Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Janet Akyüz Mattei

Cuma, Haziran 29th, 2012

2 Ocak 1943 yılında doğdu. Kariyerini ABD’de yapmış bir Türk gökbilimcidir. 30 yılı aşkın bir süre boyunca, dünyanın en büyük yıldız gözlem kuruluşu olan ve çoğu amatör olmak üzere 10 milyon yıldız gözlemcisini bir çatı altından toplayan AAVSO (American Association of Variable Star Observers – Amerikan Değişken -veya Serbest- Yıldız Gözlemcileri Birliği)’nin başkanlığını yapmış, Birliği bugünkü prestijine ulaştırmıştır. 180 kadar bilimsel yayını, pek çok uluslararası ödülü bulunmaktadır.

Uluslararası bilim dünyasında Türkiye’nin (ve şahsında, özelde Türk kadınının) yüzünü ağartan, ancak ülkemizde kısıtlı bir çevre dışında maalesef fazla tanınmayan bir iftihar vesilesidir.

Janet Akyüz Mattei 1942’de Bodrum ‘da doğmuş, üniversite öğrenimini Izmir ‘de yapmıştır. Lisans için gittiği ABD ‘de Nantucket, Massachusetts ‘deki Maria Mitchell rasathanesinde çalışmaya başlamıştır. Astronomi Doktorasını bunun için bir süre döndüğü Türkiye’de Ege Üniversitesi’nden 1982’de almıştır.

AAVSO’ya başkanlık yaptığı 30 yılı aşkın süre boyunca, amatör astronomlarca dünya genelinde yapılan gözlemlerin sonuçlarının toplanmasına, değerlendirilmesine, bilimselleştirilmesine ve tasnifine öncülük etmiştir. AAVSO’yu aynı zamanda astronomi alanında uluslararası düzeyde en önde gelen eğitim kurumlarından biri haline getirmiştir.

Dr. Janet Akyüz Mattei’nin kazandığı önemli bilimsel ödüller arasında Société Astronomique de France (Fransız Astronomi Cemiyeti) yüzyıl madalyası, 1987; American Astronomical Society (Amerikan Astronomi Cemiyeti) George Van Biesbroeck Prize (GVB ödülü), 1993; Astronomical League (Astronomi Derneği) Leslie Peltier Ödülü, 1993; Unione Astrofili Italiani (İtalyan Astronomi Sevenler Derneği) Giovanni Battista Lacchini Ödülü, 1995; ve Royal Astronomical Society (Kraliyet Astronomi Cemiyeti) Jackson-Gwilt Medal (J-G madalyası), 1995 bulunmaktadır. Asteroid 11695 Mattei onun Dr. Janet Akyüz Mattei’nin şerefine isimlendirilmiştir.

2004 Mart’ında Boston’da lösemiden vefat etmiştir.

Astronomi sevdasının kendisine çocukluğunu geçirdiği Bodrum’un yıldızlı gecelerinden aşılandığını her fırsatta dile getirmiştir.

Yuri Alekseyeviç Gagarin

Cuma, Haziran 29th, 2012

Yuri Alekseyeviç Gagarin 9 Mart 1934 yılında doğdu. Sovyet kozmonot, 1961 yılında uzaya çıkan ve dünyanın çevresini turlayan ilk insan.

Yuri Gagarin, Gzhatsk yakınlarındaki Kluşino`da 9 Mart 1934 tarihinde dünyaya geldi (bu kasabanın adı 1968`de Gagarin olarak değiştirildi). Annesi ve babası kolektif bir çiftlikte çalışıyordu. Yuri dört çocuktan üçüncüsüydü, özellikle ablası Yuri`yle yakından ilgilendi. Sovyetler Birliği`ndeki milyonlarca aile gibi Gagarin ailesi de İkinci Dünya Savaşı`ndan kötü biçimde etkilendi. İki abisi 1943`te Almanya`ya götürüldü ve savaş bitene kadar geri dönemediler. Hocaları Gagarin`i zeki ve çalışkan fakat biraz da yaramaz bir çocuk olarak tanımlardı. Matematik hocası savaş esnasında Kızıl Ordu Hava Kuvvetleri`nde uçmuştu, bunun da Gagarin üstünde büyük bir etki bıraktığı söylenir.

Bir dökümhanede çıraklığa başlayan Gagarin daha sonra Saratov`da bulunan yüksek teknik okuluna seçildi. Oradayken “Hava Kulübü”`ne girdi ve küçük uçaklarla uçmayı öğrendi. Bir hobi olarak başladığı bu iş zamanla hayatının önemli bir bölümünü kaplamaya başladı. 1955`de okulunu tamamladı ve bir pilot okulunda savaş uçağı eğitimi almaya başladı. Orada 1957 yılında evleneceği Valentina Goryacheva ile tanıştı. Eğitimden sonra hava şartlarının kötü olduğu Norveç sınırında bir bölgeye atandı. Yetişkin biri olduğunda boyu 157,5 cm civarındaydı.

Uzay Yarışının başlangıç döneminde, Sovyetler kozmonot adaylarını belirlemek için geniş bir tarama programı başlatmışlardı. 20 kozmonot ile Sovyet uzay programına seçilen Gagarin bütün testleri başarıyla atlattı. En sonunda gene yetenekli ve başarılı bir kozmonot olan German Titov ile Yuri Gagarin arasında bir tercih yapılacaktı, Yuri Gagarin seçildi. Bu seçimde soğuk Titov`un aksine Yuri`nin güler yüzlü ve cana yakın bir karakterinin olması ve sade bir çocukluk sürmesinin önemli olduğu söylenir.

12 Nisan 1961 tarihinde Gagarin uzaya çıkan ilk insan oldu. Uzaygemisinin adı Vostok 1 idi. Uluslarası medyaya göre Gagarin, uzayda “Burada Tanrı falan göremiyorum.” demişti. Ancak uzay uçuşu sırasında dünya ile yaptığı konuşmaların yayımlanan metninde böyle bir cümle yer almaz. Gagarin daha yörüngedeyken rütbesi TASS tarafından yükseltildi. Sovyet otoritelerine göre rütbe değişimin hemen yapılmasının sebebi Gagarin`in iniş sırasında ölebileceğini düşünmeleriydi. Ama bu gerçekleşmedi ve Gagarin dünyaya çok ünlü biri olarak döndü. Sovyetler Birliği Komünist Partisi`ni “bütün başarılarımızın düzenleyicisi” olarak övdü. Dönemin lideri Nikita Kruşçev de Gagarin`in ününden ve başarısından korkarak onu kendine politik bir rakip olarak düşünmeye başladı.

Gagarin dünya çapında ün kazanmış biri ve Sovyet başarısının sembolü olarak dünyayı dolaşmaya başladı, popülaritesini de kontrol edebiliyordu. Fakat kısa bir süre sonra alkol bağımlısı oldu, 1961`de Kırım`da genç bir hemşireyle maceraya atıldı. 1962`de kendini toparlayarak kozmonot yetiştirme merkezinde çalışmaya başladı.

Kurumun antrenör vekili olma sürecinde, Gagarin savaş uçağı pilotu olmayı yeniden hak kazanması gerekti. 27 Mart 1968`de MiG-15 model uçağıyla rutin bir deneme sürüşü sırasında eğitmeniyle birlikte hayatını kaybetti. Kazaya neyin sebep olduğu bilinemedi, 1986 yılında bir soruşturmada Su-11 model bir uçağın yol açtığı türbülansın kazaya yol açtığı söylendi. Aynı zamanda hava koşulları da kötüydü. Başka bir söylenti de Gagarin`in sarhoş olduğudur, oysa ki bu doğru değildir çünkü uçuştan önce iki testten geçmiştir ve yapılan araştırmalarda alkol veya uyuşturucu izine rastlanmamıştır. Yeni bir teori de pilot kabininin yanlışlıkla açıldığı ve bir anda güçlenen hava dolaşımı yüzünden uçağın kontrolünü Gagarin`in kaybettiğidir.

Konstantin Eduardoviç Tsiolkovski

Cuma, Haziran 29th, 2012

Konstantin Eduardoviç Tsiolkovski 5 Eylül 1857 yılında doğdu. Rus bilgin ve kâşifi. Roket biliminin kurucusu kabul edilmektedir.

Hayatının büyük bölümünü Rusya’daki Kaluga kentinin eteklerinde, tahta bir kulübede geçirdi. Tsiolkovski bir matematik öğretmeniydi. Bolşevik devriminden sonra, 1921’de, Sovyetler, Tsiolkovski’nin başarıları nedeniyle kendisine maaş bağladılar. Böylece 64 yaşında emekli olan Tsiolkovski, zamanının tümümü araştırmalarına ve eserlerine verdi.

En önemli eseri Kozmik Uzayın Tepkili Motorlarla Keşfi‘nde, sıvı yakıtla çalışan yeterince güçlü bir roketin Dünya’nın yerçekiminden kurtularak diğer gezegenlere ulaşabileceğini teorik olarak açıklamıştır. Bu yöntem, daha sonra ilk olarak Tsiolkovski’nin ülkesinde (o zamanki adıyla SSCB’de) başarıyla kullanılmış, uzaya ve diğer gezegenlere roketler gönderilmiştir.

Tsiolkovski, ayrıca Dünya’nın çekiminden kurtulmak için gereken hızı doğru olarak hesaplamış, roket yakıtı olarak daha sonra gerçekten de kullanılacak olan sıvı oksijen ve sıvı hidrojeni önermiş, roketlerin birden fazla kademeden oluşmasının daha etkin olacağını ortaya koymuştur. Tsiolkovski, roketlerin boşlukta hareketini açıklayan Tsiolkovski denklemini de bulmuştur. Wright kardeşlerle hemen hemen aynı zamanda havadan ağır uçan cisimler üzerine çalışmalar yapmıştır. Ancak tüm bu çalışmalar teorik düzeyde kalmış, uygulamaya geçirilmemiştir.

Tsiolkovski, hayatı boyunca uzayla ilgili 500 kadar esere imza atmıştır. Bunların bir kısmı teorik çalışmalar, bir kısmı ise bilim kurgu denemeleriydi. Bu eserlerde; uzay istasyonu, uzay boşluğuna çıkış için basınç odaları, uzayda besin sağlayabilecek kapalı ekosistemler gibi daha sonra gerçekleşecek fikirlere rastlanmaktadır.

Tsiolkovski’nin fikirleri uzun süre kendi ülkesinde kalmıştır. Onyıllar sonra Avrupa’da ortaya çıkan roket bilimciler, bu fikirleri kullandılar. Uzay Yarışı’nın başlamasıyla birlikte, Amerikalılar, Sovyetler’in başarılarının nedenini anlamak için Tsiolkovski’nin eserlerini incelediler.

Tsiolkovski’nin uzun süre yaşadığı kent Kaluga’da adına bir uzay müzesi kurulmuştur. Ay’ın arka kayüzündeki bir kratere ve bir göktaşına Tsiolkovski’nin adı verilmiştir.

Neil Alden Armstrong

Cuma, Haziran 29th, 2012

Neil Alden Armstrong, 5 Ağustos 1930 yılında doğdu. Amerikalı test pilotu ve ilk Ay astronotu. Ay’a ilk ayak basan insan.

Neil Armstrong 5 Ağustos 1930’da Wapakoneta, Ohio’da dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimi sırasında izcilik yapmıştır. 16 Temmuz 1969 tarihinde Apollo 11 ile yaptığı ay yolculuğunda aya ilk ayak basan insan unvanını kazanmıştır.

Ay’a ayak bastığında ilk söylediği tarihi cümle şudur:

İnsan için küçük, insanlık için büyük bir adım.
 
Kore üzerinde Deniz Kuvvetleri Pilotu olarak 78 saat uçuş yapan Armstrong 1971 yılında NASA’dan ayrılarak Cincinnati Üniversitesinde çalışmaya başlamıştır. 1979 yılına kadar uzay mühendisliği bölümünde profesör olarak çalışmıştır.

1985’ten 1986’ya kadar Uluslararası Uzay Komisyonunda hizmet vermiştir. 1986 yılında Challenger kazasının araştırma komisyonuna başkan yardımcısı olarak atanmıştır. Armstrong evli ve iki çocuk babasıdır.

Valentina Vladimirovna Tereşkova

Cuma, Haziran 29th, 2012

Valentina Vladimirovna Tereşkova, 6 Mart 1937 yılında doğdu. Emekli Sovyet kozmonotu, uzaya çıkan ilk kadın.

SSCB’de, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlı Yaroslavl’da küçük bir köy olan Bolşoye Maslennikovo’da doğdu. Okulu bitirince bir lastik fabrikasında çalıştı, daha sonra mühendislik tahsili yaptı. Bu sırada hobi olarak paraşütçülüğe başladı. 1961’de yerel Komsomol’un (Komünist Gençlik Kolu) sekreteri oldu ve ardından Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne katıldı.

Uzay Yarışı’nın başlangıç yıllarında, Sovyetler uzayda mümkün olduğunca çok “ilk”e imza atmaya çalışıyordu. 1961’de Gagarin‘in uzaya çıkan ilk insan olmasının ardından, Sovyet uzay programını yöneten başmühendis Korolyov, bu kez bir kadını uzaya gönderme fikrini öne sürdü. Böylece Sovyetler yeni bir teknoloji geliştirmeye gerek kalmadan dünya çapında prestij kazanmış olacaktı. Ayrıca kadınların erkeklerle eş başarılar göstermesi, Sovyet ideolojisine son derece uygundu.

İlk uzaykadınını belirlemek için geniş çaplı bir tarama başlatıldı. Kıstaslar, adayların paraşütçü, 30 yaşın altında, 170 cm’den kısa ve 70 kg’dan hafif olmasıydı. Tereşkova, seçilen dört kişiden biri olmayı başardı ve seçilen diğer arkadaşlarıyla birlikte yoğun bir eğitim programına tabi tutuldu. Programda ağırlıksız uçuşlar, paraşüt atlamaları, izolasyon sınamaları, merkezkaç sınamaları, roket kuramı, uzay mühendisliği ve pilotluk eğitimi bulunuyordu.

Tereşkova, “proleter” geçmişi sayesinde diğer adaylardan daha şanslı görülüyordu. Programın sonunda Tereşkova’yı bizzat Nikita Kruşçev ilk uzaykadını olarak seçti.

16 Haziran 1963’de Tereşkova Vostok 6 ile uçarak uzaya çıkan ilk kadın ve ilk sivil oldu. Dünya yörüngesinde 48 tur attı ve neredeyse üç gün uzayda kaldı (o zamana kadar uzaya giden ABD’li uzayadamlarının toplam süresinden fazla).

Buna karşın, başmühendis Korolyov, Tereşkova’nın gösterdiği performanstan memnun değildi. Tereşkova, Dünya’dan gelen telsiz çağrılarına cevap vermemiş ve uzun süre suskun kalmıştı. Korku yüzünden paralize olduğu iddia edilmekteydi. Bunun üzerine uzay aracının kontrolü ilk uzaykadınına bırakılmadı ve otomatik sistemle dünyaya dönmesi sağlandı. Tereşkova, uçuştaki başarısızlığıyla ilgili iddiaları reddetmektedir.

Belki de Tereşkova’nın başarısız olduğuna ilişkin kamuoyundan gizli tutulan bu iddialar yüzünden, Sovyetler daha sonra uzun süre uzaya kadın personel göndermedi. Uzaya çıkan ikinci kadın, Tereşkova’dan 19 yıl sonra yine bir Sovyet olan Svetlana Savitskaya’dır. Tereşkova’nın grubundaki arkadaşları uzaya gitmemiştir.

Tereşkova’nın ardından ABD de uzun süre uzaya bir kadın göndermeyi denemedi. ABD, büyük ihtimalle Uzay Yarışının taktiklerinden biri olan birinci olamıyorsan ikinci de olma düsturuyla hareket etmiştir. Nitekim Ay’a iniş konusunda da ABD’nin ardından ikinci olma imkânları varken Sovyetler bunu yapmamıştır.

Tereşkova’nın uçtuğu Vostok 6, Vostok serisinin son uçuşudur.

Uçuştan sonra Tereşkova, tıpkı Gagarin gibi dünyanın çeşitli ülkelerini ziyaret etmiş, konuşmalar yapmış ve uluslararası görevlerde bulunmuştur. Bu ziyaretler Soğuk Savaş döneminde hiçbir propaganda fırsatını kaçırmayan Sovyetler tarafından destekleniyor, dünya da uzaya çıkan ilk kadını tanımak istiyordu. Tereşkova Sovyetler Birliği’nde Sovyet Kahramanlık Madalyası ile ödüllendirildi, Ayrıca Doğu Bloku ülkelerinden de çeşitli madalyalar aldı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi üyeliği gibi önemli siyasi mevkilere geldi. Ay’daki bir kratere Tereşkova adı verildi.

Tereşkova, siyasi baskı sonucu Sovyet uzayadamı Andrian Nikolayev ile evlendi. Nikâh töreninde Kruşçev ve diğer üst düzey Sovyet yönetimi ile uzay programı camiası hazır bulundu. Nikolayev’den 1982’de boşanan Tereşkova daha sonra bir evlilik daha yapmıştır.

Sovyetler’in yıkılmasının ardından siyasi hayatı sona erse de, prestijinden hiçbir şey kaybetmedi. Rus halkının ve dünya kamuoyunun gözünde Tereşkova, Gagarin ve Aleksey Leonov gibi uzay kahramanlarından biridir.

Galileo Galilei

Cuma, Haziran 29th, 2012

Modern fiziğin ve teleskobik astronominin kurucularından olan İtalyan bilim adamı. 1564’te İtalya’nın Pisa şehrinde doğdu. Döneminin tanınmış müzikçilerinden Vincenzo Galileo’nun oğlu olan Galileo, ilk tahsilini Floransa’da yaptı. 1581’de Pisa Üniversitesi’nde tıp tahsiline başladı. Ancak parasızlıktan okulu terk etti. 1583’ten itibaren matematiğe ilgi duyan Galileo, bu konudaki çalışmaları sayesinde, 1589’da Pisa’da profesörlük elde etti.

Sarkacın, yüzen cisimlerin ve hareketin Aristo fiziğinden farklı bir düşünceyle matematiksel olarak ele alınması gerektiğine inanan Galileo, Pisa Kulesi’nden ağırlık düşürerek Aristo’nun yanlışlığını açıkça gösterdi. Bu davranışı yaşlı profesörlerle anlaşmazlığa düşmesine sebep oldu. 1592’de Pisa’yı terk ederek, Padova Üniversitesi matematik kürsüsüne geldi.

1597’de pratikte çok faydası olan pusulayı ticari olarak piyasaya arz etti. 1600 senesinden hemen sonra ilkel bir termometre, insan kalp atışının ölçümünde kullanılmak üzere bir sarkaç ve 1604’te serbest düşüşün matematik kanunlarını keşfetti. Ancak düzgün ivmeli hareket kavramı hatalıydı.

1609’da Hollanda’da teleskopun bulunduğunu işitti. Kendisi daha ileri bir alet yaparak bunu astronomi gözlemlerinde kullandı. 1610’da aydaki dağlar, yıldız kümeleri ve Samanyolu üzerine ilk tespitlerini yayınladı. Bu arada Jüpiter’in dört uydusunun varlığını bildirdi. Bu kitabı çok ilgi uyandırdı ve Floransa’da saray matematikçisi olmasını sağladı. Hemen sonra Venüs gezegeninin devreleri ve Satürn’ün şekli hakkında bilgi verirken, astronomideki Ptolemy (Batlamyus) sistemini tartıştı.

1611’de Roma’ya gitti ve oradaki Bilim Akademisi’ne üye seçildi. Floransa’ya dönüşünde hidrostatik üzerine pek çok profesörün itirazına sebep olan kitabı ile 1613’te güneş lekeleri üzerine yazdığı eserini yayınladı. Bu eserinde Kopernik sistemini açık bir şekilde müdafaa etti. Bundan dolayı papazların ağır hücumuna uğradı.

1615’te bizzat Roma’ya giderek iddiasını müdafaa etti. Ancak 1616’da Papa Beşinci Paul tarafından kitaplarını tetkik için bir komisyon kuruldu. Bu komisyon Galileo’nun kitaplarını yasaklamadı. Sadece dünyanın döndüğü iddiasından vazgeçmesini istedi.

Galileo, bir müddet bilimin pratik yönüne döndü, mikroskobu geliştirdi. Ancak 1618’de üç kuyruklu yıldızın görülmesiyle kiliseyle münakaşaya girdi. Arkadaşının Sekizinci Urban olarak Papa seçilmesinden cesaret alarak yazdığı “İki Kainat Sistemi Üzerine Konuşmalar” adlı eserini 1632’de yayınladı. Ancak kitabı daha önce yapılan uyarılarla çeliştiği söylentilerine rağmen Roma’da mahkemeye çağrıldı. 1633’te bu kitap yasaklandı ve Kutsal Engizisyon’ca müebbet hapse mahkum edildi. Cezası kendi evinde göz hapsine çevrildi. Yetmiş yaşında hapsedilen Galileo kör oldu ve 1642 yılında öldü.

Ahmed ibn el-Mecdî

Cuma, Haziran 29th, 2012

Muhtemelen Kâhire’de yaşayan ve İbnü’l-Mecdî adıyla meşhur olan bu bilginin tam adı, Şihâbüddin Ebû’l-Abbâs Ahmed ibn Receb ibn Tanboğa el-Atabeğî (1358-1447) idi. Özellikle mîkât ile ferâiz alanlarında eserler vermiş ve astronomların kullandıkları altmışlık hesaplama yöntemini tanıtan Keşfü’l-Hakâ’ik fî Hisâbi’d-Derec ve’d-Dakâ’ik (Derecelerin ve Dakikaların Hesaplanmasında Gerçeklerin Keşfi) adlı kitabı sonradan öğrencisi Bedreddin Sıbt el-Mârdînî tarafından şerh edilmiştir.

Mirim Çelebi

Cuma, Haziran 29th, 2012

Asıl adı Mahmut olup, 16. Yüzyılda yaşamış, tanınmış Osmanlı matematik ve astronomi alimlerindendir. Dedesi ünlü Ali Kuşçu’dur. İstanbul’da doğdu. Medreselerde okudu ve Şehzade Bayezid’in şehzadeliği zamanında hocalık etti ve onun zamanında önemli makamlarda görev aldı.

Daha sonraları I. Selim tarafından Anadolu Kazaskerliği’ne atandı. Uluğbey’in ünlü “Zeyç” ini farsça şerhetmiştir. Aynı zamanda büyükbabası Ali Kuşçu’nun astronomi ile ilgili “Fethiye” adlı risalesini şerhetmiştir. Matematik ve astronomi ile ilgili yedi sekiz risalesi daha vardır.

Abderalı Demokritos

Cuma, Haziran 29th, 2012

Doğum ve ölüm tarihleri belli olmamakla birlikte, Zenon’dan 30 yıl sonra doğduğu sanılmaktadır. Çok gezmiş, Babil’e ve matematik öğrenmek üzere Mısır’a gitmiş ve orada beş yıl kalmıştır. Hatta bu seyahatları sırasında Hindistan’a kadar uzanmış olduğu sanılmaktadır. Ancak Demokritos bir gezgin değil, bir bilgi arayıcısıdır.

Demokritos’a göre, evren doluluk ve boşluktan oluşmuştur. Dolu kısım, bölünemez küçük parçacıklar, yani atomlar tarafından doldurulmuştur; bunlar ölümsüz ve yalındırlar. Nitelikleri aynı ama biçimleri ayrıdır. Varlıklar bu atomların bir araya gelmelerinden oluşmuşlardır ve bir arada bulundukları sürece vardırlar; şayet bunları oluşturan atomlar bir nedenle dağılırsa yok olur giderler. Evrende gözlemlenen değişim, atomların birleşmesi ve dağılmasından ibarettir. Atomcu kuram, özünde mekanist ve deterministtir, ama bu dönemde atomların nasıl hareket ettiklerine ilişkin güçlü bir yaklaşımın eksikliği duyulmaktadır.

Demokritos, ruhu maddeden ayırmaz; ruhu oluşturan atomlar daha ince, daha hafif ve daha hareketlidir; hepsi o kadar. Bu tür ince atomların birleşimine ruh dediği gibi akıl da der. Bunlar, evrenin her yerine dağılmıştır; öyleyse evren canlı ve akıllıdır. Ancak Tanrı yoktur; Anaksagoras’ın belirttiği anlamda bir nous da bulunmaz.

Hindistan’da da atomcu görüşlerle karşılaşılmaktadır; ancak tarihini saptamak olanaksızdır. Eğer daha önce ise, Yunanlıların bundan haberdar olup olmadıkları düşünülebilir. Haberdar olmaları olanaksız değildir; çünkü Demokritos İran’da bulunduğu sıralarda doğrudan veya dolaylı olarak bu görüşleri öğrenmiş olabilir. Gerek Yunan’da ve gerekse Hint’te birbirlerinden bağımsız olarak düşünülmüş olması da mümkündür; ancak atomcu görüşün Doğu kökenli olduğuna ilişkin başka bulgular da vardır. Mesela Poseidonius (M.Ö. 1. yüzyıl) bu kuramı, bir Fenikeli olan Sidonlu Mochos’a, yine Byblioslu Filon ise Beyrutlu Sanchuniaton’a atfetmektedir. Filon, bu adamın kitaplarını Yunanca’ya çevirmiştir.

Demokritos matematikle de ilgilenmiş ve Bir Daire veya Bir Küreye Çizilen Teğet, Geometri Üzerine, Sayılar Üzerine (aynı adı taşıyan bir yapıtı daha vardır) ve İrrasyoneller Üzerine adını taşıyan yapıtlar vermiştir.

Bir Daire veya Bir Küreye Çizilen Teğet’te, kürenin veya dairenin teğetle ortak olan bir tek noktası bulunduğunu ve teğet biraz oynatılacak olursa, bu defa daireyi ve küreyi iki noktada keseceğini ve teğet olma özelliğini kaybedeceğini söyler.

Geometri Üzerine adlı yapıtın içeriğine ilişkin fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Chrysippus’a dayanarak Plutarkos’un yapmış olduğu şu aktarma gerçekten çok ilginçtir :

“Demokritos, bir koninin, tabanına paralel olan dairelerle kesilecek olursa, kesitlerin yüzeyine ilişkin neler söylenebileceğini sormuştur. Bunlar eşit midir? Yoksa değil midir? Eğer eşit değillerse, o zaman koninin yüzeyi merdivene benzeyecek, yani düzgün olmayacaktır. Eğer eşitlerse, o zaman da koni bir silindir özelliğine sahip olacaktır. Bu son derece gariptir.”

Bu yorum son derece ilginçtir; çünkü Demokritos, bu yorumunda, bir cismin sonsuz sayıda kesitten oluştuğunu göstererek Archimedes’e yaklaşmıştır. Demokritos şunu sezmiştir : Eğer iki piramit, eşit tabana ve eşit yüksekliğe sahipseler, tabana paralel olan düzlemler tarafından eşit yüksekliklerden kesildiklerinde oluşan piramit kesitleri birbirlerine eşit olacaktır. Sonsuz sayıdaki kesitleri eşit olduğu için, iki piramidin hacimleri de eşittir. Bu bir bakıma, Cavalier’in ortaya koyduğu, “İki hacimin, aynı yükseklikten alınan kesitleri, her konumda eşit iseler, bu iki hacim eşittir.” ilkesine benzemektedir.

Demokritos’un incelemiş olduğu konular, Eukleides’in Elementler’de incelemiş olduğu bazı konularla paralellik göstermektedir.

İrrasyonel Doğrular ve Hacimler adlı yapıtı, konilere ilişkin yapmış olduğu çalışmaların sonucunda yazılmıştır. Burada irrasyonelleri incelemiş olması çok doğaldır. İçeriğinin ne olduğu bilinmese de, irrasyonel doğruların bölünemez olduğunu düşünmüş olabilir. Konilerde karşılaşmış olduğu sürpriz karşısında, nasıl bir tavır takınmış olduğu bilinmiyor. Acaba benimsemiş olduğu atom kuramıyla, bu sonucu nasıl uzlaştırmıştır? Çünkü atomun parçalanamaz olduğunu kabul ederse, koni kesitlerinin merdiven biçiminde olduğunu da kabul etmek zorunda kalacağı açıktır.

Platon, Demokritos’tan hiç söz etmez, ama Aristoteles övgüler düzer. Archimedes ise, aynı taban ve aynı yüksekliğe sahip bir koni ile bir silindirin hacimleri arasında 1/3 oranının bulunduğunu keşfetmiş olmasına büyük bir değer verir; ancak bunun kanıtını vermemiş olduğunu da ekler.

Demokritos’un Gezegenler Üzerine ve Büyük Yıl veya Astronomi adlı yapıtları ise astronomiyle ilgilidir. Yer’in, ortası delik, düz bir disk biçiminde olduğuna inanır. Gök küresini, kuzey ve güney gökküreleri olmak üzere iki yarım küreye böler ve güneydeki yıldız kümelerinin kuzeydekilerden farklı olduklarını söyler. Bu görüşleri, Yer’in düz olmasıyla nasıl uzlaştırabilmiştir? Bunu açıklamak güçtür; ancak bu yaklaşımı, kendisinin büyük ölçüde Babillilerin etkisi altında kaldığını göstermektedir.

Aynı zamanda iyi bir kozmologdur (yani evrenbilimcidir). Ona göre, evrende çok sayıda ve çeşitli büyüklüklerde dünyalar vardır. Bunlar birbirlerinden farklı uzaklıklarda bulunurlar. Bazıları oluşmaktadır; bazıları oluşmuştur ve bazıları ise çökmektedir. Bunlardan bazıları çarpışarak yok olurlar. Bazılarında su, bitki ve hayvan yoktur. Bizim bölgemizde ilk önce Yer oluşmuştur. Ay, yıldızların en altında bulunur; onu Güneş ve gözle görülebilen beş gezegen izler.

El-Biruni

Cuma, Haziran 29th, 2012

Yaşadığı çağa damgasını vurup ” Biruni Asrı” denmesine sebep olan zekâ harikası bilgin 973 yılında Harizm’in merkezi Kâs’ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Muhammed’dir. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaşta araştırmacı bir ruha sahipti. Birçok kOnuyu öğrenmek için çılgınca hırs gösteriyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hârizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrûnî’nin en iyi bir eğitim alması için her imkânı sağladı.

Bu arada İbni Irak ve Abdüssamed b. Hakîm’den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi. Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sönmeyen azmiyle birleşince 17 yaşında eser vermeye başladı. Fakat Me’mûnîlerin Kâs’ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî’nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı ve Kâs’ı terketmek zorunda kaldı. Ancak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ünlü bilgin Ebü’lVefâ ile buluşup rasat çalışmaları yaptı. Daha sonra hükümdar Ebü’lAbbas, sarayında Bîrûnî’ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlendirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi, bilginimizin de devlet başkanları yanındaki yüksek itibarının belgesiydi.

Gazneli Mahmud Hindistan’ı alınca hocalarıyla Bîrûnî’yi de oraya götürdü. Zira onun yanında da itibarı çok yüksekti. “Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir’ derdi. Bu yüzden tedbirli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî’yi Hazine Genel Müdürlüğü’ne tayin etti .O da orada Hint dil ve kültürünü bütünüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sürede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağlanan siyasî ve ilmî araştırmalarına devam etti. Bir devre adını veren, çağını aşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sultan Mes’ud, kendisine ithaf ettiği Kanunu Mes’ûdî adlı eseri için Bîrûnî’ye bir fil yükü gümüş para vermişse de o, bu hediyeyi almadı.

Son eseri olan Kitabü’s Saydele fi’t Tıb’bı yazdığında 80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıyla yâd edilen yalnız İslâm âleminin değil, tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne’de hayata gözlerini yumdu.

Bîrûnî, “Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu kalbi tefekkürden dûr olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunanca ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında çalışmalar yaptı, eserler verdi.

Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi, Allah’ın kevnî âyetlerini anlamak, kâinatın yapı ve düzeninden Allah’a ulaşmak, Onu yüceltmek gâyesine yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasını amaçlardı. Kurân’ın belâğat ve i’cazına olan hayranlığını her vesileyle dile getirdi. İlmî kaynaklara dayanma, deney ve tecrübeyle ispat etme şartını ilk defa o ileri sürdü.

İbni Sinâ’yla yaptığı karşılıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yorumları, günümüzde yazılmış gibi tazeliğini halen korumaktadır. Tahkîk ve Kanûnı Mes’ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünkü ilmî seviyeye tâ o günden, ulaştıgı açıkça görülür. Bu eser astronomi alanında zengin ve ciddî bir araştırma âbidesi olarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dine hizmetten mutluluk duymaktadır.

Gazne’de kıbleyi tam olarak tespit etmesi ve kıblenin tayini için geliştirdiği matematik yöntemi dolayısıyla kıyamet günü Rabb’inden sevap ummaktadır. Ayın, güneşin ve dünyanın hareketleri, güneş tutulması anında ulaşan hadiseler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı rasatlarda, çağdaş tespitlere uygun neticeler elde etti. Bu çalışmalarıyla yer ölçüsü ilminin temellerini sekiz asır önce attı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapını ölçmeyi başardı. Dünyanın çapının ölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz matematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır. Avrupa’da buna BÎRÛNI KURALI denmektedir.

Newton ve Fransız Piscard yaptıkları hesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu ölçüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl önce Pakistan’da bulmuştu. O çağda Batılılardan ne kadar da ilerideymişiz.

Biruni, hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes’ud’un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir.

Daha o çağda Ümit Burnu’nun varlığından söz etmiş, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa’dan geniş bilgiler vermişti. Christof Coloumb’dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya’nın varlığından ilk defa sözeden O’dur.

Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu, yerçekimin varlığını Newton’dan asırlarca önce ortaya koydu. Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirdi.

Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğildi. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mahmud, Sebüktekin ve Harzem’in tarihlerini yazdı. Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusuna eğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı bir ilim haline gelebilen Mukayeseli Dinler Tarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî’ye çok şey borçludur.

Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulup kalmadı. Meseleleri doğrudan Allah’a dayandırdı. Tabiat olaylarından sözederken, onlardaki hikmetin sahibini gösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıp kalmadı.

Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve “Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah’a tövbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah’tan yardım dilerim. Bâtıl şeylerden korunmak için de Allah’tan hidayet isterim. İyilik O’nun elindedir!” demiştir.

Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrûnî’ye Armağan adıyla bilginimize tahsis etti. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî’yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO’nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî’ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, “1000 yıl önce Orta Asya’da yaşayan evrensel dehâ Bîrûnî; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog, Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist” diye yazılarak tanıtıldı.

Batlamyus

Cuma, Haziran 29th, 2012

Geç İskenderiye Dönemi’nde yaşamış (M.S. ikinci yüzyılın birinci yarısı) ünlü bilim adamlarından birisi de Batlamyus’tur. Hayatı hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye sahip değiliz. Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylerler. Belki Yunan asıllı bir Mısırlı, belki de Mısır asıllı bir Yunanlıdır. Yunanca adı Ptolemaios’tur, ama harf uyuşmazlığı nedeniyle Ortaçağ İslâm Dünyası’nda Batlamyus diye tanınmıştır.

Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına katkılar yapmıştır; ancak en çok astronomideki çalışmalarıyla tanınır. Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgilerinin sentezini yapmış ve bunları Mathematike Syntaxis (Matematik Sentezi) adlı yapıtında toplamıştır. Bu eserin adı, daha sonra Megale Syntaxis (Büyük Derleme) olarak anılmış ve Arapça’ya çevrilirken başına Arapça’daki harf-i tarif takısı olan el getirildiği için, ismi el-Mecistî biçimine dönüşmüştür; daha sonra Arapça’dan Latince’ye çevrilirken Almagest olarak adlandırıldığından, bugün Batı dünyasında bu eser Almagest adıyla tanınmaktadır.

Almagest, onüç kitaptan oluşur; Birinci Kitap, kanıtlarıyla birlikte Yermerkezli Dizge’nin anaçizgilerini verir; İkinci Kitap, Menelaus’un teoremiyle, küresel trigonometri bilgilerini ve bir kirişler tablosunu içerir; burada örnek problemler de çözülmüştür; Üçüncü Kitap, Güneş’in hareketini ve yıllık süreyi ve Dördüncü Kitap ise, Ay’ın hareketini ve aylık süreyi konu edinir; Beşinci Kitap aynı konularla ilgilidir, Ay’ın ve Güneş’in mesafelerini tartıştığı gibi, bir usturlabın yapılışı ve kullanılışı hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar; Altıncı Kitap’ta gezegenlerin kavuşumları ve karşılaşımları incelenir ve Güneş ve Ay tutulmalarına temas edilir; Yedinci ve Sekizinci Kitap, durağan yıldızlarla ilgilidir, meşhur presesyon tartışmasını, Ptolemaios’un durağan yıldızlar katalogunu ve bir gök küresi âleti yapabilmek için gerekli olan yöntem bilgisini içerir; geriye kalan beş kitap ise devingen yıldızların, yani gezegenlerin hareketlerine tahsis edilmiştir ve yapıtın en özgün kısmıdır.

Batlamyus, bu eserinde anaçizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak maksadıyla kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles fiziğini temele alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık görünümler Yer’in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer’in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.

Ancak, Yer’in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde muntazam bir şekilde dolandıkları kabul edildiğinde, kuramın bazı gözlemleri, örneğin Ay ve Güneş’in Yer’e yaklaşıp uzaklaşmalarını, bazen hızlı, bazen yavaş hareket etmelerini açıklaması olanaksızdı. Bunun için Batlamyus Yer’i belli bir ölçüde merkezden kaydırmıştır. Klasik astronomide bu düzenek (eksantrik) dış merkezli düzenek olarak adlandırılır. Gezegenlerin gökyüzünde ilmek atmalarını, yani durmalarını ve geriye dönmelerini açıklamak için de, (episikl) taşıyıcı düzenek adı verilen başka bir düzenek daha kabul etmiştir.

Batlamyus, Almagest’in girişinde trigonometriye ilişkin kapsamlı bilgiler vermiştir; çünkü küresel astronominin sınırları içinde kalan klasik astronomiye ait hesaplamalar, küresel geometriye dayanmaktadır. Batlamyus’tan yaklaşık olarak üç asır önce yaşamış olan Hipparkhos (M. Ö. 150) açıların kirişlerle ölçülebileceğini bildirmiş ve bir kirişler cetveli hazırlamıştı; ancak bu konuya ilişkin yapıtı kaybolduğundan, bu cetveli nasıl düzenlediği bilinmemektedir. Bazı yayların kirişlerinin bulunması çok kolaydı ve bu kirişlere ana kirişler adı verilmişti; ama bunların dışındaki yayların kirişlerinin bulunması uzun işlemleri gerektiriyordu. Bu nedenle Batlamyus kirişler cetvelini hazırlarken bir dairenin içine çizilmiş dörtgenlere ilişkin Batlamyus Teoremi’ni (AB . CD + AD . BC = AC . BD) kullanmak suretiyle, açılar toplamı ve farkının kirişlerini (kiriş (A-B), kiriş (A+B), kiriş A/2 , kiriş 2A gibi) bulma yoluna gitmişti.

Batlamyus, coğrafya araştırmalarına da öncülük etmiş ve Coğrafya adlı yapıtıyla matematiksel coğrafya alanını kurmuştur. Bu kitap Kristof Kolomb’a (…. – ….) kadar bütün coğrafyacılar tarafından bir başvuru kitabı olarak kullanılmıştır.

Almagest’ten sonra yazılan Coğrafya, sekiz kitaba bölünmüştür ve matematiksel coğrafya ile haritaların çizilebilmesi için gerekli olan bilgilere tahsis edilmiştir; Almagest gibi Coğrafya da derleme bir eserdir; Batlamyus bu kitabı hazırlarken Eratosthenes, Hiparkhos, Strabon ve özellikle de Surlu Marinos’tan büyük ölçüde yararlanmıştır.

Coğrafya’nın Birinci Kitab’ı Dünya’nın veya doğrusunu söylemek gerekirse Yunanlılar tarafından bilinen Dünya’nın büyüklüğü ve kartografik izdüşüm yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir; İkinci Kitap’la Yedinci Kitap arasında ise tanınmış memleketlerdeki önemli yerlerin, yani önemli kentlerin, dağların ve nehirlerin enlem ve boylamları verilmek suretiyle Dünya’nın düzenli bir tasviri yapılır; enlem ve boylamlardan, yani bir başlangıç dâiresine enlemsel ve boylamsal uzaklıklardan söz eden ilk bilgin Batlamyus’tur; Batlamyus’un enlem ve boylam tablolarıyla betimlemeye çalıştığı Dünya, kabaca 20* Güney’den 65* Kuzey’e ve en Batı’daki Kanarya Adaları’ndan, bunların yaklaşık olarak 180* Doğu’sundaki bölgelere kadar uzanmaktadır; bunun dışında kalan bölgeler ise Yunanlılar ve dolayısıyla Batlamyus tarafından tanınmamaktadır; söz konusu tablolar, haritaların çizilmesini olanaklı kılmaktadır ve nitekim bu haritalar belki de eserin eski nüshalarında mevcuttur; çünkü astronomik bilgileri kapsayan Sekizinci Kitap’ta bunlara belirgin atıflar yapılmıştır.

Ancak Batlamyus’un coğrafya anlayışı yeteri kadar geniş değildir. İklim, doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç ilgilenmemiştir. Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Ayrıca, Yer’in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir. Ancak Kristof Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak, Batı’ya doğru gitmiş ve Amerika’ya ulaşmıştır.

Aynı zamanda, bu dönemin önde gelen optik araştırmacılarından olan Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir. Ancak, görsel yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve aralıklı bir koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan bir piramid biçiminde olduğunu belirtmiştir. Şayet böyle olmasaydı, yani ışınlar gözden sürekli bir biçimde çıkmasaydı, nesneler bir bütün olarak görülemezlerdi. Buna rağmen, Batlamyus’un görsel piramid fikri, optikçiler arasında tutunamamış ve görme söz konusu olduğunda daha çok koni göz önüne alınmıştır. Nitekim kendisinden sonra, İslâm Dünyasında, bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun üzerine kurdukları görülmektedir.

Batlamyus, katoptrik (yansıma) konusuyla da ilgilenmiş ve yapmış olduğu ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür:

1. Aynalarda görünen nesneler, gözün konumuna bağlı olarak, aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür.

2. Aynadaki görüntüler nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkarlar.

3. Geliş ve yansıma açıları eşittir.

(*BOT = *GOT)

Bu prensipler çizim yoluyla yandaki şekilde gösterilmiştir. Buna göre, AY * ayna, G * göz, B * nesne, B’ * görüntü, O * ışının aynada yansıdığı nokta, TO * Normal’dir.

Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit bir açıyla yansıdığını gösterebilmek için, üzeri derecelenmiş ve tabanına düz bir ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır. Bu levhaya teğet olacak biçimde bir ışın huzmesini ayna yüzeyine gönderip, gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların birbirlerine eşit olduğunu görmüştür. Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak, ulaştığı sonucun doğru olduğunu kanıtlamıştır.

Batlamyus, dioptrik (kırılma) konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin nedenini araştırmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışının, Normal’a yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışının ise Normal’den uzaklaşarak kırıldığını ve kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür.

Nitekim onun bu konuyu ele alırken benimsediği bazı prensiplerden bunu açıkça görmek olanaklıdır:

1. Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır.

2. Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir.

3. Gelme ve kırılma açıları eşit değildir; fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır.

4. Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar.

Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri, aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki (havadan cama, havadan suya ve sudan cama) kırılma derecelerini gösteren kırılma cetvelleri hazırlamıştır. Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir.

Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları tarafından derlenmiş bilgi birikimden yararlanmak suretiyle astrolojiyi de sistemleştirmiştir! Dört bölümden oluştuğu için Tetrabiblos (Dört Kitap) olarak adlandırmış olduğu yapıtında, gezegenlerin nitelik ve etkileri, burçların özellikleri, uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi astrolojinin sınırları içine giren konular hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Ortaçağ ve Yeniçağ astrolojisi bu kitabın sunmuş olduğu birikime dayanacaktır.

Astroloji bir bilim değildir, ama astronomi ile birlikte doğmuş ve yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar, bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu kısmen de olumsuz yönde etkilemiştir; bu nedenle astronomi tarihi araştırmalarında astrolojiye ilişkin gelişmelerden de bahsetmek gerekir.

Aristoteles

Cuma, Haziran 29th, 2012

Aristoteles, Ege Denizi’nin kuzeyinde bulunan Stageria’da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria’da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles’e bir İyonya filozofu denilebilir.

Annesi hakkında adından başka hiçbir şey bilinmemektedir; babası Nicomaihos, hekimdir ve Makedonya Krallarından Amyntus’un (M.Ö.393-370) hekimliğine getirildiğinde, ailesi ile birlikte Stageria’dan Makedonya’nın başkentine taşınmıştır. Aristoteles burada öğrenim görmüş ve savaş yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgiler ve deneyimler edinmiştir; bir taraftan İyon ve diğer taraftan Makedonya etkileriyle biçimlenmiş ve gençliğinde, ilgisini daha çok tıp üzerinde yoğunlaştırmıştır. 17 yaşına geldiğinde öğrenimini tamamlaması için Atina’ya gönderilen Aristoteles, hayatının 20 yılını (M.Ö. 367-347) burada geçirmiştir. Atina’ya gelir gelmez, Platon‘un öğrencisi olarak Akademi’ye girmiş ve hocasının ölümüne kadar burada kalmıştır. Platon, sürekli olarak çekiştiği bu değerli öğrencisinin zekasına ve enerjisine hayran kalmış ve ona Yunanca’da akıl anlamına gelen Nous adını vermiştir. Atina’da kaldığı süre içerisinde Aristoteles, başka hocaları da izlemiş ve mesela Agora’da politik dersler almıştır.

Bir sarraf olarak iş hayatına atılmış ve daha sonra çok varlıklı olmuş Hermenias, kısa bir süre içinde çok geniş toprakları mülk edinmiş ve Aterneus’un yöneticiliğine gelmişti. Akademi’nin öğrencisi ve hocası Platon’un hayranıydı. Onun devlet yönetimine ilişkin önerilerini çok olumlu karşılıyor ve Platon’un önderliğinde daha iyi bir yönetim oluşturmak istiyordu. Bu amaçla Assos’ta Akademi’nin kolu olan bir okul kurmuştu. Platon’un ölümünden sonra, Aristoteles bu okulda görev aldı ve üç yıl boyunca burada çalıştı. Bir ara Hermenias’ın yeğeni Pythias ile evlendi.

Aristoteles, Assos’ta kaldığı süre içerisinde, zaman zaman dostu Teofrastos’un memleketi olan Mytilen’e gitmiştir. Bu seyahatlar, Aristoteles’in gözlemler yapması ve kendisini yetiştirmesi açısından çok yararlı olmuştur.

Bu sıralarda II. Philip, oğlu İskender için iyi bir öğretmen aramaktaydı ve Assos’taki okulun yöneticisi olan Aristoteles, yavaş yavaş dikkatini çekmeye başlamıştı. Görev, Aristoteles’e önerildi ve o da bu öneriyi seve seve kabul ederek, II. Filip’in oturmakta olduğu Pella’ya gitti. Aristoteles’in öğretmenliği, 343 yılından 340 yılına kadar sürdü. İskender, 336’da babası ölünce, onun yerine geçti ve eski öğretmeni Aristoteles’i danışman olarak atadı. Daha sonra İskender Yunanistan’daki ve Balkanlar’daki ayaklanmaları bastırmak üzere harekete geçince, Aristoteles, onu bırakarak, büyük idealini gerçekleştirmek amacıyla, yani yeni bir okul kurmak amacıyla Atina’ya döndü.

İskender’in M.Ö. 323 yılında ölmesi, Aristoteles’i çok güç bir durumda bırakmıştı; çünkü Lise’nin kurulması sırasında İskender’in yapmış olduğu yardımlar ve Hermenias için yazmış olduğu zafer türküsü, Atina’daki düşmanları tarafından hatırlanmıştı. Aristoteles, dinsizlikle suçlandı ve Atinalıların, Sokrates’i ölüme mahkum etmekle işlemiş oldukları suçu yinelememeleri için Chalcis’e kaçtı ve orada yakalanmış olduğu bir hastalık sonucunda M.Ö. 322 yılında öldü.

Aristoteles’in hiçbir resmi kalmamıştır. Diogenes’e göre, ince bacaklı ve küçük gözlüymüş. Viyana’daki Sanat Tarihi Müzesi’nde sergilenmekte olan mermer başın Aristoteles’e ait olduğu iddia edilmekteyse de, bunu kanıtlayacak herhangi bir ipucu yoktur.

Aristoteles, İskender’i bırakarak Atina’ya döndüğünde, oradaki dostlarıyla buluşmuştu; ama aradan 20 yıl geçmiş olduğu için, artık eski okuluna dönemezdi. Başka bir okul kurmaya karar verdi ve bu maksatla kentin batısında bulunan ve Apollon Lyceios’un (Kurt Tanrı) anısına ayrılmış olan ormanlık alanı seçti. İşte bugün de kullanmakta olduğumuz Lise adı, bu Lyceios‘tan gelmektedir.

Lise’de eğitim ve öğretimin nasıl yapıldığına ilişkin kesin bir bilgiye sahip değiliz; ancak bazı kaynakların bildirdiğine göre, sabahları yeni başlayanlara, akşamları ise geniş halk kitlelerine dersler verilmekteymiş.

Akademi ve Lise, aslında felsefe öğretimi veren okullardı. Ancak Akademi, daha çok metafiziğe ve bu arada ahlak ve siyaset gibi konulara yönelmişti. Lise’de ise araştırmalar, Aristoteles’in daha çok mantık ve bilimlerle ilgilenmesi nedeniyle, bu alanlarda yoğunlaşmıştı.

Aristoteles 13 yıl boyunca Lise’nin yöneticiliğini yaptı ve ölümünden sonra yerine arkadaşı Teofrastos geçti. Teofrastos, 37 yıl bu okulun yöneticiliğini üstlendi ve yapmış olduğu yeni düzenlemelerle Lise’yi kurumsallaştırmayı başardı; ancak Lise, Akademi kadar uzun ömürlü olamadı.

Aristoteles’in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiğe – yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine – bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. “Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşittir.” veya “Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)” gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret etmişti. Aristoteles’in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir. Bu temel sorunlar üzerindeki görüşleri, daha sonra Archimedes ve Apollonios tarafından yeniden işlenip değerlendirilecektir.

Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı eserlerinde açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles’e göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer’in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos’un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.

Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu? Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo’da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik’te ise, Yıldızlar Küresi’nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî ve İbn Sinâ gibi Ortaçağ İslâm Dünyası‘nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim’de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.

Aristoteles’e göre, Evren, Ayüstü ve Ayaltı Evren olmak üzere ikiye ayrılır; Yer’den Ay’a kadar olan kısım, Ayaltı Evren’i, Ay’dan Yıldızlar Küresi’ne kadar olan kısım ise Ayüstü Evren’i oluşturur. Bu iki evren yapı bakımından çok farklıdır. Ayüstü Evren ve burada yer alan gökcisimleri, eterden oluşmuştur; eterin, mükemmel doğası, Ayüstü Evren’e ezelî ve ebedî bir mükemmellik sağlar. Buna karşılık, Ayaltı Evren, her türlü değişimin, oluş ve bozuluşun yer aldığı bir evrendir. Burası, ağılıklarına göre, Yer’in merkezinden yukarıya doğru sıralanan dört temel öğeden, yani toprak, su, hava ve ateşten oluşmuştur; toprak, diğer üç öğeye nispetle daha ağır olduğu için, en altta, ateş ise daha hafif olduğu için, en üstte bulunur. Aristoteles’e göre, bu öğeler, kuru ve yaş ile sıcak ve soğuk gibi birbirlerine karşıt dört niteliğin bireşiminden oluşmuştur.

Varlık biçimlerinin mükemmel olmaları veya olmamaları da Yer’in merkezine olan uzaklıklarına göre değişir. Bir varlık Yer’e ne kadar uzaksa, o kadar mükemmeldir. Bundan ötürü, merkezde bulunan Yer mükemmel olmadığı halde, merkeze en uzakta bulunan Yıldızlar Küresi mükemmeldir. Bu mükemmel küre, aynı zamanda Tanrı, yani ilk hareket ettiricidir.

Aristo’nun bu ve diğer görüşleri orta çağ boyunca bir çok filozozu etkilemiş, ve daha sonraki dönemleri de şekillendirmiştir. belki de felsefenin temel ilkeleri Arsito mantığı üzerine kurgulanmıştır.

İbn Sina

Cuma, Haziran 29th, 2012

Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi ve becerinin muhtelif alanlarında seçkinleşmiş olan, İbn Sînâ (980-1037) matematik alanında matematiksel terimlerin tanımları ve astronomi alanında ise duyarlı gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir. Astroloji ve simyaya itibar etmemiş, Dönüşüm Kuraminın doğru olup olmadığını yapmış olduğu deneylerle araştırmış ve doğru olmadığı sonucuna ulaşmıştır. İbn Sînâ’ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayısıyla daha değersiz metallerden altın ve gümüş gibi daha değerli metallerin elde edilmesi mümkün değildir.

İbn Sînâ, mekanikle de ilgilenmiş ve bazı yönlerden Aristoteles‘in hareket anlayışını eleştirmiştir; bilindiği gibi, Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki temas ortadan kalktığında, cismin hareketini sürdürmesini sağlayan etmenin ortam, yani hava olduğunu söylüyor ve havaya biri cisme direnme ve diğeri cismi taşıma olmak üzere birbiriyle bağdaşmayacak iki görev yüklüyordu. İbn Sînâ bu çelişik durumu görmüş, yapmış olduğu gözlemler sırasında hava ile rüzgârın güçlerini karşılaştırmış ve Aristoteles’in haklı olabilmesi için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla olması gerektiği sonucuna varmıştır; oysa meselâ bir bir ağacın yakınından geçen bir ok, ağaca değmediği sürece, ağaçta ve yapraklarında en ufak bir kıpırdanma yaratmazken, rüzgar ağaçları sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanın şiddeti cisimleri taşımaya yeterli değildir.

İbn Sînâ’ya Aristoteles’in yanıldığını gösterdikten sonra, kuvvetle cisim arasında herhangi bir temas bulunmadığında hareketin kesintiye uğramamasının nedenini araştırmış ve bir nesneye kuvvet uygulandıktan sonra, kuvvetin etkisi ortadan kalksa bile nesnenin hareketini sürdürmesinin nedeninin, kasri meyil (güdümlenmiş eğim), yani nesneye kazandırılan hareket etme isteği olduğunu sonucuna varmıştır. Üstelik İbn Sînâ bu isteğin sürekli olduğuna inanmaktadır; yani ona göre, ister öze âit olsun ister olmasın, bir defa kazanıldı mı artık kaybolmaz. Bu yaklaşımıyla sonradan Newton’da son biçimine kavuşan eylemsizlik ilkesi’ne yaklaştığı anlaşılan İbn Sînâ, aynı zamanda nesnenin özelliğine göre kazandığı güdümlenmiş eğimin de değişik olacağını belirtmiştir. Meselâ elimize bir taş, bir demir ve bir mantar parçası alsak ve bunları aynı kuvvetle fırlatsak, her biri farklı uzaklıklara düşecek, ağır cismimler hafif cisimlere nispetle kuvvet kaynağından çok daha uzaklaşacaktır.

İbn Sînâ’nın bu çalışması oldukça önemlidir; çünkü 11. yüzyılda yaşayan bir kimse olmasına karşın, Yeniçağ Mekaniği’ne yaklaştığı görülmektedir. Onun bu düşünceleri, çeviriler yoluyla Batı’ya da geçmiş ve güdümlenmiş eğim terimi Batı’da impetus terimiyle karşılanmıştır.

İbn Sînâ, her şeyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalışmalarıyla tanınmıştır. Tıpla ilgili birçok eser kaleme almıştır; bunlar arasında özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir, ancak, İbn Sînâ dendiğinde, onun adıyla özdeşleşmiş ve Batı ülkelerinde 16. yüzyılın ve Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar okunmuş ve kullanılmış olan el-Kânûn fî’t-Tıb (Tıp Kanunu) adlı eseri akla gelir. Beş kitaptan oluşan bu ansiklopedik eserin Birinci Kitab’ı, anatomi ve koruyucu hekimlik, İkinci Kitab’ı basit ilaçlar, Üçüncü Kitab’ı patoloji, Dördüncü Kitab’ı ilaçlarla ve cerrâhî yöntemlerle tedavi ve Beşinci Kitab’ı ise çeşitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir.

İslam tarihinde önemli adımların atıldığı bir dönemde bilim hususunda daha sonra gelişecek olan Avrupa biliminde de önemli etkileri olacak olan İbn Sina, geliştirdiği felsefeyle de daha sonraları bir çok İslam alimi tarafından da eleştirilmiştir.

Sancar Özer

Cuma, Haziran 29th, 2012

Sancar Özer 1980 yılında Ankara’da doğdu. İlköğretimini Özel Tercüman İlkokulu, ortaokul ve lise eğitimini İstek Vakfı Özel Atanur Oğuz Koleji’nde tamamladı.

1998 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi ve Arkeoloji Bölümünü kazandı ve 2002 yılında bu okuldan “Sanat Tarihçi” ünvanıyla mezun oldu.

Çeşitli dergilerde çevirileri, sanat tarihi konulu makaleleri ve sinema eleştirileri yayınlandı.

Mualla Eyüboğlu Anhegger

Cuma, Haziran 29th, 2012

Geleneklere ve dine bağlı bir aileden gelen Mualla Eyüboğlu, 1919 Yılında Erzurum Aziziye’de doğdu. 1942’de Güzel Sanatlar Akademisi Mimari Bölümü’nden mezun oldu. Ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu ile yazar Sabahattin Eyüboğlu’nun kız kardeşi de olan Eyüboğlu,  Türkiye’nin ilk kadın mimarlarındandı. Alman Türkolog,  tarih araştırmacısı Dr. Robert Anhegger ile evliydi.

1940 yılında 3803 sayılı yasa ile ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere açılmış olan Köy Enstitüleri projesinde ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu ve İsmail Hakkı Tonguç başta olmak üzere öncü isimlerle birlikte, mimar, inşaat sorumlusu, öğretmen olarak çalıştı. 1947 yılında, Ortaklar Köy Enstitüsü’nde çalışırken zehirli sıtmaya yakalanıp İstanbul’a dönünceye kadar 5 yıl, hem Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nde çalışıp hem de Anadolu’nun dört bir bucağındaki 21 köy enstitüsünün kuruluşuna katıldı.

1947 yılından itibaren mesleki hayatı boyunca arkeolojik kazılarda, koruma kurullarında, tarihi anıtların onarımlarını yürüten Eyüboğlu, başta Rumelihisarı ve Topkapı Sarayı Harem Dairesi olmak üzere çok sayıda tarihi eserin restorasyonunu yaptı. 2008 Yılında Mimarlığa Katkı Dalı ‘Seçici Kurul Özel Ödülü” verildi.

2001 yılında eşi Robert Anhegeer vefat etti. Mualla Eyüboğlu Anhegeer, kalp yetmezliği nedeniyle 16 Ağustos 2009 Pazar günü İstanbul’da vefat etti.

Kalp yetmezliği nedeniyle 90 yaşında hayatını kaybeden Eyüboğlu için 18 Ağustos günü Teşvikiye Camisi’nde tören düzenlendi.

Ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu ile yazar Sabahattin Eyüboğlu’nun kız kardeşi de olan Eyüboğlu’nun cenaze törenine, Eyüpoğlu’nun diğer kardeşi Mustafa Eyüboğlu, yakınları, Topkapı Sarayı Müze Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı ile çok sayıda akademisyen katıldı.

Eyüboğlu’nun cenazesi, burada öğle vakti kılınan cenaze namazının ardından Topkapı Merkezefendi Mezarlığı’na defnedildi.

Zehra Canan Bayer

Cuma, Haziran 29th, 2012

Zehra Canan Bayer, 11 Haziran 1971 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlköğrenimini burada, ortaokulu Kadıköy Kız Lisesi’nde ve liseyi İstek Vakfı Semiha Şakir Özel Deneme Lisesi’nde tamamladı.

1990 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi ve buradan birincilikle mezun oldu. 1994 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Tarihi Programı’nda başladığı Yüksek Lisansını 1996’da tamamladı. Aynı yıl Deulcom International’dan Halkla İlişkiler Uzmanlığı Sertifikası almaya hak kazandı ve bir süre bu sektörde çalıştı.

2003’te Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Batı Sanatı ve Çağdaş Sanat Programı’nda Doktora eğitimine başlayan ve Cumhuriyet Dönemi (1923–1950) ressam yazıları üzerine tez hazırlamakta olan Bayer’in “Asker Ressam Hüseyin Zekâi Paşa ve Eserleri” (Lisans Tezi) ile “Türkiye’de Yabancı Bir Mimar: William James Smith” (Yüksek Lisans Tezi) başlıklı bilimsel çalışmalarının yanı sıra Sanatsal Mozaik ve Türkiye’de Sanat dergilerinde makaleleri bulunuyor.

Azra Erhat

Cuma, Haziran 29th, 2012

1915 doğumlu deneme ve inceleme yazarı, arkeolog, çevirmen ve düşün kadını. Özellikle eski Yunan klasiklerinden yaptığı çevirilerle tanınmıştır. A. Kadir ile birlikte gerçekleştirdiği İlyada ve Odissea çevirileri referans kabul edilir.

6 Haziran 1915’te İstanbul’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Belçika’da yaptı. 1939’da Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ni bitirerek Klasik Filoloji Bölümü’nde asistan olarak göreve başladı. 1946’da doçent oldu. 1948’de aynı fakültedeki öğretim üyeleri Pertev Naili Boratav, Behice Boran, Adnan Cemgil, Niyazi Berkes’le birlikte üniversiteden uzaklaştırıldı. 1949-1950 arasında Yeni İstanbul ve Vatan gazetelerinde çalışti. Uluslararası Çalışma Örgütü’nde (ILO) kütüphanecilik yaptı.

İlk çevirileri Tercüme dergisinde çıktı. Sofokles, Aristofanes gibi yazarların eserlerini Türkçeye kazandırdı. Yeni Ufuklar dergisinin yazarlarından biri olan Erhat, bu dergi çevresinde gelişen hümanist anlayışın öncüleri arasında yer aldı. Batı uygarlığının kökenini ve Anadolu’ya dayandıran ve Anadolu kültürlerini bir bütün olarak gören Halikarnas Balıkçısı ile aynı görüşleri paylaştı ve aralarında derin bir yakınlık doğdu. Yine çok yakınındaki Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte çevirdiği Hesiodos’un Theogania ve “İşler ve Günler” adlı yapıtlarıyla Hesiodos üzerine araştırmaları, 1977’de “Hesiodos, Eserleri ve Kaynakları” adıyla basıldı. Bu üç isim bir arada “Mavi Yolculuk” terimini Türk ve dünya literatürüne kazandırdılar.

6 Eylül 1982’de İstanbul’da öldü.

Atatürk’ü İlyada kahramanlarindan Hektor’a benzetmesinin bir dönem sebep olduğu tartışmalarla da gündeme gelmiştir.

Şadan Gökovalı’nın manevi annesidir.

Eserleri

Mavi Anadolu (1960)
Mavi Yolculuk (1962)
İşte İnsan-Ecce Homo (1969) (Çeviri)
Sevgi Yönetimi (1978)
Mitoloji Sözlüğü (Remzi Yayınevi, 1972)
Mektuplarla Halikarnas Balıkçısı (1976)
Troya Masalları (1981)
Karya’dan Pamfilya’ya Mavi Yolculuk (1979)
Homeros – Gül ile söyleşi (İş Bankası Kültür Yayınları)
Hesiodos, Eserleri ve Kaynakları (1977); Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte (Çeviri) İlyada (1967) A. Kadir ile birlikte (Çeviri)
Odysseia (1970) A. Kadir ile birlikte (Çeviri)

Ödülleri

A.Kadir ile birlikte İlyada destanından yaptığı çevirinin birinci cildi 1959’da Habib Törehan Bilim Ödülü’nü, üçüncü cildi 1961’de Türk Dil Kurumu Çeviri Ödülü’nü aldı.

Ord. Prof.Ekrem Akurgal

Cuma, Haziran 29th, 2012

1911 yılında annesinin ailesinin Filistin deki çiftliğinin bulunduğu Hayfa yakınlarındaki köyü Tulkarem’de doğdu (Tulkarem aynı zamanda sonradan arkeoloji dünyasında büyük önem kazanacak antik Caesareia kentinin kalıntılarının bulunduğu yerdir). Osmanlı’nın Hersek vilayetine müftüler yetiştirmiş köklü bir aileden gelen babası başkentte doğmuş görünmesini yeğlediği için nüfusuna İstanbul yazdırmıştır. O, 2 yaşındayken aile İstanbul’a dönmüş, bir süre Adapazarı’nın Akyazı ilçesindeki çiftliklerinde kalmışlardır. 6 yaşından itibaren halasının eski Hersek müftüsü olan ve Darülfünun ‘da Arap edebiyatı müderrisliği yapan kocası Cabizade Ali Fehmi Efendi’nin evinde kalmaya başlamış ve ilk eğitimini burada almıştır.

1931’de İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. Devlet sınavını kazanarak Almanya’da arkeoloji öğrenimi gördü. 1935 yılında Soyadı Kanunu çıkınca, babasının isteği üzerine, bir Sümer kralının adı olan ve Sümerce ‘de ‘su’ (‘a’), ‘ülke’ (‘kur’) ve ‘büyük’ (‘gal’) kelimelerinin yanyana gelmesinden oluşan Akurgal soyadını aldı.

1957 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesinde ordinaryüs profesör oldu.

Ege’de Foça (Phokaia), Çandarlı (Pitane), Çeşme – Ildırı Erytrai ve Bayraklı (eski Smyrna) antik kentlerini ortaya çıkarmıştır. Eski Yunan, Hitit – Hatti ve eski Anadolu uygarlıkları üzerine çeşitli dillerde sayısız eseri yayınlanmıştır.

Akurgal, Avrupa’da yedi akademiye üyedir ve dünyadaki pek çok bilim kuruluşunun şeref üyesidir. Bordeaux Üniversitesi (1961), Atina Üniversitesi (1988), Lecce Üniversitesi (1990), Anadolu Üniversitesi (1990) kendisine “Şeref Doktoru” sanını vermişlerdir.

Akurgal, Federal Almanya “Büyük Liyakat Nişanı Yıldızlı Rütbesi” (1979), “Goethe Madalyası” (1979), “Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü” (1981), İtalyan “Commandatore Nişanı” (1987) ve Fransız “Légion d’Honneur Officier” rütbesi (1990) sahibidir.

Akurgal, Türkiye’de arkeoloji bölümlerinde akademik olarak görev yapmış ve yapmakta olan birçok arkeoloğun hocasıdır. Bu yüzden “Hocaların Hocası” olarak anılır.

Akurgal, 2002 yılında İzmir’de öldü. Çalışmaları, kendisi de bir uzman arkeolog olan ve sağlığında en yakın asistanlığını yürüten eşi Meral Akurgal tarafından sürdürülmektedir.

Eserleri

Anadolu Uygarlıkları

Anadolu Kültür Tarihi

Bir Arkeoloğun Anıları Türkiye Cumhuriyeti Kültür Tarihinden Birkaç Yaprak

Civilisations et sites antiques de Turquie (de l’epoque prehistorique jusqu’a la fin de l’empire Romain) (800 av J.-C. – 395 ap. J. – C.)

Ege Batı Uygarlığının Doğduğu Yer : Doğu Hellen Kültür Tarihi İ.Ö. 1050 – 333

The Hattian and Hittite Civilizations

Ancient Civilizations and Ruins of Turkey

Eski Çağda Ege ve İzmir

Hatti ve Hitit Uygarlıkları

Eski İzmir I. Yerleşme Katları ve Athena Tapınağı

Hittite and Other Anatolian and Near Eastern Studies in Honour of Sedat Alp

L’Art en Turquie

The Aegean birthplace of western civilization history of East Greek art and culture 1050 – 333 BC

Türkiye’nin Kültür Sorunları ve Anadolu Uygarlıklarının Dünya Tarihindeki Önemi

Osman Hamdi Bey

Cuma, Haziran 29th, 2012

1842 yılında İstanbul’da doğdu. 1860’da hukuk öğrenimi için Paris’e gitti. Hukuk öğreniminin yanı sıra o dönemim ünlü ressamlarının atölyelerinde çıraklık yaparak iyi de bir resim eğitimi aldı.

1869 yılında Bağdat Yabancı İşler Müdürlüğü”ne atandı. 1871’de İstanbul’a geri dönünce sarayda çalıştı. 1881’de Müze-i Hümayun (İmparatorluk Müzesi)’a atandı. Bu görevi ile Türk müzeciliğinin parlak dönemleri başladı. 1883 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi’ni ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni kurdu ve müdürlüklerini üstlendi. 1884’te o güne kadar hiç gündeme gelmemiş olan ve çokça kayıp verilmiş olunan bir zaafı, antik eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklayan Asr-ı Atîka Nizamnâmesini çıkarttırark yürürlüğe soktu.

Osman Hamdi Bey, Nemrut Dağı, Lagina ve Sayda’da arkeolojik kazılar gerçekleştirdi. Sayda’da yaptığı kazılarda bulduğu, arkeoloji dünyasının başyapıtlarından sayılan, aralarında İskender Lahiti’nin de bulunduğu bir takım antik eserler çıkardı. Burada bulunan eserler bugün Osman Hamdi Bey’in bulmuş olduğu birçok eser gibi, kendisinin temellerini attırdığı İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Bazı Önemli Eserleri

Kahve Ocağı (1879)
Haremden (1880)
İki Müzisyen Kız (1880)
Kuran okuyan Kız (1880)
Çarşaflanan Kadınlar (1880)
Vazo Yerleştiren Kız (1881)
Gebze’den Manzara (1881)
Çekik Gözlü Kız-Tevfika (1882)
Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız I
Türbe Ziyaretinde İki Genç Kız II (1890)
Feraceli Kadınlar (1904)
Pembe Başlıklı Kız (1904)
Kaplumbağa Terbiyecisi (1906)
Mimozalı Kadın (1906)
Şehzade Türbesinde Derviş (1908)
Silah Taciri (1908)
Beyaz Entarili Kız (1908)
Sarı Kurdeleli Kız (1909)
Kaplumbağa terbiyecisi
Leylak Toplayan Kız

Kaplumbağa Terbiyecisi

Kaplumbağa Terbiyecisi”Kaplumbağa Terbiyecisi”, Osman Hamdi’nin en ilgi çeken ve özgün eserlerinden birisidir. 1906 tarihli eser, özellikle “Lale Devri”ndeki “Sadabad Eğlenceleri”nde geceleri bahçelerin aydınlatılması için kaplumbağaların sırtlarına mumlar dikilerek serbest bırakıldıkları bilgisi bir ipucu olabilir. Yani Osmanlı’nın devlet düzeninde “kaplumbağalar” da “kapıkulları” arasında yer almışlardır.

Bu arada birkaç Osmanlı kurumunun (Sanay-i Nefise, Asar-ı Atika Müzesi, Duyun-u Umumiye, vb.) en üst düzeyinde yönetici olan Hamdi Bey’in kendi iş yapma alışkanlığı/tarzı ile astlarının yaklaşımlarına ilişkin bir allegori akla gelmektedir. Osman Hamdi’nin kendisi olan “Terbiyeci” elinde neyi, boynunda maşası sırtında “keşkül-ü fıkarası” (dervişane bir tevekkülü akla getirmektedir. Hafif öne eğilmiş olarak yapraklarını yiyen üç kaplumbağaya nezaret etmektedir.

Arkada kalan iki kaplumbağa ise yemeğe yanaşmaya çalışmaktadır. Osman Hamdi Bey’in mesai arkadaşlarına yönelik acımasız, ümitsiz bir hicvi olarak yorumlanabilir bir resim bu… Önemli olan, alçaktaki tek ışık kaynağından gelen ışıkla aydınlanan resmin, öğelerinin ilgiyi konuya odaklayan bir yalınlık ve kurgu ile her tür gereksiz ayrıntının ayıklandığı çok başarılı bir bir başyapıt olmasıdır.

Uzun süre işadamı Erol Aksoy’un koleksiyonunda bulunan tablo Erol Aksoy’un varlıklarına TMSF’nin el koymasıyla geçici süre devlete geçmiştir. Eser Aralık 2004’de açık arttırmaya çıkarıldı. Türk resim sanatının en yüksek bedeline çıkan fiyatla Suna Kıraç-İnan Kıraç Vakfı kuruluşu Pera Sanat Müzesi açık arttırmayı kazandı.

Tablo bugün Suna Kıraç-İnan Kıraç Vakfı Pera Sanat Müzesi’nde sergilenmektedir.

Kaplumbağa Terbiyecisi
Kaplumbağa Terbiyecisi

Leyla Arsan

Cuma, Haziran 29th, 2012

1966 yılında Ankara’da doğdu. ODTÜ İstatistik Bölümü’nü bitirdikten sonra, 1990 yılında İstanbul serüvenine başladı. 13 yıl bankacılık ve finans sektöründe yerel ve uluslararası bilgi teknolojileri, kurumsal yeniden yapılanma projeleri geliştirdi ve yönetti.2002 yılından bu yana TAGES’i yeniden canlandırarak KOBİ’ler, imalat sektörü ve bilişim sektörü başta olmak üzere, teknoloji araştırma geliştirme projeleri ile ilgili proje yönetimi ve denetimi, Avrupa Birliği’nden ve ulusal kaynaklardan fon sağlama, projelendirme, inovasyon geliştirme, teknoloji yetenek değerlendirme konularında danışmanlık ve eğitim hizmetleri sağlıyor. Özellikle hem Türkiye’deki hem de yurt dışındaki STK’larla işbirliği yaparak, teknoloji ve bilgi transferini gerçekleştirmek üzere çalışmalarını İstanbul’daki ve Milano’daki ofislerinden yürütüyor.

AB 6. Çerçeve Programı’na ilk defa proje sunan, bu konudaki ender uzmanlardan biri olan Arsan, uluslararası/yerel konferans ve toplantılarda bu konuda birçok konuşma yaptı. Türkiye’deki imalatçı işbirliği ağlarının yönetimini gerçekleştirdi. AB ve inovasyona yönelik çalışmaları ile özel sektöre özellikle KOBİ’lere katkı sağlamayı sürdürmektedir. Avrupa Komisyonu’nda inovasyona yönelik çalışmalarda aktif olarak katkı sağlamaktadır.

Halen TAGES Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürüten Arsan, aynı zamanda kurucusu olduğu Profesyonel Danışmanlar Derneği’nin başkanlığını da yapıyor. Çok iyi derecede İtalyanca ve İngilizce, az derecede Fransızca ve Japonca biliyor. Bilgi Çağı Dergisi Yayın ve Danışma Kurulu Üyesidir.