Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Nevra Eker Okçuoğlu

Cuma, Haziran 29th, 2012

Nevra Eker 1976 yılında Bursa‘da doğdu. Babası Altan Eker, annesi Aygen Eker‘dir. İlköğretimini Bursa’da yaptıktan sonra, ortaokul ve lise eğitimini İstanbul Özel Amerikan Robert Lisesi‘nde tamamladı. 1994-1998 yılları arasında Amerika’da Duke Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde Uluslararası İlişkiler dalında lisans eğitimi aldı. 1996 yılının Eylül – Aralık aylarında Hollanda’da Leiden Üniversitesinde üniversiteler arası değişim programına katıldı. Çok iyi derecede İngilizce ve orta derecede Fransızca bilmekte.

1998 Haziran ayında Eker Süt Ürünleri bünyesinde Pazarlama Koordinatörü olarak çalışmaya başladı. Nevra EKER şu an Eker Süt Ürünlerinde Satış ve Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı olarak çalışmakmaktadır.


SÖYLEŞİ: NEVRA EKER

EKER’DE ÇALIŞMAK YÜZME BİLMEDEN DENİZ DALMAK GİBİ OLDU

Rekabetçi ve mücadeleci bir kişiliği olduğu için hep sınırları zorladığını belirten Eker Süt Ürünleri Satış ve Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı  Nevra Eker, “Benim açımdan Eker’de çalışmak yüzme bilmeden deniz atlamak gibi oldu. Gördüm ki başarmak istediğimde, önümde gerçek bir engel kalmıyor, yeter ki o mücadeleye hazır hissedeyim kendimi. Dolayısıyla en önemli prensibim mevcutla yetinmemek ve hep daha iyisini istemek” dedi.

Eker Süt’ün kuruluş öyküsünü ve faaliyet alanını kısaca anlatır mısınız?

1977 yılında Bursa’da Eker Çiftliği içinde ufak bir imalathanede yoğurt ve ayran
üretimine başlandı. Önceleri küçük çapta üretim yapan işletmemiz, 1981 yılında sanayileşerek, modern bir fabrikada, Eker Süt Ürünleri olarak faaliyete geçti. 1983 yılında İzmir’de, 1985 yılında İstanbul’da ve son olarak da 1997 yılında Ankara’da Bölge Müdürlükleri kurarak, ayrıca Marmara Bölgesi’ndeki bayiliklerinin dışında Adana, Antalya, Düzce, Marmaris, Muğla, Bodrum, Kayseri ve Gaziantep’te de yeni bayilikler açarak dağıtım ağımızı genişlettik.

Şirketinizin bugün sektördeki konumu nedir?

Kurulduğunda günlük 10 tonluk süt işleme kapasitesine sahip olan firmamızın bugün günlük süt işleme kapasitesi 200 tondur. Ana ürün grupları içinde ayran, yoğurt, tereyağı, kaymak, beyaz peynir, kaşar peyniri yer alan Eker Süt Ürünleri, Temmuz 2005’te bu ürün grubuna Kefir’i de ekleyerek ürün portföyünü genişletmiştir. 2005 yılı ciromuz 53 trilyon. Ayranda Türkiye’de yüzde 10’a yakın bir pazar payına sahibiz. Merkezimiz Bursa’da süt ve süt ürünlerinde ise yüzde 25’e yakın pazar payımız var.

Eker Süt önümüzdeki yıllara dönük olarak neler planlıyor?

Önümüzdeki yıllarda da yeni yatırımlarla kapasitemizi, kalitemizi, ürün çeşitliliğimizi, dağıtım ağımızı iyileştirmeye ve genişletmeye devam edeceğiz. Her yıl yaklaşık 2-3 milyon dolarlık yatırım yapıyoruz. Bunun temel nedeni hem pazardaki talep artışına cevap verebilmek hem de üretim teknolojimizi yenileyebilmek. Süt endüstrisi sürekli gelişiyor ve otomatizasyona geçiyor, dolayısıyla biz de Eker olarak bu yenilikleri kendi işletmemize adapte ediyoruz. Önümüzdeki üç sene içerisinde de yeni bir fabrika yatırımı için proje çalışmalarımız başladı. Yeni fabrikaya geçerek hem kapasitemizi genişleteceğiz, hem de son teknolojiyle donatılmış makinelerle üretim yapmaya başlayacağız.

Yatırım kararlarınızı hangi etkenlere göre belirliyorsunuz, nelere dikkat ediyorsunuz?
 
Yatırım kararı alırken dikkat ettiğimiz en önemli husus, yatırımın belirli bir süre içinde kendini karşılıyor olması. Tabii yatırım için doğru finansman kaynağını da belirlemek önemli bir konu. Türkiye’nin genel ekonomik koşulları ve gelecek ile ilgili beklentileri de göz önünde bulundurmak ve planlamalarımız buna göre yapmak zorundayız. 
 
Şimdiye kadar hedeflediğiniz projelerinizi gerçekleştirebildiniz mi?
 
Şu an için hedeflerimin sadece bir kısmını gerçekleştirebildim. Daha gerçekleştirmek istediğim o kadar çok proje var ki. Tabii her geçen gün hedeflerim ve bunların ölçeği büyüyor. Her zaman daha iyisini ve daha fazlasını yapmak isterim. Sanırım bunun sebebi de biraz rekabetçi, mücadeleci ve mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olmam. Kısacası hedeflerimin tamamını gerçekleştirebilmek için daha çok çalışmam gerektiğini düşünüyorum.

Firmanız Ar-Ge çalışması yapıyor mu? Bu açıdan da Eker Süt Ürünleri’nden biraz bahseder misiniz?

Eker Süt Ürünleri A.Ş. olarak kurulduğu günden beri kaliteye, lezzete ve doğallığa önem veren bir bakış açısıyla sektörde var olduk. 1996 yılında kurucularından olan babam Altan Eker’ in vefatıyla yönetimi 2. kuşak olan, ağabeyim Ahmet Eker ve ben ele aldık. İkinci kuşağın yönetime geçmesiyle farklı ve yenilikçi bakış açısıyla birlikte araştırma ve geliştirme çalışmalarına da büyük önem verilmeye başlandı. Türkiye’de ilk defa cam şişede litrelik ayranı biz çıkardık. Ayrıca yine yenilikçi yaklaşımla dayanıklı kaymak ürününü de Eker piyasaya sundu. 2002 yılında pastörize günlük sütü, 21. yüzyılın ambalajı olan, dost, çevreci “Ecolean” ambalajla piyasaya sunduk. En son olarak da Temmuz 2005’ten itibaren doğal süt içeceği Kefir’i tüketiciyle buluşturduk. Şu anda Eker Kefir’in piyasada sade, çilekli ve meyveli çeşitleri bulunuyor. İlerleyen günlerde yeni ürünlerimizle, farklı lezzetlerimizle de pazardaki yerimizi güçlendirmeye devam edeceğiz.

Nevra Hanım, iş yaşamınızda dönüm noktası olarak gördüğünüz bir olay var mı?

Uluslararası ilişkiler okurken daha çok uluslararası organizasyonlarda çalışmaya yönelik bir kariyer planlıyordum. Aynı zamanda da akademik kariyer yapmayı da çok düşündüm. Ama hiç Türkiye’ye dönüp aile şirketimizde çalışmayı ve iş hayatına atılmayı düşünmedim. Hatta Türkiye’de olduğum zamanlarda bile fabrikaya sadece ayran içmek ve babamı ziyaret etmek amacıyla giderdim. Ancak ilk defa 1996’da babamın vefatıyla Eker’de çalışma fikrini değerlendirdim. O durumda bile 3-5 sene ağabeyime destek olur, o askerliğini bitirinceye kadar şirkette çalışır sonra kendi ideallerime dönerim diye düşündüm. Ancak Eker’de çalışmaya başladıktan kısa bir süre sonra önümde ne kadar uzun ve ilginç dönemeçlerle dolu bir yol olduğunu, böyle bir şirkette başarı peşinde koşmanın ne kadar keyifli olacağını gördüm. Tüm bu süreçte dönüm noktası 2001 krizi sürecidir. O dönemde ağabeyim askerdeydi ve ben de krizin şirketimizde yarattığı sarsıntıyla mücadele etmekteydim. Hep şunu düşündüm, biz bu krizi atlatabilirsek, Türkiye’nin büyüme sürecine girdiği dönemde Eker’i çok farklı yerlere taşıyabiliriz. Ben bunu yaşamak ve gerçekleştirmek istiyorum.  

İş hayatında kadın olmanın avantaj ve dezavantajları nelerdir?
 
Günümüzde kadınlar, iş yaşamının birçok alanında etkin kademelerde rol alıyor. Kadın olarak çalışmanın birçok zorlukları var. Öncelikle evdeki sorumluluklarınız da erkeklere göre daha fazla, ancak iş ortamında erkek ve kadından beklenilen performans aynı düzeyde. Bir de tabii geleneksel olarak Türk kültüründe kadının iş hayatında varlığı çok yeni olduğundan, erkeklerin bu durumu yadırgaması ve güvensizlik yaşanması söz konusu olabiliyor. Fakat bu negatif etkileri bazen avantaja da dönüştürmek mümkün. Kadın olduğumuzda ticari ilişkiler daha mesafeli ve profesyonelce yürütülebiliyor. Kadınlar iş yaşamında daha sorumluluk sahibi, daha dikkatli ve daha titiz davranabiliyorlar. Bu da bence iş ortamında kadınların başarıyla yükselmelerinde önemli bir etken.   

Sizce Türk iş dünyasında kadınların etkinliği yeterli bir hızda artıyor mu?
 
Biraz önce de değindiğim gibi kadınlar artık dünyanın her yerinde yöneticilik kademelerinde daha fazla yer alıyorlar. Türkiye’de de bu konuda olumlu yönde bir artış olduğu kanısındayım. Ancak yeterli mi diye soracak olursanız bence henüz değil. Öncelikle kadınların mevcut paradigmalarını değiştirmeleri ve önyargılarından kurtulması gerekiyor. Kadın olarak ben bir erkekten daha başarılı olabilirim, girişimci olabilirim, daha üst konumlara yükselebilirim; tüm bunlara inanması gerekir kadınlarımız. Tabii bunun için kadınların da şartlarını zorlamaları gerekiyor, evdeki ek sorumluluklar ve toplumun beklentilerine rağmen önce başarılı olmayı istemeli ve kendimize güvenmeliyiz. Türk kadını olarak mücadeleci bir yapıya sahibiz. Bu yüzden doğru eğitildiğimiz takdirde altından kalkamayacağımız bir iş olmadığı kanısındayım.

İş hayatınızda asla taviz vermediğiniz prensipleriniz var mı?

Eker’i bir yerlere getirmek, zor bir sektörde güçlü rakipler karşısında mücadele etmeyi gerektiriyor. Rekabetçi ve mücadeleci bir kişiliğim olduğu için Eker’de hep sınırları zorladım. Daha kaliteli ürün üretmek, daha iyi hizmet vermek, daha yaygınlaşmak, daha fazla müşteri edinmek, hep hedeflerimi yüksek tuttum. Sanırım benim Eker’e en büyük katkım, tüm ekibimize aslında düşündüğümüzden de daha iyisini yapabilecek kapasite ve beceriye sahip olduğumuzu göstermektir. Benim açımdan Eker’de çalışmak yüzme bilmeden deniz atlamak gibi bir şey oldu. Ama şunu gördüm ki başarmak istediğimde önümde gerçek bir engel kalmıyor, yeter ki o mücadeleye hazır hissedeyim kendimi.  Dolayısıyla en önemli prensibim mevcutla yetinmemek ve hep daha iyisini istemek.

Kendinize ait zamanı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu yoğun temponun içinde fırsat buldukça spor yaparak yorgunluğumu atmaya çalışıyorum. Kışları hafta sonları fırsat buldukça Uludağ’da kayak yapıyorum, yaz aylarında da yelken yapmayı seviyorum.

(Söyleşinin daha önce yayınlandığı yer: Bursa Ekonomi Dergisi Sayı : 220, Haziran 2006 (Bursa Ticaret ve Sanayi Odası Aylık Yayını)

Özdemir Paşa

Cuma, Haziran 29th, 2012

Mısır Çerkez Memlüklerinden olan Özdemir Paşa, ünlü bir Türk kumandanıydı. Osmanlı Devleti hizmetine girdikten sonra, 1538 yılında Hadım Süleyman Paşa’nın Hint seferine katıldı. Bu sefer sonunda Yemen’de kaldı ve Sancakbeyi oldu, Sana’yı aldı. Daha sonra Yemen Beylerbeyi olan Özdemir Paşa, Osmanlı Devletine isyan eden ve Üveys Paşa’yı öldüren Pehlivan Hasan’ın isyanını bastırdı. Habeş Beylerbeyliği de yapan Özdemir Paşa, 1561 yılında Sana’da öldü.

Artuk Bey

Cuma, Haziran 29th, 2012

Anadolu’nun fethine katılan Türk kumandanlarının en büyüklerinden biri. Eksik Bey’in oğludur. Malazgirt zaferinden (1071) sonra, Kutalmışoğlu Süleyman-Şah’ın emrinde Anadolu fethine katıldı. Yeşilırmak vadisini Bizanslılar’dan Artuk Bey fethetti, ancak kendini Süleyman Şah’a sevdiremedi. Süleyman Şah, Büyük Selçuklu Hakanı Melik Şah’a şikayet ederek, Artuk bey’in fethettiği Anadolu bölgesini, kendi dayısı Danişmend Gazi’ye verdi. Artuk Bey, Süleyman Şah’a büyük kin besledi, öcünü almak için fırsat kolladı. Bir ara Umman’ı (Güney-Doğu Arabistan) fethedip Selçuklu devletine katan Artuk Bey, 1083’te Diyarbakır’ı Bizans’tan alıp buraya yerleşti. Anadolu Fatihi ve ilk Türkiye hükümdarı Sultan Süleyman Şah, Suriye’yi kuzeni Sultan Tutuş’tan (Alp-Arslan’ın küçük oğlu) almak üzere harekete geçti. Haleb yakınlarında iki Selçuklu hükümdarının kardeş meydan muharebesinde Artuk bey, Sultan tutuş’un tarafına geçerek dengeyi bozdu. Anadolu Fatihi, bu meydan muharebesinde öldü (3.6.1086). Sultan Tutuş, bu hizmetine karşılık Artuk bey’e Filistin valiliğini verdi, bu görevde yaşlı olarak öldü. Artuk Bey’in 5 oğlu, devrin tanınmış Türk kumandanlarıdır.

.

Büyük Tarih Ansiklopedisi/Yılmaz Öztuna/ Cilt I

Samsa Çavuş

Cuma, Haziran 29th, 2012

Samsa Çavuş’un hayatı hakkında çok fazla bilgi yoktur. Osman Gazi’nin 1291’de Karacahisar’ı almasından sonra, Sakarya ırmağının kuzeyine yaptığı akınlara katıldı. Lefke ve Mekece alındıktan sonra, buraların korunması için Yenişehir suyunun Sakarya’ya döküldüğü yerde, küçük bir hisar yapıldı ve bu kalenin kumandanlığı Samsa Çavuş’a verildi. Osman Gazi, Bizans sınırında uç beyliği kurduğu zaman bunlardan birinin başına Samsa Çavuş’u tayin etti.

Gülbaba

Cuma, Haziran 29th, 2012

Budapeşte’nin Buda kısmında hala türbesi bulunan meşhur bir Türk mücahididir. Evliya Çelebi’nin rivayetine göre Merzifonlu bir Bektaşi dervişidir. Fatih, İkinci Bayezid, Birinci Selim ile Kanuni Sultan Süleyman’ ın muharebelerinde bulunmuş ve 1541’de Osmanlının Buda kalesi önündeki muharebelerinde şehid düşmüştür.

Orduda çok değer verilen Gülbaba’ nın cenaze namazını Şeyhülislam Ebussuud efendi kıldırmış ve Kanuni Sultan Süleyman hazır bulunmuştur.

Abdurrahman Gazi

Cuma, Haziran 29th, 2012

Abdurrahman Gazi, Osmanlı Devleti’nin ilk kuruluş yıllarında gösterdiği yararlılıklarla ün kazanmış bir komutandır. Abdurrahman Alp diye de tanınan Abdurrahman Gazi, Ertuğrul Gazi döneminde şöhret buldu. Osman Gazi ve Orhan Gazi dönemlerinde çeşitli savaşlara katıldı ve Aydos kalesini fethetti. Yakın arkadaşı Akçakoca ile birlikte Kocaeli ve Yalova’nın alınması sırasında büyük başarılar gösterdiler. Abdurrahman Gazi 1329 yılında vefat etti.

Ian Hamilton

Cuma, Haziran 29th, 2012

Asker bir babanın oğlu olan Ian Standish Monteith Hamilton 16 Ocak 1853’te Yunanistan’a bağlı Korfu Adası’nda doğdu. Gordon İskoç Alayı’nda görev yapan babası Hint birliklerinden oluşan alayın komutanlığına atanınca aile Hindistan’a gitti. Fakat Hamilton çocukluğunun büyük kısmını Argyllshire’da geçirdi. Cheam ve Wellington’da tahsilini tamamladıktan sonra asker olmaya karar verdi. Hamilton, askeri eğitimini tamamladıktan sonra orduya katıldı. Altı ay süreyle Hanoverli sürgün bir generalin Dresden’deki eğitimine katıldıktan sonra, Hindistan’a gitti (1872 – 1879). Güney Afrika (1881), Mısır (1884-1885) ve yeniden Güney Afrika’daki İngiliz birliklerinde (1899-1902) çeşitli görevler aldı. Güney Afrika Savaşı’nda gösterdiği başarılardan dolayı Hamilton’a korgeneral rütbesi verildi. Daha sonra İngiltere’ye dönen Hamilton önce Lord Kitehener’ın Kurmay başkanlığı sonra da Saray Süvarileri Muhafız Alay Karargah komutanlığı görevine getirildi. 1904 Rus-Japon Savaşı sırasında gözlemci olarak Japonya’ya gönderilen Hamilton, savaş sonrasında hatıralarını yayınladı. 1910 yılında ise Akdeniz Orduları başkomutanlığına atandı. 1915’de Çanakkale‘de Fransız ve İngiliz Kara Kuvvetleri başkumandanlığına tayin edildi. 13 Mart’ta, Anadolu kıyılarına kara kuvvetleri çıkarma göreviyle Londra’dan hareket etti. 16 Mart’ta Mondros’a geldiğinde emrindeki sefer kuvveti 17.000’i Fransız 75.056 asker, 132’si Fransızlara ait 140 top ve 8 uçaktan oluşuyordu. İan Hamilton’ın emriyle, Boğaz’ı geçmek isteyen Müttefik donanma Çanakkale’de başarısızlığa uğrayınca Gelibolu’ya asker çıkarma kararı alındı. Ancak çıkarma 25 Nisan’da bu karardan bir ay sonra gerçekleştirilebilmişti. Ne varki bu girişim de başarısızlıkla sonuçlanınca ağır eleştirilere hedef olan Hamilton, görevden alınarak İngiltere’ye çağrıldı (Ekim 1915). Bundan sonraki askerlik yaşamında geri hizmetlerde görev yapan İan Hamilton 1947 yılında Londra’da öldü.

Seyit Onbaşı, 1889 yılının Eylül ayında Havran İlçesi Çamlık (Manastır) köyünde dünyaya geldi. Babasının adı Abdurrahman, annesinin ki Emine idi. Seyit, 1909 yılının Nisan ayı başlarında askere alındı. 1912’de Balkan Savaşları’na katıldı. Savaş bitiğinde terhis edilmedi ve topçu eri olarak Çanakkale Cephesi’nde görev aldı. Çanakkale Savaşları’nda gösterdiği kahramanlıkla adını Türk tarihine yazdırdı. 18 Mart Deniz Savaşı sırasında, Rumeli Mecidiye Tabyası’nda ayakta kalabilen tek top vardı onun da mermi kaldıran vinci bozulmuştu. Seyit Onbaşı büyük bir güçle 215 Okkalık mermiyi üç kez kaldırarak namlunun ucuna sürmüş ve bu kahramanlığı ile Ocean gemisi büyük bir yara almıştı. Seyit Onbaşı 1918 sonbaharında köyüne döndü. Sanatı olan ormancılık ve kömürcülüğe devam etti. 1934 tarihinde yürürlüğe konan soyadı yasasıyla “Çabuk” soyadını aldı. 1939 yılında akciğerlerindeki rahatsızlık nedeniyle vefat etti.


 ÇANAKKALE 1915 CD-ROM’u


Çanakkale Savaşları 1915   İnteraktif CD-ROM
 

Çanakkale Savaşları 1915 ,


 ÇANAKKALE VCD’leri


Çanakkale Destanı  Belgesel

Çanakkale Destanı

 

 

 

Çanakkale  BelgeselÇanakkale

Gedik Ahmed Paşa

Cuma, Haziran 29th, 2012

Gedik Ahmed Paşa Sırbistan’da doğdu. Sultan İkinci Murad döneminde, iç oğlanı olarak saraya girdi ve Fatih Sultan Mehmed zamanında askeri rütbe ile saraydan çıkıp, kısa bir süre Rum beylerbeyliği yaptı. 1462’de İshak Paşa’nın yerine Anadolu beylerbeyliğine getirildi. İlk büyük askeri başarısını, 1461’de Koyulhisar’ı fethederek sağladı. 1469 yılında Karaman Ereğlisi ve Akhisar’ı fethedip, Fatih Sultan Mehmed’in oğlu Şehzade Mustafa’yı Karaman valisi olarak Konya’ya yerleştirdi. Ertesi yıl Eğriboz’un fethi ile sonuçlanan sefere katıldı.

Aynı yıl Anadolu Beylerbeyliğinden ayrıldı ve vezirlik rütbesini aldı. 1471’de Alaiye’yi, ertesi yıl İçel ve Karaman’da Silifke, Mokan, Gorigos, Gülek ve Lülye’yi ele geçirdi. Karamanoğlu Pir Ahmed ve kardeşi Kasım Bey’i yenilgiye uğrattı. Otlukbeli Meydan Savaşı’nın, Osmanlı zaferi ile sonuçlanmasında önemli rol oynadı. Gedik Ahmed Paşa, 1474’te idam edilen Mahmud Paşa’nın yerine vezir-i azam oldu. Karaman ve İçel’deki askeri faaliyetlerini, düşman eline geçen Ermenek, Manyan ve Silifke hisarlarını geri alarak sürdürdü. 1475’te Kefe, ardından Sulak ve Azap’ı zaptedip, Menkup’u kuşattı. 1477’de Arnavutluk’taki İşkodra seferine çıkmayı kabul etmeyen Gedik Ahmed Paşa, görevinden alınarak Rumelihisarı’nda hapsedildi.

Hersekzade Ahmed’in arabuluculuğu ile serbest bırakılıp, Kaptan-ı Deryalığa ve aynı zamanda Avlonya sancakbeyliğine getirildi. 1479’da Ege’de Kefelonya, Zanta ve Ayamavra’yı zaptetti. Fatih Sultan Mehmed, bir donanma ile 1480 yılında Gedik Ahmed Paşa’yı Otranto’ya gönderdi. Otranto’yu Ağustos 1480’de fetheden Gedik Ahmed Paşa, İtalya’da yeni fetihler için hazırlanırken Fatih Sultan Mehmed’in ölüm haberini aldı.

Yeni padişah olan Sultan İkinci Bayezid’den destek istediyse de kendisi geri çağrıldı. 1481 yılında Sultan İkinci Bayezid ile Cem Sultan arasındaki savaşa son anda yetişerek, Sultan İkinci Bayezid’ın savaşı kazanmasında önemli rol oynadı. Buna rağmen, Sultan İkinci Bayezid, Cem Sultan taraftarı olduğunu düşündüğü Gedik Ahmed Paşa’yı hapse attırdı. Kapıkullarının ayaklanmasından sonra serbest kaldı.

Cem olayından ötürü uzun süredir hareketlerinden endişe edilen Gedik Ahmed Paşa, Sultan İkinci Bayezid’in emriyle 18 Kasım 1482’de Edirne’de, boğdurularak öldürüldü.

Ali Fuat Cebesoy

Cuma, Haziran 29th, 2012

1882 yılında İstanbul’da doğdu. Babası İsmail Fazıl Paşa’nın gönülsüzlüğüne rağmen, girdiği Harp Okulu’nda Mustafa Kemal ile aynı sınıfa düşmesi bir bakıma gelecekteki kaderini çizmiş oldu.

Cebesoy’un Beyrut’ta başlayan kıta hizmetleri, 1908’deki Roma Askeri Ateşeliği dışında, çok hareketli geçti.

Trablus’ta savaş başlar başlamaz (1911) oraya ilk gidenler arasındaydı. Balkan Savaşı sırasında Karadağ’da, Yanya Kalesinde, Pista ve Pisani muharebelerinde, 1. Dünya Savaşının başında tümen komutanı olarak katıldığı Kanal Hareketinde, büyük başarılar gösterdi. İstanbul Hükümeti’nin İçişleri Bakanı, Mustafa Kemal’in görevsizliğini bir genelgeyle açıklayınca Ali Fuat Paşa’da kendi bölgesindeki valilere ve mutasarrıflara kendisinden gelecek emirlere göre hareket edilmesini bildirdi (1919). Ayrıca, her tarafta Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Cemiyetlerinin kurulacağını ilgililere hatırlattı. Bu çabaları takdirle karşılandığı için, Sivas Kongresi sonrasında Cebesoy, Umum Kuvayı Milliye komutanı olarak görevlendirildi.

Kendisini çekemeyenlerce Çerkez Ethem taraftarlığıyla suçlandı. Doğru olmadığı sonradan belgelerle ortaya konan bu suçlama üzerine, ayaklanmaların bastırılmasından sonra, Ankara’ya çağrılarak Moskova Büyükelçiliğine atandı. Mustafa Kemal’in talimatını yerine getirmekle yükümlü olduğu bu zor görevi başarıyla yürüttü ve 10 Mayıs 1921’de Ankara’ya dönerek Mecliste siyasi çalışmalarına başladı. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti başkanlığını yaptı. 1925’te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurucuları arasında yer aldı. Ertesi yıl (1926) İzmir Suikasti dolayısıyla Ali Fuat Paşa da tutuklandı, yargılandı ve beraat etti.

Cebesoy’un ikinci dönem siyasi hayatı İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı yıllarında başladı. Milletvekili olarak tekrar Meclise girdikten sonra Bayındırlık Bakanlığı (1939-1943) ve bir ara TBMM Başkanlığı da (1947-1950) yaptı. 1968 yılında öldü.

Evrenos Gazi

Cuma, Haziran 29th, 2012

Evrenos Gazi Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında ve Rumeli savaşlarında büyük yararlılıklar göstermiş bir Türk komutanıdır. Osmanlıların, Karesi topraklarını almasından sonra Osmanlı hizmetine giren Hacı İlbey, Gazi Fazıl ve Ece Bey gibi Karesi beyleri arasında Evrenos Gazi de bulunuyordu. 1356’dan sonra, Rumeli’de meydana getirilen ilk uçlardan birinin yönetimi de bu akıncı beyine verilmiştir.

Evrenos Bey yönetiminde bulunan toprakları başarıyla korumuş, yeni bölgeler kazanmış ve uç komutanlığını şehirden şehire, kaleden kaleye taşımıştır. Evrenos Gazi 1385 yılında Vezir Çandarlı Halil Paşayla birlikte ilk kez Makedonya seferine katıldı. Bütün Vardar vadisi yanında Yenice, Üsküp, Manastır alındığı gibi Arnavutluk topraklarına girilerek, Ohri fethedildi. İpsala, Gümülcine, Serez ve Üsküp’ten sonra Ergiri’yi de Osmanlı topraklarına kattı.

Arnavutluk serhatliğine getirilen Evrenos Gazi, Yıldırım Bayezid ve Çelebi Mehmed dönemlerinde de önemli işler yaptı. Askeri başarılarının yanında cami, imaret ve medrese gibi büyük eserler de yaptırmış, yüz yaşını aşkın olduğu halde Vardar Yenicesi’nde ölmüştür.

SirJohn de Robeck

Cuma, Haziran 29th, 2012

John de Robeck Ocak 1915’te Akdeniz Seferi Kuvvetler Komutanı Carden’in yardımcısı olarak atandı. O zamana kadar çeşitli görevlerde bulunmuş tecrübesiz bir subaydı, ancak Şubat 1915’te Çanakkale dışındaki tabyaların bombalanmasında başarıya ulaştı.

Amiral Carden’in sağlığının bozulması sebebiyle 17 Mart 1915 günü onun yerine geçti. Ertesi gün 18 Mart Müttefik saldırısına kumanda etti ve büyük bir yenilgiye uğradı.

Daha sonra yapılan kara harekatlarına deniz desteği sağladı ve ilk çıkarmalara kumada etti. 1916’da Müttefik yenilgisinden sonra De Robeck, İngiltere’de 3. Savaş Filosu komutanı olarak görevine devam etti. 1928 yılında öldü.

William Riddell Birdwood

Cuma, Haziran 29th, 2012

İngiliz askeri ve feldmareşali olan Birdwood, 1865 yılında Hindistan’da doğdu. Önce, Clifton College sonra, Sandhurst’teki Royal Military College’de (Kraliyet Harp Akademisi) okudu. Mesleğinde yavaş yavaş yükselerek, 1917’de general, 1925’te feldmareşal unvanlarını aldı.

Birdwood, Hindistan’da, Hazara (1891), Isazai (1892), Tirah (1897-98) seferlerine, Chagra Kotal, Dargai, Samphagha savaşlarına ve Bazar Valley’deki askeri harekatlara katıldı. Güney Afrika Savaşı (1899-1902) sırasında, Natal’daki atlı tugaya komutanlık etti, sonra başkomutan Lord Kitchener’in askeri katipliğini yaptı. 1908’de, Mohmand seferinde kurmay başkan görevinde bulundu ve aynı yıl “Distinguished Service Order” (Seçkin Hizmet Rütbesi) nişanını kazandı.

Birinci Dünya Harbi’nde, Akdeniz Seferi Kuvvetleri’nde görev aldı. Önce Avustralya ve Yeni Zelanda Ordusu (Anzak) komutanı olan Birdwood, sonra bütün ordunun başkomutanlığına atandı. 1915 ve 1916’da Gelibolu yarımadasının boşaltılmasında Çanakkale ordusuna, sonra Avustralya ve Yeni Zelanda askerlerine, arkasından da Fransa’da 5. Orduya komutanlık yaptı.

Anzak askerlerini iyi idare etmesiyle büyük bir şöhret kazandı. Bu kuvvetlerin kendisine besledikleri güven, batı cephesinde elde edilen zaferin başlıca sebebi olarak adlandırıldı ve Birdwood’a, “Soul Of Anzac” (Anzaklar’ın Ruhu) unvanını kazandırdı. Savaşın sonunda baronet olan Birdwood, 10.000 sterlinlik bir para mükafatı da aldı.

1920’de Hindistan kuzey ordusuna komutan olarak atandı, 1925-30 yıllarında da bütün Hindistan ordusunun başkomutanlığını yaptı. 1938’de Anzak ve Totnes Baronu unvanını aldı. 1921’de, Peterhouse fahri üyesi olan Birwood, 1931-38 yılları arasında bu kolejin yöneticiliğini yaptı. 1935’te, Clifton College’in müdürü, yine aynı yıl içinde Deal Castle’in başkanı oldu. Grand Cross ve Fransa Legion d’honneur nişanına ek olarak, Fransız Croix de Guerre ve birçok başka yabancı nişanlarla mükafatlandırıldı.

Kasım 1938’de, Atatürk‘ün cenaze törenine İngiltere hükümetinin baş temsilcisi olarak katıldı. Ayağı incindiği için töreni Halkevi (şimdiki Türk Ocağı) binası balkonundan izleyen Birdwood, Atatürk’ün naşını, bir miktar toprak getirtip üzerine basarak, Türk toprağı üzerinden selamlamış ve böylece Çanakkale’de karşılaşmış olduğu bir kahramana son hürmetini ifade etmişti.

Birdword, 1951 yılında Hampton Court’ta (Middlesex) öldü.

Lala Şahin Paşa

Cuma, Haziran 29th, 2012

Orhan Gazi zamanında yaşayan Lala Şahin Paşa, Şehzade Murad’a (Sultan Murad Hüdavendigar) lalalık ederek onu yetişmesinde büyük pay sahibi oldu.!Rumeli’de büyük askeri başarılar kazandı. Orhan Gazi’nin büyük oğlu Süleyman Paşa ölünce, onun yerine beylerbeyi oldu. Rumeli’deki tüm kuvvetlere Lala Şahin Paşa komuta etti. Osmanlı tarihinde beylerbeyi ünvanını taşıyan ikinci kişidir.

Sultan Murad Hüdavendigar zamanında Edirne, Filibe ve Zara’yı fethetti. 1363’de Edirne’yi geri almak için gelen 60.000 kişilik haçlı kuvveti, Edirne yakınına ulaştı. Osmanlı kuvvetleri bu orduya karşı koymak için yetersizdi. Lala Şahin Paşa düşmanı oyalamak için 10.000 kişilik kuvvetle, Hacı İlbey’i gönderdi. Kendisi de Edirne’yi savunmak için hazırlıklar yaptı. Hacı İlbey haçlı kuvvetlerine ani bir baskın yaparak Sırp Sındığı Savaşı’nı kazandı. Lala Şahin Paşa’nın Hacı İlbey’i bu başarısından dolayı kıskanarak zehirletip öldürttüğü söylenir. Bursa’da bir medrese, Mustafakemalpaşa’da bir cami yaptırmış olan Lala Şahin Paşa, 1376 yılında vefat etti.

Tiryaki Hasan Paşa

Cuma, Haziran 29th, 2012

Osmanlı komutanı ve devlet adamı Tiryaki Hasan Paşa, gençliğinde Enderun adı verilen saray okuluna girmiştir. Enderun’u bitirince önce sarayda, sonra taşradaki görevlerde çalışmıştır.

20 yıl kadar Zigetvar beylerbeyliğinde bulunmuş, 1594 yılında Bosna beylerbeyliğine, sonra da Kanije kalesinin komutanlığına atanmıştır. 9 Eylül 1601’de başlayan savaşta Kanije kalesini 100.000 kişilik bir Avusturya ordusuna karşı başarıyla savunmuş ve düşmanın kaleyi almasını önlemiştir. Bu başarısından ötürü devrin padişahı Sultan Üçüncü Ahmet tarafından kendisine vezirlik rütbesi verildi. Bundan sonra yine Bosna’ya gönderilen Tiryaki Hasan Paşa daha sonra sırayla Budin ve Rumeli valiliklerine atanmıştır.

O sırada başkaldıran Celali eşkiyasından Canpolat ve oğlunun ayaklamasını bastırdıktan sonra yine Budin valiliğine getirilmiş, bir süre sonra 1611 yılında Budin’de ölmüştür.

Timur

Cuma, Haziran 29th, 2012

Timur 1336’da Keş’de doğdu. Türkler kendisine, Aksak Timur derlerdi. Barlas aşiretinin başbuğlarından Emir Turagay ile Tekina Hatunun oğluydu.

1370 yılında hükümdar olan Timur askeri ve idari düzenlemeler yaptı. 1373’de Harizm seferine çıkan Timur, Kat şehrini ele geçirdi. Daha sonra Celyirlilerin başkenti Hocend üzerine yürüdü ve şehri ele geçirdi. Bu bölgede seferlere ve zaferlerine devam eden Timur giderek güçlendi. 1379’da Harizm’i tamamıyla, 1381’de de Sebzvar’ı, topraklarına kattı. 1384’de Irakı Acem’e giren Timur, aynı yıl Esterabat’ı ele geçirdi.

1386’da Tebriz, Kars ve Tiflis’i aldı. Azebaycan ve Ermenistan bölgelerindeki seferleri sonunda Karakoyunlulara karşı savaştı ve 1387’de Doğu Beyazıt, Ahlat, Adilcevaz ve Van’ı ele geçirdi. İran’a yönelen Timur, Maraga, Rey ve Isfahan üzerine yürüdü. 1389 yılında Altınordu devleti üzerine sefere çıkan Timur, iki kez zafer kazandı.

1391 yılında Mazerdan bölgesini ele geçirdi. Timur, bütün Şiraz ve Kirman’ı ele geçirdikten sonra Bağdat, Tekrit, Erbil ve Musul’a hakim oldu. Urfa’yı ele geçiren Timur bir süre sonra Akkoyunlu ve Karakoyunlu beylerini kendine bağladı. 1395 yılında Derbendi ele geçirerek kuzeye yönelen Timur, Ukrayna ve Kiev üzerine yürüdü. Özi ırmağı kıyısında bulunan Kırım ve Azak çevresindeki Ceneviz kolonilerini ele geçirdi ve Moskova’ya dayandı.

1398’de Hindistan’a girdi. Delhi’yi ele geçirdi. 1400’de toplanan kurultaydan sonra Gürcistan Seferine çıkma kararı aldı. Ardahan ve Kars üzerinden Bingöl’e geldi. Ahmed Celayir ve Kara Yusuf, Timur’dan kurtulmak için Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid’e sığındılar. Bayezid, Timur’a bağlı olan Erzincan’ı ele geçirdi. Timur ise 1400 yılında Erzincan’a tekrar hakim oldu ve Sivas, Malatya ve Behisni şehirlerini ele geçirdi. Suriye üzerine yürüyen Timur Halep’i aldı ve Şam’ı kuşattı ve aldı.

1402 yılında Erzurum, Erzincan, Kemah ve Kayseri üzerinden Ankara’ya doğru hareket etti. Ankara’da Çubuk ovasında yapılan savaşta Osmanlı Kuvvetlerini büyük bir bozguna uğratan Timur, Yıldırım Bayezid‘i esir aldı. Bir yıl Anadolu’da kalan Timur bütün Anadolu illerini ele geçirdi. 1403’de Gürcistan, 1405’de Çin seferine çıktı. Pir Muhammed’i yerine veliaht bırakan Timur, Otrar’da öldü.

Enver Paşa

Cuma, Haziran 29th, 2012

1880’de İstanbul’da sıradan bir memurun oğlu olarak dünyaya gelen İsmail Enver için, yaşadığı dönemden bugüne kadar pek çok yorum yapılmış, her yönüyle inceden inceye işlenmiştir. “Enver Paşa” adlı eseriyle bu konuda inceleme yapan Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa’yı 1908-1914 arası döneme bakarak “1908’in Hürriyet Kahramanı Binbaşı Enver Bey, işte bu kısa devrede Enver Paşa, daha doğrusu imparatorluğun tek söz sahibi olan, genç, inançlı, muhteris, daha doğrusu hem kaderci hem de kaderini yaratan adam olarak sahnededir.” tanımlar.

1908’de Genç Türkler İhtilali ile yıldızı parlayan Enver’in hızlı yükselişi 1913’te Yarbayken yine aynı senenin sonlarında Albaylığa, 19 gün sonra 1 Ocak 1914’te Paşalığa yükselmesi ile başlar. Kabineye Harbiye Nazırı olarak girer; Genelkurmay Başkanlığı’ndan bir süre sonra da Başkumandan Vekilliği yetkilerini de elinde toplar. Naciye Sultanla evlenip, saraya, Padişaha damat oluşu da bu safhaya rastlar. Enver Paşa kendini zirveye ulaştıran basamakları yine kendi elleriyle döşemişti. Enver Paşa’nın vatanseverliği ve bu topraklara olan bağlılığı gerçektir. Bunun yanısıra hayal gücünün genişliği ve gerçeklerle bu hayallerin zaman zaman birbirine karıştığı da inkar edilemez. Hayallerini süsleyen İran, Hindistan, Turan ve Kafkasya’ya hakim olmak düşünceleri o günün şartlarında gerçek temeller oturmaz. Örneğin Cemal Paşa anılarında “Hakikati söylemek gerekirse, bu birinci Kanal Seferi yaptığımız zaman hiç kimse bu Kanalın nasıl geçileceğini bilmiyordu…” der. Halbuki Enver Paşa bu görevi, IV. Ordu Kumandanlığı’nı, Cemal Paşa’ya teklif ettiğinde, Suriye’deki asayiş sağlama ve Kanal Seferini her ikisi de inanarak imzalamışlardı. Bu sefer gerçekleştiğinde ise Kanal Türk cesaretiyle dolmuştu. Kanal’dan önce Sarıkamış’ta yaşananlar ise tam bir felaketti. 90.000 askerden 10.000’in sağ kalabildiği, özellikle de donmaktan ve açlıktan kurtulabildiği bu sefer, sonuçları açısından korkunçtu.

Hayatında Alay kumandanlığı dahi yapmamış olan Enver Paşa tecrübeden ziyade gençliğinin getirdiği coşkuyla kumanda edecekti ordusunu. Amaç 1878 Berlin Antlaşması’nda kaybedilen toprakları geri almaktı ve başarılı olacağına inanıyordu. Enver Paşa Ordu Kumandanı Hasan İzzet Paşa’nın hava şartları, soğuk, karın şiddeti gibi uyarılarına kulak asmaz ve taarruz emri verir. III. Ordunun ölüm emridir bu. Enver Paşa Sarıkamış’ta “Hükümete” başlıklı bir vasiyet bırakır.

Hükümete
“Planım, Ruslara, hemen iki misli faik iki Kolordu ile arkalarına düşerek ricata mecbur etmek ve bu suretle XI. Kolordu ve Süvari Fırkasıyla takibolunan düşmanı karşılayıp, tamamıyla mahvetmekti. IX. Ve X. Kolordu ve Süvari Fırkasını bekliyorum. Gelir de yetişirse, düşmanı bozacağım. Fakat gelmeden düşman zayıflamış kıtaatımıza taarruz eder ve taarruzda muvaffak olursa o vakit Ordu mahvolmuş demektir. Şimdiye kadar asker ve zabitler hiç kusursuz harbettiler. Her manevrayı yaptılar. Eğer Allah da yardım ederse, muvaffakiyet katidir. Eğer muvaffak olmazsam, son neferimle beraber öleceğim. Bu halde vasiyetim: Ben vazifemi yaptığımı sanıyorum ve öyle ölüyorum.
Yaşasın dinim, vatanım, Padişahım. Eğer geride kalanlarıma yardım etmek isterseniz, refikam! Sultan Efendi hazretlerinin muhassısatı kafi değildir. Kendisinin müreffehen yaşaması için hiç olmazsa, Başkumandanlık muhassısatımın kendi muhassısatına zammı ve ebeveynimin temini refahı ile, rahmeti ilahiyeye mazhariyetim için birkaç hayır yapılmasını rica eder ve tealisine çalışmaktan başka bir maksat beslemediğim din ve milletimin tealisine dua eder, tanıyanlara selam ederim. Yaşasın Müslümanlık ve Osmanlılık ve Osmanlıların Padişahı Sultan Mehmet Han!”

Enver “Servet namına bir şeyim yoktur. Mamafih ne varsa, Refikam Sultan Efendi hazretlerine bırakıyorum.” Enver Sarıkamış felaketinden sonra orduya katılıp görev almak için Sofya’dan gelen M. Kemal ile Enver arasında şu konuşma geçer : “Biraz sonra Enver Paşa ile karşı karşıya bulunuyorduk. Enver Paşa, zayıf düşmüş, rengi solmuş bir haldeydi. Söze ben başladım : Biraz yoruldunuz. Yok, o kadar değil. Ne oldu? Çarpıştık. O kadar… Şimdi vaziyet nedir? Çok iyidir!.. Enver’i daha fazla üzmek istemedim. Kendi işime sözü getirdim : Teşekkür ederim. Numarası 19 olan bir tümene beni kumandan tayin buyurmuşsunuz. Bu tümen nerdedir. Hangi kolordu ve ordunun emrinde bulunuyor? Ha, bunun için belki Genelkurmayla görüşürseniz daha kati malumat alabilirsiniz. Pekiyi, o halde siz daha fazla rahatsız etmeyeyim. Genelkurmayla görüşürüm…” Enver Paşa için söylenebileceklerin başında onun duygusal ve aceleci kişiliği bulunur. Ama şu gerçeği de belirtmek gerekir: Enver Paşa yetkili olduğu andan itibaren kimilerini de küstürerek bir çok subayı emekliye ayırmış ve orduya genç ve dinamik bir ruh getirmiştir. Gerek siyasi hesaplaşmalar nedeniyle, gerekse yeniden teşkilatlanma çalışmaları amacıyla yapılan bu işlemde yaklaşık 2000 asker ordudan ayrılmıştı. Balkan harbinden yenik çıkmış olan Ordu, tüm yetersizliklere karşın başarı ve inançla mücadele etmiştir. Osmanlı Ordusu bütün bu şartlara rağmen tam 4 yıl 10 ayrı cephede aynı güçle savaşı sürdürmüştür. Zaten bunun içindir ki yorumcular Enver Paşa’yı Büyük Kumandan olarak değil, güçlü bir Ordu teşkilatçısı olarak değerlendirirler. 1.Dünya Savaşı ardından, Almanya’nın yenilgisi ve Osmanlı’yı Sevr Antlaşması’na sürükleyen çöküşün ardından Kasım 1918’de Enver Paşa ülkeyi terk ediyordu. 1922 yılının 4 Ağustosu’na kadar yurt dışında çalışmalarını sürdürdü. Ve son gün Orta Asya’nın Pamir eteklerinde Çegan tepesinde vurularak öldürüldüğünde 42 yaşında yenik ve yalnız bir adamdı.

Selahaddin Eyyubi

Cuma, Haziran 29th, 2012

Mısır, Suriye, Yemen ve Filistin sultanı ve Eyyubi hanedanının ilk hükümdarı. Kudüs’ü Haçlılardan alarak (2 Ekim 1187) kentte 88 yıl süren Frank işgaline son vermiş, Hıristiyanların misilleme olarak düzenledikleri III. Haçlı Seferi’ni etkisiz hale getirmiştir.

Babası Necmeddin Eyyub, Selçuklu emiri İmadeddin Zengi’nin hizmetinde görevliydi. Baalbek ve Şam’da büyüyen Salaheddin iyi bir din eğitimi aldı. Askeri yaşamı Zengi’nin oğlu ve ardılı Emir Nureddin’in komutanlarından, amcası Asadeddin Şirkuh’un hizmetine girmesiyle başladı. Şirkuh’un, Mısır’ın I. Haçlı Seferi sonucunda kurulan Latin-Hıristiyan devletlerinin eline geçmesini önlemek amacıyla düzenlediği üç sefer sırasında, Kudüs’ün Latin kralı I. Amalricus, Mısır’ın Fatımi halifesinin güçlü veziri Şavar ve Şirkuh arasında karşılıklı bir mücadele gelişmişti. Salaheddin Şirkuh’un ölümünden ve Şavar’ın öldürülmesinden sonra, henüz 31 yaşındayken hem Suriye birliklerinin komutanlığına, hem de melik unvanıyla Mısır vezirliğine atandı (1169).

1171’de Mısır’da Şii Fatımi halifeliğine son vererek Sünniliğe dönüldüğünü ilan eden Salaheddin Eyyubi böylece Mısır’ın tek yöneticisi durumuna geldi. Bir süre için kağıt üzerinde Emir Nureddin’in vasalı olarak kaldıysa da bu ilişki Suriye emirinin 1174’te ölmesiyle sona erdi. Mısır’daki zengin tarım topraklarını mali dayanak olarak kullanan Salaheddin, Nureddin’in çocuk yaştaki oğlu adına naiplik talebinde bulunmak üzere küçük, ama çok disiplinli bir orduyla Suriye’ye hareket etti. Ama çok geçmeden bu talebinden vazgeçerek, 1174’ten 1186’ya değin Suriye, Kuzey Mezopotamya, Filistin ve Mısır’daki tüm Müslüman topraklarını kendi bayrağı altında birleştirmeye girişti. Zamanla sahtekarlık, ahlaksızlık ve gaddarlıktan uzak, cömert, erdemli, ama kararlı bir hükümdar olarak ünlendi. O zamana değin iç çekişmeler ve yoğun rekabet yüzünden Haçlılara direnmede güçlük çeken Müslümanların maddi ve manevi açıdan güçlenmelini sağladı.

Salaheddin, yeni ya da gelişmiş askeri teknikler kullanmak yerine, çok sayıdaki düzensiz kuvvetleri birleştirip disiplin altına alarak askeri güç dengesini de kendi lehine çevirmeyi başardı. 1187’de bütün gücüyle, Latin Haçlı krallıklarına yöneldi. Düşmanlarının tümüyle yoksun olduğu komuta yeteneğiyle 4 Temmuz 1187’de tükenmiş ve susuzluktan bitkin düşmüş bir Haçlı ordusunu, Kuzey Filistin’de Taberiye yakınındaki Hattin’de sıkıştırdı ve bir hamlede yok etti. Haçlıların verdiği kayıpların büyüklüğü Müslümanların Kudüs Krallığı’nın neredeyse tümünü ele geçirmesini sağladı. Akka, Betrun, Beyrut, Sayda, Nasıra, Caesarea, Nablus, Yafa ve Aşkelon üç ay içinde düştü. Salaheddin Haçlılara en büyük darbesini ise 88 yıl Frankların elinde kalan Kudüs’ü 2 Ekim 1187’de teslim alarak indirdi.

Salaheddin’in başarısına düşen tek gölge Sur’un ele geçirilmemesiydi. 1189’da Haçlı işgali altında yalnızca üç kent kalmış, ama sağ kalan dağınık Hıristiyanlar zorlu bir kıyı kalesi olan Sur’da toplanarak Latin karşı saldırısının çıkış noktasını oluşturmuşlardı. Kudüs’ün düşmesiyle derinden sarsılan Batılılar yeni bir Haçlı seferi çağrısında bulundu. III. Haçlı Seferi çok sayıda büyük soylu ve ünlü şövalyenin yanı sıra, üç ülkenin krallarını da savaş alanına çekti.

III. Haçlı Seferi uzun ve tüketici oldu. I. Richard (Aslan Yürekli) tartışmasız askeri dehasına karşın hiçbir sonuca ulaşamadı. Haçlılar Doğu Akdeniz’de ancak güvensiz bir toprak parçasına tutunabildiler. Kral Richard Ekim 1192’de dönüş için yelken açtığında savaş sona ermişti. Salaheddin başkent Şam’a çekildi. Uzun seferler ve at üstünde geçen günlerden sonra çok yaşamadı. Akrabaları imparatorluğu paylaşırken, arkadaşları Müslüman dünyasının en güçlü ve en eli açık hükümdarının, mezarını yaptırmaya yetecek para bırakmadığını gördüler.

Nogales Bey

Cuma, Haziran 29th, 2012

Asıl adı Rafael De Nogales Mendez’dir. 14 Ekim 1877 tarihinde Venezüella’nın Taçira şehrinde dünyaya geldi. 18 yaşındayken kaybettiği ebeveyninden kendisine yüklü bir miras kaldı. Sahip olduğu servetle gününü gün etmek yerine, askerlik mesleğini tahsil etmek için Avrupa’ya gitti. Almanya ve Belçika’da muhtelif harp akademilerini okudu. 1898 yılında İspanyol ordusuna katılarak Amerika Birleşik Devletlerini karşı savaştı. Ağır bir yara aldığı İspanyol-ABD harbinden önce teğmen, sonra yüzbaşı rütbesine yükseldi.

Harpten sonra dünyayı dolaştı; Küba, Haiti, Fas, Tunus, Mısır, Eritre, Cibuti, Yemen, Afganistan, Endonezya, Güney Afrika, Angola ve Arjantin’i gezdi. Birinci Cihan Harbi’nin başladığı Ağustos 1914’te önce Belçika, sonra Fransız ordusuna yazılmak için teşebbüste bulundu, fakat Venezüella vatandaşlığından vazgeçmesi istendiği için bu ordulara katılmaktan vazgeçti.

SANA TÜRK ORDUSU YAKIŞIR


Nogales Bey’in “Hilalin Altında Dört Yıl” adlı kitabı 1924 yılında Buenos Aires’te bir Alman yayınevinden çıktı.

Osmanlı İmparatorluğu ’nun savaşa girdiği günlerde, Sofya’da, tarihçi olarak da bilinen General Savoff ile tanışması, hayatında bir dönüm noktası oldu. Savoff, Rafael De Nogales Mendez’e,”Biliyorsunuz, Fransızlar ve İngilizler Latin Amerika haklarının düşmanlarıdır. Asya ve Afrika’nın yoksul insanlarını da eziyorlar. Onlar için ne diye savaşacaksın? Sana Türk ordusunda savaşmak yakışır, onlar senin kardeşlerindir.” dedi. Osmanlı bayrağı altında savaşmak için Venezüella vatandaşlığından çıkması gerekmediğini öğrenen Mendez, General Savoff’un tavsiyesi üzerine, soğuk bir kış sabahı, Sultan V. Mehmet’in ordusuna katılmak üzere Sofya’dan İstanbul’a hareket etti. Osmanlı başkentinde Harbiye Nazırı Enver Paşa ile görüştü. Venezüellalı subayı çok seven Enver Paşa, ona tugay komutanlığı görevini tevdi ederek, emrine bir Arnavut yaver verdi. Üzerinde Türk üniformasıyla Kafkas cephesine gideceği zaman, Haydarpaşa Garı’nın müdürü tarafından sıcak bir şekilde “Merhaba Nogales Bey” diye karşılandı ve o günden sonra hep “Nogales Bey” diye anıldı.

ERMENİ YOK RUS VAR!

Kafkas, Filistin ve Irak cephelerinde savaşan Nogales Bey’in kitabında yer alan I. Dünya Savaşı fotoğraflarının bazıları Türkiye’de pek bilinmiyor.

Nogales Bey’in pek çok kahramanlığından bir tanesi, Ermeni komutan Aram’ın 30 bin kişilik birliğini 12 bin Türk askeriyle bozguna uğratmasıdır. Türkiye-İran hududundaki Kotür Dağı mevkiinde iki Rus birliğini durdurması da kayda değer. Hilalin Altında Dört Yıl adlı hatıratında (Buenos Aires,1924) Ermeni çetelerinin “sivil savunmasız Türkleri gördükleri her yerde hunharca katlettiklerini” yazan Nogales Bey’e göre, Osmanlı Ordusu, bazı iddiaların aksine, sivil Ermenilere saldırmamış ve hatta Ermeni askerlere karşıda savaşmamıştı. Çünkü Rus ordusuna katılan Ermenilerin Rus olarak görülmesi gerekirdi. Doğu Anadolu’dan sonra Irak ve Filistin cephelerinde geçen ve Gazze müdafaasında önemli bir rol oynayan Nogales Bey, Türk ordusunun terhis edildiği 1918 yılı sonunda Avrupa üzerinden Venezüella’ya döndü.

SELAHADDİN ORDUSUNDAKİ HRİSTİYAN


Hatıralarında “Türk askerinin en büyük derdi açlıktı. Eğer karnı doyurulsaydı bu savaşı asla kaybetmezdi” diyen Nogales Bey, askeri bürokrasideki yolsuzlukların orduyu zaafa düşürdüğüne inanıyor ve bundan Cemal Paşa’yı sorumlu tutuyordu.

Kudüslü bir Müslüman, Nogales Bey’e şöyle demişti: “Sen bir Müslüman gibi hareket ediyorsun. Bu senin köklerinden, damarlarındaki kandan geliyor. Endülüs’ten, Gırnata’dan, Kurtuba’dan geliyor.” Nogales Bey, İspanya’da asırlar boyunca yaşayan Müslümanlardan geriye kalan ve bugün Meksika’dan Arjantin’e, Küba’dan Peru’ya kadar neredeyse bütün Güney ve Orta Amerika ülkelerinde hala canlılığını koruyan kültürel ve ilmi miras için şükran borcunu ödemiş bir Latin Amerikalı’dır. Selahaddin’in ordusunda Arslan Yürekli Rişar’a karşı savaşan bir Hıristiyan’dı o. Hilalin altında savaşmayı öyle benimsemiş ki, Osmanlı ordusunun mağlubiyetini ömrünün sonuna kadar hazmedemedi. Ölümünden kısa bir süre önce bir dostuna yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Bir gün İslam Alemi uyanacak ve bütün kolonyalist güçleri topraklarından sürecek!”

Nogales Bey, 10 Temmuz 1937’de Panama’da öldü.

Andrea Doria

Cuma, Haziran 29th, 2012

Andrea Doria, İtalya’nın soylu ailelerinden Doria’lara mensuptur. Amcası Nicola Doria’nın kayırmasıyla, Papa İnnocentius VIII’in has alayında görev almış, gösterdiği yararlıklardan ötürü Napoli krallığının hizmetine verilmiş ve rütbesi amiralliğe kadar yükselmiştir. Andrea Dorya’nın başarılarından ilki, baş kaldıran Korsika’yı yenilgiye uğratmasıdır (1503-1506). Daha sonra Cenova deniz kuvvetlerinin başına geçmiş, Berberistan kıyılarını ellerinde tutan Türk korsanlarıyla mücadeleye girişmiş, 1522’de Fransa Kralı Birinci François’in hizmetine girmiştir.

Birçok savaşlardan sonra Şerşel’e (Cicelli) karşı saldırıya geçmiş ve Karaman Ali Reis’in üstün savunması karşısında bir şey yapmadan çekilmek zorunda kalmıştır. Bu yenilginin verdiği aşağılık duygusunu gidermek için Yunan denizindeki savunması yetersiz Türk kıyılarındaki bazı limanları topa tutmuş, Coron ile Patrus’u ele geçirmiştir. Bunun üzerine Kanuni Sultan Süleyman, Türk donanmasını Barbaros’un komutasına vermiştir. Barbaros Hayreddin Paşa, 18 gemilik bir düşman filosunu Messina boğazında yakmış (1533), Doria, gemileriyle birlikte Preveze’ye sığınmak zorunda kalmıştır. Barbaros’un Reggio, Santa Lucca, Citraro, Spina Langa şehirlerine yaptığı akınlar ve Tunus’u ele geçirmesi, Alman İmparatoru Şarlken’i yeni bir sefer düzenlemeye yöneltmiştir.

Tunus üzerine hazırlanan sefere Andrea Doria da katılmış ancak, Barbaros’un karşı saldırılara geçmesi ve Minorca ile Majorca adalarını hedef olarak seçmesi ve buradaki Palma ile Maroj kalelerini yıkması üzerine, bu sefer de yine başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bundan sonra Papalığın teşviki ile Venedik, Papalık, Ceneviz, Malta, İspanya ve Portekiz donanmaları Andrea Dorya’nın emrine verilmiş; fakat Barbaros, bu güçlü donanmayı Preveze açıklarında büyük bir yenilgiye uğratmış ve denizcilik tarihinin en büyük zaferlerinden birini kazanmıştır. Zaten Doria’nın en büyük talihsizliği hiç şüphesiz, Barbaros gibi büyük ve güçlü bir denizci ile karşı karşıya gelmiş olmasıdır.

Baltacı Mehmet Paşa

Cuma, Haziran 29th, 2012

Baltacı Mehmed Paşa, Osmancık’ta doğdu. Genç yaşta ilim merakı ile Trablus, Tunus ve Cezayir’e kadar gitti. Daha sonra İstanbul’a döndü ve akrabalarından Hacı Sefer Ağa vasıtası ile saraya girdi. Burada önce baltacı oldu. Güzel sesli olduğundan musikiye heveslendi ve müezzin olup “Mehmed Halife” namını kazandı.

Katipliğe heveslenen Baltacı Mehmed Paşa, yazıcılığa ve 1703 Aralık ayında mirahurluğa tayin edildi. 1704 yılının Kasım ayında kaptan-ı derya, 21 Aralık 1704’te de sadrazam oldu. 3 Mayıs 1706’ta azledilip Sakız’a sürüldü. Daha sonra Erzurum valiliğine ve Sakız muhafızlığına getirildi.1709 yılının Ocak ayında Halep valiliğine atanan Baltacı Mehmed Paşa, 18 Ağustos 1710’da tekrar sadrazam oldu. Serdar-ı Ekrem olarak Rus seferine çıktı.

Prut Savaşı sırasında, Deli Petro’nun etrafını sarmışken, Çariçe Birinci Katarina’nın araya girmesi üzerine barışı kabul etti. Dönüşte azledilerek (Kasım 1711) önce Midilli’ye, daha sonra ise Limni adasına sürüldü. 1712 yılında Limni adasında vefat ettiğinde 50 yaşındaydı.