Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Deng Siaoping

Cuma, Haziran 29th, 2012

1905 yılında dünyaya gelen Deng Siaoping, modern Çin tarihinin en gizemli adamı olarak anılır. Ölümüne kadar iktidarda kalan Deng, kamera karşısına çıkmadan hem Çin’i yönetti hem de dünya siyasetinde önemli bir yere sahip oldu. Hayatının son üç yılında, hem giderek kötüleşen sağlık durumu hem de perde gerisinde kalma isteği nedeniyle ortalıkta görünmediği için kendisi ile ilgili gerçek ya da asılsız haberler sürekli gazete sayfalarına, TV kameralarına yansıyordu. Özellikle Hong Kong ya da Sanghay Menkul Kıymetler Borsası’nı biraz silkelemek isteyenler zaman zaman Deng Siaoping’in ölüm döşeğinde olduğu, bir iki haftaya kalmaz gözlerini yaşama kapatacağı haberlerini kasten sızdırdılar. Ve iyi borsacılar bu tahminlerinde yanılmadılar. Ölümüyle birlikte dünya borsaları adeta “tepetakla” gitti.

Ocak ayı başlarında televizyon sahibi 800 milyondan fazla Çinli, her aksam saat 8’den itibaren ekran karşısında Deng’in inişli çıkışlı hayatına ilişkin 12 bölümlük bir diziyi seyretti. Dizi, hiç şüpheye yer vermeyecek bir mesaj taşıyordu: Zorla yaşatılmaya çalışılan ulu liderin günleri artık sayılı idi. Resmi sözcüler, Deng’in sağlığı ile ilgili meraklı soruları, artık yalanlamaktan usanmış olacaklar ki, “yaşından beklenecek kadar sağlıklı” diye yanıtlıyorlardı. “Küçük Dev Adam”ın en azından Hong Kong’un Çin egemenliğine geçeceği 30 Haziran 1997 günü şafak sökene kadar hayatta kalabilmesi çok isteniyordu. Zira, Çin’in yüzyıl süren utancı o gün sona erecekti. Tiananmen Meydanı’nın tam ortasına yerleştirilen bir saat geriye doğru ayları, günleri, saatleri, hatta dakikaları sayıyordu. Ancak bu gerçekleşmedi. “Küçük Dev Adam” bu günü göremedi.

Deng’i Deng Yapın Sloganlar”

‘Bir kedinin beyaz veya siyah olması önemli değildir. Önemli olan fareyi yakalamasıdır’ Deng’in zorda olan tarım üretimini kuvvetlendirmek için söylediği bu söz daha sonra Mao’nun çevresindeki radikal solcular tarafından 1966-1976 Kültür Devrimi sırasında bizzat Deng Siaoping’e karşı kullanıldı. “Zenginleşmek şereflidir” sloganını ise Deng Siaoping, tarım sektöründeki ekonomik reformları cesaretlendirmek için kullanmıştı. Tarım reformları, Mao’dan sonra Çin’in modernleşmesi için atılan ilk adım oldu. Sosyal yaşamla ilgili olarak ise Deng kendini su sloganla eleştirmişti: “Üç kötü alışkanlığım vardır: Sigara, içki ve tükürük hokkası.” Yabancı konukları kabul ettiğinde ağzında “Panda” sigarası, yanından hiç eksik etmediği beyaz emaye tükürük hokkası ile Deng, Çinlilerin ve gazetecilerin anılarında özel bir yer aldı.

Margaret Thatcher ile 1984’te Hong Kong’un devir anlaşmasını sonuçlandıran kişi Deng Siaoping, karşı çıkmasına rağmen, kendisi de bir anlamda yeni bir “Mao” haline gelmişti. Kimse ona karşı bir şey söylemeye cesaret edemiyordu. Mao, ölümünden önce kendi yerine iki halef – Devlet Başkanı Lin Shoqi ve Savunma Bakanı Lin Biao – ‘yu seçmiş, ancak onları bir süre sonra safdışı bırakıp üçüncü seçimi olan Hua Guofeng’i başa getirmişti. Tarihin cilvesi olsa gerek, Deng, Hua’yi devirip “ulu önder” koltuğuna oturmuştu. Başka bir deyimle, Mao’nun zamanında gerçekleştiremediğini bugün daha karmaşıklaşan siyasi sistem içinde Deng’in ayarlaması hiç beklenemezdi. Bu arada, sol güçlerin ulusal birlik, Çin kültürel gururu ve kollektif değerler adına Mao bayrağı altında yeniden kuvvet kazanmaları da pek ihtimal dışı gözükmüyordu.

“Uzun Yürüyüş” kuşağının kıdemli komünistleri ta o zamandan bu yana ülkenin siyasi yaşamına hükmettiler. 1949’dan bu 1990’ın ortalarına kadarki donemin tarihi büyük ölçüde iktidar için şahsi mücadelelerin ve sosyalizmin farklı vizyonlarının tarihi olarak geçti.

Bu küçük dev adamın cocukluk donemi ile ilgili elde fazla bir bilgi bulunmuyor, ama hakkında resmi tarihçiler, ideologlar, kendi çocukları ve Batılı sinologlar tarafından yüzlerce kitap kaleme alındı. Hepsinin ortak kanaati, Deng’in hayati boyunca hep enerjik, sabırsız ve inisiyatif sahibi bir kişilik sergilediği noktasındaydı. Fransa ve Sovyetler Birliği’nde öğrenci olarak bulunmuş gençlik yıllarında. Nedense yaşam anlayışını derinden etkilediği anlaşılan bu donem ile ilgili birkaç anekdot dışında etraflı bilgi yoktu. Süratli kararlar alma ve bunlardan geriye dönmeme azmi Deng’in kişiliğinin en belirgin özellikleri. Dış dünyaya açarak ve reformları gerçekleştirerek 1.2 milyarı yerinden oynatan Deng, başarılarını belki de bu tutarlı, sabırsız, pragmatik ve kararlı tutumuna borçluydu. 1979’da gözünü bile kırpmadan Vietnam’a karşı bu komşu ülkeyi cezalandırmayı amaçlayan askeri istila talimatını verdi. Enflasyonu körükleyeceğini bile bile 1988’de fiyat reformu kararının süratle uygulanmasını sağladı. Kapitalist ya da sosyalist kaygısına düşmeden, “önemli olan kedinin fareyi yakalamasıdır” pragmatizminin hararetli savunucusu oldu. Zhou Enlai, Den ile 1938 – 1950 arasında askeri liderliği yürüten Liu Bocheng’i kıyaslarken şöyle demişti: “Liu, çok hafif konuları ciddiye alır, Deng ise önemli konuları hafife.”

İdi Amin

Cuma, Haziran 29th, 2012

Tam adı İdi Amin Dada Oumee olan eski diktatör, 1925 yılında Uganda’nın Koboko bölgesinde doğdu. Uganda’nın kuzeybatısındaki Kakwa kabilesinden olan çok az öğrenim gören İdi Amin, 1943’te İngiliz sömürge ordusuna bağlı Afrika Kraliyet Tüfekli Birliği’ne katıldı. İdi Amin, İkinci Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin Birmanya seferinde, daha sonra da İngilizlerin Kenya’daki Mau Mau ayaklanmasına karşı 1952-56 yılları arasında giriştikleri harekatta görev aldı.

Eski bir boksör olan İdi Amin, 1951-60 yılları arasında Uganda ağır sıklet boks şampiyonuydu. Eski diktatör, aynı zamanda ünlü bir rugby oyuncusuydu. Uganda’nın 1962 yılında bağımsızlığa kavuşmasından önce subay rütbesi alan birkaç askerden biri olan İdi Amin, ülkenin yeni devlet başkanı Milton Obote’yle yakın dostluk kurdu. Hava kuvvetleri komutanlığına getirilen İdi Amin, Obote’yle arasının açılması üzerine 1970’de görevinden alındı.

İdi Amin, 25 Ocak 1971’de askeri darbeyle devlet başkanı ve silahlı kuvvetler komutanı oldu, 1975’te ise mareşal rütbesi aldı, 1976’da da kendini ömür boyu devlet başkanı ilan etti. Renkli bir kişiliği olan, ancak davranışlarındaki tutarsızlıkla tüm dünyanın dikkatini üzerine çeken İdi Amin, milliyetçi bir tutum takınarak, 1972 yılında Uganda’daki bütün Asyalıları sınır dışı etti. Onun bu hareketi, ülke ekonomisinin çökmesine neden oldu. İdi Amin, ABD ve İngiltere’ye hakaretler yağdırdı, Müslüman olduğunu belirterek İsrail’le ilişkileri kesti, Libya ve Filistinlilerin yanında yer aldı.

Filistinlilerin 1976 yılında içinde İsrailli ve Yahudi yolcuların bulunduğu bir Fransız yolcu uçağını Entebbe’ye kaçırmalarına doğrudan karışan eski diktatörün Tanzanya ve Kenya’yla başlattığı sınır çatışmaları, Doğu Afrika Topluluğu’nu zayıflattı. Akodli ve Lango kabilelerinin yok edilmesi emrini verdiği de ileri sürülen İdi Amin, kabileler arasındaki çatışmaları doruk noktasına vardırdı. Eski diktatör döneminde 300 bine yakın kişinin işkenceden geçirilerek öldürüldüğü de iddia edilmişti.

İdi Amin, Tanzanya desteğindeki Ugandalı gerillaların 1978 Ekiminde başlattığı saldırının ardından, gerillalar başkent Kampala’ya varmadan kısa bir süre önce, 13 Nisan 1979’da yurtdışına kaçtı. Önce Libya’ya giden İdi Amin, ardından Irak, sonra Suudi Arabistan’a geçti. İdi Amin’in Suudi Arabistan’a geçmesinden kısa bir süre sonra, eşlerinden ikisi ve 22 çocuğu da yanına yerleşti.

Eski Uganda devlet başkanı İdi Amin, 16 Ağustos 2003’de, 78 yaşında, Suudi Arabistan’da öldü.

Bill Clinton

Cuma, Haziran 29th, 2012

ABD’nin 42. Başkanı olan Bill Clinton 19 Ağustos 1946’da Arizona eyaletine bağlı Hope kentinde doğdu. Babası William Blythe’yi bir trafik kazasında kaybeden Bill, 16 yaşındayken, annesi Virginia Blythe, Roger Clinton ile evlenince Clinton soyadını aldı. 1968’de Georgetown Üniversitesi’ni bitiren Clinton, burslu olarak bir süre Oxford Üniversitesi’ne devam etti. 1973’te Yale Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.

1972’de George McGovern’in başkanlık kampanyası için çalışan Clinton, 1973-1976 yılları arasında Arkansas Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı, ardından 1978 yılında Arkansas Eyaleti Başsavcısı seçildi. 1978 yılına gelindiğinde Clinton ülkenin en genç valisi sıfatıyla Arkansas’a vali seçildi.

1980’de yeniden adaylığını koyduğu valiliğe seçilemeyen Clinton, 82, 84, 86 ve 90 yıllarında yeniden seçilerek Arkansas Valiliği yaptı. Clinton 1975’de Hillary Rodham ile evlendi, Çiftin Chalsea isimli bir kızları oldu.

BUSH’U YENDİ

Kişiliğine yönelik tüm saldırılara rağmen 1992’de ABD Başkan adaylığı için Demokratlar’dan birçok eyalet seçimini kazanan Clinton, Demokrat Parti’yi merkeze

kaydırmakla suçlandı. Ancak tüm bu olumsuzluklara rağmen Clinton, 1992 kasımında düzenlenen seçimlerde Başkan George Bush’u ağır bir yenilgiye uğratarak ABD Başkanı seçildi.

Clinton’ın başkanlığı döneminde ülkede açılan yeni iş alanlarıyla işşizlikle savaşta önemli adımlar atıldı. Ülke ekonomisi son yılların en iyi düzeyine erişti. Dış politikadaysa Ortadoğu barış sürecine ilişkin arabuluculuk rolünü iyi oynayan Clinton, Bosna’daki iç savaşın bitmesini sağlamak için bölgeye ABD askerleri gönderdi, Rusya ve Çin ile olan ilişkileri revize etti.

Clinton’ın Arkansas Valiliği döneminde ortağı olduğu Whitewater emlak şirketi ile ilgili ortaya atılan yolsuzluk iddiaları, ABD Başkanı’nın Beyaz Saray’daki karizmasını çok sarstı. Clinton’ın bazı yakın arkadaşları davayla ilgili olarak çeşitli cezalara çarptırıldı, ancak tüm bunlar Clinton’ın 1996’da seçimleri bir kez daha kazanarak ikinci dönem ABD Başkanlığını engelleyemedi.

BEYAZ SARAY’DA SEKS SKANDALI

Clinton ikinci dönem başkanlığı bir seks skandalının gölgesinde geçti. ABD Başkanı’nın Beyaz Saray’da çalışan Monica Lewinsky ile birlikte, dünyaya yön veren önemli kararların alındığı Oval Ofis’te ilişkiye girdiğinin ortaya çıkması Clinton’ın az daha azledilmesine yol açıyordu. Clinton, başlarda iddiaları yalanladı. Ancak daha sonra bir çok tanığın ve delilin ortaya çıkması üzerine, ABD Başkanı Lewinsky ile ‘kısıtlı’ bir ilişkiye girdiğini kabul etti. Lewinsky’nin kendisine sadece oral seks yaptığını itiraf eden Clinton, Kongre’de yapılan oylama sonucu azledilmekten kurtuldu.

Clinton’ın ekonomik programı, bu ikinci başkanlık döneminde de ülkeye belirli bir oranda refah getirdi. Dış politikadaysa, Clinton yine Ortadoğu barışında arabulucuk görevini başarıyla yürüttü. Kosova’da Arnavutlar’a yönelik Sırp baskısının sona ermesi için düzenlenen NATO operasyonuna liderlik etti.

Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin’in, ülkede olduğu öne sürülen kimyasal-biyolojik silahları denetlemekle yükümlü Birleşmiş Milletler ekibinin faaliyetlerine son vermesi üzerine düzenlenen ikinci geniş kapsamlı operasyonda bayraktarlık yaptı.

Çin-ABD ilişkilerinin bugüne dek olmadığı kadar gelişmesinde önemli rol oynadı. Ancak Clinton, Rusya’nın Çeçenistan’da düzenlediği ve çok sayıda sivilin de ölmesine yol açan operasyonunu durdurmasında başarılı olamadı.

Vladimir İliç Lenin

Cuma, Haziran 29th, 2012

Vladimir İliç Ulyanov, 22 Nisan 1870’te Simbirsk kentinde doğdu. Orta halli bir öğretmen ailesinin altı çocuğundan ikincisidir.Ağabeyi Aleksandr’ın çara karşı suikast girişimine katıldığı için kurşuna dizildiği yıl, 1887’de, liseyi bitirerek Kazan Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi ve üç ay sonra devrimci öğrenci hareketi içinde yeraldığı için üniversiteden atıldı.

1891’de St.Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni dışarıdan bitirdi. 1895’te ülke dışına çıkıp marksizmin önemli temsilcileriyle tanıştıktan sonra St.Petersburg’a dönüp İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği adlı gizli bir örgüt kurdu.Aynı yıl sonunda tutuklandı, ondört ay hücrede kaldıktan sonra Sibirya’ya, Şuşenskoye köyüne sürgüne gönderildi; orada Krupskaya ile evlendi. Sosyal-demokrat gruplarla bağını sürdürdü ve bir parti program taslağı hazırladı. RSDİP(Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi) 1898 Mart’ında Minsk’te toplanan bir kongreyle kuruldu.

1900’de serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra yurtdışına kaçtı ve İsviçre’ye yerleşti. Aralık 1900’de yayımlanmaya başlayan İskra gazetesindeki bir makalesinde ilk kez ‘Lenin’ takma adını kullandı. RSDİP’nin 1903’te ikinci kongresinde, demokratik merkeziyetçilik ve devrimci-demokratik diktatörlük konularında ortaya çıkan görüş ayrılığı sonrasında, Merkez komite ve İskra yazıkurulunda çoğunluğu sağlayan Lenin ve yandaşları Bolşevik(çoğunluk), muhalifleri ise Menşevik(azınlık) adlarıyla anılmaya başladılar.

1905 devriminin yenilgiye uğramasından sonra Aralık 1907’de yeniden Avrupa’daki sürgün yaşamına döndü. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra kendi hükümetlerine destek olma politikasının sosyal-şoven bir politika olduğunu ileri sürerek, emperyalist savaşı iç savaşa döndürme çağrısında bulundu. 1917 Şubat Devrimi’nden sonra Petrograd’a döndü. Nisan Tezleri’yle bolşeviklerin sosyalist iktidar perspektifiyle hareket etmeleri gerektiğini vurguladı. Baskı ve yasaklama girişimlerinden dolayı Finlandiya’ya kaçmak zorunda kaldı. Burada yazdığı Devlet ve Devrim adlı eseriyle proletaryanın iktidarı burjuva devlet mekanizmasını parçalayarak alması gerektiğini belirtti.

1917 Ekim’inde gizlice Petrograd’a döndü. 7 Kasım 1917’de Lenin’in önderliğinde Bolşevikler iktidarı ele geçirdi. 8 Kasım 1917’de Halk Komiserleri Kurulu başkanlığına seçildi. 21 Ocak 1924’te Gorki kentinde öldü.

Saddam Hüseyin

Cuma, Haziran 29th, 2012

28 Nisan 1937’de Irak’ın Tikrit kasabasında fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Saddam Hüseyin, babasının ölümü nedeniyle annesi ve akrabaları tarafından büyütüldü. Saddam’ın siyasetle tanışıklığı ilk gençlik günlerine kadar uzanıyor. O günlerde kendini, Arap dünyasına egemen ulusçu-özgürlükçü ve anti emperyalist rüzgara kaptıran Saddam, genç yaşlarda Baas Partisi’ne katıldı. 1956 yılında başarısız bir darbe girişiminde bulundu.

Monorşinin sona ermesinden ardından Başbakan Abdül Kerim Hassam’ı öldürmek için oluşturulan bir suikast örgütünün içinde önemli bir rol oynadı. Ancak bu olay açığa çıktı ve Saddam ülke dışına kaçmak zorunda kaldı. 1963 yılında Baas Partisi* iktidara gelince ülkesine geri döndü. Bu sırada kuzeni Sacide ile evlendi ve ikisi erkek üçü kız beş çocuğu oldu. Ancak geçen yıllar Baas Partisi ile arasındaki farklılıklar derinleşmeye başladı. Çatışmalar iyice sertleşince Saddam hapse atıldı.

DARBE HAPİSTEN KURTARDI

1968 yılında yapılan darbe Saddam’ı da hapisen kurtardı. Parti içinde hızla yükselen Saddam, taviz vermez kararlılığı ve sertliği sayesinde Baas’ın en önemli yapılarından olan Devrim Konseyi Kurulu’na girdi. Zamanla konumunu iyice pekiştirdi ve Başkan Ahmed Hasan Bekri iktidarının perde arkasındaki asıl güç kaynağı oldu. 1979 yılında ise bir darbeyle iktidara el koyarak ‘perdeyi indirdi’. İlk iş olarak da muhaliflerine karşı acımasız bir ‘imha’ kampanyası başlattı.

Saddam iktidarını, güçlü bir istihbarat ağına dayanan baskıcı yöntemlere dayandırdı. Sesini yükselteni öldürmekten hiç çekinmedi. Bazen bu imha kampanyaları, Halepçe örneğinde olduğu gibi, tüm bir kente yönelik ‘soykırım’ haline de dönüştü.

İKTİDAR HIRSININ FATURASINI HALKI ÖDEDİ

1980 yılında Saddam kendisini Arap dünyasının liderliğine taşıyacak, Batı’nın gözünde de vazgeçilmez kılacak bir fırsat gördüğünü sandı. İran’da İslam Devrimi bütün hızıyla sürmükteydi. Humeyni rejiminin başta ABD olmak üzere Batı ile ilişkileri giderek kötüleşiyor, İran, “‘devrim ihracı’ politikasıyla” tüm bölge için bir tehdit olarak algılanılyordu. Saddam işte bu tesbite dayanarak İran’a savaş açtı. Hesapları, bu savaşta Batı’nın desteğini kolayca alacağına ve çalkantılı günler geçiren İran’ın fazla direnemeyeceğine dayanıyordu.

Savaşın ilk günlerinde Irak askerleri önemli bir su bölgesi olan Şatt el Arab’ı ele geçirdi. Ama İran, Saddam’ın tahmin ettiğinden daha dişli çıktı. Ve 8 yıl süren savaş yüzbinlerce insanın ölümüne yol açtı. İki ülkenin ekonomisi de tahrip oldu. Savaş bittiğinde her iki taraf da başlanılan noktadaydı. Petrolün, gücünü elindeki tek güç olduğu için çok iyi bilen Saddam, İran Savaşı’ndan umduğu kazancı elde edemeyince gözünü Kuveyt’e çevirdi.

2 Ağustos 1990 yılında Saddam’ın birlikleri Kuveyti işgal etti. Bunun üzerine ABD öncülüğündeki müttefik kuvvetler Irak’a savaş ilan ettiler. 16 Aralık 1990’da büyük bir bombardıman başladı ve bu bombardıman 27 Şubat 1991 yılında sona erdi. Fakat o günden sonra ara ara da olsa bonbardıman sürdü. 11 Eylül saldırılarından sonra da gözler yine Saddam’a döndü.

Saddam Hüseyin yönetimi, 12 yıl süren BM ambargosunun ardından, 2003 yılının Mart ayında bu kez yalnızca ABD ve İngiltere tarafından oluşturulan koalisyonun başlattığı operasyonun ardından 9 Nisan 2003’te devrildi.

Operasyonun başlamasıyla ortadan kaybolan Saddam Hüseyin’in nerede saklandığı bilinmiyordu…

ABD’nin Irak’taki sivil yöneticisi Paul Bremer, 14 Aralık 2003 tarihinde düzenlediği basın toplantısıyla Irak’ın devrik devlet başkanı Saddam Hüseyin’in 13 Aralık gecesi Tikrit yakınlarında yakalandığını açıkladı. Saddam Hüseyin, doğum yeri Tikrit’e 20 kilometre, El Oca’ya 6 kilometre uzaklıktaki El Dor kasabasında, sık hurma ağaçlarının bulunduğu düz bir alandaki El Hadra bahçesinde bir sığınakta ele geçirildi.

Irak’taki Amerikan güçlerinin komutanı İspanyol General Ricardo Sanchez, Bağdat’ta düzenlediği basın toplantısında, Saddam’ın bir çiftlikteki 2 metre derinliğinde bir çukurda yakalandığını söyledi. Ricardo Sanchez, havalandırma sistemi bulunan çukurun girişinin tuğla ve çöplerle kamufle edildiğini ve çukurda sadece bir kişilik yer olduğunu belirtti. Saddam Hüseyin yakalandığı sırada yanında 750 bin dolar, iki kalaşnikof ve bir tabanca bulunuyordu.

Saddam Hüseyin’in kimliğinin belirlenmesine, 7 aydır tutuklu bulunan eski başbakan yardımcısı Tarık Aziz’in yardım ettiği bildirildi. Irak’taki ABD öncülüğündeki yönetimin adının açıklanmasını istemeyen bir yetkilisi, Reuters’a yaptığı açıklamada, ”Saddam’ın kimliği Tarık Aziz’in yardımıyla belirlendi” dedi, ancak ayrıntılı bilgi vermedi. Bir zamanlar Saddam’ın en yakın yardımcılarından olan Aziz, Temmuz’da ABD güçlerinin operasyonunuda öldürülen Saddam’ın oğulları Uday ve Kusay’ın cesetlerinin teşhisinde de yardımcı olmuştu.

SADDAM HÜSEYİN HANGİ SUÇLARDAN YARGILANACAK?

Irak’ın devrik lideri Saddam Hüseyin, 24 yıllık iktidarında meydana gelen bir dizi saldırı ve katliam suçlarından sorumlu tutularak yargılanacak. Saddam Hüseyin’in mahkemeye çıkarılması durumunda hakkında açılacak davada, suçlar şunlar:

İRAN-IRAK SAVAŞI: Irak 1980’de, İran İslam Devrimi’nden sonra küçük çaplı sınır çatışmalarından sonra İran’ı işgal ederek savaşı başlattı. 1988’de BM arabuluculuğunda sona erdirilen savaş sonucunda en az 1 milyon kişi hayatını kaybetti. Basra Körfezi’nin çıkışında İran’ın petrol dolum tesislerinin bulunduğu Harg Adası’nı bombalayan ve işgal eden Irak, 8 yıllık savaş sırasında İran’a karşı “sinir gazı” da kullandı.

HALEPÇE KATLİAMI: Irak Kürtleri, 1988’de özerklik taleplerini artırınca, Irak güçleri Halepçe’de siyanür gazı kullanarak kadın-çocuk 5 bin sivilin ölmesine neden oldu. “Kimyager Ali” olarak bilinen General Ali Hasan El Mecid, Kürtleri kendi köylerinden çıkarmak için kimyasal silah kullandı. Binlerce Kürt, köylerinden uzaklaştırılarak “yeniden yerleşim kampı” denilen bölgelerde yaşamak zorunda bırakıldı. 1991’deki “Körfez Savaşı” sırasında ise, onbinlerce Kürt öldürüldü ya da hapsedildi, 1 milyona yakını ülkeden kaçtı.

KUVEYT’İN İŞGALİ: Saddam Hüseyin’in komutasındaki Irak ordusu, Kuveyt’i işgal ederek “Körfez Savaşı”nın başlamasına neden oldu. Iraklı askerler, Kuveyt’ten çekilirken yüzlerce Kuveytli’yi esir alarak Bağdat’a götürdü, kenti yağmaladı. Savaş sırasında 700’den fazla petrol kuyusu ateşe verildi, petrol boru hatları açılarak Körfez ve su kaynakları kirletildi.

CİNAYETLER VE İŞKENCE: Irak’ta, onbinlerce insanın gömüldüğü düşünülen 270 toplu mezar olduğuna dair kanıtlar bulunuyor. BM İnsan Hakları Komisyonu, 2001’de Irak yönetimini, “suçlulara karşı geniş çaplı, sistematik işkence ve acımasız, insanlık dışı cezalar uyguladığı” için kınadı. Rejimin uyguladığı işkence yöntemleri arasında “askıya almak, dayak, tecavüz ve canlı insanları yakmak” olduğu bildiriliyor. 1979 İran İslam Devrimi’ne destek verdikleri gerekçesiyle tutuklanan binlerce Şii’nin akıbetleri bilinmiyor. Saddam Hüseyin 1979’da iktidarı ele geçirdiğinde, partinin yüzlerce üst düzey üyesi hapse atıldı ya da idam edildi.

KİTLE İMHA SİLAHLARI: Saddam Hüseyin 1990’larda kitle imha silahları üretmesi konusunda yasaklara uymayarak, uluslararası topluma ve Birleşmiş Milletler’e meydan okudu. Irak devlet başkanının, Irak’ta bulunan koalisyon güçlerine karşı saldırılardaki muhtemel işlevi de, yargılanması için bir gerekçe olabilecek.


VE İDAM KARARI

Irak’ın devrik Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, yargılandığı Duceyl davasında insanlığa karşı suç işlemekten 05 Ekim 2006 günü ölüm cezasına çarptırıldı. Saddam’ın savunma ekibi, kararın ve yargılama sürecinin meşru olmadığını savunurken, Iraklı Başsavcı Cafer El Musavi, Saddam’ın kurşuna dizilmeyeceğini, asılacağını açıkladı.

Saddam, mahkemenin hakkında ölüm cezası kararını vermesinden sonra duruşma salonunda tekbir getirdi ve “vatan sağolsun” diye bağırdı.

Saddam Hüseyin’in Bağdat’taki davası.

Duruşma Bağdat’ta yoğun güvenlik önlemleriyle korunan Yeşil Bölge’de, özel olarak inşa edilen bir salonda yapıldı.

Saddam Hüseyin ve davada kendisiyle birlikte yargılanan diğer yedi sanık, 1982 yılında Duceyl kasabasında 143 Şii’nin öldürülmesi talimatını vermekle suçlandı. Saddam Hüseyin ölüm cezasına çerptırıldı.

Mahkeme salonundaki kişilerin kimler?
1- Iraklı ve yabancı gazeteciler
2- Muhammed Azavi Ali, eski Baas partisi yetkilisi
3- Ali Daim Ali, eski Baas partisi yetkilisi
4- Barzan İbrahim el-Tıkriti, Saddam Hüseyin’in üvey kardeşi ve eski istihbarat servisi başkanı
5- Taha Yasin Ramazan, eski Devlet Başkanı Yardımcısı
6- Mizher Abdullah Ravid, eski Baas partisi yetkilisi
7- Abdullah Kadim Ruadi, eski Baas partisi yetkilisi
8- Avad Hamad el-Bandar Devrim Mahkemesi’nin eski baş yargıcı
9- Saddam Hüseyin Devrik Irak lideri
10- Rizgar Muhammed Amin, *Yargıç (istifa etti)
*Yeni yargıç Ahmed Hüdayir


SADDAM İDAM EDİLDİ
Irak’ın idam cezasına çarptırılan devrik lideri Saddam Hüseyin, şafaktan az önce asılarak idam edildi. (30 Aralık 2006)

ABD tarafından desteklenen Irak televizyon kanalı El Hurra, Saddam Hüseyin’in cezasının yerel saatle 06.00’dan (TSİ 05.00) az önce infaz edildiğini duyurdu.

Saddam Hüseyin, 2003 yılı nisan ayında, ABD öncülüğündeki koalisyon güçlerince devrilmiş ve bu yılın kasım ayında, 1982’de kendisine karşı düzenlenen bir suikast girişiminin Duceyl’de 148 Şii köylüyü öldürerek insanlığa karşı suçlu bulunmuştu.

Irak Dışişleri Bakan Yardımcısı Lebid Abbavi, Saddam Hüseyin’in asılarak idam edildiğinin resmen açıklandığını söyledi. Lebid Abbavi, BBC Televizyonu’na yaptığı açıklamada “Saddam Hüseyin asıldı. Bu resmen ilan edildi” diye konuştu.

 


*Baas: Arapça, diriliş anlamına geliyor. 1940’lı yıllarda Şam’da, savaş altında kurulan bir parti. Amacı, tüm Arapları birleştirmek. Zaten Ortodoks Hıristiyan Mişel Eflak ile Sünni Müslüman Selahattin el-Bitar tarafından kurulmuş. İlk kongresini 1947 yılında yapmış. 1953 yılında Ekrem El Havrani’nin ‘Arap Sosyalist Partisi’ ile birleşerek ‘Arap Sosyalist Baas Partisi’ adını almış. Parti, tüm Arap dünyasını önce özgürlüğe sonra da sosyalizme ulaştırmak hedefini güdüyor.

Aslan Mashadov

Cuma, Haziran 29th, 2012

Çeçen lider Aslan Mashadov 1951 yılında Kazakistan’da doğdu. Mashadov 6 yaşındayken Çeçenistan’a döndü. 1972 yılında Tiflis Askeri Topçu Akademisinden mezun oldu. Rusya Federasyonu’nun bazı bölgeleri ile Macaristan ve Litvanya’da görevler yaptı.

Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ise ordudan ayrılarak, 1992’de Çeçenistan Genelkurmay Başkanı oldu. Rus güçlerine karşı 1994-1996’da Çeçen savaşçılara liderlik eden Mashadov, Rus güçlerin çekilmesinden sonra Çeçenistan devlet başkanı oldu.

1999’da Şamil Basayev Dağıstan’a girince Moskova, Mashadov ile teması kesti. Mashadov’un görev süresi 2001’de bitti. İkinci savaş nedeniyle seçim yapılamadığı için halen görevde olduğunu iddia ediyordu, ancak Moskova tarafından tanınmıyordu.

2002’de Moskova’daki tiyatro baskınını gerçekleştirilenler, Mashadov’a bağlı olduklarını açıklamışlardı.

Rusya 2004 Eylül ayında, ülkenin güneyindeki Kuzey Osetya’ya bağlı Beslan’da bir okulun kuşatılması eyleminden ve bunu takip eden kanlı olaylardan Mashadov ile bağlantıları olan uluslararası teröristleri sorumlu tuttu.

Mashadov ise sivillere yönelik saldırıları kınadığını kaydederek, eylemden Rusya’nın Çeçenistan’da attığı adımlar nedeniyle eziyet çekenlerin intikamını almak isteyen “çılgınlar”ın sorumlu olduğunu belirtti.

Mashadov’un 2005 Şubat ayında ateşkes ilan ederek Kremlin yönetimine barış görüşmeleri yapma önerisi, Moskova tarafından reddedildi.

8 Mart 2005’te Rus askeri yetkililer, Çeçen lider Aslan Mashadov’un öldürüldüğünü açıkladı.

Yaser Arafat

Cuma, Haziran 29th, 2012

Eski bir Osmanlı zabiti olan Abdülrahman Bey, Mısır’da dünyaya gelen oğluna, Muhammed adını verdi. Çoban, tüccar, Pakistanlı işadamı, hatta yaşlı bir kadın kılığında İsrail topraklarına baskınlar düzenlerken, Muhammed’in kod adı, “Ebu Ammar”dı. 1994’te, Nobel Barış Ödülü’nü alırken ise, herkes onu, Filistin lideri Yaser Arafat olarak tanıyordu. Dünyanın en çalkantılı bölgesinde doğan Yaser Arafat’ın çocukluğunu geçirdiği ev, İsrail’in Doğu Kudüs’ü işgalinden sonra, ağlama duvarına yer açmak için yıkıldı. Arafat, gençliğinde neşeli ve enerji doluydu. Çevresindekileri kolayca etkileyebilen Arafat, Kahire Üniversitesi’nde okurken, Filistinli Öğrenciler Birliği’nin lideri seçildi. Uluslararası toplantılarda Filistin sorununun sözcülüğünü yapmaya, daha o zamanlar başladı. Üniversiteden sonra, kısa bir süre, Kuveyt’te inşaat mühendisliği yaptı.

1958’de El Fetih‘i kurdu. Örgütün, İsrail topraklarına düzenlediği vur-kaç eylemlerinde, bizzat yer aldı. 1967 Arap-İsrail Savaşı’ndan sonraysa, artık bir efsaneydi. Mısır lideri Cemal Abdül Nasır, bu genç adamı desteklemeye başladı. Onu, Mısır heyetinin bir üyesi olarak Sovyetler Birliği’ne götürdü.

İKİ ÖNEMLİ İLKE

Böylece adı artık uluslararası arenada da geçmeye başlayan Arafat, bütün Filistin örgütlerini çatısı altında toplayan Filistin Kurtuluş Örgütü’nün başına geçti. İki önemli ilkeye, sıkı sıkıya sarıldı: Bu ilkelerden birincisi, Filistin hareketinin, herhangi bir Arap ülkesinin denetimi altına sokmamaktı. Bu nedenle, Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad‘la, sürekli karşı karşıya geldi. İkinci önemli ilkesiyse, komünistlerden, radikallere kadar farklı Filistinli grupları birarada tutmaktı. Bunun için de, onların disiplinsizliğe varan davranışlarına göz yumdu. Filistinli grupların bu disiplinsizliği, Ürdün’de iç kargaşaya yol açtı. Ürdün güvenlik güçleriyle, Filistin örgütleri arasında yaşanan kanlı çatışmalar, tarihe, “kara Eylül” olarak geçti.

Filistin Kurtuluş Örgütü, Ürdün’den Lübnan’a taşınmak zorunda kaldı. Ancak, bu gelişme, Lübnan’daki etnik dengeleri bozdu. Patlayan iç savaş, yıllarca sürdü. İsrail, kargaşa içindeki Lübnan’ı işgal etti. Arafat, o günlerde, bugünün İsrail başbakanı, o zamanların savunma bakanı Ariel Şaron‘un elinden kurtulmak için, sürekli hareket eden bir araçta yaşamak ve sonunda, Lübnan’dan da çıkmak zorunda kaldı. Arafat’a ve hareketine, bu kez, Tunus kucak açmıştı. Arafat, en yakın arkadaşı Ebu Cihad’ı da, İsrail özel kuvvetlerinin yaptığı bir baskında, Tunus’ta kaybedecekti.

DÜNYANIN KABUL ETTİĞİ LİDER OLMAYA GİDEN YOL

1987’de, Filistinlilerin direnişi, sokağa döküldü. İntifada, yani “direniş” hareketinin en sıcak günlerinde, Arafat, tarihi bir adım attı. 1988’de Filistin Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. Bir ay sonra, yine, tarihi açıklamalar yaptı. İsrail’in, “güvenlik içinde var olma hakkını tanıdıklarını”, ve “teröre karşı olduğunu”, ilk defa söyledi. Bu açıklamadan birkaç saat sonra Amerikan yönetimi, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü, Ortadoğu sorununun taraflarından biri olarak tanıdığını ilan etti. Arafat’ın en büyük hatalarından biriyse, Körfez Savaşı?nda “yanlış ata oynamak”tı. Kuveyt’i işgal eden Saddam Hüseyin’in yanında yer alınca, petrol zengini körfez ülkelerinden gelen ekonomik desteği, bir anda kaybetti.

OSLO ANLAŞMASI VE NOBEL BARIŞ ÖDÜLÜ

Savaştan sonra Ortadoğu’da dengeler değişti. Beyaz Saray’ın zoruyla, Ortadoğu barışı için görüşmeler başladı. Madrid’de açık açık, Oslo’da gizliden gizliye yürütülen görüşmeler, 1993’te sonuç verdi. Oslo’da varılan, Washington’da imzalanan anlaşmayla, İsrail Başbakanı İzak Rabin ve Filistin lideri Yaser Arafat, Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Arafat, bir yıl sonra, eskiden gizlice girdiği Gazze’ye, bu kez, Filistin yönetimi başkanı olarak taşındı. Çabaları hep, Filistin devletini kuracak olan nihai anlaşmayı sağlamak içindi. 2002 Şubat ayının ortalarında çıkan bir çatışma yüzünden yine Şaron tarafından ev hapsinde tutulmaya başlayan Yaser Arafat, Parkinson hastalığı ile de mücadele etmek zorunda kalıyor.


HABERLER Arafat’a Sürgün Yolu

Mao Zedong

Cuma, Haziran 29th, 2012

1893 yılında Çin’in Human eyaletinde doğdu. Babası zengin bir kişiydi. 13 yaşına kadar sabahları tarlada çalışan öğleden sonraları da okula giden Mao Zedong, 1911 yılında Guomindang ordusuna katıldı. Bu ordu 1912 yılında Mançu Hanedanı’nı devirerek cumhuriyet ilan etti. Mao, Marksist fikirlerle de öğretmen okulunda okurken tanıştı; bu fikirler Pekin’e yaptığı bir gezi sırasında pekişti; bu gezi aynı zamanda ÇKP’yi kuracak olan öncülerle tanışma fırsatı verdi Mao’ya.

Mao, soydaşı olan Li Dazhao’dan çok etkilendi ve Li’nin “Çin’deki devrimin ancak köylü tarafından başarılabilir” fikrini daha sonraki mücadelelerinde ana düstur olarak benimsedi.

Mao, ilk siyasal faaliyetlerini Hunan’da özerklik yanlısı bir hareket içinde yürütmeye ve bu hareketin sosyalist gençlik bölümünü örgütlemeye koyuldu. Ardından ÇKP’nin eylemlerine katılacak ve onun desteklediği işçi sendikalarıyla bağlantılı bir madenciler grevi örgütleyecektir. 1921’de yapılan ÇKP kongresinde Mao sekreter oldu. ÇKP’nin ilk taktiği, birleşik milliyetçi taktiği oldu; bu cephede anarşistlerle omuz omuza mücadele yürütüldü ve hatta Cumhuriyetçi Sun Yat-Sen’in Guomindang’ı ile bütünleşildi.

ÇKP, 1925 yılındaki ilk devrimci ayaklanmasını organize etti ve bu ayaklanma kanlı bir şekilde bastırıldı. Bu ayaklanma ÇKP için sonun başlangıcı gibiydi; 1927’ye gelindiğinde hemen hemen sıfır noktasına gelmişti. On yıl sonra parti Japon işgalcilerine karşı bir kez daha Guomindang ile işbirliği yaptı; ancak bu kez, kendi birliklerinin bağımsızlığını korudu; çünkü rüzgar artık Mao’nun kızıl devrimcilerinden yana esiroydu.

Aslında Mao, 1925 yılından itibaren parti ile ters düşen tezleri savunuyordu. Büyük ayaklanmalar geleneğini sürdüren Mao, Hunan eyaletinde ilk köylü birliklerinin kuruluşunu destekledi. Mao, yabancı etkisine açık olan şehirlerinden ziyade bu etkiye kapalı olan köylülerin harekete geçirilmesinin daha kolay olduğunu düşünüyordu. Ayrıca ÇKP’nin şehirli yöneticilerinin SSCB’nin sözcülüğünü yapmaktan başka bir iş yapmadığını düşünüyordu. Bu hareket Mao’nun liderliğe yükselmesinde önemli bir dönüm noktası oldu.

1927’deki kırımdan sonra komünistlerin yeniden örgütlenişi sırasında Çin Köylüler Birliği’nin yönetimine seçildi Mao. “Güz hasadı ayaklanması”ndan arta kalan birkaç köylüyü bir araya getiren Mao, ilk devrimci orduyu kurdu. Ne var ki Guomindang’ın lideri General Çan Kay-Şek’e bağlı hükümet birlikleri, Mao’nun devrimci ordusunu Jinggang Dağlarına sığınmaya zorladı; Mao, burada Parti’nin destek vermemesine rağmen, kasım 1927’den itibaren toprakları köylüler arasında paşlaştırdı ve köylüleri silahlandırdı. Kızıl Ordu’nun gelecekte komutanı olacak olan Zhu De’nin askeri yardımıyla kızıl üsler, özellikle Jiangxi Eyaletinde çoğaldı. 1931’de devlet başkanlığını Mao’nun üstlendiği bir Çin Sovyet Cumhuriyeti ilan edildi; iki yıl sonra, Parti Merkez Komitesi’nin geri çekilmesi üzerine Mao bu eyalette komünist devrimin başına geçti.

UZUN YÜRÜYÜŞ VE İKTİDAR

Komünistler, 1934 sonbaharında bir yıl sürecek bir Uzun yürüyüş için Jiangxi’yi boşaltmak zorunda kaldılar: yola çıkan yaklaşık 100 000 kişiden yürüyüşün sonunda ancak onda biri hayattta kalabilmiştir. Kızıl Ordu birlikleri, düşman kuşatmasından kurtulmak için kendinden daha kalabalık ve daha iyi silahlanmış hükümet kuvvetleriyle çarpışa çarpışa kuzeybatıya doğru zorlu bir dağlık arazide 10 000 kilometre yol yürümüşlerdi.. İşte bu Uzun Yürüyüş’ün mimarları ve kalan 10 000 kişi, Çin devriminin de seçkinlerini oluşturdu.

Uzun yürüyüş ve daha sonraki dönemde ÇKP ve Mao, milliyetçi tepkiden de destek alarak kendi yönetimi altındaki topraklarda karşılıklı yardımlaşma ekipleri oluşturarak ekonomik örgütlenmeyi sürdürdü. Bu tarz örgütlenme şu ilkeden hareket ediyordu: “Parti otoritesi, ilke olarak tabana ifade özgürlüğü tanıyan ama yukarıdan alınan kararların tartışılmasını yasaklayan bir demokratik merkeziyetçilik ve dünşünceyi baskı altına alan “özeleştiri”. Mao, Makyavel’den itibaren siyasette geçerli olan bir ilke ile başlangıçta, Parti’nin genel direktiflerine aykırı olarak (hedef için her yol meşrudur), zengin köylülerin desteğini yitirmemek için, aşırı sert bir tarım reformundan uzak durma politikasını uyguladı.

Mao, Guonmindang’a karşı üç yıl süren savaş ve Kuzey Çin köylülerinin yoğun bir biçimde hareket geçirilişi sonucunda, 1 Ekim 1949’da Pekin’de Tian An Men Meydanı’nda bir bildiri okuyarak Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan etti. (Kaynak: Büyük Ansiklapedi) 1954 yılında Devlet başkanı seçilen Mao, artık rejimin ideolojik güvencesi ve yeniden kavuşulan birliğin simgesiydi.

DÜŞÜNCESİ

1956’da Hrusçov’un Stalin‘in kişiliğini tapınmayı eleştiren ve hatalarını ortaya koyan raporundan sonra, Çinli yöneticiler, ölmüş totoliter şefi savunmaya kalkıştılar; böylece Mao’ya yönelebilecek eleştirilerin önünü kesmek istediler. Nitekim Mao da, 1957’de verdiği Halkın İçindeki Çelişkilerin Adil Çözümü konulu söylevinde Marksist ve Leninis anlayışlarla arasındaki mesafeyi dile getirdi.

Sosyalizme geçiş evresi boyunca, Marksiszm-Leninizm, önceliği ekonomik etkenlere verir ve partinin ideolojisinin egemen olduğu kültürel alanı her türlü çelişkiden uzak tutar. Mao, Taocu yin ve yang geleneğine yaslanmakta tereddüt göstermeyerek, çelişkili etkenlerin ortadan kalkması nedeniyle, ideolojik devrimin ekonomik devrimden önce geldiği “kitle çizgisi” halinde kollektif enerjiyi seferber edecek ard arda devrimlerin zorunlu olduğunu ileri sürdü. Bu bağlamda, İleriye Doğru Büyük Sıçrama (1957-1960) gönüllü stratejisini benimsedi; bu doğrultuda “tarım cephesi askerleri” haline getirilmiş köylülerden ölçüsüz bir üretim çabası istendi. Büyük Sıçrama’nın sonucu 13 milyon kişinin açlıktan ölmesine yol açan bir kıtlık oldu. Bunun üzerine “Büyük Önder(!)” ülkenin doğrudan yönetiminden çekildi.

Mao’nun önemli fikir kaynaklarından biri de Charles Darwin‘di. Daha sonra anlatılacak olan Kültür Devrimi*‘nin temelinde de bu fikirlerin olduğu görülecektir. K. Mehnert, bu konuda “Mao, kurduğu bu düzenin felsefi dayanağını “Çin sosyalizminin temeli, Darwin’e ve Evrim Teorisi’ne dayanmaktadır” diyerek açıkça belirtmişti” demektedir.

II. DÖNEM İKTİDAR

1963’ten itibaren, belli başlı Maocu tezlere dayalı olarak olağanüstü bir propaganda saldırısı, bir sosyalist eğitim kampanyası başlatıldı: partinin kitleler tarafından denetlenmesi, hiyerarşiye son verilmesi, el emeğiyle kafa emeği, şehirle köy arasındaki faklılığın kaldırılması. Halk Kurtuluş Ordusu’nun yöneten Lin Biao, Mao’nun kişiliğinde gerçek bir tapınmayı örgütledi. Mao, bir kez daha ekonomi uzmanlarına karşı çıktı ve iktidarı ele geçirmek üzere parti aygıtına karşı Kültür Devrimi’ni (1965-1969) yönetti. Dört Eski’yi (eski düşünceler, eski kültür, eski alışkanlıklar ve eski adetler) yok etmeyi, Kültür Devrimi, bürokrasiyi eleştiriyordu.

Liselerde ve üniversitelerde şiddet hareketleri başladı, öğretmenler dövüldü; 1966’da çoğunluğu öğrencilerden, fanatik gençlerden oluşan milyonlarca Kızıl Muhafız’ın seferber edilmesiyle terör doruk noktasına ulaştı. Bu döneme hakim olan Kaostu. Komünizmin Kara Kitabı adlı eserde bu dönem şöyle tasvir ediliyordu: “Hepsi ölüme mahkum edilen devrim karşıtları, bütün halkın davet edildiği açık duruşmalarda, Kızıl muhafızlar tarafından parçalanıyorlardı. Halk ise bu esnada “öldür öldür!” diye bağırıyordu. Kızıl Muhafızlar bazen parçaları kızartıp yiyor ya da hala canlı olan mahkumun gözleri önünde ailesine yediriyordu; herkes “eski mülk sahibi”nin karaciğerinin ve kalbinin yendiği ziyafetlere ve konuşmacının yeni kesilmiş kafalardan yapılmış bir kazık dizisi önünde konuştuğu toplantılara davetliydi.”

Çin’de yamyamlığa varacak kadar şiddetlenen nefret ve vahşet hakimdi. (Komünizmin Kara Kitabı, s. 617)” Kızıl Muhafızlar, şehirleri denetim altına aldılar ve geçmişin simgesi dedikleri her şeyi yakıp yıktılar. Kendi içlerinde de bölünmüş haldeki Kızıl Muhafızlar, ordu tarafından düzene uymaya çağrıldı. Bu düzenleme bizzat Mao tarafından yönetildi. Mao’nun en çok eleştirilen yönü de bu oldu.

Kendisinden sonra gelen yöneticiler tarafından Mao’nun uyguladığı Kültür Devrimi, rejimin uğradığı tüm başarısızlıkların nedeni olarak gösterildi. Aynı şekilde, İleriye Doğru Büyük Sıçrama’dan başlayarak, Mao’nun tüm hataları, ihtiyarlayan otokrat üzerinde büyük etkisi olan eşi Jiang Quing**‘in yönettiği Dörtlü Çete’ye mal edildi. Kültür Devrimi’nin hem örgütlenmesine hem bastırılmasına katılmış olan bu önde gelen Maocular, 9 Eylül 1976’da Mao’nun ölmesinden sonra iktidarlarını sürdüremediler.


*Kültür Devrimi: Mao Zedung iktidar mücadelesi sırasında çok planlı hareket etmiş, büyük bir sabırla başarısızlıklardan geçe geçe başarıya ulaşmıştır. Ülke içinde kendisine karşıt güçleri yenilgiye uğrattıktan, II. Dünya Savaşı sonrası emperyalizmin tasfiyesini sağladıktan, 1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan ettikten sonra, artık yeni hedefi kuracağı düzeni daim kılmaktı. Bu amaçla tasarlamış olduğu insan modeline ulaşmak için 1966 Kasımında “Büyük Proleter Kültür Devrimi”ni başlatmıştır. Bu devrimin önemli ilk öğesi, Mao’nun adeta putlaştırılmaya varan önemi yani halka benimsetilen; insanı, toplumu, doğayı dönüşüme uğratan; insanları kendi sistemine göre varoluşları hakkında bilgilendiren bir düşünce tarzı olan “Mao Zedung Düşüncesi(MZD)”dir. Bu düşünce tarzıyla Mao, bir çok sistemin, ideolojinin sahip olduğu yapısına uygun tek tip insan ütopyasını bir süreliğine gerçekleştirmiştir.

**Jiang Qiang: 1980’de Dörtlü Çete duruşmasında, ömür boyu hapse mahkum edilen Jiang Wuing, 1991’de intihar etti.

Mahatma Gandhi

Cuma, Haziran 29th, 2012

1869 yılında doğdu. “Şiddet göstermeme, inancımın birinci maddesidir. Aynı zamanda o, benim itikatımın da son maddesidir.” diyen Hintli pasifist siyasetçi ve düşünce adamı Gandhi, İngiliz sömürgeciliğine karşı Hint milli hareketinin, 1919-1948 yılları arasındaki en önemli lideriydi. 1869’da Porbandar’da Vaşiya Kastı’ndan bir ailenin oğlu olarak doğan Mohondas Karamçand Mahatma (Ulu Ruh) Gandhi, 1888-91 yılları arasında Londra’da hukuk öğrenimi gördükten sonra, iki yıl Bombay ve Rackot Kentlerinde avukatlık yaptı. 1893-1914 yılları arasında Güney Afrika’da da avukat olarak çalıştı. Burada ırkçı Apartheid rejiminin ırk ayrımı politikalarına maruz kalan Hintli göçmen işçilerin haklarının savunucusu durumuna yükseldi. Gandhi’nin Güney Afrika’da geçirdiği yıllarda oluşturduğu ideolojisinin temellerini, şiddet karşıtlığı, sivil itaatsizlik, pasifizm, uzlaşmacılık, çilecilik, Asya milliyetçiliği, Hinduizm akımının dinsel mistik öğeleri, dinlere saygı ve teknoloji karşıtlığı oluşturur. Tam 21 yıl sonra, 9 Ocak 1915’te, ülkesi Hindistan’a dönen Gandhi’yi karşılamaya gelen onbinlerce Hintli, onun artık Hindistan için milli bir simge haline geldiğinin de bir kanıtıdır. Hindistan’da olduğu yıllar boyunca İngiliz emperyalizmine karşı pasif ve uzlaşmacı bir çizgi izleyen Gandhi, gerçekleşen birçok yığınsal milli bağımsızlıkçı ve emekçi eylemlerinden doğan kurtuluş fikrini, olgun bir fikir olarak görmedi. Avrupa ürünlerini boykot, sivil itaatsizlik gibi eylemler gerçekleştiren Gandhi, ayaklanmaya ve ulusal kurtuluş için savaşa karşı oldu. Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler için asker toplamak en büyük hatalarından biri olmuştur. 30 Ocak 1948’de radikal-milliyetçi bir Hintli tarafından gerçekleştirilen bir suikastle öldürdü.

Stjepan Mesiç

Cuma, Haziran 29th, 2012

Stjepan Mesiç, 2 Şubat 2000’de Franjo Tudjman’ın ölümü ile boşalan Hırvatistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı koltuğuna seçilmiştir. Otokratik ve milliyetçi selefinin tersine Mesiç, Avrupa ve NATO yanlısı bir merkez siyasetçisidir.

Mesiç, 24 Aralık 1934’te Orahovica kentinde dünyaya geldi. 1961’de etkin bir öğrenci lideri olarak tanındığı Zagreb Üniversitesi’nin hukuk bölümünden mezun oldu. Siyasi kariyerine Hırvatistan Sosyalist Cumhuriyeti Parlamentosu’nun bir üyesi olarak başlayan Mesiç, 1970’li yılların başlarında Josip Broz Tito iktidardayken, Hırvat milliyetçiliği yaptığı savıyla bir yıl hapis cezası aldı.

1990’ların başlarında Franjo Tudjman’ın Hırvat Demokratik Birliği’ne (HDZ) katıldı ve kısa süre içinde bu örgütün sekreteri, daha sonra da HDZ Yürütme Komitesi’nin başkanı oldu. 1990’da yapılan ilk çok partili seçimlerde HDZ iktidara geldi ve Mesiç de Hırvatistan’ın ilk başbakanı olmuştur. Hırvat Parlamentosu’nun aldığı kararla – Yugoslavya Federasyonu’nun 1991 Aralık ayında yıkılışına değin – cumhuriyetin Yugoslav Başkanlığı’na seçtiği Mesiç’in adı tarihe eski Yugoslavya’nın son cumhurbaşkanı olarak geçecektir.

1992’de bağımsız Hırvat parlamentosunun sözcülüğüne seçilen Mesiç, 1994’te HDZ’yi terk edip yeni bir parti kurma girişiminde – Bağımsız Hırvat Demokratlar (HND) – bulunduğunda bu görevden alınmıştır. Bu adımı, Mesiç’in HDZ ve Tudjman’ın demokratik olmayan tavırlarından, özellikle Bosna Hersek’in içişlerine karışma çabalarından, duyduğu hoşnutsuzluğun bir göstergesi olmuştur.

1997’de HND dağılmış ve Mesiç merkezdeki Hırvat Halk Partisi’ne katılmıştır. Partinin yürütme kurulu başkan yardımcısı olan Mesiç, cumhurbaşkanı olmasının ardından, tüm Hırvatlar’ın cumhurbaşkanı olmak istediğini söyleyerek bu partiden ayrılmıştır.

Dragan Caviç

Cuma, Haziran 29th, 2012

Dragan Caviç, Bosna Hersek’de 2002 yılının Ekim ayında gerçekleştirilen genel seçimlerin ardından, 28 Kasım 2002’de, Sırbistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu. Caviç, eski cumhurbaşkanı Mirko Saroviç’in yerini aldı. Caviç, en yakın rakibi Milan Jeliç’in yüzde 22.1’lik oy oranına karşılık olarak, oyların yüzde 35.9’unu aldı. Seçimlere katılma oranı yüzde 53.9 olarak gerçekleşti.

10 Mart 1958’de Zenica’da doğan Caviç, ilk ve orta öğrenimini Banja Luka’da tamamladı. Caviç, 1980 yılında Banja Luka Üniversitesi Ekonomi Fakültesi’nden mezun oldu. Ekonomist olarak çalışan Caviç, özel ve resmi bir çok özel şirket ve devlet kuruluşunun mali hizmetler ve ticaret müdürlüğü görevinde bulundu. Sırp Demokratik Partisi’nin üyesi olan Caviç, Haziran 1998’den Mart 2002’ye kadar partinin başkan yardımcılığı görevini yürüttü. Parti, 2002 yılında Caviç’I genel başkan yardımcılığına seçti.

Caviç, 1998 yılında Sırbistan Cumhuriyeti Parlamentosu Ulusal Meclisi’ne seçildi fakat dönemin Yüksek Temsilcisi Carlos Westendorp tarafından, Dayton Barış Anlaşması sürecini engellediği gerekçesiyle görevden alındı. Caviç’in görevden alınması, siyasi faaliyette bulunmasının da yasaklandığı anlamına geliyordu; fakat bu karar, Westendorp’un yerine gelen Wolfgang Petritsch tarafından, Temmuz 1999’da iptal edildi. Caviç, 2000-2002 yılları arasında, Sırbistan Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak görev yaptı.

Evli olan Cavic’in, bir kızı bir de oğlu var.

Cahar Dudayev

Cuma, Haziran 29th, 2012

1944 yılı Şubat ayında Çeçenistan’ın Yalho Köyü’nde dünyaya geldi. Doğumunun ardından henüz 15 gün geçmişken 23 Şubat 1944 tarihinde ailesi ile birlikte Sibirya’ya sürgün edildi. Çocukluk ve okul yıllarını Kazakistan’ın Sibirya Bozkırı’nda geçirdi. 1962’de Tambov Askeri Pilot Yüksek Okulu’ndan ve 1966’da Uzak Mesafe Uçakları Pilot ve Mühendis Yetiştirme Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. 1974 yılında Gagarin Hava Harp Akademisi’ni bitirerek birinci sınıf pilot ve mühendis unvanını aldı. Kendisine SSCB Hükümeti tarafından 12 madalya verildi ve tüm generalliğe kadar yükseldi.

Dudayev, Sovyet tarihinde Stratejik Hava Kuvvetleri’nde Tümen Komutanı olarak görev yapan ilk Müslüman’dı. Baltık ülkelerinde meydana gelen bağımsızlık hareketlerini kuvvet kullanarak bastırması emredildi ancak bu emri yerine getirmedi. Rus Hükümeti bu itaatsizlikten dolayı Dudayev’i askeri birliği ile Grozni’ye sürdü. Dudayev 1990 yılı Mayıs ayında görevinden istifa etti.

1990 yılının Kasım ayında gerçekleşen “Çeçen Ulusal Kongresi”ne davet edildi ve icra kurulu başkanı seçildi. 19–21 Ağustos 1991’de Gorbaçov’a karşı yapılan başarısız darbe teşebbüsü sırasında darbecilerin karşısında yer aldı. Darbecilerle işbirliği yapan Çeçen-İnguş Cumhuriyeti Hükümeti’ni düşürmek için başlatılan halk hareketinin başına geçti.

27 Ekim 1991 tarihinde yapılan seçimlerde %85 oy oranıyla Çeçenistan Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı seçildi. Çeçenistan’ın bağımsızlığını tanımayan Rusya’nın 1994 yılında başlattığı saldırılar karşısında Çeçen direnişinin liderliğini yürüttü. I. Çeçen-Rus Savaşı’nda önemli başarılara imza atan Dudayev, 21 Nisan 1996 tarihinde düzenlenen bir suikast sonucu şehit edildi.

Gambetta Benjamin Clamenceau

Cuma, Haziran 29th, 2012

Fransız siyaset ve devlet adamı. Tıp öğreniminden sonra 1870’de Belediye Başkanı olarak siyasi hayata girdi. Paris milletvekili oldu ve az zamanda büyük bir nüfuz kazanarak, 1882’de Gambetta kabinesini, üç sene sonra Ferry, bir yıl sonra da Brisson kabinelerini devirdi. 1887’de Cumhurbaşkanı Grevy’yi istifaya mecbur etti. Gazetecilik hayatında önce la Justice, sonra l’Aurore gazetelerini idare etti.

1902’de Ayan azası olarak Waldeck-Rousseau ile mücadele etti ve kilise ile devletin ayrılması tezini savundu. 1906’da İçişleri Bakanı ve aynı sene Başbakan oldu. I. Dünya Savaşı çıktığı zaman ordunun ayan komisyonu başkanıydı. Clemenceau 1920’de Cumhurbaşkanı oldu ama başarı sağlayamadı. Bu nedenle, siyasi hayattan çekildi ve Hindistan ve Amerika’ya uzun bir seyahat yaptı.

Georgi Pırvanov

Cuma, Haziran 29th, 2012

Pernik kentinde 1958 yılında doğan Georgi Pırvanov, matematik lisesini bitirdikten sonra Sofya Üniversitesi Tarih Fakültesi’nden mezun oldu. Daha 24 yaşındayken Komünist Partisi üyeliğine kabul edilen Pırvanov, rejim değişikliğinden sonra eski Komünist Parti’nin devamı niteliğindeki Bulgaristan Sosyalist Partisi (BSP) saflarına katıldı.

BSP içinde çeşitli görevlerde bulunan Pırvanov, son olarak 1994 yılında Genel Başkan Yardımcılığı’na kadar yükseldi. Pırvanov, 1996 yılında Genel Başkan Jan Videnov’un görevinden istifa etmesi üzerine BSP Genel Başkanlığı’na getirildi. Pırvanov, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine BSP’nin adayı olarak katılma kararı aldı. 20 Aralık 2001’de yapılan seçimlerden zaferle çıkan Pırvanov’u seçimlerde BSP’nin yanı sıra üyelerinin çoğunluğunu Türkler’in oluşturduğu Hak ve Özgürlükler Hareketi de (HÖH) destekledi.

Hüsnü Mübarek

Cuma, Haziran 29th, 2012

Muhammed Hüsnü Said Mübarek, 4 Mayıs 1928’de Kahire yakınlarındaki Menofya Köyü’nde dünyaya geldi. Hava Harp Akademisi’ni bitiren Mübarek, Mısır Ordusunda çeşitli görevler üstlendi.

Suzan Mübarek ile evli olan 83 yaşındaki Hüsnü Mübarek, Cemal ve Alaa Mübarek’in babasıdır.

Savunma Bakanı Yardımcılığı ile askerlik kariyerinin zirvesine ulaşan Hüsnü Mübarek, 1975’te Devlet Başkanı Enver Sedat’ın yardımcılığına atandı. 6 Ekim 1981’deki Enver Sedat suikastı, Hüsnü Mübarek ve Mısır siyaseti için dönüm noktası oldu. Sedat’ın ölümünün ardından Devlet Başkanlığını devralan Mübarek; 1987, 1993, 1999 ve 2005’teki seçimleri kazanarak iktidarını sürdürdü.

Uzun soluklu iktidarı ile sık sık eleştirilere maruz kalan Hüsnü Mübarek, Mısır’ı, Mehmet Ali Paşa’dan sonra en uzun süre yöneten kişi olarak tarihe adını yazdırdı.

Protestolar ve İstifası

2011 yılında Tunus’ta başlayan Arap dünyası prostestolarının 25 Ocak 2011’de Mısır’da da başlaması üzerine 10 Şubat 2011’de yetkilerinin çoğunu yardımcısı Ömer Süleyman’a devretti, 11 Şubat 2011’de ise görevini orduya ve anayasa mahkemesine devrederek istifa etti.

Georgi Parvanov

Cuma, Haziran 29th, 2012

Georgi Parvanov, 18 Aralık 2001’de Bulgaristan cumhurbaşkanlığına seçilmiştir. Sosyalist Parti’nin lideri olan Parvanov, Bulgaristan’da 1990’larda sona eren komünist dönemin ardından cumhurbaşkanı seçilen ilk eski komünist olmuştur. Seçim kampanyasında “Sizin tarafınızdayım” sloganını kullanan ve toplumsal konulara vurgu yapan Parvanov, cumhurbaşkanlığı seçiminde partisinin meclis seçimlerinde aldığı oyun iki katı oya ulaşmıştır.

28 Haziran 1957 doğumlu olan Parvanov, 1981 yılında Bulgar Komünist Partisi’ne (BKP) katılmıştır. 1989’da parti başkanı Todor Jivkov’un görevden alınmasından bir yıl sonra, BKP adını Bulgar Sosyalist Partisi (BSP) olarak değiştirmiştir. 1991’de Parti’de ilk kez bir göreve seçilen Parvanov, parti hiyerarşisinde hızla yükselerek 1996 yılının Aralık ayında BSP başkanı olmuştur. Parvanov söz konusu göreve, aylar süren sokak gösterilerinin ardından düşürülen başbakan Zhan Videnov’un yerine seçilmiştir. İki aydan daha kısa bir süre sonra, Parti iradesine karşı çıkan Parvanov ve BSP’nin başbakan adayı Nikolay Dobrev, krizi daha da derinleştirmemek için, yeni bir hükümet kurma görevini kabul etmemişlerdir.

Bu hareket krizi sona erdirmiş, BSP’nin muhalefete düşmesine yol açmış fakat Parvanov’un halk tarafından saygın, dengeli bir kişi olarak algılanmasına yol açarak onu Bulgar siyasi tabakasının en tanınan simalarından biri yapmıştır. Reform yanlısı Parvanov, o günlerden bu yana BSP’yi Avrupai bir sosyal demokrat partiye dönüştürmeye çabalamıştır. 1999’da Yugoslavya’da süren hava bombardımanına Parvanov ve onun Meclis’teki grubu karşı çıkarak NATO’nun Bulgaristan hava sahasını kullanması aleyhinde oy kullanmıştır. Sosyalist lider bir yıl sonra ise partisinin Bulgaristan’ın AB ve NATO üyeliğini desteklediğini belirten bir açıklama yapmıştır.

Seçim zaferinin ardından Parvanov, NATO ve AB konusundaki desteğini yeniden dile getirmiştir. Cumhurbaşkanı, Bulgaristan’ın geleneksel ortakları Rusya, Ukrayna ve diğerleri ile de ilişkilerini yeniden diriltmesi gerektiğine de inanmaktadır. Herhangi meşru bir hükümetle yakın işbirliği içinde çalışacağına söz veren Parvanov, tüm Bulgaristanlılar’ın cumhurbaşkanı olacağını taahhüt ederek devletin üstlenmesi gereken daha güçlü rollere ve halkın devlete olan güveninin yeniden sağlanması gereğine atıfta bulunmuştur. Bulgaristan cumhurbaşkanlığı simgesel ve sınırlı yetkilere sahip olsa da, kurumların hızlı çalışması ve ülkenin uluslararası imajı açısından önemli bir görevdir.

Aslen tarihçi olan Parvanov, birçok makale ve deneme kaleme almıştır. 1981’de Sofya Üniveristesi’nden mezun olduktan sonra, 1991 yılına kadar araştırma görevlisi olarak çalışmıştır. Parvanov, Bulgar Bilimler Akademisi’nde araştırmacı olarak görev yapan Zorka Parvanova ile evli ve iki oğul babasıdır.

Tassos Papadopulos

Cuma, Haziran 29th, 2012

1934 Lefkoşa doğumlu olan Papadopulos, İngiltere’de hukuk eğitimi görmüş ve 1955’de İngiltere’den adaya dönüşünden itibaren EOKA’nın gençlik örgütü PEKA içinde önemli rol oynamıştır. Güney Kıbrıs’ta 16 Şubat 2003 tarihinde yapılan başkanlık seçimlerinde, %51 oy alarak seçilen DİKO partisi Başkanı Tassos Papadopulos, Kıbrıs Türklerinin ve Kıbrıs’la ilgilenen yabancı kamuoyunun  tanıdığı bir isimdir.

 

 

Papadopulos, 1959’da Londra Konferansı’na katılarak Kıbrıs Rum Anayasa Komisyonu’nda yer aldı ve anlaşmayı reddeden iki Rum üyeden biri oldu. Londra ve Zürih Anlaşmalarının imzalanmasından sonra, İngiliz Valisi Sir Hugh Foot Dr. Fazıl Küçük ve Makarios’dan, kurulacak geçici yönetimde görev verecekleri bakanların listeleri istediğinde Makarios İçişleri Bakanlığı’na Tassos Papadopulos’u, Çalışma Bakanlığı’na Yorgacis’i önerdi.  

 

Vali Foot, Papadopulos’un böyle bir göreve getirilmesine itiraz etmiş, bunu 3 Nisan 1959 tarihli ve 575 no’lu telgrafı ile İngiltere’ye de rapor etmişti. Makarios bu görevin geçici olduğunu belirterek atamayı yapmakta ısrar etmiş, 13 Aralık 1959 seçimlerinden sonra kurulan Ortaklık Cumhuriyeti hükümetinde Papadopulos’u bu kez Çalışma Bakanlığı’na getirmişti. Papadopulos 1959-70 yılları arasında Makarios hükümetlerinde çeşitli bakanlık görevleri üstlendi. İçişleri Bakanlığı (1959-60), Maliye Bakanlığı (1960-61),  Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı (Diğer görevi ile birlikte-1960-70), Tarım Bakanlığı (1967-69) yaptı. 

 

 

Rum kesiminde yayınlanan Patris gazetesinin 21 Nisan 1966’da açıkladığı Akritas Planında ise Tassos Papadopulos’un Akritas teşkilatın Başkan Yardımcısı olarak atandığı belirtilmekteydi. Papadopulos 1976 yılında da Rum Temsilciler Meclisi Başkanlığı’na seçildi ve 1978 yılına kadar bu görevi yanında “Toplumlararası Görüşmelerde” görüşmecilik görevi yürüttü.

 

 

1978 yılında Kıbrıs Rum Yönetimi Başkanı Spiros Kiprianu aleyhine, Dünya Gıda ve Tarım Örgütü’nün okullarda dağıtılmak üzere gönderdiği yardımları sattığı yolunda söylentiler ortaya atıldı.  14 Mayıs 1978 tarihli Simerini gazetesinde yer aldı.  Kiprianu bunun kendisini görevinden uzaklaştırmak için yapılan dış kaynaklı bir komplo olduğu açıklaması yaptı ve olaya adı karıştığı gerekçesiyle Papadopulos’u görüşmecilik görevinden aldı.

 

 

Kiprianu ile yaşadığı bu uyumsuzluktan sonra Papadopulos 12 Kasım 1980’de Merkez Birliği Partisini kurdu, ancak bu parti uzun ömürlü olmadı. Papadopulos 1991’de yeniden Milletvekili seçilmiş, 2000 yılında Kiprianu’nun ölümünden sonra Demokratik Birlik Partisinin başına geçmiştir. Tassos Papadopulos aynı zamanda Lefkoşa’nın Rum kesiminde bir hukuk bürosunun sahibidir.

 

Papadopulos, 1992 yılında “Güven Artırıcı Önlemler Paketi ile Gali Fikirler Dizisi’ni”, 2003 yılında Annan Planı’nı reddeden kişi olarak tanınmaktadır.

 

Tasos Papadopulos vefat etti.
Kıbrıslı Türkleri imha planı olarak bilinen “Akritas Planı’nın hazırlayıcısı ve KKTC’yi izole eden adam eski Kıbrıs Rum yönetimi lideri Tasos Papadopulos, tedavi gördüğü hastanede öldü.

Rum Radyosu, Lefkoşa Rum Genel Hastanesinde akciğer kanseri tedavisi gören Papadopulos’un 74 yaşında hayatını kaybettiğini bildirdi.

Papadopulos, solunum yetmezliği şikayetiyle 22 Kasımdan bu yana Lefkoşa Rum Genel Hastanesi Yoğun bakım servisinde tutuluyordu. Eski Rum liderinin durumunun sabah saatlerinde ağırlaştığı ve öğle saatlerinde öldüğü bildirildi. 

Makarios

Cuma, Haziran 29th, 2012

Makarios, “Mihail Hristodulu Muskos” 1913 yılında Baf’ta bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Makarios, 13 yaşında Çiko Manastırı’na girerek ilk öğrenimini burada Ortodoks papazlarının gözetiminde tamamladı. Daha sonra Lefkoşa’daki Ankripion Cimnasyumu’nda burslu olarak okudu. Burasını bitirdikten sonra da Atina İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1946 yılında burslu olarak Boston İlahiyat Fakültesi’nde de bir süre öğrenim gördü. 1948 yılında Boston’da bulunduğu sırada Kitium Metropolitliği’ne seçildi.

Kitium Metropolitliği görevine başlamak üzere Kıbrıs’a gelen Makarios, bu gelişten hemen sonra kendisini dinsel görevlerin yerine politikanın kucağına attı. 1949 yılında Atina’ya ziyaret ederek Yunanistan Kralı ve Başbakanı ile görüştü. Kıbrıs sorununu ilk kez bu görüşmelerde ortaya attı.

1950 yılında yapılan plebisitten sonra, Rum Toplumu, Makarios’u Başpiskoposluğa seçti. 1952 yılında Birleşmiş Milletler toplantılarını izlemek üzere New York’a giden Makarios, yaptığı temaslar sonucunda Jersey ve Detroit şehirlerinde “Kıbrıs İçin Adalet” isimli bir örgüt kurmayı başardı. Televizyonda konuşmalar yaptı. Başkan Eisenhower ile görüştü.

Bu çabaları sonunda da, Jersey ve Detroit şehirlerinin fahri hemşehrisi seçildi.

1953 yılında, İngilizlere karşı bayrak açtı ve Kıbrıs’a Self Determinasyon hakkı verilmesi için faaliyete geçti. Bu konuda bir seri temaslar yaptı. Atina ve New York’u ziyaret etti. Bu çalışmalardan son derece rahatsız olan İngiltere’nin Kıbrıs Valisi Mareşal Sir John Harding, Makarios’u Sychelles adalarına sürdü. İşte Harding’in bu tutumu Kıbrıs Rumlarında, Makarios efsanesinin doğmasına yol açtı.

Makarios sürgün dönüşü, ödülünü 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başına geçmekle aldı.

1963 ve 1967 yıllarında, Grivas ve Yorgacis ile işbirliği yaparak, toplu katliam yapılmasına sebep oldu. 1967 olaylarından sonra cunta ile arası açılan ve kendisini Kıbrıs’ın yanı sıra Yunanistan’ın da kurtarıcısı olarak görmeye başlayan Makarios, Nikos Sampson’un 1974 Temmuz’unda yaptığı darbeden de kurtulmasını bildi. Bir süre Kıbrıs dışında yaşadıktan sonra İngilizler’in yardımı ile yeniden Kıbrıs’a döndü.

Makarios 1977 yılında bir kalp krizi sonucu Lefkoşa’da öldü.

Harry S. Truman

Cuma, Haziran 29th, 2012

HARRY S. TRUMAN (1884 – 1972)

Amerikalı politikacı ve ABD’nin 33. Cumhurbaşkanı.1884 yılında Lamar’da doğdu. Türkiye ve daha çok II. Dünya Savaşı’ndan etkilenmiş bazı ülkelere askeri ve iktisadi yardımı öngören ve “Truman Doktrini” diye anılan programıyla bilinen Truman, kendi ülkesinde güç bir dönemde başbakanlık yapmak zorunda kaldı.

Truman’ın siyasi hayatı İkinci Dünya Savaşı yıllarında başladı. 1944’te Roosevelt’in yardımcısıydı. 1945’te Roosevelt, yeniden başkan seçilişinden birkaç ay sonra ölünce başkan olarak onun yerini aldı.

Savaş sonunda hiç hazır değilken, Postdam’da tecrübeli politikacıların temsil ettiği Sovyetler ve İngiltere ile pazarlık masasına, oturmak zorunda kaldı. Konferanstan hemen sonra, Japonya’ya karşı ilk atom bombasını kullanmaya karar verişi hem Sovyetler’i karşısına almasına, hem de siyasi hayatı boyunca eleştirilere konu olmasına yol açtı. Bu yüzden Sovyetler ile Amerika arasında baş gösteren soğuk savaş yüzünden dar boğazlardan geçmesi gerekti. Şöhretini yapan Truman Doktrini de o soğuk savaş yıllarının çıkmazından kurtulma formüllerinden biriydi. Bunun ilk uygulaması, Sovyet tehditleriyle karşı karşıya kalan Türkiye ve Yunanistan’a, bu ülkelerdeki demokratik hükümetlerin iç ve dış tehditlere karşı güçlendirilmesi amacıyla 400 milyon dolarlık askeri ve iktisadi yardım yapılması oldu (1947).

Başkanlığının sonraki yıllarında NATO’nun kuruluşu, Kore Savaşı, McCarty’cilik Akımı gibi oldukça çetrefilli işlerle uğraşmak zorunda kaldı. Bu zorluklar arasında Çin’in Kore Savaşı’na karışmasıyla doğan tehlikeli durumdan sıyrılmak da vardı. Bu arada 1950’de Porto Rico’lu Gricelis Torresole ve Oscar Colazo’nun suikast girişiminden son anda kurtuldu.

Truman 1962’de 75 seçkin tarihçinin kendisi hakkında yaptıkları ortak bir değerlendirmede Amerika’nın 9. Büyük Cumhurbaşkanı olarak nitelendirildi. Bu gruba katılan genç tarihçiler tarafından da soğuk savaş politikasındaki sertliği yüzünden ve komünizmle çatışması sonucu gerekli reformları yapmamakla suçlandı. 1972 yılında Washington’da öldü.

Jacques Chirac

Cuma, Haziran 29th, 2012

Paris’te 1932’de doğan Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, 1995’de François Mitterand’ın görev süresinin dolmasının ardından bu göreve getirildi. Muhafazakar politikacı Chirac, 1974-1976 ve 1986-1988 yılları arasında başbakanlık görevinde bulunmasının yanısıra 1977-1995 yılları arasında da Paris Belediye Başkanlığı yaptı.

Sert dış politika ve güçlü ulusal hükümet fikrini savunan Chirac, bu düşünceleriyle Fransa eski Devlet Başkanı Charles de Gaulle’un görüşlerine yakın görünüyor. Chirac bu yüzden sıkı bir “de Gaulcü” olarak tanımlanıyor.

1954’te Institut d’Etudes Politiques’den siyaset bilimi diploması alarak mezun olan Chirac, 1956’da orduya katıldı. Cezayir’e gönderilen Chirac, bu Fransız sömürgesinde bağımsızlık istemiyle başkaldıranlara karşı savaştı. Fransa’ya 1957’de dönmesinin ardından 1962’de daha sonra başbakan olacak Georges Pompidou’nun saflarına katılarak politikaya atıldı.

1972’de tarım, 1974’te içişleri bakanlığı görevlerine atandı. 1974’te Pompidou ölünce, Valery Giscard d’Estaing devlet başkanı oldu. Chirac ise başbakanlığa atandı. Giscard ile birçok konudaki görüş farklılıkları bulunması, Chirac’ın 1976’da başbakanlıktan istifasına neden oldu.

1977’de yapılan yerel seçimlere katılarak Paris Belediye Başkanı seçilen Chirac, 1995 yılına dek bu görevde kaldı. Chirac, belediye başkanlığı süresince, yeni kütüphaneler yapılması için başlatılan bir girişime öncülük etti; yaşlılara, sakatlara, dul annelere iş imkanları sağlayarak, Paris Halkı’nın gözünde popülaritesini artırdı.

1981’de cumhurbaşkanlığı için adaylığını koydu ancak sosyalist Mitterand’a karşı seçimleri kaybetti. 1988’de bir kez daha cumhurbaşkanlığı için adaylığını açıklayan Chirac, yine Mitterand karşısında yenilgiye uğradı. Chirac, 1994’te üçüncü kez cumhurbaşkanı adayı oldu ve bu kez 1995’te yapılan seçimi, oyların %53’ünü alarak kazandı.

Chirac’ın cumhurbaşkanlığı programı, ülkede işsizliğin azaltılması, vergilerin düşürülmesi, Fransa Ordusu’nun gönüllülere dayalı bir yapıya kavuşturulması konularından oluşuyor. Chirac, dış politikada ise Mitterand’ın yolundan ilerleyerek Avrupa’nın bütünleşmesi ve tek Avrupa para birimine geçilmesi konularını destekliyor.