Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Hugo Junkers

Cuma, Haziran 29th, 2012

Alman uçak yapımcısı Junkers dünyanın tümüyle metal gövdeli ilk uçağının olduğu kadar, kapalı kabinli ilk yolcu uçağının da yaratıcısıdır. Junkers’in fabrikalarında yapılan Ju 52 uçağı 1945’ten önce en çok kullanılan yolcu uçağıydı.

Junkers bir dokuma fabrikası sahibinin oğlu olarak Rheydt’te dünyaya geldi. Liseyi bitirdikten sonra 1878’den başlayarak önce Berlin, ardından da Karlsruhe ve Aachen’de makine mühendisliği eğitimi aldı. Mezun olduktan sonra 1883’te değişik makine fabrikalarında tasarımcı olarak çalıştı. Dört yıl sonra da Dessauer Continental-Gesellschaft şirketi müdürü Wilhelm von Oechelhaeuser tarafından işe alındı.

Sol eli doğuştan özürlü olan Junkers, 1890’da Dessau Continental şirketine eşit yetkilerle ortak oldu. Aynı yıl içinde gaz makineleri için bir deneme istasyonu açtılar. Junkers ve Oechelhaeuser burada 1892’de, demir ocaklarında yüksek fırın gazıyla işletilerek motor olarak kullanılan, ilk iki zamanlı, karşıt pistonlu gaz makinesini geliştirdiler. Bu başarıdan sonra Junkers bağımsız mühendis olarak çalışmaya koyuldu. 1893’te gaz halindeki yakıtların ısı değerlerini ölçmek için kalorimetre’yi tasarladı. Bir yıl sonra gazlı şofbeni ve başka ısı değiştirici cihazları yaptı. 1895’te kurduğu Junkers & Co. adlı fabrikasında sıcak su sağlamak ve evleri ısıtmak için gazlı cihazlar üretti.

Junkers 1897’de Aachen Teknik Üniversitesi’ne ısı tekniği profesörü ve makine yapım laboratuvarı müdürü olarak atandı. Bir yıl sonra evlendiği Therese Bennhold ile birlikte oniki çocuk sahibi oldu. 1902’de kendi araştırma laboratuvarını açtı ve burada 1908’de karşıt pistonlu yağ motorunu icat etti. Bu motor aradan çok geçmeden gemi inşaatında kullanılmaya başladı.

Tek kanatlı bir uçak patenti almak üzere başvuruda bulunan Junkers, 1910 yılında tümüyle uçak üretimine yöneldi. O tarihe kadar yapılmış olan düz kanatlı ve üst üste çift kanatlı uçaklarını aksine, Junkers tarafından tasarlanan uçağın, yakıt ve gerekli yükü olabilecek kapasitede çıkma kirişli, kuvvetli profılli kanatları vardı. Rüzgar kanalında yapılan testlerden sonra, Junkers ince demir saclar halinde kullandığı metalle, bu maddeyi uçak yapımında ilk kez uygulayan tasarımcıdır. 1913’te Magdeburg’da kurduğu Junkers Motorenwerke GmbH ile üretimi başlatacakken, savaşın başlamasıyla bu girişimin başarıya ulaşması engellenmiş oldu. Dessau’daki şirketi de parasal sıkıntıya girince, Junkers, firmasını kapatmak zorunda kaldı. Sahra mutfağı ve mermi kovanı gibi savaş malzemeleri üretmekle firmasını iflas etmekten koruyabildi.

Tümüyle metal gövdeli ilk uçak. Dünyanın düz kanatlı bütünüyle metalden yapılma ilk uçağı olan J 1, saatte 170 km’lik bir hıza ulaştı. Bu uçak 1916’dan sonra seri halinde yalnız askeri amaçlı olarak üretildi. Aşırı ağır yüklenme nedeniyle yetersiz yükselme yeteneği gibi teknik sorunları, Junkers 1917’den sonra hafif metal Duralumin’i kullanarak çözdü. Askeri makamlar Junkers’i savaş ekonomisi çerçevesinde, Hollandalı uçak üreticisi Anthony Fokker ile ortak olmaya zorladılarsa da, bu ortaklık savaş bitiminde sona erdi.

1919’da Dessau’da kurulan Junkers Flugzeugwerke AG (Uçak Fabrikaları AŞ) ürettiği F 13 ile, kapalı yolcu kabinli ilk tam metal gövdeli uçağı piyasaya sürmüş ve böylelikle Almanya’da sivil havacılığı başlatmış oldu. Ürünlerinin satışını güvence altına alabilmek amacıyla, Junkers bir havacılık şirketi işletti. 1923’te kurulan Junkers Lutverkehr (hava taşımacılığı) 1926’da Aero-Lloyd şirketiyle birleşerek Deutsche Lufthansa AG oldu. 20’li yılların sonunda Alman uçak üretiminin yaklaşık olarak üçte biri Junkers tarafından gerçekleştiriliyordu. İlk dizel uçak motorunu tasarlamak ve tek motorlu uçaklardan çok motorlu uçaklara geçmekle teknik gelişimi hızlandırdı. 1930’da üretilen G38, kargo bölümü ve yolcu kabinleri kanatların altına alınan dünyanın en büyük uçağı idi. Üç motorlu Ju 52 (1931) Lufthansa’nın standart uçağı haline geldi ve 40’lı yıllara kadar en çok satılan yolcu uçağı oldu.

Dünya ekonomik buhranı yüzünden sarsıntı geçiren işletmesi, ancak Dessau’daki sıcak su cihazları üreten fabrikasının satışıyla, verimli bir duruma getirilebildi. Nasyonal Sosyalistler Junkers’i 1933′ de şirketlerinin hisse çoğunluğunu Alman Devletine satması için zorlayınca Junkers uçak üretiminden çekildi. Ömrünün son yıllarında metalden inşa edilen yüksek katlı binaların statik hesapları üzerinde çalıştı. 76. doğum gününde Gauting’de hayata gözlerini yumdu. Fabrikaları Nazi’ler tarafından devasa bir askeri üretim tesisine çevrildi. Stuka adı altında bilinen Ju 87 tipi pike bombardıman uçakları en çok tanınan ürünleriydi.

Ferdinand Porsche

Cuma, Haziran 29th, 2012

Alman otomobil tasarımcısı sonraları “böcek” adı altında dünya çapında satış rekorları kıran KdF- Wagen’i (otomobil) 1935’ten itibaren üretmeye başladı. Porsche, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ilk spor otomobili geliştirdi. Porsche, Maffersdorf/Bohemia’da musluk tamircisi bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Boş zamanlarında teknik ve elektrikle uğraştı. Liseyi bitirdikten sonra Viyana’ya giderek Teknik Üniversiteye dinleyici öğrenci olarak yazıldı. İlk işini elektrik motorları üreten bir işletmede buldu.

Otomobil tutkusunun farkına burada vardı. Lohner-Porsche Porsche 1900’daki Paris Fuarı’nda, kendi buluşu olan ve dingillerindeki elektrik motorlarıyla çalışan otomobili sergiledi. Taşıt aracını Viyana saray arabaları yapımcısı Lohner şirketinin elemanı olarak yaptığı için, bu yeni otomobil Lohner-Porsche olarak tanındı. Bunun hemen ardından düşüncesini daha da geliştirerek elektrik motorlarını bir benzin motoru aracılığıyla besledi. Bu yeni tahrik biçimiyle şanzıman dişlisine gerek kalmıyordu.

Porsche teknik müdür olarak Viyana Neustadt’taki Austro-Daimler şirketine geçti. Burada tanınmış bir uzun mesafe yarışı olan Prinz-Heinrich-Fahrt için yaptığı otomobille yarışı bizzat kazandı. Porsche ayrıca uçak motorları ve Birinci Dünya Savaşı’nda topları taşıyan çekici araç tasarımcısı olarak kendisine bir isim yaptıktan sonra, savaşın ardından tasarladığı iki binek otomobiliyle Austro-Daimler’deki son başarılarına imza attı. 1923’te firmanın Stuttgart’taki merkezine teknik müdür ve tasarımcı olarak geçti. Avusturya’daki Steyr şirketinde kısa bir süre (1928-30) çalıştıktan sonra, 55 yaşında bağımsızlığı seçti.

Kendi Şirketi Uluslararası bir şöhrete sahip olan Porsche, yorulmak bilmeksizin daha başka teknik yenilikler de geliştirdi ve çeşitli firmalar için komple yeni otomobiller tasarladı. Esnekliği dolayısıyla yüklenme halinde dönebilen bir amortisör elemanı olan döner çubuk yaylanıcısını (süspansiyonunu) buldu. Sıkışık parasal durumunu, ardından gelen yıllarda Nasyonal Sosyalist rejimin önemli bir taşıt aracı danışmanı olarak düzeltti. İyi kişisel ilişkilerinin ve ortak çıkarlarının bulunduğu Hitler’in buyruğuyla Porsche, geniş halk kitlelerinin satın alabilecekleri sağlam bir otomobil tasarımına başladı.

Hitler’in diğer koşulları şunlardı: Saatte 100 kilometrelik hız, 4-5 kişilik yer,100 kilometrede en fazla 8 litrelik benzin tüketimi, 1.000 RM’nin (Reichsmark) altında satış fiyatı. 1936’da 4 silindirli Boxer motorlu, 22 beygir güçlü ve 984 cc hacimli ilk 3 test otomobili hazırdı. Sonradan “Volkswagen” (böcek) olarak adlandırılan hava soğutmalı otomobil, önce Alman İşçi Birliği çerçevesindeki Nasyonal Sosyalist Yardım Kuruluşu “Kraft durch Freude”den (Neşeden güç doğar) esinlenerek “KdF-Wagen” olarak piyasaya çıktı. Porsche genelde bu otomobilin mucidi olarak kabul edildiği halde asıl konstrüksiyon planları, tasarımını 1925’ten itibaren geliştiren ve Porsche’ye 1932’de bunları boş yere öneren Çekoslavakya’lı Bela Barenyi’ye aitti.

Savaş İçin Tasarımlar 1937’de NSDAP’ye (Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi) giren Porsche bir yıl sonra SS’e de katıldı. Buna karşın, yalnız işini düşünen ve politikayla ilgisi olmayan bir insan olarak tanındı. Basit bir tasarımcıyken Wolfsburg’daki Volkswagen AG’nin kurucusu ve yöneticisi oldu. Porsche burada “böcek”in seri üretimine başladı. Yeni teknik gelişmelere tutkun olan Porsche, İkinci Dünya Savaşı’nda askeri araç üretimine ağırlık verdi. Alman Devleti’nin en büyük ulusal onur madalyasını aldıktan sonra “profesör” ünvanını kullanabilen zırhlı araç tasarımcısı olarak ön plana geçti. Ayrıca Volkswagen’i askeri amaçla cip ve yüzer araç haline getirdi. Porsche’nin işletmesi savaşın bitmesine bir yıl kala Gmünd/ Karnten’e nakledildi.

Almanya’nın teslim oluşundan sonra tutuklanan Porsche bir Fransız cezaevinde kaldı. 1947’de kefaletle serbest bırakıldı. Bundan böyle, oğlu Ferry’nin yönetimi altında onarım işleri ve yedek parça üretimiyle ayakta kalmaya çalışan Karnten’deki fabrikasına kendini adadı. 1948’de kendi adı altında tanınan, 40 beygir gücündeki bir VW motoruyla donatılmış olan ilk spor arabasını piyasaya çıkarttı. İşletmesi 1950’de tekrar Stuttgart’a nakledildi ve Porsche burada 75 yaşında öldü.

Carl Friedrich Benz

Cuma, Haziran 29th, 2012

Alman mühendis Benz, Gottfried Daimler ile birlikte, otomobilin babası sayılmaktadır. Teknik çalışmalarıyla Daimler, Benz şirketinin 20. yüzyıldaki yükselişi için temel taşı koymuş oldu. Benz, Karlsruhe’de bir makinistin oğlu olarak 25 Kasım 1884 tarihinde dünyaya geldi. Babası öldükten sonra, doğduğu kentte liseye devam ederken doğa bilimlerinde üstünlük gösterdi. Politeknik okulda birkaç yıl okuduktan sonra makine mühendisliği eğitimi aldı. Ardından da lokomotif, binek araçları ve köprü inşasında pratik bilgisini ilerletti.

İlk Girişimi

26 yaşındaki genç, kendisine Mannheim’de demir dökümcü olarak bir yaşam kurdu ve aynı zamanda mekanik aletler üreten küçük bir imalathane işletti. Ne var ki buradan beklediği geliri sağlayamadı. Birlikte beş çocuk sahibi oldukları karısı Bertha’nın drahoması 70’li yılların başında tükenince, Benz o tarihlerde yeni yükselen bir branş olan motor üretimine yöneldi.

Hemen hemen hiç parası olmadığı halde Benz, 1 beygir gücünde iki zamanlı bir gaz motoru inşa etmeye yönelik düşüncesini gerçekleştirmek için, deli gibi çalışmaya başladı. 1880/81 yılbaşına kadar karısıyla birlikte bütün teknik problemleri çözdü ve kısa bir zaman sonra, gerekli anaparayı sağlamak amacıyla bir anonim şirket kurdu. Hissedarlarla tartışınca Benz şirketten ayrıldı ve 1883’te Benz & Cie Gazlı Motor Fabrikasını Mannheim’de kurdu. Sabit makinalar için motor üreten bu şirketi son derece başarılı olunca, kılı kırk yaran bir yaratıcı olan Benz, geleneksel motorlara karşı ilgisini çabuk kaybetti ve çocukluk düşüne yöneldi. Benz, yollarda raysız çalışabilen bir binek aracı üretmek istiyordu.

İlk Patenti

Yorulmaksızın çalışan Benz 1885’e kadar üç tekerlekli motorlu bir araba inşa etti, onu giderek geliştirdi ve 1886 yılının Ocak ayında bu araç için 37435 numaralı devlet patentini aldı. Benz dünyada ilk kez bir otomobil `Lingroin gazıyla çalıştırılan bir Velosipet’ icat etmişti. Arabalarını karısıyla birlikte ilk kez yazın Mannheim’de göstermeye cesaret ettiler. Bundan birkaç ay sonra Suebyalı Gottlieb Daimler Stuttgart yakınlarında Cannstatt’ta benzin motorlu, dört tekerlekli bir binek arabası üretti. Birbirleriyle hiç karşılaşmamış olan bu iki mucit, o zamandan beri otomobilin babası sayılmaktadır.

“Kendi kendilerine hareket edebilen” bu yeni araçlar daha çok kuşkuyla karşılandı. Benz motorlu aracını 1888’de Münih’te bir makine fuarında sergileyince ve karısı Bertha Benz, kocasına haber vermeden Mannheim’dan Pforzheim’a ilk kez uzun mesafeli bir yol katedince, basının dikkatlerini çekerek başarıya ulaştılar. Bu başarısıyla yetinmeyen Benz, direksiyonu daha iyi olan dört tekerlekli bir binek aracı üzerinde çalıştı ve onu 1892 sonunda sunabildi. Bunu izleyen zaman içinde Benz otomobillerinin bütün parçaları olabilecek en iyi hale getirildi. Taleplerin giderek artması karşısında şirketin üretimi arttı ve 90’lı yıllarda kamyon üretimine de başladı.

1899’da anonim şirket haline getirilen kuruluş, rakipleriyle baş edemeyince, yeni konstrüksiyonlar geliştiren Fransız mühendislerini işe aldı. Bu yüzden etkisi azalıp şirket içi huzursuzluklar baş gösterince, Benz 1903’te hisselerini satarak firmadan çekildi. Her ne kadar bir yıl sonra yeniden denetim kuruluna girdiyse de bundan böyle şirket işlerinde büyük bir etkisi olamadı. Oturduğu Ladenburg’ta iki oğlu ile birlikte “Benz Söhne” (Benz Oğulları) firmasını kurdu. Bu firma da 1925’te kapandı.

Kurduğu şirketin uluslararası bir kuruluş olarak yükselişini ve Daimler Motorengesellchaft ile 1926’da birleşerek Daimler-Benz AG oluşunu, Benz ancak bir seyirci olarak görebildi. Benz, 4 Mart 1929’da 84 yaşında Ladenburg’da öldü.

George Eastman

Cuma, Haziran 29th, 2012

Amerikalı mucit ve işadamı fotoğrafçılıkta kullanılmakta olan kuru levhaları düzeltti ve makaraya sarılmış filmlerle, bunlarla kullanılacak kameraları geliştirdi. Eastman, sahibi bulunduğu Kodak şirketini, 20. yüzyılın başında uluslararası pazarda başta gelen firmalardan biri haline getirdi.

Eastman Waterville/New York’ta dünyaya gözlerini açtı. Babası Waterville’den 160 km. uzaklıktaki Rochester’de bir ticaret okulunun müdürü olduğu için, George da bu okula gitti ve Rochester’de büyüdü. Babası, George sekiz yaşındayken ölünce, dul kalan annesi kendilerine kalan mirası, evini oda oda kiraya vererek artırmaya çalıştı. Okulu 14 yaşında bırakan Eastman, bundan böyle bir sigorta şirketinde çalıştı. Her Cent’i ince ince hesaplamaya alışık olan Eastman, bütün gelir ve giderleri not ederdi ve giderek ailesinin parasal sorumluluğunu yüklenmeye başladı.

Eastman yirmi yaşına gelince Rochester’da bir tasarruf sandığında muhasebeci olarak çalışma hayatına atıldı. Bir süre sonra fotoğraf koleksiyonu yapmaya başladı. Ayrıca bir stereoskop satın aldı. Bizzat fotoğraf yapabilmek için ilk donanımını Eastman 1877’de satın aldı. Foto tekniğiyle ilgili olarak yabancı dillerde yazılmış olan makaleleri okuyabilmek için Fransızca ve Almanca öğrendi. Tanıdığı bir fotoğrafçı Eastman’a ince detaylar konusunda bilgi verdi. Özellikle peyzaj fotoğraflarında gerekli olan ve asit içeren kimyasal maddelerle işlem görmesi gereken ıslak fotoğraf levhalarının nakli son derece zahmetliydi. Alternatifler arayışında olan Eastman, ilk kez 1880’de kuru levhaların varlığından haberdar oldu. İngiliz fotoğrafçı R.L.Maddox kimyasal madde tabakasını jelatinle kaplamıştı. Bunun avantajı, levhaların önceden hazırlanmış olarak satın alınabilmesinde ve evde develope edilebilmesinde yatıyordu. Bu yenilikten çok etkilenen Eastman mutfağının bir köşesini küçük bir laboratuvara dönüştürdü ve geliştirilmiş bir reçete hazırladı. 1881’den sonra büyük çapta kuru levhalar üretmeye başladı. Ayrıca geliştirdiği bu kaplama maddesini levhalara otomatik olarak süren bir makina icat etti.

Kaydedilen bu ilerlemeye karşın foto levhaları döneminin sonu yakındı. Eastman fotoğraf malzemesinin her fotoğraftan sonra tamamen karanlıkta değiştirilmesini gerektirmeyen bir yöntem üzerinde çalışıyordu ve 1884’te iş ortağı William H.Walker ile birlikte bir makaraya sarılı filmi icat etti. Kağıttan bir rulonun üzerine kimyasal maddelerden oluşan, ışığa karşı duyarlı tabakayı sürdü ve bu filmle kullanılacak Kodak kamerası adını verdiği bir kamerayı 25 dolara piyasaya sürdü.

Eastman tarafından tasarlanan bir makara tutucusu sayesinde makara filmler başka kameralara da takılabiliyordu. Fotoğraf çekerken meydana gelen negatifleri resimlere dönüştürebilmek için Eastman 1888’de dünyada ilk defa developman servisini kurdu ve bu sayede makaralı filmlerle fotoğraf çekmeyi amatörler için de cazip bir hale getirdi. Bunun için Eastman tarafından icat edilen kameranın 100 fotoğraflık filmle birlikte servise gönderilmesi gerekiyordu. Müşteriye hazır resimlerle kameraları yeni bir filmle birlikte iade ediliyordu. Negatifleri resme dönüştürmek için Eastman’ın karanlık odaya ihtiyacı yoktu. Foto kağıdı kontakt (tutucu) çerçeveleri içerisinde güneş ışınları aracılığıyla ekspoze ediliyordu (ışıklanıyordu).

Eastman 90’lı yılların başında kâğıt filmlerini selüloit ile değiştirdi. Bu yenilik sayesinde negatifi develope etmeden önce, artık jelatin tabakasının çıkarılması gerekmiyordu. Bunu izleyen zamanda Eastman’ın buluşları son derece iyi satıldı. 1895’te ilk cep kamerasını (Pocket Kodak) satışa sundu.

Yeni yüzyılın başında, başta Avrupa olmak üzere, giderek dış piyasalara yöneldi.1901 yılında 46 yaşına gelmiş olan Eastman, ürünlerini daha iyi pazarlayabilmek için New Jersey’de kurduğu Eastman Kodak Corporation’da kamera ve fotoğrafçılık malzemesinin büyük çapta üretilmesine önayak oldu ve çeşitli İngiliz ve Amerikan tedarikçi firmalarını birleştirdi. Eastman’ın inisiyatifi sayesinde fotoğrafçılık 20. yüzyılın başında kitlesel bir eğlence haline geldi.”You press the button, we do the rest’ (Düğmeye Basın, Gerisini Bize Bırakın) şirketinin promosyon sloganı haline geldi.

İzleyen yıllarda şirketi giderek daha geliştirilmiş kameralar piyasaya sürdü ve 1907’den sonra Fransız Lumiere kardeşler tarafından geliştirilmiş olan renkli fotoğraflarla deneylere girişti. İlk iki renkli Kodak filmi (Kodachrome) 1915’te işletmenin kimyageri John Capstaff tarafından geliştirildi. Eastman’ın şirketi bundan sekiz yıl sonra hareketli resimler (CineKodak) için ilk kamerayı pazara sürdü. Bundan böyle Amerikalı film şirketleriyle işbirliği yapan Eastman şirketi, 20’li yılların sonunda ilk renkli filmlerini satışa sundu. 77 yaşında Rochester’de kendi canına kıyan Eastman, “My work is done. Why wait?” (İşimi tamamladım, niçin bekleyeyim?) sözleriyle dünyaya veda etti.

Thomas Edison

Cuma, Haziran 29th, 2012

İnsanlık tarihinin en büyük mucitlerinden  biri olan Thomas Edison, 1847’de Amerika’nın Ohio eyaletinde dünyaya geldi. Yedi yaşındayken ailesiyle birlikte Michigan’daki Port Huron’a yerleşti ve ilköğrenimine burada başladı. Fakat başladıktan yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel bir öğretmen tarafından eğitildi. Son derece meraklı ve yaratıcı kişiliğe sahip bir çocuk olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya kitaplarına verdi.

Oniki yaşına geldiğinde ailesine yardım etmek için Port Huron ile Detroit arasında çalışan trende gazete satmaya başlayan Edison, evlerindeki laboratuvarını trenin yük vagonuna taşıyarak, çalışmalarını burada sürdürdü. Bu dönemde Edison; Michael!Faraday’ın “Experimental Research in Electricity” adlı yapıtını okudu ve derinden etkilendi. Bunun üzerine bir yandan Faraday’ın deneylerini tekrarladı bir yandan da kendi deneylerine ağırlık vererek daha düzenli çalışmaya ve notlar tutmaya başladı.

1868’de kendine atölye kurdu ve aynı yıl geliştirdiği elektrikli bir oy kayıt makinasının patentini aldı. Aygıt oldukça ilgi topladı ama kimse tarafından satın alınmadı. Tüm parasını yitiren Edison, Boston’dan ayrılarak New York’a yerleşti. Edison’un şansı altın borsasının düzenlenmesinde kullanılan telgrafın bozulması üzerine döndü. Borsa yetkililerinin istemi üzerine aygıtı ustaca tamir eden Edison, Western Union Telegraph Company’den geliştirilmekte olan telgraflı kayıt aygıtları üzerinde yetkinleştirme çalışması yapma önerisi aldı. Bunun üzerine bir arkadaşı ile birlikte Edison Universal Stock Printer mühendislik şirketini kurdu. Ve sattığı patentlerle kısa sürede önemli bir servet edindi.

Bu parayla New Jersey’deki Newark’ta bir imalathane kurarak telgraf ve telem aygıtları üretmeye başladı. Bir süre sonra imalathanesini kapatarak New Jersey’deki Menlo Park’ta bir araştırma laboratuvarı kurdu ve tüm zamanını yeni buluşlar yapmaya yönelik çalışmalara ayırdı.

Edison, 1876’da Graham Bell’in geliştirdiği konuşan telgraf üzerinde çalışmaya başladı. Aygıta karbondan bir  iletici ekleyerek telefonu yetkinleştirdi. Ses dalgalarının dinamiği üzerine yaptığı bu çalışmalardan yararlanarak 1877’de sesi kaydedip yineleyebilen gramafonu geliştirdi. Geniş yankı uyandıran bu buluşu ününün uluslararası düzeyde yayılmasına neden oldu.

1878’de William Wallace’in yaptığı 500 mum güçündeki ark lambasından etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company’yi kurdu. Oksijenle yanan elektrik arkı yerine havası boşaltılmış bir ortamda (vakum) ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı tasarlıyordu. Bu amaçla 13 ay boyunca flaman olarak kullanabileceği bir metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879’da özel yüksek voltajlı elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan karbon flamanlı elektrik ampulünü halka tanıttı. Üç yıl sonra New York sokakları bu lambalarla aydınlanacaktı.

İki kez evlenerek altı çocuk sahibi olan Edison, 1931 yılında New Jersey’de hayata gözlerini yumdu.

Ada Lovelace

Cuma, Haziran 29th, 2012

10 Aralık 1815 yılında Londra’da doğdu. Şair baba ve matematiğe düşkün anneden olan Ada Lovelace (Augusta Ada Byron ), 13 yaşındayken uçan bir makine tasarlayıp, hesapladı. 17 yaşında matematik ve teknoloji üzerine çalışmaya koyuldu. 1840 yılında Augustus De Morgan’dan matematik dersleri almaya başladı.

İngiltere’de 1832 yılına kadar kadınların bilimsel tartışmalara katılmalarına izin verilmediği ve akademik yayın yapmalarının uygunsuz görüldüğü bir dönemde, kadın olduğunun belli olmaması amacı ile isminin baş harfleri olan “A.A.B.”yi kullanarak, bilgisayar sistemleri üzerine bilimsel bir dergide ilk akademik yayını yapan öncü kadın Ada, 1835 yılında Lord Lovelace ile evlendi ve bu evlilikten 3 çocuğu oldu.

Mekanik bir bilgisayar tasarlayan İngiliz Charles Babbage’ın makinesi üzerine yazılmış bir Fransızca makaleyi tercüme ederek İngiliz mühendise gönderdi. Bundan etkilenen Babbage, Lovelace Kontesi Ada’dan söz konusu makaleye kendi notlarını da eklemesini istedi. Ada, çevirdiği makalenin üç katı uzunluğuna erişen kendi orijinal notlarını Babbage’a gönderdi ve aralarında yoğun bir iletişim başladı.  Leydi Lovelace’a göre bu tür bir makine uygun şekilde programlanırsa karmaşık müzik eserleri bestelemek, grafik üretmek ve karmaşık matematiksel problemleri çözmek için kullanılabilirdi. Ada Lovelace, Babbage’a gönderdiği mektuplarda söz konusu makinenin belli ve sonlu sayıda adımdan oluşan bir plan kullanarak ne şekilde Bernoulli sayılarını hesaplayabileceğini tarif ediyordu. Bu plan, bilgisayar tarihinde somut bir makineye uygulanabilecek olan ilk “bilgisayar programı” olarak kabul edilmektedir. 1979 yılında, ABD Savunma Bakanlığı tarafından geliştirilen meşhur programlama dillerinden birine de onun onurununa “ADA” ismi verildi.

Bilinen ilk bilgisayar programcılarından olan, müzikle, atlarla ve hesap makineleri ile ilgilenen Ada Augusta Byron, 27 Kasım 1852’de 37 yaşında Marylebone’de kanserden hayata gözlerini yumdu.

Abram İsaakoviç Alihanov

Cuma, Haziran 29th, 2012

1904 yılında Gence’te doğmuştur.

Kardeşi Artemis İsaakoviç Alihanyan’la birlikte radyoaktif çekirdeklerin elektron-pozitron çiftleri saldıklarını bulan Abram İsaakoviç Alihanov,yapay radyo elementlerinin beta tayfı üstüne araştırmalara başladı(1934).

Kozmos ışınlarının bireşimini ve gücünü inceledi.SSCB’de ağır suyla ayarlanan ilk çekirdek reaktörünü çalıştırdı(1949).SSCB’deki ilk atom bombasını gerçekleştirenler arasında yer aldı.
1970 yılında Moskova’da öldü.

Cahit Arf

Cuma, Haziran 29th, 2012

Cahit Arf, 1910 yılında Selanik’te doğdu. Kendi adıyla bilinen matematik kuramları ile dünya çapında tanınır.

 “Matematik de resim, müzik ve heykel gibi bir sanattır.” diyerek matematiğin sanatsal yönünü ortaya koyan Arf, doktorasını yapmak için gittiği Almanya’da, matematikçi Helmut Hasse ile birlikte önemli çalışmalar yaptı. Bu çalışmalar sonunda, matematikte Hasse-Arf Kuramı’nı geliştirdi. Arf değişmezi, Arf halkaları ve Arf kapanışları gibi kendi adıyla bilinen matematiksel terimleri bilim dünyasına kazandırdı.

Cahit Arf 1910 yılında Selanik Kaylar kazasında doğdu. 1918-1920 yılları arasında İstanbul Erkek Lisesi’nde okudu.Yüksek öğrenimini Fransa’da Ecole Normale Superieure’de 1932’de tamamladı. Bir süre Galatasaray Lisesi’nde matematik öğretmenliği yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde doçent adayı olarak çalıştı. Doktorasını yapmak için Almanya’ya gitti.Türkiye’ye döndüğünde İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde profesör ve ordinaryus profesörlüğe yükseldi ve 1962 yılına kadar çalıştı. Daha sonra Robert Kolej’de Matematik dersleri vermeye başladı. 1964 yılında Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) bilim kolu başkanı oldu.Daha sonra gittiği Amerika Birleşik Devletleri’nde araştırma ve incelemelerde bulundu; Kaliforniya Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak görev yaptı.

1967 yılında Türkiye’ye dönüşünde Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine getirildi. 1980 yılında emekli oldu. Emekliye ayrıldıktan sonra TÜBİTAK’a bağlı Gebze Araştırma Merkezi’nde görev aldı. 1985 ve 1989 yılları arasında Türk Matematik Derneği başkanlığını yaptı.

Cahit Arf 1997 yılının Aralık ayında bir kalp rahatsızlığı nedeniyle İstanbul’da vefat etti.

 

Leonardo da Vinci

Cuma, Haziran 29th, 2012

15 Nisan 1452 tarihinde İtalya’da doğdu. Rönesans dönemi İtalyan mimarı, mühendisi, mucidi, matematikçisi, anatomisti, müzisyeni, heykeltıraşı ve ressamıdır. En tanınmış yapıtları Mona Lisa (1503 – 1507) ve Son Yemek’tir (1495 – 1497). Rönesans sanatını doruğuna ulaştırmış, yalnız sanat yapıa değil, çeşitli alanlardaki araştırmaları ve buluşlarıyla da tanınan, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük sanatçılarından biridir.

Leonardo, genç bir noter olan Ser Piero da Vinci’nin ve muhtemelen bir çiftçi kızı olan Caterina’nın evlilik dışı çocuğu olarak Vinci kasabası yakınlarındaki Anchiano’da dünyaya geldi. Avrupa’daki modern isimlendirme kurallarının yerleşmesinden önce dünyaya tam ismi, “Vincili Piero’nun oğlu Leonardo” manasına gelen “Leonardo di Ser Piero da Vinci”dir. Eserlerini “Leonardo” ya da “Io, Leonardo (Ben, Leonardo)” olarak imzalamıştır.

Somut kanıtlar bulunmasa da, Leonardo’nun annesi Caterina’nın, babası Piero’ya ait Ortadoğulu bir köle olduğu tahmin ediliyor. Babası, Leonardo’nun doğduğu yıl, Albiera adındaki ilk eşi ile evlendi, Caterina ile hiçbir zaman evlenmedi.

Leonardo’ya bebekliğinde annesi baktı, ancak birkaç yıl sonra annesi başka biriyle evlendirilerek komşu kasabaya yerleşince, babasının nadiren uğradığı büyükbabasının evinde yaşamaya başladı; arada sırada Floransa’ya babasının evine giderdi. Babasının ilk eşinden çocuğu olmadığı için aileye kabul edilmişti ama hiçbir zaman meşru bir çocuk olarak görülmedi ve amcası Francesco dışında ailedeki kimseden sevgi görmedi.

14 yaşına kadar Vinci’de yaşayan Leonardo, büyükanne ve büyükbabasının ardı ardına ölmesi üzerine 1466’da babası ile birlikte Floransa’ya gitti. Evlilik dışı çocukların üniversiteye gitmesi yasak olduğundan üniversite öğrenimi görme şansı yoktu. Küçük yaştan itibaren çok güzel çizimler yapan Leonardo’nun resimlerini babası, dönemin ünlü ressam ve heykeltıraşı Andrea del Verrocchio’ya gösterince, Verrochio onu çırak olarak yanına aldı. Leonardo Verrocchio’nun yanında Lorenzo di Credi ve Pietro Perugino gibi ünlü sanatçılarla çalışma fırsatı buldu. Atölyede sadece resim yapmayı değil, lir çalmayı da öğrendi.

Floransa’yı 1482’de terkederek Milano Dükü Sforza’nın hizmetine girdi. Dükün hizmetine girebilmek için köprüler, silahlar, gemiler, bronz, mermer ve kilden heykeller yapabileceğini anlattığı ancak göndermediği mektubu bütün zamanların en olağanüstü iş başvurusu sayılır.

Leonardo, 1499’da şehir Fransızlar tarafından alınıncaya kadar 17 yıl boyunca Milano Dükü için çalıştı. Dük için sadece resim ve heykeller yapmak, festivaller organize etmekle uğraşmadı, aynı zamanda bina, makine ve silah tasarımları yaptı. 1485 – 1490 yıllarında doğa, mekanik, geometri, uçan makinelerin yanısıra, kilise, kale ve kanal yapımı gibi mimari yapılar ile ilgilendi, anatomi çalışmaları yaptı, öğrenciler yetiştirdi. İlgi alanı o kadar genişti ki, başladığı çoğu işi bitiremiyordu. 1490 – 1495 yıllarında çalışmalarını ve çizimlerini deftere kaydetme alışkanlığı geliştirdi. Bu çizimler ve defter sayfaları, müzeler ve kişisel koleksiyonlarda toplanmıştır. Bu koleksiyonculardan birisi de Leonardo’nun hidrolik alanındaki çalışmalarının el yazmalarını toplayan Bill Gates’dir.

1499’da Milano’yu terkeden ve yeni bir koruyucu (hami ) aramaya başlayan Leonardo, 16 yıl boyunca İtalya’da seyahat etti. Pek çok kişi için çalıştı, çoğu eserini yarım bıraktı.

İnsanlık tarihinin en iyi resimlerinden birisi kabul edilen Mona Lisa için 1503’te çalışmaya başladığı söylenir. Bu resmi tamamladıktan sonra hiç yanından ayırmamış, tüm seyahatlerinde yanında taşımıştı. 1504’te babasının ölüm haberi üzerine Floransa’ya döndü. Miras hakkı için kardeşleri ile mücadele etti ancak çabası sonuçsuz kaldı. Ancak çok sevdiği amcası tüm varlığını ona bıraktı.

1506 yılında Leonardo, bir Lombardiya aristokratının 15 yaşındaki oğlu olan Kont Francesco Melzi’yle tanıştı. Melzi, hayatının geri kalanında onun en iyi öğrencisi ve en yakını oldu. 1490’da 10 yaşında iken korumasına aldığı ve Salai adını verdiği genç de 30 yıl boyunca onunla beraber olmuş, ancak öğrencisi olarak bilinen bu genç hiçbir sanatsal ürün üretmemişti.

1513 – 1516 arasında Roma’da yaşadı ve Papa için geliştirilen çeşitli projelerde yer aldı. Anatomi ve fizyoloji alanında çalışmaya devam etti ancak Papa, kadavralar üzerinde çalışmasını yasakladı.

1516’da koruyucusu Giuliano de’ Medici’nin ölümü üzerine Kral 1. Francis’ten Fransa’nın baş ressam, mühendis ve mimarı olmak üzere davet aldı. Paris’in güneybatısında, Amboise yakınlarındaki Kraliyet Sarayı’nın hemen yanında kendisi için hazırlanan konağa yerleşti. Leonardo’ya büyük hayranlık duyan kral, sık sık ziyarete gelir ve sohbet ederdi.

Sağ koluna felç inen Leonardo da Vinci, resimden çok bilimsel çalışmalara ağırlık verdi. Kendisine dostu Melzi yardımcı olmaktaydı. Salai ise Fransa’ya geldikten sonra onu terketmişti.

Leonardo 2 Mayıs 1519’da Amboise’daki evinde 67 yaşında öldü. Kralın kollarında can verdiği rivayet edilir, ancak, 1 Mayıs günü kralın bir başka şehirde olduğu ve bir gün içinde oraya gelemeyeceği bilinmektedir. Vasiyetinde mirasının esas bölümünü Melzi’ye bıraktı. Amboise’daki Saint Florentin Kilisesi’nde toprağa verildi.

Matrakçı Nasuh

Cuma, Haziran 29th, 2012

Türk, minyatürcü. Ayrıca matematik ve tarih konularında kitaplar da yazmış çok yönlü bir bilgindir.

Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Kâtip Çelebi ölüm tarihi olarak 1533’ü vermekteyse de, bunun doğru olmadığı bugün kesinleşmiştir. Çeşitli kaynaklarda onun 1547’den, 1551’den, 1553’ten sonra ölmüş olabileceği ileri sürülmektedir. Yaşamı üstüne bilgi de yok denecek kadar azdır. Saraybosna yakınlarında doğduğuna, dedesinin devşirme olduğuna ilişkin kesinleşmemiş ipuçları vardır.

Enderun’da okumuştur. Matrakçı ya da Matrakî adıyla anılması, lobotu andıran sopalarla oynandığı ve eskrime benzeyen bir tür savaş oyunu olduğu bilinen “matrak” oyununda çok usta olmasından ve belki de bu oyunun mucidi bulunmasından ileri gelmektedir. Nasuh ayrıca çok usta bir silahşördü. Bu nedenle Silahî adıyla da anılırdı. Türlü silah ve mızrak oyunlarındaki ustalığı nedeniyle Osmanlı ülkesinde “üstad” ve “reis” olarak tanınması için 1530’da I. Süleyman (Kanuni) tarafından verilmiş bir beratı da vardı. Çeşitli silahların nasıl kullanılacağını ve dövüş yöntemlerini anlatan Tuhfetü’l-Guzât adlı bir kılavuz kitap bile yazmıştı.

Nasuh, özellikle geometri ve matematik alanlarında önemli bir bilim adamıydı. Uzunluk ölçülerini gösteren cetveller hazırlamış ve bu konuda kendinden sonra gelenlere önderlik etmiştir. Matematiğe ilişkin iki kitabı Cemâlü’l-Küttâb ve Kemalü’l- Hisâb ile Umdetü’l-Hisâb’ı I. Selim (Yavuz) döneminde yazmış ve padişaha adamıştır. Bu yapıtlardan sonuncusu uzun yıllar matematikçilerin elkitabı olarak kullanılmıştır.

Nasuh bir tarihçi olarak da önemli yapıtlar vermiştir. Mecmaü’t-Tevârih adıyla Taberî Tarihi’ni Türkçe’ye çevirmiştir. Ayrıca Tarih’i Sultan Bayezid ve Sultan Selim ile Tarih’i Sultan Bayezid adlı iki kitabında bu padişahlar dönemindeki olayları anlatmıştır. Süleymannâme adlı kitabının üç ayrı nüshasında 1520-1537, 1543-1551 ve 1542-1543 arasında geçen olayları ele almıştır. Kanuni’nin 1534 Irak seferini Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han’da 1538 Karaboğdan seferini!de Fetihnâme-i Karaboğdan’ da konu etmiştir.

Nasuh 28 Nisan 1564’te öldü.

Ali Kuşçu

Cuma, Haziran 29th, 2012

Onbeşinci yüzyılda yaşamış olan önemli bir astronomi ve matematik bilginidir. Babası Timur’un (1369-1405) torunu olan Uluğ Bey‘in doğancıbaşısı idi. “Kuşçu” lâkabı buradan gelmektedir.

Ali Kuşçu, Semerkand’da doğmuş ve burada yetişmiştir. Burada bulunduğu sıralarda, Uluğ Bey de dahil olmak üzere, Kadızâde-i Rûmî (1337-1420) ve Gıyâsüddin Cemşid el-Kâşî (?-1429) gibi dönemin önemli bilim adamlarından matematik ve astronomi dersleri almıştır. Ali Kuşçu bir aralık, öğrenimini tamamlamak amacı ile, Uluğ Bey’den habersiz Kirman’a gitmiş ve orada yazdığı Hall el-Eşkâl el-Kamer adlı risalesi ile geri dönmüştür. Dönüşünde risaleyi Uluğ Bey’e armağan etmiş ve Ali Kuşçu’nun kendisinden izin almadan Kirman’a gitmesine kızan Uluğ Bey, risaleyi okuduktan sonra onu takdir etmiştir.

Ali Kuşçu, Semerkand’a dönüşünden sonra, Semerkand Gözlemevi’nin müdürü olan Kadızâde-i Rûmî’nin ölümü üzerine gözlemevinin başına geçmiş ve Uluğ Bey Zîci’nin tamamlanmasına yardımcı olmuştur. Ancak, Uluğ Bey’in ölümü üzerine Ali Kuşçu Semerkand’dan ayrılmış ve Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yanına gitmiştir. Daha sonra Uzun Hasan tarafından, Osmanlılar ile Akkoyunlular arasında barışı sağlamak amacı ile Fatih’e elçi olarak gönderilmiştir.

Bir kültür merkezi oluşturmanın şartlarından birinin de bilim adamlarını biraraya toplamak olduğunu bilen Fatih, Ali Kuşçu’ya İstanbul’da kalmasını ve medresede ders vermesini teklif eder. Ali Kuşçu, bunun üzerine, Tebriz’e dönerek elçilik görevini tamamlar ve tekrar İstanbul’a geri döner. İstanbul’a dönüşünde Ali Kuşçu, Fatih tarafından görevlendirilen bir heyet tarafından sınırda karşılanır. Kendisi için ayrıca karşılama töreni yapılır. Ali Kuşçu’yu karşılayanlar arasında, zamanın ulemâsı İstanbul kadısı Hocazâde Müslihü’d-Din Mustafa ve diğer bilim adamları da vardır. İstanbul’a gelen Ali Kuşçu’ya 200 altın maaş bağlanır ve Ayasofya’ya müderris olarak atanır. Ali Kuşçu, burada Fatih Külliyesi’nin programlarını hazırlamış, astronomi ve matematik dersleri vermiştir. Ayrıca İstanbul’un enlem ve boylamını ölçmüş ve çeşitli Güneş saatleri de yapmıştır. Ali Kuşçu’nun medreselerde matematik derslerinin okutulmasında önemli rolü olmuştur. Verdiği dersler olağanüstü rağbet görmüş ve önemli bilim adamları tarafında da izlenmiştir. Ayrıca dönemin matematikçilerinden Sinan Paşa da öğrencilerinden Molla Lütfi aracılığı ile Ali Kuşçu’nun derslerini takip etmiştir. Nitekim etkisi onaltıncı yüzyılda ürünlerini verecektir.

Ali Kuşçu’nun astronomi ve matematik alanında yazmış olduğu iki önemli eseri vardır. Bunlardan birisi, Otlukbeli Savaşı sırasında bitirilip zaferden sonra Fatih’e sunulduğu için Fethiye adı verilen astronomi kitabıdır. Eser üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde gezegenlerin küreleri ele alınmakta ve gezegenlerin hareketlerinden bahsedilmektedir. İkinci bölüm Yer’in şekli ve yedi iklim üzerinedir. Son bölümde ise Ali Kuşçu, Yer’e ilişkin ölçüleri ve gezegenlerin uzaklıklarını vermektedir. Döneminde hayli etkin olmuş olan bu astronomi eseri küçük bir elkitabı niteliğindedir ve yeni bulgular ortaya koymaktan çok, medreselerde astronomi öğretimi için yazılmıştır. Ali Kuşçu’nun diğer önemli eseri ise, Fatih’in adına atfen Muhammediye adını verdiği matematik kitabıdır.

Descartes

Cuma, Haziran 29th, 2012

1596 yılında doğdu. 1604-1612 yılları arasında Cizvit öğrencisi olan Descarter, bu dönemde eski edebiyat ve matematik eğitimi aldı. 1618-1629 yılları arasında seyahat ederek geçiren Rene’nin bu dönemki hayatı aynı zamanda bazı görüşlerinin şekillenmesinde çok önemli pay sahibi oldu. Felsefeye yönelme tarihi de işte bu dönemin başlarına (1619) rastlar. 1629’da Hollanda’ya göç eden filozof, yeni bir felsefe geliştirmek amacındadır. Hollanda’da kaldığı süre içinde Üç defa Fransa’ya -kısa olmak kaydıyla- yolculuk yapar. Bu yolculuklardan birinde Pascal ile tanışır ve ona “boşluk üzerine deney” yapmasını tavsiye eder.

Büyük bir değişimin arefesindeki Avrupa’da hayatını sürdüren Descartes, 1633 yılında Galilei’nin mahkum edilmesi üzerine biraz kenara çekilmek istese de, Aristotales yandaşlarının, Fransız Cizvitlerinin ve Hollanda’daki Protestan yöneticilerin şiddetli saldırılarına maruz kalmaktan kaçamaz. 1642 yılında eserleri üniversitelerde okutulması yasaklanır. Gerekçesi ise, “çünkü, bir kere bu felsefe yenidir ve sonra, gençliği eski ve sağlıklı felsefeden uzaklaştırmaktadır…”

1649 yılında Hollanda’dan ayrılan Descartes, Kraliçe Chiristina’nın daveti üzerine İsveç’e gider. İklimin sertliği sebebiyle hastalanır ve bir ciğer iltihaplanması sonucunda Şubat 1650’de ölür.

Blaise Pascal

Cuma, Haziran 29th, 2012

Pascal (1623-1662) küçük yaşta kendini gösteren bir deha örneğidir. Henüz 12 yaşında iken, hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlayarak, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kendi kendisine buldu. Çünkü avukat olan ve matematik ile çok ilgilenen babası, onun Latince ve Yunanca’yı iyice öğrenmeden matematiğe yönelmesini istemediğinden, bütün matematik kitaplarını saklayarak, Pascal’ın bu konu ile ilgilenmesini yasaklamıştı.

Pascal çocukluğunda “geometri neyi inceler?” sorusunu babasına sormuş, o da “doğru biçimde şekiller çizmeyi ve şekillerin kısımları arasındaki ilişkileri inceler” demişti. İşte bu cevaba dayanarak gizli gizli geometri teoremleri kurmaya ve kanıtlamaya başladı. Sonunda babası onun yeteneğini anladı ve ona Eukleides’in Elementler’ini ve Apollonius’un Konikler’ini verdi.

Dil derslerinden arta kalan boş zamanını bu kitapları okuyarak değerlendiren Pascal, 16 yaşında konikler üzerine bir eser yazdı. Bu eserin mükemmelliği karşısında, Descartes bunun Pascal kadar genç bir kimsenin eseri olduğuna inanmakta çok güçlük çekmişti. 19 yaşında, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etti.

Pascal yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli ve orijinal idi. 23 yaşında, Torriçelli’nin (1608-1647) atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki civa sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, civa sütununu hava basıncının tuttuğunu, yoksa Aristotelesçilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını göstermiştir. Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında katsayıları vermiştir. “Pascal Üçgeni”nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamıştır. Sağlığı çok bozuktu ve 39 yaşında iken Paris’de öldü.

Artturi İlmari Virtanen

Cuma, Haziran 29th, 2012

Artturi İlmari Virtanen, 1895 doğumlu Finlandiyalı Kimyacıdır. Helsinki Üniversitesi Kimya Fakültesi’ni bitirdi. 24 yaşında doktorasını tamamladı. Bilgisini arttırmak için Almanya’ya ve sonra İsviçre’ye gitti. 29 yaşında Helsinki’ye döndü ve 2 yıl sonra profesör ünvanı aldı.

Tarım ve besin kimyası alanındaki araştırma ve buluşlarıyla, özellikle yem maddelerinin değerlerini çok az kayıplarla saklanmaları yöntemlerini geliştirmiş olmasıyla anılır. İnsan yiyeceklerinin saklanma yöntemlerini de etkileyen ve daha ekonomik yapan bu araştırmaları nedeniyle 1945 yılı Nobel Ödülü ile onurlandırıldı. Virtanen ayrıca protein yapısında olmayan azotlu bileşiklerin çok mideli hayvanların beslenmesinde protein yerine kullanabileceğini gösteren çalışmaları ile Hayvan Besleme alanında çalışan araştırıcılara önderlik etmiştir.

Artturi İlmari Virtanen, 1973 yılında hayata veda etmiştir.

Prof. Dr.Remziye Hisar

Cuma, Haziran 29th, 2012

1902 yılında Üsküp’te doğdu. Davutpaşa’daki üç yıllık Mekteb-i İptidayiyi, bir yılda henüz dokuz yaşında iken başarıyla tamamlayarak zekasının ilk sinyallerini verdi. Daha sonra, İttihat ve Terakki Mektebi ve Emirgan, İnas Rüştiyesi’ne devam etti; ancak çok sevdiği Türkçe öğretmeninin İstanbul Darülmuallimatı’na transfer olması üzerine, öğrenimini bu okulda sürdürdü.

15 Temmuz 1919 tarihinde bu okulun Darülfünun’a hazırlamak üzere oluşturduğu iki sınıflık bölümünden birincilikle mezun oldu. Sınıfın iyi öğrencileri arasında yeralan Remziye Hisar, küçük sınıflardaki öğrencilere geometri ve matematik dersleri verdi. Mezun olmasının ardından Darülfünun’un kimya bölümüne kaydını yaptırdı. Kimyayı seçme nedenini bir röportajında “Fen derslerinde kanunlarda olsun, buluşlarda olsun hep yabancı isimler görmek beni kahrediyordu. Fen alanında bir tek Türk ismi görememenin ezikliğini, bu dalda başarılı olursam giderebilirim sanıyordum” cümleleriyle açıklamıştır.

Darülfünun’da kız öğrencilerin erkek öğrencilerden ayrı saatlerde ders aldığı bu dönemde, öğretmeni ve okul arkadaşlarıyla birlikte Bakü’ye gitti. Bakü’de, kendisini birden bire bir savaşın tam ortasında buldu. Kafkasya’daki savaşlar ve Bakü’de kendilerine gereksinim olmadığını öğrenmek bile onu yıldırmadı ve bir erkek öğretmen okulunda öğrencilere ders vermeye başladı. Sovyet Rusya’nın Azerbaycan’ın bağımsızlığına son vermesi ile orada tanışıp evlendiği eşi Doktor Reşit Süreyya Gürsey ile birlikte İstanbul’a döndü.

İlk çocuğunu dünyaya getirmesinin ardından, Adana’da Darülmuallima’ya müdür olarak tayin olan Remziye Hisar, çocuğunu annesine bırakarak Adana’ya gitti. Güç koşullarda çalışmasını sürdürmek zorunda kalan Hisar, eşinin tedavi için Paris’e gitmesinin ardından, bilgisini geliştirmek için Paris’e gitti.

Adını bilim dünyasında duyurmak amacı ile Sorbonne’da kimya bölümünde öğrenim görmeye başladı. Sorbonne’da o yıllarda Langevin ve Madam Curie gibi çok tanınmış isimler ders vermekteydi. Remziye Hisar’a göre onları tanımak ve derslerini izleyebilmek çektiği bütün zahmetleri unutturuyordu. Biyokimya sertifikası alan Hisar, Paris’te Maarif Vekaleti’nin verdiği bursla öğrenim gördü. Doktorasına başlayacağı dönemde bursu kesilen Hisar, yurda dönmek zorunda kaldı ve Erenköy Lisesi’ne kimya öğretmeni olarak atandı.

Remziye Hisar, zorlu bir çaba sonucunda doktorasını yapmak üzere 1930 yılında yeniden Paris’e gitti. Eşinden boşanan ve Paris’e kızı ve kardeşiyle giden Remziye Hisar, kendisini çalışmaya verdi.

Doktora tezini tamamlamasının ardından, Türkiye’ye dönüp, 1933 – 1936 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde kimya ve fiziko kimya doçenti olarak görev yaptı. 1947 yılında ‘İTÜ Makine ve Kimya doçentliği görevine başlayan Hisar, 1959 yılında profesör olduktan sonra 1973 yılında emekliye ayrıldı.

Tipik bir Cumhuriyet kadını olan Remziye Hisar, dünyaca ünlü fizikçi Feza Gürsey ve Milletlerarası Psikoloji Cemiyeti’nin tek Türk üyesi psikiyatrist Deha Gürsey Hanım’ın annesidir.

1991 yılında Tübitak Hizmet Ödülünü almıştır.

Doç. Dr.Şakir Kocabaş

Cuma, Haziran 29th, 2012

İlk, orta ve lise tahsilini İstanbul’da tamamladı. 1970 yılında İTÜ Kimya Metalurji Fakültesi’nden mezun oldu. 1972-86 yıllarında Türkiye ve İngiltere’de kimya sanayiinde teknik ve idari görevlerde bulundu. Bu süre içinde bilim ve dil felsefesi çalıştı.

1985’te yayınladığı “İfadelerin Gramatik Ayırımı” adlı kitabı Düşünce dalında Yazarlar Birliği’nin ödülünü kazandı. 1985-90 yılları arasında Londra Üniversitesi’nde yapay zeka alanında doktora yaptı. Doktora tezinin konusu “Bilginin İşlevsel Sınıflandırılması: Bilimsel Araştırma ve Buluşlar Üzerine Uygulamalar” (Functional Categorization of Discovery) idi.

Aynı yıllarda Türkiye’de “İlim ve Sanat dergisi” ve Hindistan’da Aligarh Üniversitesi tarafından yayınlanan MAASJournal of Islamic Science dergilerinde İslam, bilim ve felsefe konularında makaleleri ve The Qur’anic Concept of Intellect ve Foundations of Scientific Thought in Islam isimli iki küçük kitabı yayınlandı.

1991 yılında Türkiye’ye dönen Dr. Kocabaş İTÜ Uçak ve Uzay Bilimleri Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalıştı ve Tübitak Marmara Araştırma Merkezi’nde Yapay Zeka Öbek başkanlığı yaptı. Kocabaş’ın yapay zeka alanında 15’den fazla uluslararası makale ve konferans yayını bulunmaktadır.

Nejat Ferit Eczacıbaşı

Cuma, Haziran 29th, 2012

5 Ocak 1913 tarihinde İzmir’de doğdu. Türkiye’de ilaç sanayisinin kurucuları arasında yer alan Türk kimyacı ve sanayici. Eczacı Süleyman Ferit Eczacıbaşı’nın oğludur. 1934’te Almanya’daki Heidelberg Ruprecht Karls Üniversitesi’nde kimya öğrenimini tamamladı. Ertesi yıl ABD’deki Chicago Üniversitesi’nden yüksek kimya diploması aldı. Uzmanlık alanı olarak biyokimyayı seçti. Berlin Üniversitesi Kimya Fakültesi’ni bitirerek 1937’de kimya doktoru oldu. 1939’a değin Kaiser Wilhelm Enstitüsü’nde (sonradan Max Planck Enstitüsü) Profesör Adolf Butenandt’ın asistanlığında bulundu. Hormonlar ve vitaminler üzerine araştırmalar yaptı.

Türkiye’ye döndükten sonra, 1940’ların başında vitamin hapları ve vitaminli bebek maması üreten küçük bir laboratuvar kurdu. Daha sonra İstanbul’da kurulan Eczacıbaşı İlaç Fabrikası’nın yönetimini üstlenerek Türk ilaç sanayisinin gelişiminde önemli rol oynadı. 1940’larda başladığı seramik eşya imalatının yanı sıra seramik sağlık gereçleri, temizlik kağıtları, konserve, kaynak elektrodları, plastik kökenli ambalaj malzemesi ve sağlık armatürleri gibi alanlarada girdi. 1974’te sermaye piyasasına girerek halka açık ilk yatırım ortaklığını kuran Eczacıbaşı, 1969’da kurulan Eczacıbaşı Holding A.Ş.’de yönetim kurulu üyeliğini üstlendi.

Türk Eğitim Vakfı’nın kurucuları arasında yer alan Eczacıbaşı, 1972’den beri Uluslararası İstanbul Festivali’ni düzenleyen İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı (İKSV) ile Dr. Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı’nın da kurucularındandır. İstanbul Festivali’nin başarılarından dolayı 1974’te Avrupa Konseyi’nden madalya aldı. 1983’te Türk Kimya Derneği Kimya Sanayiine Katkı Onur Belgesi’ne, 1975’te Türkiye Kızılay Derneği Şeref Madalyası’na, 1976’da da Almanya Federal Cumhuriyeti Büyük Liyakat Nişanı’na değer görüldü.Nejat Eczacıbaşı anılarını Kuşaktan Kuşağa (1982) adıyla yayımladı. 1946’da Beyhan (Ergene) Eczacıbaşı’yla yaptığı evlilikten Faruk Eczacıbaşı ve Bülent Eczacıbaşı doğmuştur. İzmir Rotary Kulübü’nün kurucu üyelerindendir.

6 Ekim, 1993 tarihinde katarakt ameliyatı için gittiği ABD’de vefat etti.

Prof. Dr.Ramazan Mirzaoğlu

Cuma, Haziran 29th, 2012

1945’de Kırşehir’in Hacımirza köyünde doğan Ramazan Mirzaoğlu, yatılı okuduğu

ilkokuldan sonra Pazar Ören’deki Mimar Sinan İlköğretim okuluna girmiş ve okul birincisi olarak Ankara Yüksek Öğretmen Okulu’na seçilmiştir. Bilahare Ankara Üniversitesi

Fen Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nden

Yüksek Kimya Mühendisi olarak mezun olmuştur.

İki yıl MTA’da çalıştıktan sonra Karadeniz Teknik Üniversitesi’ne

Araştırma Görevlisi olarak girmiştir.

1978 yılında Fen Doktorası aldıktan sonra, 1980-1981 öğretim yılında

Finlandiya Hükümeti’nin bursunu kazanarak

Helsinki Teknik Üniversitesi’nde ilmi araştırmalar yapmıştır.

1982 yılında Selçuk Üniversitesi’nde Yardımcı Doçent olan Mirzaoğlu, 1983’de Doçent,

1989 yılında Profesör olmuştur. Çeşitli uluslararası toplantılarda çok sayıda

sözlü bildiri sunmuştur. Çeşitli gazetelerde makaleleriyle birlikte

oniki adet kitabı yayımlanmıştır.

Aynı üniversitede Anabilim Dalı Başkanlığı, Bölüm Başkanlığı ve

Fen Edebiyat Fakültesi’nde Dekanlık Görevini ifa ederken,

18 Nisan 1999 seçimlerinde MHP’den Kırşehir Milletvekili olarak TBMM’ye seçilmiş ve

57’nci Hükümette Devlet Bakanı olarak görevlendirilmiştir.

Mirzaoğlu, Evli ve üç çocuk babasıdır.

Zeki Sezer

Cuma, Haziran 29th, 2012

Zeki Sezer, 1957 yılında Eskişehir’de doğdu. M. Rüştü Uzel Kimya Teknik Lisesi ve Gazi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Kimya Bölümü’nden mezun olan Sezer, askerliğini 4 aylık kısa dönem olarak 1983 yılında Antalya’da yaptı.

Zeki Sezer, lise ve üniversite yıllarında çeşitli kulüplerde voleybol oynadı. Başta resim olmak üzere güzel sanatlara özel ilgisi olan Sezer, iş yaşamına 1975’te kamuda kimya teknisyeni olarak başladı ve kimya mühendisi olarak sürdürdü. Daha sonra aynı konuda özel sektörde görev yapan Sezer, 1988’den itibaren DSP’de görev aldı.

Çankaya ilçe yöneticisi, Ankara İl Başkan Vekilliği yapan Sezer, 1991’de Parti Meclisi üyesi oldu. Parti Meclisi üyeliğini aralıksız bugüne kadar sürdüren Sezer, iki dönem Genel Sekreterlik yaptı. Sezer, 2001 yılından itibaren DSP Genel Başkan Yardımcılığı görevini sürdürüyor.

1999 genel seçimlerinde Ankara Milletvekili seçilen Sezer, 57. Hükümet’te Parlamento ile İlişkiler, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Taş Kömürü Genel Müdürlüğü ve ETİ Holding A.Ş Genel Müdürlüğü’nden sorumlu Devlet Bakanlığı görevinde bulundu.

DSP’nin 2004 yılında gerçekleşen genel kurulunda Bülent Ecevit‘in de desteklediği Sezer, 576 oy alarak Genel Başkanlığına seçildi.

Zeki Sezer, evli ve biri lise, diğeri üniversite öğrencisi iki çocuk babasıdır.

A. Aydın Baykara

Cuma, Haziran 29th, 2012

1954 yılında Ankara’da doğan sanatçı, Ege Üniversitesi Kimya Fakültesinden 1980 yılında kimyager olarak mezun oldu. 1981 yılında kendi firması Kurtest’i kurdu.Yirmi yılı aşkın bir süredir tıbbi sektörde çalışmasının yanı sıra, müzik ve resim onun hayatının ayrılmaz bir parçası olarak kaldı. Otuza yakın hafif müzik bestesi olan sanatçı, resimlerinde model yerine hayal gücünü kullanmayı tercih eder.

İzmir, Ankara ve Antalya’da birçok karma ve kişisel sergiye katılan sanatçı, ayrıca 2003 yılında düzenlenen 2. Antalya Uluslararası Resim Festivaline davetli olarak katıldı. Baykara’nın geliştirdiği yağlı boyayla Ebru tekniği, yurtiçi ve yurtdışında büyük ilgi toplayarak, başta Amerika, Kanada, Çin, Almanya, Hollanda, Avusturya ve Mısır olmak üzere uluslararası arenada olumlu eleştiriler aldı.

Sanatçının bazı resimleri tebrik kartı olarak değerlendirilmek üzere UNICEF’in İsviçre Cenova’daki merkezinde havuz sistemine alındı. Sanatçı, 2002 yılında Türk ressamlarını ve eserlerini dünyaya tanıtmak amacıyla, ‘’http://www.turkishpaintings.com’’ adlı tescilli bir web sitesi kurarak bünyesinde birçok değerli Türk ressamını topladı.