ve Evkaf komisyonlarında çalıştı. III. Toplantı yılında Şer’iye ve Evkaf Komisyonu’nun başkanlığını yaptı. Belediye Başkanlarının seçimi hakkındaki 30 Ekim 1922 tarih ve 278 sayılı Kanun, Dahiliye vekaletinin tasarısı ile birleştirerek önerisi üzerine kabul edildi. II. Dönemde tekrar Amasya Milletvekili seçildi. Şer’iye, Diyanet ve Evkaf, Tapu Komisyonlarında çalıştı. Kürsü’de altı konuşma yaptı.

II. Dönemde milletvekilliği sona erince İstanbul’a yerleşti. Politika ve herhangi bir işle meşgul olmadı.

17 Mart 1952’de vefat etti.

Giovanni Agnelli

Cuma, Haziran 29th, 2012

Önceleri “dolce vita”ya (tatlı hayat) düşkün olan İtalyan işadamı Agnelli ekonomik ve politik etkisi çok büyük olan modern bir karma şirket kurdu. FIAT şirketi otomobilcilik alanı dışında çok sayıda aluslararası şirkette hisse sahibidir.

Torino’da dünyaya gelen Agnelli, annesiyle babasının trafik kazalarında ölmeleri üzerine çocukken hem yetim hem öksüz kaldı. Dört kardeşiyle beraber FIAT otomobil şirketinin kurucusu olan büyükbabasının yanında büyüdü. Agnelli doğduğu kentte liseyi bitirdikten sonra, savaşın başlaması üzerine 1939’da orduya gönüllü yazıldı. SSCB’de ve Tunus’ta savaştıktan sonra 1943’te faşistlere karşı savaşan İtalyan Direniş Hareketine katıldı.

Ülkesinin müttefik kuvvetlerince kurtarılmasından sonra, Agnelli Torino’da hukuk okudu, doktorasını yaptı ve aile şirketine girdi. Başkan yardımcılığı ve yönetim kurulu üyeliği yaptığı bu ilk yıllarda mesleki açıdan fazla işe yaradığı söylenemez. Magazin basının sık sık gündeme getirdiği playboy, parti aslanı (partilerin Don Juanı) ve yelken sporcusu olarak gününü gün ediyordu. 31 yaşında bir otomobil kazasından ağır yaralanarak kurtulunca (sağ bacağı kısmen felçli kaldı), hayatının akışı değişti. Bundan böyle, 1953’te evlendiği ve birlikte iki çocuk sahibi olduğu prenses Marella Caracciolo di Castagneto’nun desteğiyle, kendini işine adadı.

1963’te yönetim kurulu başkanlığına getirildikten üç yıl sonra şirketin yönetimini tümüyle üstlendi. Agnelli otomobil branşıyla kısıtlı kalmayıp, 30’lı yıllardan beri Fiat’ta belirli bir ölçüde, alışılageldiği gibi (örneğin yerüstü ve yeraltı inşaatı gibi) çeşitli iş kollarına yayılmaya özen gösterdi.

60’lı yılların sonunda Agnelli ile şirketteki sendikalar arasında başgösteren sürtüşmeler gazete manşetlerine geçti. İşletme yöneticisinin ödün vermeyen tutumuna karşı işçi temsilcileri 1974’e kadar uygulattıkları grevlerle sosyal iyileşmeler sağlamakla beraber, FIAT’taki durum gerginliğini korudu. Şirket 70’li yılların sonuna kadar yeni grevlerle birkaç milyon iş saati kaybedince, Agnelli stratejisini değiştirdi. İtalya’nın işverenler başkanlığını 1974-76 yılları arasında üstlenmiş olan Agnelli, politikaya atılmak suretiyle bütün politik gruplarla şirket temsilcileri ve sendikalar arası sosyal bir konsensüs (anlaşma) sağlamayı amaçladı. 1976-79 yılları arasında Hıristiyan Demokrat Partisi (Democrazia Cristiana) milletvekili olarak Roma Parlamentosunda yer aldı.

Libya devlet bankasının 1976’da sansasyon yaratarak (1986’ya kadar, % 15 ile) FIAT’a ortak olmasına ve şirketin SSCB’ye yayılmasına karşın, Torino’daki şirket grevlerden ve satış sorunlarından sonra 80’li yılların başında krize girdi. Şirketin tüm alanlarında verimliliği artırmaya yönelik önlemler alarak şirketi 1983’e kadar kârlılık düzeyine döndürdü.

Gelecekteki mali darboğazları karşılayabilmek amacıyla sermayeyi dağıttı ve var olan “Instituto Finanziario Industriale” ve “Finanziaria di Partecipazioni” adlı aile holdinglerine ek olarak “Giovanni Agnelli ve Ortakları” adlı dev holdingi kurdu. Boş zamanlarında tutkulu bir kayakçı olan Agnelli, şirket başkanı olarak böyle yapmakla, uzun yıllar tartışma götürmeyen liderlik pozisyonunu garantiye aldığı gibi, bundan böyle holding hisselerinin yaklaşık % 40’ını elinde tutan ailenin parasal temelini güvence altına almış oldu. Aynı yıl içinde Alfa Romeo şirketini satın alan Agnelli, böylelikle FIAT’ın piyasadaki pozisyonunu genişletti.

Şirket alımları ve üretim girişimleri şayesinde Agnelli personel sayısını % 17’den fazla artırarak toplam kuruluşlarında 270.000 kişiye yükseltti.

Toplam kuruluştaki ciro katılım payı yaklaşık olarak % 60’ı bulan otomobil branşını genişletmesi yanı sıra, Juventus Turin futbol kulübü başkanlığını ve mali destekçiliğini de üstlenmiş olan Agnelli, şirketin diğer alanlarını da genişletti. Ailenin çok geniş bir biçimde dallanmış katılım ağı, arasında sayısız teknik ve endüstriyel ürün ve aygıt yapan fabrikaların yanı sıra inşaat şirketleri, nakliyat firmaları ve reklam ajanslarında da ortaklıkları bulunmaktadır. Bunların dışında besin maddesi şirketlerinde (Gervais-Danone), turizm şirketlerinde (Club Mediterranee) ve Alitalia Hava Yollarında ailenin ortaklıkları bulunmakta.

La Stampa adlı basın kuruluşunun başkanlığını da yürüten Agnelli 80’li yıllarda FIAT’ın medya sektöründeki varlığını kuvvetlendirdi. Yayınevleri (Bantam, Books, ABD), ayrıca Telemontecarlo televizyon kanalı ailenin varlıkları arasında bulunmaktalar. Uzun yıllar Agnelli’lerin doğum yeri Villâ Pexosa’nın belediye başkanlığını üstlenmiş olan Agnelli, 1991 Haziranında ömür boyu İtalyan Senatosu üyeliğine getirildi. Aynı yıl içinde bir kalp ameliyatı geçiren Agnelli yakında emekliye ayrılacağını bildirdi.

Mehmet Rıfat Börekçi

Cuma, Haziran 29th, 2012

1860’ta Ankara’da doğdu. Müderris Börekçizade Ali Kazım Efendi’nin oğludur. İlk ve orta öğrenimini, Sıbyan Mektebi ve Ankara Rüştiyesi’nde tamamladı. Sonra yüksek öğrenimi için İstanbul’a gitti. Orada Bezayit Medresesi Müderrislerinden Atıf Efendi’nin tedrisinde devam ederek ondan müderrislik icazeti aldı. İlk memuriyetine Ankara-Fazliye Medresesi öğretim üyesi olarak başladı. 23 Ekim 1898’de Ankara İstinaf Mahkemesi üyeliğine atandı. 13 Mayıs 1904’te yapılan seçimlerde üyelikten ayrıldı ise de 20 Temmuz’da yeniden üyeliğe getirildi. 25 Kasım 1908 tarihinde de Ankara Müftüsü oldu.

Ayrıca 1911 yılında bir müddet Sivrihisar Kaymakamlığı görevini de vekaleten yürüttü. Bu arada memuriyetinin yanı sıra, eğitim-öğretimle olan ilgisini devam ettirdi. Mehmet Rıfat Börekçi, Sivas Kongresi ile birlikte Anadolu’daki mücadeleye katıldı. 29 Ekim 1919 tarihinde, Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kurulmasına öncülük yapanlardandı. Bu cemiyetin, Milli Mücadele’ye önemli katkısı olmuştur. Özellikle, Heyet-i Temsiliye ve Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya geldiği tarihe kadar olan sürede; Vilayet dahilinde teşkilatlanmaya önem verildiği, ülke içindeki diğer milli faaliyetlerle irtibatlı olarak gerektiğinde yardım veya yerine göre, milli birlik ve beraberliğin sağlanmasında her türlü destekte bulunulduğu görülmektedir.

Müftü Mehmet Rifat Efendi’nin Milli Mücadele lehindeki çalışmaları özellikle Ankara Fetvası’nı hazırlaması Damat Ferit ve Hükümetini çileden çıkardı. Bu nedenle ilk önce 24 Nisan 1920’de Padişah iradesiyle işten el çektirildiyse de Milli Hükümet tarafından Müftülük görevinde alıkonuldu. Daha sonra “Kuva-yı Milliye adı altında çıkarılan fetne ve fesadın hazırlayıcısı ve teşvikçilerinden olduğu” iddiasıyla I. Örf-i Divan-ı Harbi’nce ölüme mahkum edildi. TBMM’nin I. Dönemi için yapılan seçimlerde Menteşe (Muğla) Milletvekili olarak 23 Nisan 1920’de Meclis’in açılışında hazır bulundu.

5 Eylül 1920’de kabul edilen “Nisab-ı Müzakere Kanunu”, memurluk ile milletvekilliğinin bir kişi üzerinde bulunmasını yasaklamıştır. Bu sebeple, Ankara Müftülüğü’nü tercih ettiği Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin 13 Ekim 1920 tarihli yazısıyla Meclis Başkanlığı’na bildirilmekle milletvekilliğinden istifası 27 Ekim 1920 tarihli birleşimde kabul edildi. 23 Aralık 1922’de Şer’iye ve Evkaf Vekaleti İfta Heyeti Üyeliği’ne atandı. 31 Mart 1924’te de yeni kurulan Diyanet reisliği’nin ilk başkanı oldu. Börekçe 5 Mart 1941’deki ölümüne kadar bu görevini sürdürdü.

Dr.Sadık Ahmet

Cuma, Haziran 29th, 2012

7 Ocak 1947 yılında, Gümülcine vilayetinin küçük Sirkeli köyünde dünyaya gelen Batı Trakya Türkleri’nin lideri Dr. Sadık Ahmet, ilköğrenimini kendi köyünde, orta ve lise öğrenimini Gümülcine’deki Celal Bayar Lisesinde tamamladı.

1966-67 yılında önce Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesine bir yıl sonra da Selanik Üniversitesi Tıp fakültesine giren Sadık Ahmet, 1974 yılında bu fakülteden hekim olarak mezun oldu. Üniversite mezuniyetini, Yunan Ordusunda 34 ay süren piyade erliği izledi.

Hemen ardından da, Orta Yunanistan’da bir yıl mecburi hekimlik hizmetinde bulunarak, 1978 yılında Batı Trakya’ya döndü.

Batı Trakya’ya gelişi ile birlikte; bir yandan Cerrahi ihtisasını yaparken diğer yandan da toplumun sorunları ile yakından ilgilenmeye başladı.

Dr. Sadık Ahmet, 1985 yılında Batı Trakya çapında bir imza kampanyası başlattı. Amacı Batı Trakya Türkleri’nin sorunlarını dünya kamuoyuna duyurmaktı. Yaklaşık 15.000 imza topladığı bir sırada (8 Ağustos 1986) tarihinde tutuklandı.

25 Eylül 1987 tarihinde tek başına Selanik’e giderek, orada toplantı halinde bulunan Demokrasi İnsan Hakları üyelerine toplum sorunlarını ileten bir broşür dağıttı.

1988 yılında kampanyasından ötürü 30 ay hapis cezasına çarptırıldı.

18 Haziran 1989 seçimleri öncesinde milletvekilliği adaylığı iptal edildi.

26 Ocak 1990 tarihinde Batı Trakya Türkleri’ne “TÜRK” diye hitap ettiği için hapis cezasına çarptırıldı ve Selanik Dudullu hapishanesine gönderildi. İki ay hapis yattıktan sonra, hapis cezası paraya çevrildi ve serbest bırakıldı.

8 Nisan 1990 milletvekili seçimlerinde aday oldu ve ikinci kez bağımsız milletvekili seçildi.

Batı Trakya Türkleri’nin ilk siyasal partisi olan Dostluk, Eşitlik ve Barış (DEB) partisini kurdu. (13 Eylül 1991)

1993 genel seçimlerinde Yunanistan’ın getirdiği kasıtlı seçim barajı dolayısıyla parlamentoya giremedi.

Batı Trakya Türkleri’nin haklarını dünya platformunda ararken bir yandan da Batı Trakya Türkleri’ni iktisaden kalkındırma projeleri üzerinde çalıştı.

Evli ve Levent ile Funda adında iki çocuk babası olan Dr. Sadık Ahmet; Batı Trakya Türk azınlığının haklarının imza altına alındığı Lozan barış antlaşmasının yıldönümü olan 24 Temmuz 1995 günü şüpheli bir trafik kazasında hayata veda etti.

Kamer Genç

Cuma, Haziran 29th, 2012

1940’da Tunceli’nin Nazmiye Ramazan köyünde doğdu. 1960’da Ankara’da Yatılı Maliye Okulu’nu, 1966’da Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi’ni bitirdi. 1974-1976 yılları arasında Paris’te bulundu.

Danıştay Tetkik Hakimliği ve Danıştay Savcılığı görevlerini yaptı. 1981’de Danışma Meclisi Üyeliği’ne getirildi. 1983’de bu görevden istifa etti. 1983-1987’de mali müşavirlik yaptı. 4 dönem milletvekili seçildi. 1993’ten 1999’a kadar TBMM başkanvekilliği yaptı.

Ramazan Köyü’ndeki tek göz odada dünyaya gelen Genç’in babası Ali Genç, yazları İstanbul Silahtarağa’da amelelik yaptı. Kamer daha ilkokuldayken ‘başarılı’ geleceğinin ilk sinyallerini verdi.

Öğretmenlerinin övgüsüyle, ailesi onu gittiği yere kadar okutmaya karar verdi. Ortaokul yılları art arda aldığı iftihar belgeleri ile geçti. 1957 yılında ortaokul diplomasını aldıktan sonra hemen köyüne döndü.

TÜRK FİLMİ GERÇEK OLDU

Babasını liseye devam etmeye ikna etti ve yatılı maliye okuluna kaydoldu. Ancak okulunun tamirata alınması nedeniyle daha sonra Tunceli Lisesi’ne devam etmek zorunda kaldı. İlkokuldan beri gözüne kestirdiği ağanın güzel kızı Sevim ile aynı okulda okudu. Ağa’nın damat olarak pek sıcak bakmadığı Genç, maliye okuluna geri döndü.

Bir yandan okuyup, bir yandan da baba mesleği ameleliği sürdürdü. İnşaatlarda tuğla döşedi. Matematik yeteneği taş ustalığında olmadığı için sık sık fırça yedi. Kardeşi Hıdır kızamıktan ölünce Kamer’in hırsı bir kat daha arttı.

KAMER ADAM OLDU

1962’de Ankara Ticari İlimler Akademisi’ne girdi. Bu arada maliyede staj yaptı. Okul devam ederken, Bingöl’e vergi kontrol memuru olarak atandı. 1966 yılında girdiği Danıştay sınavını kazanan tek isim oldu. Böylece “hakim” di artık.

…Ve sevdiği kızla evlenmek için önünde hiçbir engel kalmadığını düşünerek, köye döndü. Sevim Hanım’ı ailesinden istetti. Ama ağa, hakim damadı bile kızına layık görmeyince bu kez Ankara Solfasol köyünde öğretmenlik yapan Sevim Hanım, ağa babasına karşı çıkarak, Kamer Bey’in teklifini kabul etti.

1967 yılında evlendiler. İki çocukları oldu. Kamer Bey’in çocuklarına verdiği isimler hayata bir mesaj gibidir: Seçkin ve Seçil…

PARİS’TE BİR TUNCELİLİ

Danıştay’da tetkik hakimliği yaparken, 1974 yılında amirleri tarafından Fransa’ya Paris Amme Enstitüsü’ne gönderildi. Burslu olarak idari yargı eğitimi aldı.

Danıştay’daki görevi 12 Eylül’ün ardından son bulan Genç, 1981 yılında Tunceli’den Danışma Meclisi Üyeliği’ne seçildi. Askerlere hep karşı çıksa da askerler sayesinde siyasi yaşama ilk adımını attı. Tunceli’nin asker kökenli valisi Hakkı Borataş’ın önerisi ile Danışma Meclisi üyesi oldu.

Aykırı bir karakter yapısına sahip olan Genç, Mehmet Ali Ağca’nın idam dosyası önüne gelince, ‘Prensip olarak idama karşıyım’ diyerek ‘ret’ oyu verdi. Paşalar tarafından uyarıldı ama o dinlemedi. ‘Ret’ diye üç kez ard arda bağırdı.

Gergin geçen günün ardından akşam eve döndüğünde karısı Sevim Hanım radyoda ‘Ağca oylamasında 149 kabule karşılık bir ret oyu çıktı’ anonsunu duyunca ‘Hangi kafasız ret verdi acaba?’ dedi. Kamer Bey biraz kızararak yanıtladı: ‘Yahu hanım ben verdim. Niye kızıyorsun. İnancımın gereğini yaptım.’

Genç, bununla da yetinmedi ve 12 Eylül Anayasası’nın tümüne de ‘hayır’ oyu verdi. Nurettin Ersin Paşa üç kez Konsey’e, Genç’in Danışma Meclisi’nden çıkarılması önerisini götürdü ama gerçekleşmedi.

ASKERDEN VETO

1983’te çok partili yaşama yeniden dönüşle birlikte Genç siyaseti sürdürme kararı aldı. Tunceli’den bağımsız milletvekili adayı olmaya karar verdi. Ama Danışma Meclisi’nde kızdırdığı askerler tarafından adaylığı veto edildi.

Üyelikten istifa etti ve soluğu yeni kurulan SODEP’te aldı. Parti Meclisi üyesi oldu. 1987 seçimlerinde liste dışı kalınca, yeniden bağımsız aday olmaya karar verir. Ancak, SHP’de yasal zorunluluk nedeni ile ön seçim yapılınca aday oldu, birinci sıradan çıktı. Tunceli milletvekili olarak Meclis’e girdi. Tek hedefi vardı: Turgut Özal. Ağır eleştirileri nedeniyle sık sık mahkemelik oldular.

U DÖNÜŞÜ

1991’de yeniden seçildi. Erdal İnönü-Deniz Baykal çekişmelerinde hep İnönü’nün yanında yeraldı. SHP-CHP birleşmesinden sonra CHP’nin başına gelen Baykal, 1995 seçimlerinde Genç’i aday göstermeme kararı aldı. Genç ya siyaseti bırakacak ya da başka bir partide devam edecekti. Tunceli’ye giderek seçmenine sordu: ‘Devam’ yanıtını alınca DYP’ye geçmeye karar verdi.

Bu ‘U dönüşü’ne şaşıranlara yanıtı hazırdı. ‘O zaman Tansu Çiller’e çok tepki yoktu. Tuncelili de bana DYP’yi işaret etti. Benim hâlâ sol geleneğim devam ediyor. DYP kitle partisi. İdeoloji partisi değil ki. Ben bu partinin sosyal demokrat bölümünü teşkil ediyorum. Amacım Tunceli halkına hizmet. Bu nedenle DYP’deyim. Ve DYP’yi içime sindirdim.’

DEMİREL’İN ÖNCÜLÜĞÜNDE KURTULACAĞIZ

Meclis Başkanvekilliği dönemlerinde Genç’in yönettiği oturumlar hep olaylı geçti. Hakaretlere, suratına fırlatılan bardaklara, kürsüye yürüyen kızgın vekillere rağmen tarzından hiç ödün vermedi.

Hakkında peş peşe açılan davalar nedeniyle mahkeme salonlarını mesken tuttu. Zamanın Cumhurbaşkanı Demirel için ‘Ancak ölünce kurtulacağız’ dedi ve yine bütün şimşekleri üstüne çekmeyi başardı. Cumhurbaşkanlığına aday olacağını açıklayan ancak daha son vazgeçen Genç, “Bu işi Demirel’den daha iyi yaparım” dedi.

ÇIK DIŞARI HESAPLAŞALIM

TBMM’nde Af Komisyonu’nun 25.8.99 tarihli toplantısında ANAP’lı Yaşar Topçu ile DYP’li Kamer Genç, küfürlü tartışmaya girişmeleri günlerce kulislerde konuşuldu. Topçu’nun “Aslında biz affa karşıyız ama DSP ile MHP anlaştı. Koalisyon nezaketi gereği destelemek zorundayız” sözleri üzerine DYP’li Kamer Genç, ANAP’ı menfaatçilikle suçladı.

Genç ile Topçu arasında birbirinin üzerine yürümeye varan şu tartışma geçti:

Genç : Siz menfaatle hareket edersiniz, ben etmem. Haddinizi bilin.

Topçu : Doğru konuş edepsiz herif, burada menfaati için hareket eden bir kişi varsa o da sensin.

Genç : Ben senin cemázi-yel-evvelini (geçmişini) bilirim.

Topçu : Ben adamın ağzına tıkarım lafı. Çık dışarı şerefsiz seni. Çık da hesaplaşalım. Bir şey bilip de söylemeyen şerefsizdir.

Kavganın büyümesini DSP’li Başkan Emin Kara ile Genç’in yakınında oturan DYP’li Sevgi Esen önledi.

GENÇ’TEN İNCİLER

Genç’in Büyük Ankara Oteli havuzunun açılışında yaptığı gaf günlerce gazete manşetlerinden inmedi: “Oh be, şu viskinin tadı ne güzel. Viski içince kendimi daha iyi Müslüman hissediyorum.”

Aldığı tepkiler üzerine ise sözlerinin yanlış anlaşıldığını söyleyen Genç, “İçki içince kendimi ruhen maneviyata değer veren, Tanrı’ya daha yakın hisseden anlamında felsefi bir söz söyledim. Müslüman kelimesini kullanmamam gerekirdi” diyerek özür diledi.

Hayal adındaki bir dansöz ile oğlunun Or-An Sitesi’ndeki evinden çıkarken gazetecilere yakalanan Kamer Genç, “Cumhurbaşkanlığı seçimlerine burada mı hazırlanıyorsunuz?” şeklindeki soruya, “Yav, oğlumun çiçeklerini sulamaya gelmiştim” diyerek daha sonra esprilere konu olacak bir açıklama yaptı. Aşk dedikodularını reddeden Genç, “Bu bir komplodur” diyerek kendini savundu.

Zübeyde Hanım Şehit Anaları Derneği’nin Ankara Dedeman Oteli’nde düzenlediği iftar yemeğinde, şehit analarının tepkisini alan Genç saldırıya uğradı. Yüreği yanık analar, “Sen Abdullah Öcalan’ın asılmasını istemiyorsun. Burada ne işin var” diyerek Genç’in üzerine yürüdüler. Korumalar tarafından uzaklaştırılan Genç’i taksi şoförü de almayınca sivil araçla otelden ayrılmak zorunda kaldı.

Franz Kafka

Cuma, Haziran 29th, 2012

3 Temmuz 1883 yılında doğan Franz Kafka, Praglı bir yahudiydi. Yahudi olduğu için Almanlar tarafından sevilmiyor ve Almanca konuştuğu içinse Çek’ler tarafından hor görülüyordu. İriyarı ve sağlıklı babası Hermann Kafka içinse, Kafka ancak bir böcekti. Tüm çocukluğu boyunca kendisini “hiçbirşey” gibi hisseden Kafka, bir yetişkin oldugu zamanda bu düşüncesinden vazgeçmedi. Babasıyla başlayan otorite fobisi onun hemen hemen tüm kitaplarına sızmıştır. Otorite karşısında, zaten zayıf olan bedeninin iyice küçülmeye, yok olmaya başladığına inanır. Bu düşünce Kafka’yı ömür boyu bırakmadı.

Albert Camus’nün taş olmak istemesi gibi Kafka da, kara saplanmış yararsız bir odun parçası olmak ister. Ona göre ne kadar küçük ve basit bir yaşamı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır. Çünkü bir insan olarak yaşamak ve doğru yolda ilerlemek hemen hemen imkansızdır. Şöyle gerekçelendirir bu durumu; “Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Fakat bu ip, üstünde yürümek için değil de insanın ayağının takılıp tökezlenmesi için vardır ancak..”

Kendi aşağılık kompleksleriyle yoğurduğu bir iç dünyası vardır Kafka’nın. Kendi bedeninden değil hoşnut olmak, tiksinmektedir nerdeyse. Bir başyapıt sayılan Değişim’in efsanevi ilk cümlesi şöyledir: “Gregor Samsa bir sabah korkulu bir düşten uyanınca, yatağının içinde kendini korkunç bir hamamböceği olarak buldu…”

Böcek Samsa bir süre utanç dolu ve anlamsız bir yaşam sürdükten sonra pis ve yalnız bir şekilde ölür. Kafka bu tür bir ölümün kendisi için de olası bir son olduğuna inanır. Hayvanların ağzından anlattığı birçok öyküde kendi komplekslerini ve korkularını yansıtır. İnsan olmanın korkutucu yönlerini anlatır. Bir Akademi İçin Rapor’ adlı öykü bir maymunun ağzından anlatılır. Maymun nasıl insan olduğundan bahsederken bunun hiç de zor olmadığını söyler ve hayvanat bahçesindeki kafesinden insanları izlerken şöyle düşündüğünü anlatır; “Demek bu adam ya da adamlar serbestçe hareket etmekteydiler. Hiç kimse, eğer kendileri gibi olursam demir parmaklıkların açılacağına ilişkin söz vemıiyordu bana.. ama… insanları taklit etınek ne kadar kolaydı! Daha ilk günlerde tükürmesini öğrenmişti…”

Üstünde katlanılmaz bir ağırlığı olan babasından uzaklaşmak ve kendi başına varolabilmek adına evlenmek ve bir aile sahibi olmak istedi Kafka. Fakat onun gibi kompleksler içinde yüzen bir adamın altından kalkabileceği bir iş değildi bu. Kadınlarla mektuplaşmaktan başka birşey yapamadı. Bu yolla cinsel ilişki kurmak imkansız olduğu için hiçbir zaman çocuk sahibi olmadı.

İlk büyük aşkı Felice Bauer’di(1887-1960). Hayatı boyunca onunla iki kere nişanlandı. Ve beklendiği gibi mektuplaşmak öte pek bir ilişkileri olmadı. Mektuplaştığı dört kadın arasında en ciddi ve önemli olanın Milena Jesenska’ydı. Milena’yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkansız aşk Kafka’yı derin acılara sürükledi.

Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler ve bu görüşmeler Kafka’yı üzmekten başka bir işe yaramadı, yine de onun yaratıcılığını olumlu yönde etkilediği rahatlıkla söylenebilir. Daha sonraları edebiyat tarihinin güzide eserlerinden biri sayılacak olan “Milena’ya Mektupları”da Kafka şöyle dile getirir durumunu; “En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki…”

Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas’a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944’te Almanya’da toplama kampında öldü.

Kafka Prag’da hukuk öğrenimi gördükten sonra işçi Kaza Sigortasında memur olarak çalışmaya başladı. Artık “Doktor Kafka”ydı ve hep istedigi gibi sıkıcı fakat güvenli bir hayata kavuşmuştu. Gündüzleri sıradan bir memur gibi işine gidiyor, geceleri ise ölümden bile derin bir uykuya benzettigi yazma işinde yoğunlaşıyordu. Avrupa’nın çalkantılı hali onun öykülerini gittikçe karanlıklaştırdı. İnsanın kurtuluşuna olan inancı azaldıkça daha çok yazmaya başladı. “Şato”, “Dava”, “Amerika” hep bir arayışın romanı oldular. Arayışın fakat bulamamanın desek daha doğru olur herhalde, zira bitmeyen romanlar konusunda Kafka külliyatı oldukça zengin.

Tüm karamsarlığına rağmen Kafka’nın romanlarında her zaman bir ümit ışığı görmek mümkündür. “Dava”nın yüzlerce sayfa boyunca suçunu öğrenmek için çırpınıp duran zavallı kahramanı K., sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında karşı binanın penceresinden ışıklar içerisinden bir adam çıkar ve K.’ya doğru kollarını uzatır. Elle tutulur bir yararı olmayan, zayıf bir umuttur ama, bir umuttur işte ve insanın sahip olduğu biricik şeyde budur aslında…

Kafka az olan arkadaşları arasında en çok .Max Brod’u severdi. Bir gün çömez yazar Gustav Jarmouch yanına gelip ”Bugün ışıl ışılsınız Herr Kafka” dediğinde verdiği cevap şöyle oldu; ”Dün Max ve karısıyla yemekteydim. Dostlarının gözlerindeki ışık üstüme sinmiş olmalı…”

Katka dostu Max’ten, ölümünden sonra yazdıgı her şeyi yakmasını istedi. Yazdıklarının gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşünüyordu. Tabii Max onunla aynı fikirde değildi ve Kafka’nın ölümünden sonra, karışık halde bulunan binlerce sayfa metni toplayıp düzenleyerek yayınladı. (Yani bir Kafka yazısı yazarken Max Brod’u da saygıyla anmak gerekir.) ,

1917 Ağustosu’nda başlayan kanlı öksürükler Franz Kafka’yı yedi yıl sonra Viyana yakınlarında bir sanatoryumda öldürdü. Ölürken tuhaf bir huzur içindeydi. Belki de yanında kendisinden oldukça küçük bir kadın olan Dora Diamant olduğu içindi bu, öyle ya ilk defa mektup yazmadan konuşabileceği bir kadına sahipti ama ne acı ki ölmek üzere olan bir adam için bunun fazla bir değeri yoktu.

Yemek yeme acı veriyordu ve o da taslaklarını yazdığı “Açlık Cambazı” öyküsünün kahramanı gibi aç kalmayı dolayısıyla ölmeyi seçti. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok ünlenen Kafka, yazın tarihi içinde karanlık, derin ve görkemli bir yer edindi.

Mustafa Abdulcemil Kırımoğlu

Cuma, Haziran 29th, 2012

13 Kasım 1943 yılında Bozköy’de doğdu. Babası Abdülcemil ve annesi Mahfure, Stalin döneminde Sudak’ın Ayserez köyünden “Kulak”, yani zengin aile çocukları oldukları gerekçesiyle Urallar’a sürüldü. II.Dünya Savaşı esnasında gizlice Kırım’a dönen aile Kırım’ın çöl bölgesindeki (Kırım’ın kuzeyde kalan ovalık bölüme verilen ad) Bozköy’e yerleşti. Ağabeyleri Hanefi ve Hasan, ablaları Şevkiye ve Vasfiye ile birlikte henüz altı aylık bir bebekken 18 Mayıs 1944’de, bütün Kırım Tatarları gibi Kırım’dan sürgün edildi. Yanlarında anneleri vardı. Babası sürgünden iki gün önce diğer Kırım Tatar erkekleri gibi muhtemel bir direnişe karşı tutuklanarak tecrit edilmişti. Aile Özbekistan’ın Andican bölgesine sürgün edildi. Çocukluğu burada bir köyde geçen Kırımoğlu, 1955 yılında Taşkent yakınlarında bir kasabaya yerleştiler. 1959 yılında Rus dilinde orta öğretimini tamamladı ve Taşkent üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümüne girmek için müracaat etti. Ancak “Kırım Tatarlarını, yani Sovyetlere sadık olmayan bir milletin mensuplarını bu fakülteye almıyoruz” diyerek reddedilmesi üzerine bir fabrikaya işçi olarak girdi. 1961 yılında arkadaşlarıyla birlikte “Kırım Tatar Millî Gençlik Teşkilatı”nı kurdular. Bir kaç hafta sonra teşkilatın liderleri tutuklandı, Kırımoğlu işten çıkarıldı. 1962 yılında Taşkent Ziraat Mekanizasyon ve Sulama Enstitüsü’ne yazıldı. Ama üç yıl sonra KGB’nin isteği üzerine “Milliyetçi, Komünist Parti ve Sovyet Devleti aleyhine propaganda yapmak ve yazdığı, Kırım’da XIII-XVII. Yüzyıllarda Türk Medeniyeti adlı makalesini enstitü talebeleri arasında dağıtmakla” suçlanarak okuldan atıldı. Enstitüden atıldıktan sonra askere çağırıldı. “Benim milletimi yok sayan, tanımayan bir devlete askerlik yapmam” diyerek Kızıl Ordu’da askerlik yapmayı reddedince tutuklandı ve 1,5 yıl hapse mahkum edildi. 1968 yılında Sovyetler Birliği’nin Çekoslavakya’yı işgalini protesto eden Moskova’daki bir grup aydın arasında o da vardı. Bunun üzerine Sovyet Devleti aleyhine faaliyette bulunmak, Kırım Tatarlarının vaziyeti ve onların hakları hakkında mektuplar ve makaleler yazarak Sovyetler Birliği’nin millî siyasetini lekelemekle suçlanarak 1969 yılında yakalandı ve tutuklandı. Aynı suçlamalarla, Moskova’da yaşayan yahudi şairi İlya Gabay ve II. Dünya Savaşı’nın ünlü generallerinden Piyotr Grigorenko da tutuklanarak Taşkent’e getirildi. Ancak Grigorenko’nun davası onlarınkinden ayrıldı ve akıl hastanesine kapatıldı. Böylelikle bu Kızıl Ordu’nun ünlü generali, yalnızca Kırım Tatarlarının haklarını savunduğu için 5 yılını tımarhanede geçirdi. Kırımoğlu ve İlya Gabay 3’er yıl hapis cezasına mahkum edildiler. Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu 1974 yılında üçüncü defa tutuklandı ve 1 yıl müddetle Sibirya’da ağır şartlı çalışma kampına sürgün edildi. Cezasının bitimine üç gün kala kamp arkadaşlarına ve akrabalarına yazdığı mektuplarla Sovyet Devleti’ne karşı propaganda yapmak ve iftira etmek gibi suçlamalar ile hakkında yeni bir dava açıldı. Bunun üzerine açlık grevine başladı. Açlık grevi 303 gün sürdü. Açlık grevi boyunca zorla ve darp altında beslendi. Ünlü fizikçi Andrey Saharov, General Piyotr Grigorenko gibi Sovyet aydınları ve insan hakları savunucuları onun serbest bırakılmasını talep etmeleri ve bu maksatla Birleşmiş Milletler’e, Dünya Kamuoyu’na İslam Dünyası’na, İnsan Hakları kuruluşlarına yazdıkları müracaatlar, mektuplar ile Kırımoğlu’nun adı ve Kırım Tatarlarının meselesi Dünya Kamuoyuna, bu meyanda Türkiye Kamuoyuna duyuruldu. O yıllarda Türkiye’de Mustafa Cemiloğlu olarak tanınan ve halkı tarafında verdiği mücadele dolayısıyla Kırımoğlu olarak anılan bu ünlü insan hakları savunucusunun hapishanede öldüğüne dair haberler çıkınca, Türkiye’de pek çok yürüyüşler, toplantılar, protestolar ve açlık grevleri yapılmıştı. Sovyet Makamları onun yaptığı açlık grevine ve Dünya Kamuoyunun tepkisine aldırmadan onu Sibirya’daki Omsk şehrinde yargıladılar ve 2,5 yıl ağır şartlı çalışma kampı cezasına mahkum ettiler. Muhakemesine ne akrabalarını ne de onu savunmak üzere Omsk şehrine gelen Andrey Saharov ve eşi Yelena Bonner’i almadılar. “Halka açık” yargılamada dinleyiciler sırasını KGB ve İçişleri Bakanlığı mensupları doldurmuştu. Kırımoğlu cezasını çekmek üzere Çin sınırındaki Primoraki Çalışma Kampına gönderildi. Ceza müddetini tamamladıktan sonra Taşkent şehrine getirildi. Şehri terketmesi, Akşam 20.00 sabah 06.00 saatleri arasında evden çıkması, halkla toplu bulunabileceği yerlere (kahvehaneler, çay salonları, tiyatro, pazar yerleri vb.) gitmesi yasaklandı ve her hafta karakola gitme mecburiyeti getirilerek açık nezaret altına alındı. Bir yıl sonra açık nezaret şartlarını ihlâl ettiği gerekçesiyle beşinci defa tutuklandı.. Taşkent’deki muhakemesine, Andrey Saharov’u, diğer arkadaşlarını ve akrabalarını almadılar. Kapalı yargılama sonucunda 4 yıl Yakutistan’daki Zıryanka Kasabasına sürgün edildi. Yakutistan’dan döndükten sonra, ailesiyle birlikte yerleşmek maksadıyla Kırım’a geldi. Üç gün sonra cebren Özbekistan’a götürüldü. Yangiyul kasabasında yaşamaya başladı. 1983 yılı kasım ayında altıncı defa tutuklandı. Taşkent’deki yargılama sonucunda üç yıl ağır şartlı çalışma kampına gönderildi. Artık geleneksel olan öncekilerle benzer suçlamalarla, yani Sovyet Devleti’nin iç ve dış siyasetine iftira etmek, antisovyet olmak, Kızılordu’nun Afganistan’ı işgalini kınayan bir bildiriyi, Andrey Saharov ve bir kaç aydınla birlikte neşretmekle suçlandı. Ayrıca 1983 yılında Krasnodar bölgesinde vefat eden babasının naaşını yasak olmasına rağmen Kırım’a gömmeye teşebbüs etmek; bu esnada polisle ve askerle çıkan çatışmalara önderlik etmek gibi ek suçları vardı. Magadan şehri yakınlarındaki kampta ceza müddetinin tamamlanmasına az bir zaman kala Kırımoğlu aleyhine yeni bir dava açıldı. 1986 yılı sonunda Magadan’da yargılandı ve üç yıl hapse mahkum edildi. Ancak yargılandığı haberinin alınmasıyla, Türkiye’de ve ABD’inde serbest bırakılmasına yönelik başlatılan yoğun kampanyalar ve Rejkyavik şehrinde yapılan ilk Gorbaçov-Reagan zirvesinde, Reagan’ın ön şart olarak aralarında Kırımoğlu’nun da bulunduğu hapisteki 5 insan hakları savunucusunun serbest bırakılmasını talep etmesi sonucunda şartlı olarak serbest bırakıldı. Siyasî faliyetlerde bulunduğu takdirde, 3 yıllık hapis cezasını tamamlamak üzere tutuklanacaktı. Kırımoğlu hapisten çıkınca, Kırım Tatar Millî Hareketi’nin Teşebbüs grupları mensuplarıyla görüşerek milli faaliyetlerini sürdürdü. Arkadaşlarıyla birlikte, 1987 yılında Kızıl Meydan’da Sovyet tarihinde benzeri hiç görülmemiş Kırım Tatar gösterilerini organize etti. Bu gösteriler, gerek Sovyetler Birliği’nde gerekse Hür Dünya’da büyük yankı yarattı ve dikkatleri Kırım Tatar meselesine çevirdi. Kırım Türklerine Kırım’ın yolunu açtı. Kırımoğlu 1989 yılı Mayıs ayında Taşkent’te toplanan Kırım Tatar Millî Hareketi Teşebbüs Grupları Genel toplantısında kurulan Kırım Tatar Milli Hareketi Teşkilatı başkanlığına seçildi. Bu Teşkilatın öncülüğünde 1991 yılında, SSCB’nin Kırım Tatarlarının yaşadığı her yerinde yaptıkları seçimler sonucunda II.Kırım Tatar Millî Kurultayı 26 Haziran 1991’de Akmescit’de toplandı. Bu Kurultay’ın seçtiği ve Kırım Türklerini temsile yetkili en üst organ olan Kırım Tatar Milli Meclisi Başkanlığına seçildi. Haziran 1996’da toplanan III. Millî Kurultay’da seçilen Meclis’in başkanlığına yeniden seçilen Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, evli ve üç çocuk babasıdır. Bahçesaray’da yaşamaktadır. Kaynak: Zafer Karatay

Jean – Marie Le Pen

Cuma, Haziran 29th, 2012

Jean – Marie Le Pen 1928 yılında La Trinite -sur-Mer’e bağlı Brittany kasabasında dünyaya geldi. 1954 yılında Hindi-Çin ve Cezayir’de yabancı lejyonunda görev aldı.

Politik kariyerine 1956 yılında Pierre Poujade partisinde şubeler sorumlusu yardımcısı olarak başladı. 1965 yılında aşırı sağcı lider Jean Louis Tixier Vignancour’un seçim kampanyasını yönetti. 1972 yılında Ulusal Cephe Partisini kurdu. Bu süre içinde Kuzey Afrika göçmenlerine karşı takındığı tavır 1974’lerde yüzde 0.74 olan oy oranının, 1988 yılında yüzde 14’e, 1995 yılı seçimlerinde yüzde 15’e kadar yükselmesini sağladı.

Bu süre içinde Ulusal Birlik parlamento içinde yükseliş ve düşüşler yaşadı. Ulusal Birlik 1988 yılında 35 milletvekili ile tarihinde o zamana kadar parlamento içine en fazla sayıda milletvekili ile girmeyi başardı. Ancak ardından “büyük ihanet” geldi. Partisinin önemli teknokrat isimlerinden Bruno Megret ‘güce ortak olmak’ için harekete geçti. Bu hareketin ardından partiden ihraç edildi. Ancak bu süreç parti için çok yaralıyıcı oldu. Ve yaşananlar Le Pen’i benimseyenler arasında soru işaretlerine yol açtı. Kendisi ile aynı düşünceyi baylaşmayanlara karşı darkafalı, bağnaz yaklaşım sergilediği yönündeki yoğun eleştiriler oldukça yıpratıcı oldu.

1987 yılında Yahudilere karşı ikinci dünya savaşında uygulanan soykırımı “tarihin küçük bir detayıdır” diye niteledi. Bu kendisinin Avrupa Parlamentosundaki koltuğunu kaybetmesine neden oldu. Son Cumhurbaşkanlığı seçimleri kendisi açısından diğerlerinden farklı değildi. Seçimlere aynı söylemler ile girdi. Hapishanelerin kapasitesinin 200 bin kişilik daha arttırılması, miras vergisinin kaldırılması, AB anlaşmalarının tekrar gözden geçirilmesi ve tabii ki kilit unsur göçmenlere karşı takındığı tavır.

Arif Sağ

Cuma, Haziran 29th, 2012

1945 yılında Erzurum’un Aşkale ilçesi Dağlı Köyü’nde dünyaya geldi. Müzikle çok erken yaşlarda tanıştı. Bağlamayla 7 yaşında iken Erzincan’da ‘Kumaş Dede’nin dükkanında tanıştı. Burası öyle bir dükkandır ki bağrında Davut Sulari, Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek, Aşık Beyhani, Kemter Yusuf v.b. yetiştirmiştir. 14 yaşına kadar aşıklık geleneğini öğrenip deyişler söylemeye başlayan sanatçı, sonraki yıllarda İstanbul’a gelir ve Aksaray Musiki Cemiyeti’nde Nida Tüfekçi’nin öğrencisi olur.

Bu dönemlerde müzikal altyapısını oluşturma dönemidir. 1960 ve 70’li yıllar Arif Sağ için müzikte arayış yıllarıdır. Arif Sağ’ın, bu dönemin toplumsal hareketlerinin müzikle bağdaşan yanlarından çok, piyasadaki ve resmi kurumlardaki müzik uygulamalarına ağırlık verdiği söylenebilir. İlk plağı “Gafil Gezme Şaşkın Bir Gün Ölürsün”ü bu dönemde, 1963’te çıkarmıştır. 1965’de İstanbul Radyosu’na bağlama sanatçısı olarak girer. Bu yıllarda Sağ’ın piyasadaki faaliyetleri de devam etmektedir. 45’lik plak dönemi olarak adlandırılan ve yaklaşık 20 yıl devam eden bu sürecin en parlak simalarındandır Arif Sağ… Bu süreçte 45’in üzerinde plak, 200’ün üzerinde beste yapar. Çeşitli sanatçılara bağlamasıyla eşlik etmesinin yanında, yine bu dönemde bestelerini de pek çok sanatçıya okutur. Yapılan müzik bugünkü terminolojiyle bir tür arabesk-fantazi benzeridir; bestelerinde ise yerel motifleri çok sık kullanır. Bu da onun halk müziğinden kopamadığı gerçeğinin bir başka göstergesidir. 1975’de kurulan “İstanbul Devlet Türk Müziği Konservatuarı”na “öğretim üyesi” olarak giren Arif Sağ, halk müziği ve bağlama konusundaki akademik çalışmalarını da bu dönemde başlatır. 1982’de konservatuardan ayrılarak, kendi adına “Arif Sağ Müzik Evi”ni kurar. Bu arada Musa Eroğlu, Muhlis Akarsu ve Yavuz Top gibi bağlamanın diğer ustalarıyla Muhabbet serisinin ilk albümünü hazırlar. Uzun bir zamana yayılan bu birlikte çalışma, beş albüm ortaya çıkarır.

1982 yılında İstanbul’da Şan Tiyatrosu’nda ilk ‘Bağlama Resitali’ni verir. Sonrasında bu dönemlerde Avrupa’nın bir çok ülkesi ile Uzakdoğu’da (Japonya’da) halk müziğimizi ve halk çalgımızı tanıtıcı çalışmalar yapar.

Ülkemizde müzik alanında kişisel renklere ve üstün yeteneklere sık rastlanmasına rağmen, bağlama çalgısında bir ekol yaratan sanatçı sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. İşte bunlardan birisi ve -şimdilik – sonuncusu Arif Sağ’dır. Bağlamaya teknik bakımdan hakim olduğu kadar Arif Sağ’ın icrası, yerel tavırlar, repertuar ve duygu bakımından da zenginliklerle doludur. Halk müziği ve bağlama alanında özgün arayışlarını yoğunlaştırarak sürdüren Arif Sağ, bir dönem (1987-1991) parlamentoda “milletvekili” olarak bulunan ilk sanatçıdır.

5 Mayıs 1996’da Almanya Cumhurbaşkanı Roman Herzog’un desteği ile Köln Flarmoni Orkestrası ile Köln Flarmoni Salonu’nda verdiği konserle Anadolu müziğinin batıya tanıtılmasına ciddi katkılar koymuştur.

1996 yılında Köln Senfoni Orkestrası eşliğinde Erdal Erzincan ve Erol Parlak ‘la birlikte Köln’de verdiği konser büyük ilgi görür ve yine aynı yıl Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen özel ödülü alır.

Son olarak 21. 01. 2000 – 05. 02. 2000 tarihleri arasında, İspanya’nın ünlü Flamenko gitaristi Toma Tito ile Avrupa’nın 12 ayrı şehrinde konserler vererek bağlamanın yurt dışında tanınmasını ve hak ettiği övgüyü almasını sağlamıştır.

Elias Hobeyka

Cuma, Haziran 29th, 2012

Lübnan siyaset sahnesinin ünlü isimlerinden olan Hubeyka, şöhretini saf değiştirme becerisine borçluydu. FKÖ Beyrut’ta güçlendiği sıralarda, 24 yaşında Falanjistlere katılan Hubeyka, 1982’deki Sabra ve Şatila katliamları sırasında istihbarat şefiydi. Hıristiyan Falanjistler, liderleri Beşir Cemayel suikasta kurban gidince Sabra ve Şatila’ya girip iki günde 2 binin üzerinde Filistinliyi katletmişti. Sonradan Cemayel suikastının arkasında, Falanjistlerin İsrail’le işbirliğine karşı çıkan Suriye’nin olduğu anlaşılmıştı. Falanjistlerin istihbarat şefiyken acımasızlığıyla dehşet saçan Hubeyka, 1975-1990’daki iç savaşta, Marunilerin çoğu gibi İsrail’i müttefik belledi. Ama 1985’te Suriye’yi seçti. 1991’de bir afla iç savaş sırasında işlediği suçlardan aklanan Hubeyka, 1992 ve 1996’da milletvekili seçildi. Savaşta göçe zorlanan 1 milyon Lübnanlının yerleşiminden sorumlu bakanlığa getirildi. Eski koruması Hubeyka’nın ölümünden kısa süre önce, 1980’lerdeki bir dizi suikastın ardında onun olduğunu iddia etmişti.

SABRA VE ŞATİLLA KATLİAMININ MİMARLARINDAN DI

Elias Hobeyka, İsrail Başbakanı Ariel Şaron ile birlikte, 20 yıl önce, Lübnan iç savaşında Sabra ve Şatilla katliamlarından sorumlu tutulan isimlerden biri olarak anılıyor.

Hobeyka, İsrail’in 1982 yılında Beyrut’a düzenlediği saldırıda, Sabra ve Şatilla Filistin mülteci kamplarında çocuklar da dahil yüzlerce kişinin katledilmesinde rol alan aşırı sağcı “Lübnan Güçleri” milis grubunun liderliğini yapıyordu. Eski bakan Hobeyka, Sabra ve Şatilla katliamlarına ilişkin “emirleri yerine getiriyordum” ifadesini kullanmıştı.

HOBEYKA TEHDİT ALTINDAYDI

Belçikalı Senatör Josy Dubie, havaya uçan otomobilinde ölen aşırı sağcı Lübnan milislerinin eski lideri Elias Hobeyka için, “Sabra ve Şatilla katliamı konusunda söyleyecekleri vardı ve kendisini tehdit altında hissediyordu” dedi.

AFP muhabirine demeç veren Belçika Senatosu Adalet Komisyonu Başkanı Dubie’ye göre, Hobeyka, “Brüksel’de Ariel Şaron ile ilgili dava kabul edilirse gelir ifade veririm” dedi. Dubie, “Bildiklerini neden şimdi ifşa etmiyorsun, diye sordum. Bana, bunu davaya sakladığını söyledi. Kendini tehdit altında hissedip hissetmediğini sorduğumda da evet hissediyorum, dedi…” diye konuştu.(NTVMSNBC)

Osman Bölükbaşı

Cuma, Haziran 29th, 2012

1913 yılında Hacıbektaş’ta doğan Türk Siyasetinin renkli simalarından Osman Bölükbaşı, Fransa’da Nancy Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü’nde öğrenim gördü. Daha sonra Türkiye’ye dönen Bölükbaşı, önce Kandilli Rasathanesi’nde asistan, sonra Haydarpaşa Lisesi’nde öğretmen olarak görev yaptı.

1946’da Demokrat Parti’ye (DP) girerek siyasete atılan Bölükbaşı, 1947’de DP’den ayrıldı. Bir yıl sonra Millet Partisi’nin (MP) kurucuları arasında yer aldı.

İsmet İnönü ve Celal Bayar’a komplo düzenlemek iddiasıyla 1949’da tutuklanan Bölükbaşı, bir süre sonra serbest bırakıldı.

159’LUK

1950 seçimlerinde Kırşehir’den MP’nin tek milletvekili olarak Meclis’e girdi. MP’nin, laikliğe aykırı davrandığı gerekçesiyle 1953’te kapatılması üzerine bir grup eski MP’ liyle Cumhuriyetçi Millet Partisi’ni (CMP) kurdu ve genel başkan oldu.

1954’te yeniden Kırşehir ilinden milletvekili seçilince DP hükümeti, Kırşehir’i ilçe yaptı.

Bölükbaşı 1957′ de TCK 159 kapsamındaki ‘Meclis’ in manevi şahsiyetini tahkir ve tezyif’ suçunu işlemekle suçlandı. Dokunulmazlığı kaldırılan Bölükbaşı 2 Temmuz 1957’de tutuklandı. İtiraz üzerine 23 Temmuz’da tahliye edilen Bölükbaşı, yeniden tutuklanarak cezaevine kondu. Bölükbaşı, 149 gün tutukluluğun ardından 29 Kasım’da tahliye oldu.

Kırşehir’in Haziran 1957’de il yapılmasından sonra ekimdeki seçimlerde Bölükbaşı ve CMP’li arkadaşları yine Meclis’e girdi. 1958’de DP’ye karşı güçbirliği oluşturmak için CMP’nin Türkiye Köylü Partisi ile birleşmesiyle kurulan Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi’nin (CKMP) Genel Başkanlığı’na getirilen Bölükbaşı, 1959’da 10 ay hapse mahkûm edildi. 27 Mayıs’tan sonra da Kurucu Meclis üyeliğine seçildi.

1961 genel seçimlerinin ertesinde koalisyon hükümetlerine katılmayı reddeden Bölükbaşı, 1962 yılının haziran ayında CKMP, İsmet İnönü’ nün kurduğu 2. koalisyon hükümetine katılınca 28 milletvekiliyle partiden ayrılarak 2. kez Millet Partisi’ni kurdu ve partinin genel başkanlığına getirildi. Bölükbaşı 1972′ de genel başkanlıktan ayrılarak yerini eski Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’a bıraktı. Bölükbaşı, 9 Eylül 1973’te de milletvekilliğinden istifa edip politikayı bıraktı.

Bu dönemde de aslında siyasetten uzak dursa da bazı partilerin siyasi etkinliklerine katıldı. Bölükbaşı 6 Şubat 2002 tarihinde uzun süredir tedavi gördüğü hastanede vefat etti.

8 SAAT 35 DAKİKALIK KONUŞMA

Siyasetin renkli simalarından Bölükbaşı aynı zamanda hem rekorlar hem de nüktelerle anılan bir siyasetçiydi. Düzce’de yaptığı bir konuşma tam 8 Saat 35 dakika sürmüştü. Bir kamyoncunun Düzceden çıkın yükünü İstanbul’a boşaltıp geri dönmesi boyunca konuşan bir politikacı Osman Bölükbaşı ve kamyoncu hayretle şu ifadeleri kullanıyor hatibe:

“Beyim bu nasıl iştir! Sabah buradan kereste yükledim, konuşuyordun. Yükümü İstanbul’a boşaltıp geldim, halen konuşuyorsun…”

NÜKTELER

‘Her şeye, herkese, hatta kendine bile’’ muhalif olan Bölükbaşı’nın eleştirelerinden herkes nasibini alır.

Muhalefetini 1965 yılında TRT’ye de yönelterek kuruma ‘‘Tırt’’ ismini takar ve lakabı ‘‘Tırt Osman’’ a çıkar.

İş adamlarını da eleştirir:

‘‘Ah benim aslan görünüşlü, tavşan yürekli büyük sermayem…’’

Bölükbaşı bir yurtdışı seyahatinde ‘‘Atalarınızın Viyana kapılarında ne işi vardı?’’ sorusuna hedef olur. Sektirmeden yanıtlar bu önyargılı soruyu:

‘‘Haçlı Seferlerine iade-i ziyaret.’’

Cengiz Aytmatov

Cuma, Haziran 29th, 2012

Ünlü Kırgız yazarı, çevirmen, gazeteci ve politikacı, 12 Aralık 1928’de Kırgızistan’ın Talas Eyaleti ‘ne bağlı Şeker Köyü’nde doğdu. Bişkek’de Veteriner Fakültesi’nden mezun oldu.

Yazarlığa 1952′ de başlayan Aytmatov, 1959’da Kırgız Pravdası gazetesinde muhabir oldu. Daha sonra Povesti Gori Stepey (Dağlar ve Steplerden Masallar) adlı öykü kitabıyla büyük ün kazandı. Bu eseri, 1963’te Lenin Ödülü’ne lâyık görüldü ve bu ödül onu aynı zamanda en genç Lenin Ödüllü yazar da yaptı.

Eserlerini, Kırgızca ve Rusça olarak kaleme alan Aytmatov, eserlerinin çoğunda tema olarak aşk, dostluk, savaş döneminin acıları ve kahramanlıkları ile Kırgız gençliğinin gelenek ve göreneklerine bağlılığını seçti.

Aytmatov, milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebi, askeri yani bütün maddi ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtmış, yaşadığı coğrafyanın insanının tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını, kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiş, halkının içinde düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel şekilde anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş, eserlerinde kendi ifadesi ile ‘tipik insan’ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır.

Hikayelerinde milletinin temel mülkü olan milli hafızaya ait efsane, destan, masal, hikaye ve türküleri ve bunların meydana geldiği şartları, ardındaki hikayeleri, insanları kullanırken, Kırgız Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalıştı.

Ayrıca hikayelerinde halkının değerlerini, dertlerini, varsa onun içindeki çürümeyi anlatan yazarın en önemli özelliği, özüne bağlılık, kendinden, halkından, coğrafyasından haberdar olma olarak kendini gösteriyor. Eserleri Türkçe’nin yanı sıra 150’den fazla dile tercüme edilerek milyonlarca baskıya ulaşan Aytmatov, 1958’de Kırgız Yazarlar Birliği Prezidyumu üyeliğine, 1962’de de Kırgız Sinematografi İşçileri Birliği birinci sekreterliğine getirildi.

1966’da SSCB Yüksek Sovyet’i üyeliğine seçildikten sonra da 1967’de SSCB Yazarlar Birliği Yürütme Kurulu üyesi olan ünlü yazar, 1968’de Sovyet Devlet Edebiyat Ödülü’nü aldı.

Son yıllarda politikaya da atılan Aytmatov, Kırgızistan Meclisi’nde Talas Bölgesi Milletvekilliğinin yanı sıra Kırgızistan ‘ın Benelux Devletleri büyükelçiliğini de yapmaktadır. Uluslararası Cengiz Aytmatov Vakfı Onur Başkanlığı’nın yanı sıra “Diyalog Avrasya” dergisinin yayın kurulu üyeliğini de yapan Aytmatov, uluslararası diyalog çalışmalarıyla da tanınmaktadır.

Ünlü Kırgız Yazar Cengiz Aytmatov, böbrek yetmezliği sonucu tedavi gördüğü Almanya’nın Nünberg kentindeki hastanede 10 Haziran 2008 günü hayatını kaybetti.

Kırgızistan Devlet Başkanlığı Basın Sözcüsü Dosalı Esenaliyev, yaptığı açıklamada, Almanya’nın Nünberg kentinde tedavi gören Cengiz Aytmatov’un hayatını kaybettiğini bildirdi. Esenaliyev, yazarın ölümü ile ilgili olarak Devlet Başkanı Kurmanbek Bakiyev’in bilgilendirildiğini söyledi.

Solunum cihazına bağlı olarak yoğun bakımda tutulan yazarın sağlık durumunun 10 Haziran 2008 günü kritik durumuna geldiği ifade edilmişti.

Aytmatov, bir Rus televizyon kanalının belgesel çekimleri için gittiği Tataristan’ın başkenti Kazan’da 16 Mayıs’ta ani böbrek rahatsızlığı geçirmesi üzerine hastaneye kaldırılmıştı. 79 yaşındaki yazar, 18 Mayıs’ta ambulans uçakla Almanya’ya nakledilmişti.

Kırgızistan’da 2008 yılı, Cengiz Aytmatov yılı ilan edilmişti.

Franz II

Cuma, Haziran 29th, 2012

II. Franz, tam adı Francis Joseph Charles’tır. 12 Şubat 1768 yılında Taskonya’nın başşehri Floransa’da doğdu. Babası II. Leopold, annesi Maria Louisa’dır. Floransa, 1765-1790 yılları arasında Taskonya Büyük Dükü ünvanı altında babası II. Leopold tarafından yönetildi.

Üçüncü Koalisyon’un Austerlitz Savaşı’nda Napolyon Bonapart’a yenilmesinden sonra Kutsal Roma İmparatorluğu’nu 01 Mart 1792 yılından 6 Ağustos 1806 yılına kadar yöneten ve onu fesheden son Kutsal Roma İmparatoru dur. 1804 yılında Avusturya İmparatorluğu’nu kurdu ve I. Franz (Avusturya) ünvanıyla 1804 yılından 1835 yılına kadar bu imparatorluğu yöneten ilk Avusturya İmparatoru oldu. Bu nedenle tarihde Doppelkaiser (double emperor) ünvanlı sadece tek imparator olarak isimlendirildi.

1804 ve 1806 yılları arasındaki iki yılda Franz, Tanrının Azizi, Seçilmiş Kutsal Roma İmparatoru, Daima aziz ve yüce, kalıtsal yolla elde edilen Avusturya İmparatoru ve Almanya ve Avusturya imparatoru olarak adlandırıldı. Ayrıca I. Frenc olarak Macaristan kralıydı. I. Franz Napolyon Savaşları’nda Napolyon Fransa’sının rakibi olarak liderlik rolüne devam ediyordu. Avusterlitz Savaşından sonra pekçok yenilgiye katlanıyordu. Kızı Marie Louise (Avusturya)’nın Napolyon Bonapart ile 10 Mart 1810 yılında evlenişi, onun en şiddetli yenilgisiydi.

 II. Franz dört vlilik yapmış olup, bu evliliklerden Arşidüşeş Ludovika Elisabeth (Avusturya), Marie Louise (Fransa İmparatoriçesi)Ferdinand, Maria Leopoldina (Brezilya İmparatoriçesi), Arşidüşeş Clementina (Salerno Prensesi),  Arşidük Franz Karl (Avusturya) adlı çocukları olmuştur.

 Kutsal Roma İmparatoru II. Franz,  2 Mart 1835 yılında Viyana’da öldü.

Tafari Makonnen

Cuma, Haziran 29th, 2012

23 Temmuz 1892’de doğan Tafari Makonnen , Ras Makonnen’in oğlu, İmparator II. Menelik’in yeğeniydi. Doğrudan I. Menelik’in soyundan gelen 225.kişiydi. I. Menelik geleneğine göre Süleyman Peygamberle Saba Melikesi’nin oğlu sayılıyordu. Halası İmparatoriçe Zauditu’nun yönetimi altında naip seçilen Makonnen,  1930’da imparator oldu. 1911’de evlendiği Woizeru Menen Asfau, ona üç kız ve oğul verdi.

Ras  Tafari tahta çıkınca, “Kutsal Üçleme’nin Gücü” anlamına gelen Haile Selasiye ünvanını aldı. Hükümdarın başka ünvanlarıda vardı: “Yahuda Kabilesi’ni Fetheden Aslan”, “Tanrı’nın Sevgili Kulu”, “Krallar Kralı”. Ancak  Haile Selasiye, Etiyopya İtalya’yla anlaşmazlığa düşerek kendisinin uluslararası  alanda adı duyulan kadar, ülkesi dışında hemen hemen hiç tanınmıyordu.

Tafari Makonnen, XX.yy’a damgasını vurdu. Bu ufak tefek adam Etiyopya’nın, öteki Afrika ülkeleri gibi tamamıyla sömürgeleştirilmesini önledi. İmparatorluğun bağımsızlığını koruyan Makonnen,  Eritre’yle federasyona giderek, Etiyopya’nın hem topraklarını genişletti, hem de deniz kıyısı olmasını sağladı.

Köleliği kaldırmış; ülkesine ulusal ve uluslararası hava yolları ,bir üniversite ve bir ulusal radyo kazandırmış; orduyu çağdaşlatırmış; memur ve ücretlilerden oluşan yeni bir kentli sınıf yaratmıştır. Ancak Etiyopya köylüsü, yürürlükteki derebeylik sistemi yüzünden acı çekmeye devam etmiştir. Zaten 1974’te Vollo’da 200 bin kişinin ölümüyle sonuçlanan büyük açlık felaketi, ordunun, imparatoru tahttan indirmesine yol açmıştır.

Tafari Makonnen,  27 Ağustos 1975’te gözetim altında yaşadığı konutunda şüpheli bir biçimde ölmüştür.

Marie Louise

Cuma, Haziran 29th, 2012

Marie Louise 12 Aralık 1791 yılında Avusturya’da doğdu. Annesi Napoli Teresa Maria, babası II. Franz ‘dır. 

10 Mart 1810 yılında Napolyon Bonapart ile evlendi 20 Mart 1811’de  bu evlilikten bir oğlu oldu. 1821 yılında Napolyon’un ölümünden dört ay sonra Adam Albert von Neipperg ile evlendi. Bu evlilikten üç çocuğu oldu. 17 Şubat 1834 yılında  Charles-René de Bombelles ile son evliliğini yaptı.

11 Mart 1810 – 6 Nisan 1814  yılları arasında Fransız İmparatoriçesi, 11 Nisan 1814 – 17 Aralık 1847 yılları arasında Parma Düşesi olan Marie  Louise,
17 Aralık 1847 yılında İtalya’nın Parma kentinde hayata veda etti.

George III

Cuma, Haziran 29th, 2012

Kraliçe Victoria’nın büyükbabası olan Hanover ve İngiltere kralı Üçüncü George, 04 Haziran 1738 yılında Londra’da doğdu. Hükümdarlığı 60 yıl sürdürdü. Torunundan sonra en uzun süre tahtta kalan İngiltere kralıdır.

III. George’un krallığında İngiltere tarım toplumundan sanayi toplumuna geçti. Uranüs gezegenini ve buharlı gemiyi keşfetti, Napoleoun’u Trafalgar’da altetti, radikal yeni yasalar çıkarttı. İngiltere pek çok zafere, yeniliğe ve reforma imza attı.

Siyasal çalkantılarla dolu bir dönemde hüküm süren III. George okumayı seven, bugün British Museum’da korunan büyük bir kütüphanesi ve resim koleksiyonu olan bir kraldı.1765 yılında ilk delilik emareleri görüldü  ama çılgınlıkları abartılı olmadığı için dikkate alınmadı. 1810’da çok sevdiği kızı Amelia’yı kaybedince rahatsızlığı arttı.

1789’dan sonra sağlık durumu iyice bozulan III. George, ülke yönetimini 1811’de kral naibi olan oğluna bıraktı. 9 erkek 6 kız çocuğu olan III. George, dördüncü oğlunu kaybettikten sonra 29 Ocak 1820 yılında vefat etti.

Joseph II

Cuma, Haziran 29th, 2012

İkinci Joseph, 1741 yılında Viyana’da doğdu. Macar asıllı bir mürebbi tarafından yetiştirildi. Bunların yaptığı aşırı dini telkinlere tepki olarak dine karşı cephe aldı. Çeşitli diller öğrendi. Profesör Martini’den tabii hukuk dersleri aldı ve Fransız filozofların düşüncelerini benimsedi. Babasının ölümünden sonra imparator olunca, ülkede her şeyi kökünden düzeltmek için mücadele etti. Birçok dış seyahatte bulundu. Ülkesinde önemli reform hareketleri yapmaya başladı. Papanın yetkilerini kısıtladı. Mahalli devletler temsilcilerinin yerine, yüksek öğrenim görmüş memurlar tayin etti.

Eyaletlerde aynı tip idare bölümleri kurdurdu. Milli bir ordu kurulmasını sağlamak amacı ile askeri reform kanunları çıkarttı. Bu sırada Rus Çariçesi İkinci Katarina, İkinci Joseph’i Osmanlılara karşı kışkırtıyordu. Eyaletlerdeki ayaklanmalardan korkan İkinci Joseph, yaptığı reformlardan vazgeçti. Türk seferlerinden bitkin dönen Joseph, 20 Şubat 1790’da öldü.