Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Napolyon Buanoparte

Cuma, Haziran 29th, 2012

Napolyon Buanoparte, 1769 yılında Korsika’nın Ajaccio Şehri’nde doğdu. Carlo Buanoparte ile Marie Letizia Ramolino’nun ikinci oğullarıdır. Öğrenimini Brienne’de bir okulda yaptı; sonra Paris’teki Askeri Akademi’ye yazıldı. 1785’te Valence’daki topçu alayına katıldı. 1794’te İtalya’daki topçu birliklerinin komutanlığına getirildi. Paris’teyken Jakoben çevrelerle ilişki kurmuş olduğu anlaşıldığından, La Vendee’ye gönderilmek istendi; bunu kabul etmeyince, görevinden alındı. Paris’e döndükten sonra, Konvansiyon’a karşı hareketi bastırmak için, Paul François Barras ile Lazare Carnot’un kuvvetlerine katıldı. Olaylar kısa zamanda gelişerek yeni bir anayasanın ve Direktuvarlık’ın doğmasına yol açtı.

Napolyon, 1795 Ekim’inde Fransa’daki ordunun başına getirildi. 1796 Şubatında da İtalya’daki ordunun başkomutanı oldu. Bu arada General de Beauharnais’in dul karısı Josephine ile evlendi. 1796 Nisan’ında ilk İtalya seferini yaptı. Bu sefer, Napolyon’un ününü yaydı. Stratejik ustalığın bir şaheseri sayılan İtalya Seferi, büyük başarı ile sonuçlandı. İmzalanan Campo Formio Antlaşması ile Venedik Cumhuriyeti İtalya’ya bırakılıyor, karşılığında da Belçika ve İyon adaları alınıyordu. Bu önemli siyasi olayla Devrim Cumhuriyeti, Avrupa’nın en tutucu devleti olan Avusturya’ya gücünü göstermiş; Napolyon da İtalya’daki Fransız yönetimini kabul ettirmiş oluyordu.

Napolyon, Paris’e döndükten sonra, Direktuvarlık tarafından İngiltere’yi ele geçirmekle görevlendirildi. Direk İngiltere’ye saldıracağına, İngiliz etki alanının en can alacı noktasına saldırmayı uygun bulan Napolyon, Mısır seferine çıktı. Akdeniz’deki İngiliz Donanması’nı yenilgiye uğrattı, Malta’yı aldı. 1798 Temmuz’unda da İskenderiye’ye girdi. Piramitler Savaşı’nda Memlükleri yendi. Ancak Horatio Nelson yönetimindeki İngiliz Donanması, Fransız Donanması’na saldırarak gemilerini batırdı. Nelson’un başarısı üzerine İngiltere, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya, Fransa’ya karşı birleştiler. Birleşik Ordu, Rus Generali Alexander Suvorov’un komutasında, Napolyon’un ele geçirdiği toprakları geri aldı.

Napolyon, 1799 yılında Suriye’ye girdi. Akka’nın Cezzar Ahmed Paşa tarafından başarıyla savunulması ve ordusunda belirgin salgın hastalıklar yüzünden Mısır’a çekildi. Ordusunu burada bırakarak gemi ile Fransa’ya döndü. 9 Kasım 1799’daki hükümet darbesi, Fransa tarihinde yeni bir dönemin başlamasına sebep oldu. Birkaç hafta sonra, anayasada değişiklikler yapılarak yönetim üç konsülün eline bırakıldı. Napolyon “birinci konsül” olarak, Fransa’nın mutlak hakimi oldu. Bazı reformlar yapmaya çalıştı. Devletin dağıttığı kredileri belli bir düzene soktu; 1802 yılında Fransa Bankası’nı kurdu; idari alanda bazı reformlar gerçekleştirerek valilerin ve belediye başkanlarının siviller arasından seçilmelerini ve kendilerini seçen tek merkeze karşı sorumlu olmalarını sağladı; mahkemeleri ve emniyet örgütünü yeniden düzenledi. Avusturya ve İngiltere Orduları hala silahlarını bırakmamışlardı.

Napolyon Buanoparte, 1800 yılında tekrar İtalya’ya girdi ve Milano’yu aldı. Böylece Avusturya Ordusu’nu ikiye bölmüş oluyordu. Birini kuşatma altında tutarken diğerine saldırdı. Bu saldırıları başarı ile sonuçlandırdı. Jean Victor Moreau’nun Hohenlinden’deki zaferi üzerine, Avusturya İmparatoru, İngiltere ile ittifakını bozmak ve 1801 Şubatında Luneville Barış Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Napolyon, kısa zamanda Fransa Halkı’nın sevgisini kazandı. Yabancı ülkelerdeki Fransızların, ülkelerine dönüp devletin modernleştirilmesinde kendisine yardımcı olmalarını sağladı. 1804’te yaptığı Code Napoleon (Napolyon Kanunları), halk tarafından da desteklendi.

Napolyon, aynı yıl, Paris’teki Notre Dame Katedrali’nde, Papa Pius VII’nin eliyle taç giyerek İmparator oldu. Napolyon, imparatorluğu boyunca sayısız zaferler kazandı. Ancak Fransa içinde beliren bazı hoşnutsuzluklara, İngiliz Donanması’nın gücü, İspanya ve İtalya’da tahta geçirdiği akrabalarına halk tarafından duyulan kin ve nefrete, kendine bağladığı devletlerde beliren milliyetçilik akımları da eklenmişti.

1810 yılının Mart ayında Habsburg hanedanından ikinci eşi Marie-Louise ile evlendi, yasal varisi Napolyon II, 1811’de doğdu.

Napolyon, 1812 yılında Rusya’ya girdi. Ancak yiyecek sıkıntısı, asker kaçakları ve Rusya’nın dondurucu soğuğu gibi sebepler yüzünden, ordunun yönetimi Joachim Murat’a bırakarak Paris’e döndü. Kendisine karşı düzenlenen hükümet darbesini bastırdıktan sonra yeni bir ordu kurdu. 1813 Ekiminde Leipzig’de yenik düştü. Düşman kuvvetleri 1814’te Paris kapılarına dayanınca görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Elbe Adası’na sürgüne gönderildi. Napolyon’dan sonra Fransa tahtına XVIII. Louis geçirildi.

Viyana Kongresi’ne katılan bakanlar ve delegeler, 7 Mart 1815’te Napolyon’un kaçıp Paris’e dönmüş olduğunu, halk tarafından büyük sevgi ile karşılandığını öğrendiler. Hemen bir ordu toplayan Napolyon, Belçika’ya saldırdı. Kazandığı önemsiz birkaç zaferden sonra Wellington’un komutasındaki İngiliz ve Gebhard Von Blücher komutasındaki Prusya Kuvvetleri tarafından 18 Haziran 1815’te Waterloo’da büyük bir yenilgiye uğratıldı.

Napolyon, Paris’e dönünce ikinci kez tahttan indirildi. Amerika’ya kaçmak istedi, ancak bunu başaramayınca İngilizlere teslim oldu. İngilizler, onu Atlantik’teki St. Helena Adası’na götürdüler. Napolyon, son yıllarını bu küçük adada geçirdi ve anılarını yazdırdı. Napolyon, 5 Mayıs 1821’de öldü, ancak cenazesi 1840 yılında Paris’e getirilebildi ve İnvalides’e gömüldü. Napolyon’un uşağı tarafından zehirlendiğini ileri sürenler vardır.

 

 

Şahin Bey

Cuma, Haziran 29th, 2012

Antepli Şahin Bey de İstiklâl Harbinin aziz şehitlerindendir. Tek başına düşmana meydan okumuş, “Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep’e giremez.” demiştir. Bu kahramanın hayatı, fedakarlıklarla doludur ve yeni nesil için ibret levhasıdır. İstiklâl Savaşı’nın büyük kahramanlarından Şahin Bey, 1877 yılında Gaziantep’de doğdu. Asıl adı Mehmed Said’dir. 1899’de Yemen’e er olarak giden Mehmed Said, Yemen cephesinde gösterdiği muvaffakiyet ve kahramanlık üzerine başçavuş oldu. Mehmed Said, 1911’de Trablusgarb harbine gönüllü olarak katıldı, Balkan savaşlarında Çatalca cephesinde savaştı.

Galiçya’da 15. Kolorduda savaşan Mehmed Said, 1917 Ekiminde Sina Cephesinde vazife aldı. Tehlikeli vazifelere gönüllü olarak koşan, vatanperverliği, ahlakı ile dikkatleri üzerinde toplayan Mehmed Said’in rütbesi teğmenliğe yükseltilti. 1918 yılında İngilizlerle Sina cephesinde cereyan eden şiddetli bir muharebe neticesinde esir düştü. Mısır’daki İngiliz esir kampında 1919 Aralık ayı başlarına kadar esir olarak kalan Mehmed Said, ateşkesden sonra serbest bırakıldı.

Şahin Bey, 13 Aralık 1919’da İstanbul’a geldi ve Harbiye Nezaretine müracaat ederek vazife istedi. Harbiye Nezareti tarafından Urfa’nın Birecik kazası Askerlik Şubesi Başkanlığına tayin olunan Şahin Bey, İşgal altındaki Antep’in vaziyetini görerek Antep’te kalmaya karar verdi. Antep Heyet-i Merkeziyesine müracaat ederek vazife isteyen Şahin Bey, heyetin kendisine Kilis-Antep yolunu kontrol altında tutma vazifesini vermesi üzerine derhal çalışmaya başladı.

Yıllardır evinden, ailesinden, çocuklarından ayrı kalan Şahin Bey, kendisine verilen vatan hizmetinin mesuliyetini omuzuna aldıktan sonra derhal hizmet mahalline koştu. Yıllar sonra döndüğü evinde ise ailesi ve çocukları arasında ancak bir gün kalabildi. 1920 yılı Ocak ayı başlarında köyleri dolaşarak cihadın ehemmiyetini ve faziletini anlatan Şahin Bey, kısa zamanda 200 fedai topladı. Kilis-Antep yolu, Antep harbinin kilit noktasıdır. Ne yapılıp edilmeli Fransızların bu yoldan Antep’teki işgal birliklerine yardım ulaştırmalarına engel olunmalıdır. Şahin Bey kendisine haber gönderen Anteplilere şu cevabı vermektedir: “Müsterih olunuz. Düşman arabaları cesedimi çiğnemeden Antep’e giremez!”

5 Kasım 1919’da İngilizlerden işgal hareketini devralan Fransızlar, bir türlü Anadolunun bu güzel beldesini işgale muvaffak olamamakta, şehir halkı, sınırlı imkânlarıyla karşı koymaktadırlar. Fransızlar bütün ümitlerini Kilis’ten gelecek takviye kuvvetlerine bağlamışlardır. Fakat, o yolu da Şahin Bey bir avuç serdengeçtisiyle tutmuştur. Şahin Bey ve fedaileri 3 Şubat’ta ve 18 Şubat 1920’de tam donanımlı Fransız birliklerini perişan etmişlerdir. Şahin Bey, zaferin ardından düşman kumandanına gönderdiği mektupta şöyle demektedir: “Kirli ayaklarınızın bastığı şu toprakların her zerresinde şühedâ kanı karışıktır… Din için, namus için, hürriyet için ölüme atılmak bize, Ağustos ayı sıcağında soğuk su içmekten daha tatlı gelir. Bir gün evvel topraklarımızdan savuşup gidiniz. Yoksa kıyarız canınıza.”

Sürüyle saldıran düşman kuvvetleri bir avuç yiğit karşısında perişan olmanın şaşkınlığına düşmüşlerdi. Bu şaşkınlık yerini öfkeye terketmiş ve Antep’e ulaşmak düşman kuvvetleri için bir prestij, meselesi olmuştur. Fransız kuvvetleri 25 Mart 1920’de Andorya kumandasında yola çıkar. Bu Fransız küvetleri sekiz bin piyade ve iki yüz süvariden oluşmaktaydı. Ayrıca bu Fransız birliğinde, bir batarya top, 16 Ağır makinalı tüfek, çok miktarda otomatik tüfek ve 4 tank mevcuttu. Kahraman Şahin Bey, ancak yüz kişiyi bulan fedâileriyle düşmanın karşısına dikilmişti. 25 Mart günü sabahtan akşama kadar çatışma devam etmiş ve Şahin Bey düşmana ağır kayıplar verdirmiştir.

Şahin Bey gece gündüz uyumuyor, çatışma esnasında her tarafa yetişerek fedailerin manevî kuvvetlerini yükseltmeye çalışıyordu. Sırtındaki kaputu çıkartıp nöbet bekleyen yiğitlerin üzerine örten Şahin Bey, her hareketiyle örnek olmaktaydı. 28 Mart sabahına kadar düşmana aman vermeyen Şahin Bey, durumun gittikçe kritik hal almasından sonra kendisine geri çekilmeyi tavsiye edenlere şöyle diyordu: “Düşman buradan geçerse ben Ayıntab’a ne yüzle dönerim, düşman ancak benim vücudum üzerinden geçebilir.”

Çatışmanın 4.günü öğleye doğru Şahin Bey’in yanında 18 kişi kalmıştı. Onların da şehit olmalarından sonra tek başına kalan Şahin Bey, son kurşunu kalıncaya kadar düşman ateşine karşılık vermiştir. Atacak kurşunu kalmayan Şahin Bey, tüfeğini yere çarparak kırmış ve üzerine hücum eden düşmanlara karşı yumruklarını sıkarak karşı durmuştur. Silahsız Şahin Bey’in yanına yaklaşamayan düşman askerleri uzaktan ateş ederek Şahin Bey’i şehit etmişler, ardından süngü darbeleriyle aziz nâşını parça parça etmişlerdir.

28 Mart 1920’de şehit olan Şahin Bey’in ağzından dökülen son söz şu olmuştur. “Allah’ım vatanımı kurtar, alçak düşman! Gel sen de süngüle” Şahin Bey’in şehadet haberi şehre gelince yanık bağırlardan şu mısralar dökülmüştür:

Şahin’i sorarsan otuz yaşında,
Süngüyle delindi köprü başında.
Çeteler toplanmış ağlar başında.
Uyan şahin uyan gör neler oldu.
Sevgili Ayıntab’a Fransız doldu.

Şahin Bey, istiklal meş’alesini tutuşturmuş, onbinlerce Şahinler, tutuşturulan bu meş’aleyi söndürmemek için vargüçleriyle vuruşmaya koşmuşlardır. Şahin Bey’in 11 yaşındaki oğlu Hayri de gönüllü olarak savaşa katılmış ve bütün çatışmalarda yer almıştır.

Şair o yıllarda Ayıntaplılara şöyle seslenmektedir:

“Düşünme arkadaş, Allah büyüktür,
Alamaz bir tek taş Allah büyüktür,
Sen çalış ve uğraş Allah büyüktür.
Sönmesin İslâmın parlak yıldızı…”

Horatio Herbert Kitchener

Cuma, Haziran 29th, 2012

Protestan bir ailenin çocuğuydu. Özel öğrenim gördü. Wowlwich Krallık Askeri Akademisi’ni bitirdi. Fransız Alman savaşlarında, Fransızlar safında gönüllü olarak savaştı. Ocak 1871’de devlet memuru olarak çalışmağa başladı. 1874-1882 arasında Filistin, Anadolu ve Kıbrıs’ta gizli serviste çalıştı. 1883 başlarında Kahire’de bir Mısır süvari birliğinde görevlendirildi. Nil’de general C. G. Gordon’u kurtarmak için yapılan operasyona katıldı. Harekatın başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Zanzibar’a gitti. Kızıldeniz kıyısındaki Suakin’de genel vali olarak bulundu. Başbakan Lord Salisbury’in tavsiyesi üzerine Mısır ordusu başkumandanı oldu.

Kitchener hiç evlenmedi, sadece görevini düşündü. Kitchener ve arkadaşları 1896 da savaşı başlattılar; 2 Eylül 1898’de Omdurman’dan Araplara karşı geniş bir katliam düzenlediler. Vahşetin zaferi İngiltere’yi heyecana boğdu. Kitchener’e 1898 kasımında soyluluk unvanı, 1899 haziranında parlamentonun teşekkürleriyle büyük bir para verildi. Kitchener’in bir başka başarısı da, Faşoda’da (Kodok) bulunan bir Fransız birliğinin Sudan’ın bazı kısımları üstünde hak iddia etmesiyle ortaya çıkan durumu ustalıkla çözümlemesi oldu. Kitchener Sudan’da bir yıl genel vali olarak kaldı. Bu arada Güney Afrika’da savaş çıkmıştı. Kitchener kötüye giden durumu düzeltmek üzere 1899 aralığında Lord Roberts ile Güney Afrika’ya gönderildi, orada Roberts’in yerine başkumandan oldu, aşağı yukarı iki yıl süren gerilla direnişini vahşi metotlarla kırdı. Tarlalar ateşe verildi, kadınlar ve çocuklar salgın hastalıkların kol gezdiği toplama kamplarına kapatıldı. Sonunda Boerler dize geldi.

Kitchener, 1902 temmuzunda İngiltere’ye dönünce şeref madalyaları aldı, ayrıca vikontluğa yükseltildi. Savaş bakanlığında çalışmayı kabul etmeyince başkumandan olarak Hindistan’a gönderildi. Burada orduyu bir içi isyanı bastıracak şekilde değil de dışarıdan gelecek bir saldırıyı karşılayacak şekilde yeniden teşkilatlandırdı. Fakat Hindistan ordusunda böylece ortaya çıkan çift kumandan düzeni yüzünden genel vali ile arası açıldı. Kitchener askeri konularda genel valinin değil başkumandanın daha yüksek yetkiye sahip olması gerektiği görüşünü savundu. İngiliz kabinesinin Kitchener’i tutması üzerine genel vali istifa etti. 1909 eylülüne kadar orada kalan Kitchener aynı yıl savunma siyaseti konusunda tavsiyelerde bulunmak üzere Avustralya ve Yeni Zelanda’ya gitti.

Hayatının en büyük hayal kırıklığı belki de Asquith’in liberal hükümetinin kendisini Hindistan genel valisi yapmaya yanaşmaması oldu, fakat mısır valiliği teklif edilince teselli buldu. 1911-1914 arasında Kahire’de bulundu, Mısır ve Sudan’ı yönetti. Kitchener 1914 Temmuzunda başbakan Asquith’in verdiği bir görevi hiç istemeyerek kabul etti. Buna göre mareşal olarak kabineye girecek ve tarafsız bir savaş bakanı olacaktı. Kitchener İngiliz ordusunu küçük buluyor, savaşın üç haftada biteceğine inanan meslektaşlarına ‘savaş en az üç yıl sürecek’ diyordu. Kitchener’a göre İngiltere’nin savaşı kazanabilmesi için daha bir milyon kişilik bir ordu gerekirdi. Kitchener savaşın ilk aylarında tam bir önderdi, halkın zafer tutkusunu temsil ediyordu. Yeni birlikler kurdu bu birliklere bazı ayrıcalıklar tanıdı ve ülke sanayiinin savaş sanayisine dönüşmesini sağladı.

Kitchener’ın hatası grup çalışmasını ve yetkilerini paylaşmayı hiç sevmemesiydi. Sürekli olarak birbirine karşıt baskılar altında kalıyordu ve bu durumda yerinde ve etkili kararlar vermesi güçleşiyordu. Mayıs 1915’te sanayi ile ilgili yetkileri elinden alındı. Kitchener’ın Kasımda tahliye için tavsiyelerde bulunmak üzere Gelibolu’ya gitmek istemesi bütün iş arkadaşlarına rahat bir nefes aldırdı. Yokluğu sırasında strateji konusundaki bütün yetkileri elinden alındı. Kitchener’ı istifa etmekten alıkoyan yalnızca görev aşkı oldu. Halkın kabineye güvenini sarsmamak, kabinenin düşmemesine çalışmak zorundaydı. Halkın hayranlığı ile kabinedeki arkadaşlarının ilgisizliği arasında bocaladı ve bu durum onu bunalıma sürükledi.

1915 sonlarında Kitchener kura ile askere almanın sırası geldiğine inanmıştı, ama Asquith, siyasi açıdan bunun henüz imkansız olduğu görüşünü savunuyordu, Kitchener bu durumda susmak zorunda kaldı. Haziran 1916’da bir görevle Rusya’ya gitti. 5 Haziran 1916’da Hampshire kruvazörü Orkney adası açıklarında bir Alman mayınına çarparak battı. Kitchener boğularak öldü.

Hacı İlbey

Cuma, Haziran 29th, 2012

Osmanlıların Rumeli fetihlerinde büyük hizmeti geçmiş bir Türk kumandanı olan Hacı İlbey, Balıkesir’de doğmuştur. Karesi Beyi Dursun Bey’e vezirlik yapan Hacı İlbey, Karesi beyliği Osmanlı imparatorluğuna dahil olunca, Osmanlı beylerinden biri haline geldi. Şehzade Süleyman Paşa ile hizmetlerde bulunarak serasker oldu. Konurhisar’ı fethetti. Burayı kendine üs yapan Hacı İlbey, Malkara, İpsala ve Dimetoka’yı aldı.

Osmanlı kuvvetlerinin Edirne’yi almasında, Hacı İlbey ile beraberindeki kuvvetler önemli rol oynadı. Çirmen Savaşı’nda Haçlıları bozguna uğrattı. Efsanevi kimliği ile Osmanlı tarih geleneğinde Rumeli’yi fetheden Osmanlı uç beyleri arasında gösterilen Hacı İlbey, 1364 yılında vefat etti.

Mehmed Reşat

Cuma, Haziran 29th, 2012

Sultan Mehmed Reşad 2 Kasım 1844 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülmecid, annesi Gülcemal Kadın Efendi’dir. Annesi Çerkezdir. Çocukluğu, padişah olan babasının yanında geçti. Eğitim ve öğrenimine gereken önem gösterildi.

Sultan Mehmed Reşad, amcası Sultan Abdülaziz zamanında rahat bir şehzadelik yapmasına rağmen ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamid zamanında sarayda hapis hayatı yaşadı. Veliaht olduğu için devamlı kontrol altında tutuluyordu. Sultan Mehmed Reşad günlerini haremde geçirir, şiir ve kitap okurdu.

Sultan Beşinci Mehmed Reşad, İttihat ve Terakki partisinin desteğiyle tahta çıktığında 65 yaşındaydı. Sultan İkinci Abdülhamid‘in padişahlığı sırasında devlet işleriyle yeterince ilgilenmemişti. Padişahlığı sırasında yönetim daha çok İttihat ve Terakki partisinin ileri gelenlerinden Enver Paşa, Talat Paşa ve Cemal Paşa‘nın eline geçmişti.

TRABLUSGARP SAVAŞI

Sömürgecilik yarışında birliğini geç sağladığı için geri kalan İtalya, Kuzey Afrika’da Osmanlılara ait olan Trablusgarb’ı ele geçirmek istedi. Avrupalı devletlerin de desteğini alan İtalya, Osmanlı Devletine bir ültimatom vererek, Trablusgarp’ın kendisine bırakılmasını istedi. İtalyanların bu isteği reddedilince Trablusgarp ve Bingazi işgal edildi (1911).

Mustafa Kemal ve Enver Bey Trablusgarp’a geçerek Derne ve Tobruk’da önemli direniş hatları oluşturdular. İtalya Osmanlı devletini barışa zorlamak için Çanakkale‘de Türk istihkamlarını denizden topa tuttular. Ayrıca Oniki adaya asker çıkardılar. Balkan Savaşlarının başlaması üzerine İtalyanlarla barış imzalandı ve Trablusgarp Savaşı sona erdi. Yapılan Uşi Barış Antlaşması’na göre Trablusgarp ve Bingazi İtalya’ya verildi. Oniki ada Yunanistan‘ın işgal etmemesi için geri verilmek üzere İtalya’da kalıyordu.

BİRİNCİ BALKAN SAVAŞI

Bağımsızlıklarını kazandıktan sonra Osmanlı Devletini Balkanlardan çıkarmak isteyen Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ Trablusgarp savaşıyla uğraşan Osmanlı Devletine savaş açtılar. Rusyanın saldırmama garantisine güvenen Osmanlı İmparatorluğu ordularını terhis etmişti. Birinci Balkan Savaşı sırasında birçok cephede birden savaşmak zorunda kalan Osmanlı Devleti ağır yenilgiler aldı. Bulgarlar Çatalcaya kadar ilerlediler, Yunanlılar Selanik’i işgal etti. Bu olaylardan faydalanan Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti.

İKİNCİ BALKAN SAVAŞI

Osmanlı Devletinden aldıkları toprakların kendi aralarında paylaşırken anlaşmazlık içerisine girdiler. Sırbistan, Yunanistan ve Romanya Bulgaristan’a karşı savaşa başladı. Osmanlı Devleti bu fırsattan yararlanarak Bulgaristan’a savaş ilan etti. Osmanlı ordusu tarihi şehir Edirne’yi kurtardıktan sonra Meriç’e kadar ilerledi ancak, Avrupalı devletlerin müdahalesi ihtimaline karşı daha fazla ileri gitmedi. İkinci Balkan Savaşı sonunda yapılan İstanbul Antlaşması ile Edirne ve Kırklareli Türklere geri verildi. Kavala ve Dedeağaç ise Bulgaristan’da kaldı. İki devlet arasında Meriç nehri sınır oldu.

BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI

Avrupa’da yaşanan sanayi inkılabından sonra, fazla mal üreten ülkeler yeni sömürgeler ve pazarlar bulmak için aralarında yarışıyor ve kendi aralarında gruplaşıyorlardı. Osmanlı Devleti, 28 Haziran 1914 tarihinde başlayıp, 1918 yılına kadar devam eden ve bu süre içinde milyonlarca insanın ölmesine ve sakat kalmasına ekonomik olarak büyük hasara yol açan Birinci Dünya Savaşı’na Almanya’nın yanında katıldı.

Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’nda birçok cephede savaştı. Çanakkale Savaşı’nda tarihin en büyük direnişlerinden birini gerçekleştiren Türk milleti, tüm olumsuz şartlara rağmen, düşman donanmasının boğazlardan geçmesine izin vermedi. Osmanlı birlikleri, her cephede kahramanca mücadeleler vermesine rağmen, kazandığı yerel başarılar sonuca etki etmedi. Milletin başarıya ulaşması için dua etmekten başka bir iş görmeyen Mehmet Reşad, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu feci şartları içinde, 1918 yılında kalp yetmezliğinden dolayı vefat etti.

Korg.Cemal Paşa

Cuma, Haziran 29th, 2012

Ahmed Cemal Paşa 6 Mayıs 1872’de Midilli’de doğdu. 21 Temmuz 1922’de Gürcistan’ın Tiflis şehrinde şehit oldu. Osmanlı asker ve siyaset adamı, 1908 – 1918 döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önderlerinden.

Askeri eczacı Mehmed Nesib Efendi’nin oğludur. 1890’da Kuleli Askeri İdadisi’ni, 1893’te Harbiye Mektebi’ni bitirdi. 1895’te kurmay yüzbaşı olarak orduya katıldı.Önce Genelkurmay 1. şubesinde görev aldı. 1896’da 2. Ordu’ya bağlı Kırklareli İstihkam İnşaat şubesine atandı. Ertesi yıl kolağası (önyüzbaşı) oldu. 1898’de Selanik’teki 3. Ordu’ya redif fırkası (tümeni) kurmay başkanı olarak atandı. Burada,o sırada gizli bir örgüt durumundaki İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girerek cemiyetin askeri kanatının örgütlenmesiyle görevlendirildi. 1899’da Selanik’te Seniha Hanım’la evlendi. 1905’te binbaşı oldu. Ertesi yıl Rumeli Demiryolları müfettişliğine getirildi. Bu görevi sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Rumeli’de örgütlenmesinde etkin rol oynadı; cemiyetin bölük adı verilen yerel birimlerini oluşturdu. 1907’de 3. Ordu kurmay heyetine atandı. Burada Binbaşı Ali Fethi Okyar ve Kolağası Mustafa Kemal ile birlikte çalıştı.

II. Meşrutiyet ‘in ilanının (1908) ardından Selanik’teki İttihat ve Terakki Cemiyeti genel merkezi tarafından İstanbul’a gönderilen 10 kişilik temsil heyetinde yer aldı. Ardından cemiyetin genel merkez üyeliğine seçildi. Aynı yıl kaymakamlığa (yarbay) yükseltilerek Anadolu’ya gönderilen Heyet-i İslahiye üyeliğine getirildi. Bu sırada 31 Mart Olayı’nın (13 Nisan 1909) çıkması üzerine İstanbul’a dönerek Yeşilköy’de ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Hareket Ordusu’na katıldı. Ayaklanmanın bastırılmasının ardından Üsküdar muhafızlığına atandı (Mayıs 1909).Kısa bir süre sonra Çukurova’da patlak veren ermeni ayaklanmasını denetim altına almak üzere Adana valiliğine getirildi (8 Ağustos 1909). 1910 sonlarında hastalandığı için İstanbul’a döndü. Ağustos 1911’de Arap aşiretlerinin çıkardığı ayaklanmaları bastırmak üzere Bağdat valiliğine atandı. İttihatçıların desteğindeki Mehmet Said Paşa hükümetinin istifa etmesi üzerine, Temmuz 1912’de bu görevinden ayrılarak İstanbul’a döndü.

Bir süre sonra Konya Redif Fırkası komutanı oldu. Ekim 1912’de miralaylığa (Albay) yükseldi. Kasım 1912’de tümeniyle Balkan Savaşı’na katıldı. Pınarhisar-Vize’de Bulgarlara karşı ağır bir yenilgiye uğrayınca fırkası ile birlikte Çatalca’ya çekildi. Aralık 1912’de İstanbul menzil müfettişi ve ordu idare reisi oldu.

Babıali Baskını (23 Ocak 1913) olarak bilinen hükümet darbesinin ardından İttihatçılar başa geçince İstanbul muhafızlığına getirildi. Bu görevi sırasında İttihat ve Terakki Cemiyeti’ye karşı gelişen muhalefeti bastırarak partinin yönetimine destek sağlamaya çalıştı. Aynı yıl Bulgarlarla yapılan barış görüşmelerine askeri üye olarak katıldı. İstanbul muhafızlığının kaldırılması üzerine 1. Kolordu komutan vekili oldu. Aralık 1913’te mirlivalığa (Tuğgeneral) yükseldi. 26 Şubat 1914’te nafia (bayındırlık), 11 Mart 1914’te bahriye nazırlığına atandı.Bahriye Nezareti’nde (bakanlık) ve donanmada yeni düzenlemeler yaptı. Öteden beri Fransız yanlısı olarak bilinen Cemal Paşa, 1. Dünya Savaşı öncesinde Fransa’nın desteğini kazanmak amacıyla Fransa’ya gitti. Ama siyasal ittifak sağlayamadı ve bunun üzerine Alman yanlısı Enver Paşa ve Talat Paşa ile birlikte 2 Ağustos 1914’te yapılan Osmanlı – Alman İttifakı’nı isteksizce destekledi.

1. Dünya Savaşı
Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na girmesi üzerine bahriye nazırlığının yanı sıra 2. Ordu komutanı olarak görevlendirildi.Kısa bir süre sonra da Filistin’deki 4. Ordu komutanlığına atandı (Kasım 1914).1915’te ferikliğe (Korgeneral) yükseldi. Mısır’ı İngilizlerden almak amacıyla düzenlenen Kanal Seferi olarak bilinen çarpışmalarda komuta ettiği Osmanlı güçleri ağır kayıplar verince geri çekilmek zorunda kaldı.Bunu Filistin Cephesindeki başka yenilgiler izledi.Gittikçe kötüleşen durumu düzeltmek amacıyla Temmuz 1917’de Yıldırım Orduları Grubu kurularak 4. Ordu kaldırıldı. Cemal Paşa da göstermelik bir görev olan Suriye ve Batı Arabistan Orduları Genel Komutanlığına (Suriye,Filistin,Hicaz,Yemen ve Asir bölgesi komutanlığı) atandı ve birinci ferikliğe (Korgeneral) yükseltildi. 1918’de bölgenin denetimi Yıldırım Orduları Grubu’na verilince bu görevden de alındı.

Cemal Paşa Suriye’de bulunduğu sırada çeşitli toplumsal hizmetlerin ve bayındırlık etkinliklerinin yaygınlaştırılması için çalıştı; yörenin arkeolojik özellikleriyle yakından ilgilendi.Bu arada Arap ileri gelenleri arasında ortaya çıkan siyasi hoşnutsuzluğa ve düşmanca yönelimlere sert önlemlerle tepki gösterdi. Şerif Hüseyin önderliğindeki ayaklanma 4. Ordu’nun bölgedeki durumunun sarsılmasında önemli bir etken olmuştu.

Savaş Sonrası
Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’ndan yenik çıkması üzerine 1-2 Kasım 1918 gecesi Enver Paşa ve Talat Paşa ile birlikte bir Alman denizaltısıyla Odessa’ya ,oradan da Berlin’e gitti.Tam bu sırada İstanbul’daki sıkıyönetim mahkemesince (Âliye Divan-ı Harb-i Örfi), Osmanlı’da yaşayan Arap unsurlarının isyanına sebep olmak suçundan gıyabında önce ordudan atılmasına, sonra da idamına karar verildi (5 Temmuz 1919).Ardından İngilizlere karşı mücadele eden Afgan ordusunun modernleştirilmesi için Afganistan’a gitti. Bolşeviklerin siyaset değişikliği sonucu Tiflis’e geçti.Burada bir süre Enver Paşa ile bir grup İttihatçının Rusya ve tüm Asya’daki Türkleri antiemperyalist ve Turancı amaçlar etrafında birleştirmeye yönelik etkinliklerine katıldı. Anadolu’daki Kurtuluş Savaşı’nın önderleriyle ilişki kurdu. 21 Temmuz 1922’de, Türkiye’ye dönme hazırlıkları içindeyken Tiflis’te Karakin Lalayan ve Sergo Vartanyan adlı iki terörist Ermeni komitacı tarafından şehit edildi. Cenazesi önce Tiflis’e, daha sonra Erzurum’a getirilerek Karskapı Şehitliği’ne defnedildi.

Cemal Paşa, 1908 – 1918 döneminde İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin önde gelen yöneticilerindendi.Özellikle Üç Paşalar İktidarı olarak da bilinen 1913 – 1918 arasında Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinin belirlenmesinde önemli rol oynadı.Ayrıca 1. Dünya Savaşı’nda en önemli cephenin komutanı olarak görev yaptı. Bundan dolayı yenilginin ve İttihat ve Terakki Cemiyeti yönetiminin birinci dereceden sorumlularından sayıldı.Cemal Paşa’nın Seniha Hanım’la olan evliliğinden Ahmed, Mehmed, Kamuran, Nejdet ve Behçet isimli beş çocuğu vardır. Oğullarından Ahmed Cemal ünlü gazeteci Hasan Cemal‘in babasıdır.

Eserleri
Plevne Müdafaası (1898)
Alte Denkmaeler aus Syrien,Palastina und West Arabien (1918) (Suriye, Filistin ve Batı Arabistan’daki Eski Anıtlar)
Cemal Paşa Hatırası 1913-1922 (1923)


ERMENİ SORUNU (iddialar – gerçekler) CD-ROM

Ermeni Sorunu: İddialar ve Gerçekler  İnteraktif CD-ROM
 

Ermeni Sorunu: İddialar ve Gerçekler

Satın almak için tıklayınız

İnteraktif CD-ROM

Gazi Osman Paşa

Cuma, Haziran 29th, 2012

Gazi Osman Paşa, Tokat’ta doğdu. Asıl adı Osman Nuri’dir. Babası, İstanbul kereste gümrüğünde katip olan Mehmed Efendi, annesi Şakire Hatun’dur. Ailenin tek erkek çocuğu olan Osman Nuri, henüz yedi sekiz yaşlarında iken ailesiyle birlikte İstanbul’a babasının yanına gitti. Sırasıyla Askeri Rüştiye, Askeri İdadi ve Mekteb-i Harbiyye okullarını bitirdi. Çeşitli görevlerde bulunan Gazi Osman Paşa, 1859 yılında Osmanlı Devleti’nin nüfus sayımı ile kadastro usulünde haritasının çizilmesinin kararlaştırılması ve bu arada Bursa ilinden başlanması üzerine bu göreve askeri temsilci olarak tayin edildi. 1866’da Girit’te baş gösteren Rum isyanı dolayısıyla buraya yollandı.

Birçok askeri başarı elde etmiş olan Gazi Osman Paşa, asıl şöhretini Sırp prensi Milan’ın 2 Temmuz 1876’da Osmanlı Devletine savaş ilan etmesi esnasında, Rus generallerinin kumanda ettiği Sırp ordusunu bozguna uğratması ile elde etti. 1877-78 Osmanlı Rus savaşları sırasında Plevne’yi başarı ile savundu ve bu savaş sonunda kendisine “gazilik” ünvanı verildi. Askeri şahsiyeti yanında siyasi faaliyetlerde de bulundu. İstanbul’daki dini grupların birleşmesini sağladı. Sarayda bulunduğu süre içinde dış politika konularında Sultan İkinci Abdülhamid’i etkilemeye çalıştı. Gazi Osman Paşa, 4-5 Nisan 1900 yılında, Cuma günü vefat etti ve Fatih Sultan Mehmed türbesi yanına gömüldü.

Gazi Osman Paşa, iyi dercede Arapça, biraz da Farsça ve Fransızca biliyordu. Ferik Neşet Paşa’nın kız kardeşi Zatıgül Hanımla evlendi. Sultan İkinci Abdülhamid kendisini çok takdir ettiği için iki kızını, Gazi Osman Paşa’nın iki oğlu ile evlendirmiştir.

GeneralDwight Eisenhower

Cuma, Haziran 29th, 2012

14 Ekim 1890’da Teksas’da dünyaya geldi. İkinci Dünya Savaşı’nda Batı Avrupa’daki Müttefik Kuvvetler’in başkomutanlığını yaptı. 1953 yılından itibaren 8 sene ABD Başkanlığını yaptı. 1954 yılında “Barış için Atom” programını başlattı. 5 Ocak 1957’de, ünlü Eisenhower Doktrini*’ni açıkladı. Bu doktrin ile Orta Doğu ülkelerine askerî ve ekonomik yardımda bulunuldu. Yardımın amacı, komünizmin yayılmasını önlemekti.

Başkanlıktan ayrıldıktan sonra Değişim İçin Yetki (1965) ve Barışı Sürdürme (1966) isimli kitapları kaleme aldı. NATO’nun ilk başkomutanlığını da yapan Eisenhower 28 Mart 1969’da Washington’da öldü.

Eisenhower 1952’de yaptığı Kore gezisinde halkı selamlarken


*Eisenhower Doktrini: Uluslararası komünizm tarafından desteklenen herhangi bir devletten gelecek açık bir saldırıya karşı yardım isteyen devletin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığını korumak için, Amerikan askerî kuvvetlerinin kullanılması da dahil olmak üzere gerekli yardım ve işbirliğinin sağlanması için yetkiyi ve bu amaçla kullanacağı 200 milyon dolarlık ödeneği aldığını açıklayan doktrin.

Ahmed Şah Mesud

Cuma, Haziran 29th, 2012

Afganistan’daki Taliban yönetimine karşı mücadelesiyle efsaneleşen Ahmed Şah Mesud, Batı dünyasında romantik bir savaşçı imajıyla tanınıyor. Mesud, 1979-1989 yıllarındaki Sovyet işgali sırasında doğum yeri Penşir Vadisi’nde verdiği mücadeleyle adını duyurmuştu. Başkent Kabil’in kuzeydoğusundaki bu stratejik noktayı koruması sayesinde adı ‘Penşir Aslanı’na çıktı. Sovyetler’in çekilmesinin ardından Moskova yanlısı hükümet 1992’de devrilirken, o Kâbil’e giren tanklardan birinin üstündeydi. Şah Mesud, daha sonra Burhaneddin Rabbani hükümetinde savunma bakanlığı yaptı. Ancak mücahit gruplar birbirlerine girdiğinde işler değişti. 1996’da Taliban hareketi ortaya çıkıp başkenti ele geçirdiğinde Şah Mesud, yanına devrik lider Rabbani ve Afgan ordusunun geri kalanını alıp dağlara çekildi.

Şah Mesud 10 Eylül 2001 tarihinde iki taliban militanın tarafından öldürüldü.

AZINLIKLARIN TEMSİLCİSİYDİ

Bir subayın oğlu olan Tacik kökenli Şah Mesud, Özbek ve Hazara azınlıkların desteğiyle muhalefeti örgütledi ve Taliban’ın kuzeye ilerlemesini durdurdu. Afganistan’da çoğunluğu oluşturan Paştunlardan oluşan Taliban’a karşı azınlıkların desteğine sahip. Ayrıca artık bir dönemki düşmanı Rusya ile ittifak halinde. Çünkü Rusya Taliban’ın Orta Asya’ya yayılmasından endişeli. 1996’dan beri Şah Mesud’un denetimindeki topraklar azaldı. Geçen yıl Baglan ve Takhar bölgesini Taliban’a kaptırdı. Artık egemen olduğu tek bölge Badakistan.

Şah Mesud son dönemde özellikle Afgan muhalefetinin Avrupa ile ilişkilerinde yeni bir sayfa açtı. Efsanevi komutan, geçtiğimiz aylarda Avrupa’ya yaptığı ziyarette AB liderleri tarafından adeta ‘kahramanlar’ gibi karşılanmıştı.

Hacı Murat

Cuma, Haziran 29th, 2012

Hayatı ünlü yazarların romanlarından, yüzlerce rivayete kadar konu olmuş Kuzey Kafkasya kahramanı Hacı Murat 19.yy başlarında Dağıstan’ın Hunzah bölgesinde dünyaya geldi. Kafkas-Rus savaşlarında ismini duyurmuş Gitino-Magoma’nın oğludur.

Çoçuk yaşta Hunzah medresesinde eğitim aldı, hiçbir zaman bir hedefe iki defa ateş etmediği söylenen Hacı Murat, daha genç yaşlarda at binmesi ve nişancılığı ile ün yapmaya başladı.

Süt akrabalığı bulunan Avar Han ailesi ile İmam Hamzat Beg arasındaki kan davası, Murat’ın Hamzat Beg’i öldürmesi ve müridlerin Hunzah’ı terk etmesi ile sonuçlandı.

Takip eden dönem içerisinde Hunzah halkının barışçı tutumlarını suiistimal eden Ruslara karşı silahını eline alan Hacı Murat, Ruslarla işbirliği olan Avar Hanı Ahmet’in komplosuyla tutuklandı. Halkın üzerindeki büyük etkisi göze alınarak, gizlice Rusya içlerine sürülmesine karar verildi. Ancak Temirhan Şura’ya götürülürken firar etmeyi başararak Gotsatl köyüne gitti ve burada bir süre kaldıktan sonra Gimri’ye Şeyh Şamil’in yanına gitmeye karar verdi.

Hamzat Beg olayından dolayı şüphe ile karşılandığı Gimri’de, kendini ispat etme fırsatı verilerek Tloh bölgesi Naibliğine getirildi. Hunzah’taki yandaşlarınında kendisine katılmasıyla kısa sürede büyük başarılar elde etti.

Kendisini ele geçirmek için 1841 Şubat’ında Tselmes’e saldıran Rus birliklerini Hunzah’a kadar püskürttü ve bir süre sonra General Bakünin komutasındaki bu birlikleri Hunzah’ı terk etmeye mecbur bıraktı.Bu şekilde Avar bölgesinin neredeyse tamamında hakimiyet sağlayarak Şeyh Şamil’in etki alanına kattı.

Temirhan Şura’dan Doğu Gürcistan’daki Babaratmiskaya’ya kadar Rus kuvvetleri üstüne sayısız baskın düzenledi ve bir süre sonra İmam Şamil’in en cesur ve en başarılı Naibi olarak anılmaya başlandı.

1851 yılının Temmuz ayında düzenlediği Boynakh baskını son askeri zaferi oldu. Aynı yıl içerisinde,üzerindeki sır perdesi hiçbir zaman aydınlanamayan bir olay gerçekleşti, Hacı Murat Vozdveezhenskoy kalesine giderek Ruslar’ın tarafına geçtiğini bildirdi.

Bu olay kimilerine göre İmam Şamil ile beraber yaptıkları bir planın kimilerine göre ise Şamil ile aralarının bozulmasının bir sonucu idi.

Ancak Hacı Murat 4 Nisan 1853 günü Vozdveezhhensky kalesi yakınlarında, çok sayıda Rus askerleriyle tek başına girdiği bir çarpışmada şehid oldu.

Şamil Basayev

Cuma, Haziran 29th, 2012

1965’de Çeçenistan’ın Vedeno Bölgesi’nin Vedeno köyünde doğdu. 1987 yılında Moskova’da mühendislik eğitimine başladı. Öğrencilik yıllarında devrimci kişiliği ile ön plana çıkmıştı. Moskova’da odasının duvarında Che Guevera’nın posterinin asılı olduğunu verdiği bir demeçte dile getirdi.

1991 Ağustosu’nda Moskova’daki hükümet darbesi sırasında Yeltsin taraftarları arasında yer aldı. Adını ilk defa Çeçenistan’da yaşananları dünyaya duyurmak için bir Rus uçağını kaçırarak Ankara’ya indirdiğinde duyurdu.

1992 yılında Cahar Dudayev’in emri ile Abhazya’ya gönderilen Çeçen birliklerin komutanı iken, Abhazya’nın Gürcü işgalinden kurtulmasında birinci dereceden etkili olan Kafkas Halkları Konfederasyonu (KHK) birliklerinin komutanlığına getirildi. Abhazya’nın ardından Çeçenistan’a dönerek Dudayev’e karşı muhalefete geçen Rus yanlısı silahlı birliklerin dağıtılmasında etkili oldu. 1994 yılı aralık ayında Ruslar’ın Çeçenistan’ı işgal etmesiyle Çeçen komutanların en önemlilerinden biri haline geldi. 1995 yılı başında Rus savaş uçakları Şamil’in Vedeno’daki evini bombalayarak ailesinden 11 kişiyi şehid ettiler.

Rus güçlerin sivillere karşı giriştikleri katliamların en üst seviyelere ulaştığı Haziran 1995’de, yaşananları dünya kamuoyuna duyurabilmek için 150 savaşçının Budennovsk kentine düzenlediği eylemi yönetti.

1996 yılı Nisan ayında Çeçen Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildi. Ve Rus güçleri Çeçenistan’ı boşaltmaya mecbur eden Cahar-Kale(Grozni) operasyonunu komuta etti. 1998 de Cahar-Kale’de yapılan Çeçen-Dağıstan Halkları Kongresi’nde başkan seçildi. Kongrenin ikinci toplantısında alınan kararla 1 Ağustos 1999’da kurulan İslam Şûrâsı’nın başkanlığına getirildi.

1999’da Rusya’nın Çeçenistan’ı yeniden işgali üzerine Çeçenistan’a dönerek doğu cephesi komutanlığı görevini sürdürmeye başladı. İkinci savaş sırasında da başkent Grozni’yi savunan Basayev, kentten çekilirken yaralanmış, bir bacağının bir kısmı kopmuştu. Basayev, Devlet Başkanı Aslan Mashadov’un emrinde Çeçenistan Silahlı Kuvvetleri Komutanlığı görevini sürdürmekteydi.

Barbaros Hayreddin Paşa

Cuma, Haziran 29th, 2012

Barbaros Hayreddin Paşa, 1478 yılı civarlarında Midilli’de doğdu. Aslen Vardar yenicesinden olan babası Yakup Ağa, bir Osmanlı sipahisiydi ve 1461 yılında Midilli’nin fethi sırasında Fatih Sultan Mehmed ile birlikteydi. Asıl adı Hızır olduğu halde Barbaros ve Hayreddin lakaplarıyla tanınır. Batılılar havuç rengine çalan kırmızı sakalından dolayı, ağabeyi Oruç’a verdikleri “Barbarossa” adını daha sonra Hızır içinde kullandıklarından Barbaros diye tanınmış, Hayreddin lakabını ise kendisine Yavuz Sultan Selim takmıştır.

Barbaros Hayreddin Paşa, kardeşleri İlyas ve Oruç ile beraber birçok deniz savaşında bulundu. Diğer kardeşi İshak ise Midilli’de kaldı. Barbaros Hayreddin Paşa, Cezayir seferine Oruç Reis ile birlikte çıktı. Cezayir’in fethedilmesinden sonra Oruç Reis, Cezayir’e Bey oldu. Barbaros Hayreedin Paşa, İshak ve Oruç Reis’ler şehit olunca Cezayir Beyliği’ne atandı. Beylerbeyi ünvanını alan Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul’a gelip 1534 yılında Kaptan-ı Derya oldu.

Bir çok zafer kazanan Barbaros, Avrupa’da nam saldı. Avrupalılar çocuklarını Barbaros geliyor diye korkutur hale geldiler. 5 Temmuz 1546 tarihinde vefat eden Barbaros Hayreddin Paşa, sağlığında Beşiktaş’ta yaptırdığı medresenin yanındaki türbesine defnedildi. Onun ölümü için “Mate reisü’l-bahr-Denizin reisi öldü” denildi. Barbaros Hayreddin Paşa zamanında Osmanlı denizciliği gücünün zirvesine ulaşmış, onun mektebinde yetişen değerli denizciler ve teşkilatlı tersane sayesinde bu güç varlığını bir süre daha devam ettirmiştir.

Barbaros Hayreddin Paşa, alim ve cesur bir komutandı. İri yapılı ve kumral tenliydi. Saçı, sakalı, kaşları ve kirpikleri çok gürdü. Ömrü denizlerde geçtiğinden Rumca, Arapça, İspanyolca, İtalyanca ve Fransızca gibi Akdeniz dillerini çok iyi bilirdi. Çinili Hamam kendisine aittir. Oğulları Mehmed Paşa, Hasan Paşa ve Vali Paşa’dır.

Şeyh Şamil

Cuma, Haziran 29th, 2012

İmam Şamil 1797 yılında Dağıstan’ın Gimri köyünde dünyaya geldi. Babası  Dengau Muhammed’dir. Şamil Kumuk kökenli bir Türk’tür. 15 yaşında iken at binerek kılıç kuşandı. 20 yaşına geldiğinde iki metreyi aşan boyu ile atlama, ateş etme, güreş, koşu, kılıç gibi spor dallarında üstün yetenek sahibi olmuştu. Öğrenimine bilgin Said Harekani’nin yanında başladı. Daha sonra kayınpederi olan Nakşibendi Şeyhi Cemaleddin Gazi Kumuki’nin öğrencisi oldu. Kendinden önce İmamet makamında bulunan Gazi Muhammed ve Hamzat Beg’in müşavirliğini yaptı. Son derece sade ve kanaatkar bir hayatı vardı. İmam Şamil, muhtelif zamanlarda beş defa evlenmiş ve bu izdivaçların bazıları dini ve siyasi sebeplerle olmuştu. Şamil’in Fatimat, Cevheret, Zahidet, Emine ve Şovanat ismindeki zevcelerinden Ahmed Cemaleddin, Muhammed Gazi, Muhammed Said, Muhammed Şefi, Cemaleddin ve Muhammed Kamil isimli altı oğlu ile Fatimat, Nafisat, Necabat, Bahu-Mesedu ve Safiyat isimli beş kızı oldu. Şamil, İmam yani devlet başkanı seçildikten sonra ilk iş olarak iç işlerini ele aldı. Ruslara karşı daha etkili savaşmak için lüzumlu idari ve askeri teşkilatları yeni esaslara göre tanzim etti. Bir taraftan askeri tedbirler alıp düşmana karşı savunma savaşları verirken, diğer taraftan da muntazam adli ve idari sivil bir devlet mekanizması geliştirmiş, medreselerde eğitime önem verdirmiş, fikir ve sanat alanında da büyük adımlar atılmasını sağlamıştır. Döneminde tophaneler, baruthaneler, silahhaneler yapılmış, muntazam birlikler halinde askeri teşkilat kurulmuştur. Güçlü hitabeti, kararlı tutumu ve askeri dehasıyla büyük başarılar kazanmış, ünü kısa zamanda yayılarak, otoritesi Dağıstan civarında yaşayan geniş topluluklar tarafından kabul edilmiştir. İmam Şamil, idare sistemini yeniden düzenlerken, ülkeyi naiplik ve vilayetlere ayırarak bunların başına hem askeri hem de sivil yetkilerle donatılmış naipleri getirdi. Üç veya dört naiplik bir vilayet idi. Vilayetlerin başındaki naibin rütbesi daha yüksekti. Ayrıca, her biri birer savaş kahramanı olan bu yüksek rütbeli naiplerden Ahverdil Muhammed, Kabet Muhammed, Şuayıb Molla, Taşof Hacı, Danyal Sultan, Nur Muhammed, Hitinav Musa, Sadullah, Duba Hacı, Hacı Murat ve Şamil’in büyük oğlu Muhammed Gazi, gazavat’ın adı anılması gereken başlıca kahramanları oldular. Şamil imam seçildiği 1834 yılından 1859 yılına kadar Rusya’nın büyüklüğü ve kudretine rağmen yılmadan mücadeleyi sürdürdü. Kendinden önceki iki imamın döneminde de fiilen 10 yıl savaşlara iştirak ettiğinden durup dinlenmeden cihad ettiği süre tam 35 yılı bulmuştur. Bu süre zarfında Rus kuvvetlerine büyük zayiatlar vermiş ancak kısıtlı sayıdaki asker sayısı da günden güne erimiştir. 1839’da Ahulgo Tepesinde 3.000 mürid ile General Grabbe komutasındaki 10.000’i aşkın üstün donanımlı Rus ordusunun kuşatmasına 80 gün süreyle direnişi harp tarihine geçmiştir. Şamil bu savaşta eşi Cevheret’i, oğlu Said’i ve kızkardeşi Mesedo’yu kaybetmiş, 8 yaşındaki oğlu Cemaleddin’i Ruslara rehin vermek zorunda kalmıştır. Bu dehşet verici savaşlarda sadece insan kaybı olmadı. Ruslar, ancak aylar süren savaşlar sonunda işgal edebildikleri bölgelerde, ağaçları, ormanları yakıp, bir tek canlı yaratık bırakmadan ilerlerdiler. Savaşlara iştirak eden Rus komutanlarından Milyutin, 80 gün devam eden Ahulgo savaşı hakkında hatıratında şu satırlara yer verir; “Artık muharebenin sevk ve idaresi kumandanların elinden büsbütün çıkmıştı. Hiddetlerinden köpürmüş, adeta çıldırmış bir hale gelen dağlılar, ulu orta askerlerimizin üzerine saldırıyor, süngü ucunda can verinceye kadar dövüşüyorlardı. Kadınlar bile kendilerini kudurmuş gibi müdafaa ettiler ve silahsız oldukları halde sıra sıra süngülerimizin üzerine atıldılar. Lakin muvaffakiyet için her türlü fedakarlığı göze almış olan Rus kumandanlığı inatla taarruzlara devam etti. Teslim olmayı katiyyen reddeden dağlılar, hiçbir ümitleri kalmadığı halde kahramanca dövüştüler. Kadınlar, çocuklar ellerindeki kamalarla Ruslara hücum ediyor, süngülerin önünde göz kırpmadan can veriyorlardı. Bazıları ise kendilerini ve çocuklarını korkunç uçurumlara atıyorlardı. Yaralılar bile inanılmaz şekilde dövüşüyordu.” Dost ülkelerden hiçbir yardım göremeyen İmam Şamil’in, nihayet elindeki bütün kuvvet kaynakları tükenir ve 1859’un 6 Eylül’ünde Gunip’te Prens Baryatinsky komutasındaki 70.000 kişilik Rus ordusuna, yanında birkaç yüz kişi kalıncaya kadar direndikten sonra teslim olur. İmam Şamil, aile efradı ve 40 kadar adamı Petersburg’a Çar’ın sarayına götürülür. Rus Çarı II.Aleksandr tarafından sarayın kapısında hayrete düşülecek derecede nazik karşılanır. Çar, babası 1.Nikola’ya ve ihtişamlı ordularına tam otuzbeş yıl Kafkasya’yı zindan eden, zamanının bu en büyük kahramanını karşısında görür görmez, yüzünden ve sakalından hayranlıkla öpmekten kendini alıkoyamaz. İmam Şamil bir ay kadar sarayda misafir edildikten sonra, saygın tutsak olarak esaret yıllarını geçireceği Kaluga’ya gönderilir. Ancak Şamil ve ailesine esaret çok ağır gelir. İki yıl içinde Şamil’in simsiyah saçları beyazlar. Büyük kızı Nafisat ile gelini Muhammed Gazi’nin karısı Kerimet üzüntüden vereme yakalanarak ölürler. Aradan ancak on yıl geçtikten sonra Çar, onun Hac’ca gitmesine izin verir. Ancak bir tedbir olarak oğlu Muhammed Şefi’yi alıkoyar ve Hacc’ı ifa ettikten sonra derhal Rusya’ya dönmesini şart koşar. Şamil, 1870 yılında maiyetindeki adamları ile birlikte Rusya’dan ayrılarak önce İstanbul’a uğrar. Sultan Abdülaziz tarafından karşılanarak sarayda ağırlanır. Şamil’in İstanbul’a uğradığı haberi duyulduğunda şehirde yer yerinden oynamış, halk bu büyük kahramanı görebilmek için saray kapılarına akın etmişti. Şamil, aşkına düştüğü son menzile bir an evvel varmak için Sultan’ın kendisine tahsis ettiği gemi ile yola koyulur. Cidde limanında Mekke Emiri, şehrin ileri gelenleri ve mahşeri bir kalabalık tarafından törenlerle karşılanarak Mekke’de Şürefa dairesinde misafir edilir. Hac sırasında orada bulunduğunu duyan, dünyanın dört bir yanından gelmiş yaklaşık yüzbin müslümanın onu görmek için yarattığı izdiham sonucu, hükümet makamları İmam Şamil’i Kabe’nin üstüne çıkarmak suretiyle bu hayran kalabalığın arzusunu tatmin edebildi. Şamil, hac farizasını yerine getirdikten sonra Medine’ye geçer. Medine günlerinde son derece takatten düşer, çektiği büyük ızdırap artık tahammül edilmez bir hal alır ve hastalanarak yatağa düşer. Bütün hayatını ülkesinin milli bağımsızlığına adayan, askeri dehasını bütün dünyaya ve bizzat ebedi düşmanı Rus yüksek makamlarına dahi kabul ettiren, adını dünya tarihine “gelmiş geçmiş en büyük gerilla lideri” olarak yazdıran İmam Şamil 4 Şubat 1871’de 74 yaşında iken hayata gözlerini yumar.

Yavuz Sultan Selim

Cuma, Haziran 29th, 2012

Yavuz Sultan Selim 10 Ekim 1470 günü doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid, annesi Gülbahar Hatun’dur. Gülbahar Hatun Dulkadiroğulları beyliğindendir. Yavuz Sultan Selim, uzun boylu, geniş omuzlu, kalın kemikli, omuzlarının arası geniş, yuvarlak başlı, kırmızı yüzlü, uzun bıyıklı ve yiğit bir padişahtı. Sert tabiatlı ve cesurdu. Kuvvetli bir ilim tahsili yapmıştı.

Babası Sultan İkinci Bayezid, padişah olduktan sonra, askeri sevk ve devlet idareciliğini öğrenmesi için, Şehzade Selim’i Trabzon Sancağı’na tayin etti. Şehzade Selim, Trabzon’da devlet işlerinin yanında, ilimle uğraşır ve büyük alim Mevlana Abdülhalim Efendi’nin derslerini takip ederdi. Trabzon’u çok güzel idare eden Şehzade Selim’in bu arada komşu devletler de ilişkisi oldu. Valiliği sırasında Trabzon halkını rahat bırakmayan Gürcüler üzerine üç sefer yaptı. En önemlisi olan Kütayis seferinde Kars, Erzurum, Artvin illeri ile birçok yeri fethederek Osmanlı topraklarına kattı (1508). Buralarda yaşayan Gürcülerin hepsi müslüman oldular.

Çok güzel ata biniyor, devrin en meşhur silahşörlerini alt edecek kadar iyi kılıç kullanıyordu. Güreşmekte, ok ve yay yapmada üstüne yoktu. Harpten hoşlanmakla beraber çok ince bir ruha da sahipti. Çok mütevazi bir kişiliğe sahip olan Yavuz Sultan Selim, her öğün yemekte tek çeşit yemek yerdi ve ağaçtan tabaklar kullanırdı. Gösterişten hoşlanmaz, devlet malını israf etmezdi. Babasından devraldığı tatminkar hazineyi ağzına kadar doldurdu. Hazinenin kapısını mühürledikten sonra, söyle vasiyet etti: “Benim altınla doldurduğum hazineyi, torunlarımdan her kim doldurabilirse kendi mührü ile mühürlesin, aksi halde Hazine-i Humayun benim mührümle mühürlensin.” Bu vasiyet tutuldu. O tarihten sonra gelen padişahların hiçbiri hazineyi dolduramadığından, hazinenin kapısı daima Yavuz’un mührüyle mühürlendi. Yavuz Sultan Selim, ataları hep sakal uzattıkları halde sakalını keserdi. Bunun sebebini soranlara “Sakalımı ele vermemek için kesiyorum” dediği rivayet edilir. Bir kulağına da küpe takardı. 22 Eylül 1520’de “Aslan Pençesi” denilen bir çıban yüzünden henüz 50 yaşında iken vefat etti. Hayatının son dakikalarında Yasin-i Şerif okuyordu. Kanuni Sultan Süleyman, Fatih Camii’nde babasının cenaze namazını kıldıktan sonra, onu Sultan Selim Camii avlusundaki türbeye defnettirdi. Tarihçiler, Yavuz Sultan Selim’i sekiz yıla seksen yıllık iş sığdırmış büyük bir padişah olarak değerlendirdiler.

ÇALDIRAN SAVAŞI
Yavuz Sultan Selim, babası Sultan İkinci Bayezid ve kardeşleri ile taht mücadeleleri vererek tahta çıktığında, Osmanlı Devleti sıkıntılı bir dönem yaşıyordu. Bu bunalımlı dönemin en büyük sebebi Doğu’daki Şii-Safevi Devletiydi. Bu devletin ortadan kalkmasıyla huzur sağlanacak ve Türkistan yolu Osmanlılara açılacaktı. Yavuz Sultan Selim’in en büyük amacı doğudaki bütün Türk İslam devletlerini tek bir devlet çatısı altında birleştirmekti. Yavuz Sultan Selim, 1514 yılı baharında ordusuyla birlikte İran seferine çıktı. Osmanlı kuvvetleri, Erzincan’dan Tebriz’e doğru yürüyüşüne devam etti. Çaldıran’da 23 Ağustos 1514’te yapılan savaşta Osmanlı kuvvetleri büyük bir zafer kazanırken, Safeviler bozguna uğradılar. Şah, kaçarak hayatını zor kurtardı. Yavuz yoluna devam ederek Tebriz’e girdi. Şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul’a gönderildi. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetti. Bu sayede Doğu Anadolu’da Osmanlılar için bir tehlike kalmamış oldu. 15 Eylül 1514’te de Tebriz’den Karabağ’a hareket eden Yavuz’un amacı, kışı orada geçirip, baharda İran’ı tümüyle almaktı. Ancak şartlar müsait olmadığı için Amasya’ya gidildi. Çaldıran Zaferi’nden sonra, Erzincan, Bayburt kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Kemah kalesi alındı. 12 Haziran 1515’de kazanılan Turnadağ zaferi ile Dulkadiroğlu beyliğine son verildi. Diyarbakır, Mardin ve Bitlis Osmanlı hakimiyetine girdi. Böylece Anadolu’da Türk birliği sağlanmış oldu.

MERCİDABIK ZAFERİ
Fatih Sultan Mehmed devrinden kalan anlaşmazlık ve İran Seferi, Mısırlıların ve Safevilerin ittifak yapmalarına neden oldu. Yavuz Sultan Selim, bu ittifakın yapılacağını öğrenince Mısır seferine karar verdi. Yavuz Sultan Selim, 5 Haziran 1516’da Mısır seferine çıktı. 27 Temmuz günü Osmanlı Ordusu Mısır sınırına dayanmıştı. Mısır Sultanlığına bağlı Antep (18 Ağustos 1516) ve Besni (19 Ağustos 1516) kaleleri birer gün arayla teslim oldular. Ancak asıl savaş 24 Ağustos 1516’da Mercidabık’da oldu. Mısır Ordusu Osmanlıların ezici top ateşi karşısında fazla dayanamadı. Mısır hükümdarı Gansu Gavri ölü olarak bulundu. Kazanılan Mercidabık zaferi sonunda Suriye’nin kapıları Osmanlılara açılmış oldu.

MEMLÜKLER VE RİDANİYE ZAFERİ
28 Ağustos 1516’da Halep’e giren Yavuz Sultan Selim hiçbir direnmeyle karşılaşmadan şehri teslim aldı. Hama (19 Eylül 1516), Humus (21 Eylül 1516) ve Şam (27 Eylül 1516) aynı şekilde teslim olurken, Lübnan emirleri de Osmanlı hakimiyetini kabul ettiler. Yoluna devam eden Yavuz 30 Aralık 1516’da Kudüs’e, 2 Ocak 1517’de Gazze’ye girdi. Mercidabık Savaşı’ndan sonra Mısır’ın başına Tumanbay geçti. Tumanbay Osmanlı hakimiyetini kabul etmediği gibi, barış teklifi için gelen Osmanlı elçisini öldürmüş ve Venediklilerden top ve silah alarak Ridaniye’de kuvvetli bir savunma hattı kurmuştu. Yavuz Sultan Selim, ordusuyla birlikte, ilkçağdan beri hiçbir komutanın cebren geçemediği Sina çölünü 13 günde geçerek, Ridaniye’de Mısır Ordusu ile karşılaştı. Mısır Ordusu’na, El-Mukaddam Dağının etrafını dolaşarak güneyden saldıran Yavuz Sultan Selim, bu manevra sayesinde Mısır Ordusunun yönleri sabit olan toplarını etkisiz hale getirdi. 22 Ocak 1517’de Ridaniye Zaferi kazanıldı. Bu zaferle birlikte Memlük Devleti tarihe karıştı.

HALİFE YAVUZ SULTAN SELİM
24 Ocak 1517’de Kahire alındı. 4 Şubat 1517’de Yavuz büyük bir törenle Kahire’ye girdi ve Mısır Memlüklerine bağlı Abbasi halifeliğine son verdi. Yakalanan Tumanbay idam edildi. Mısır Seferi sonunda Suriye, Filistin ve Mısır Osmanlı hakimiyetine girdi. Ayrıca Hicaz ve yöresi de Osmanlı topraklarına katıldı. Doğu ticaret yolları tamamen Osmanlıların eline geçti. Elde edilen ganimetler ve alınan vergilerle Osmanlı Hazinesi doldu. 6 Temmuz 1517’de Emanet-i Mukaddese (Mukaddes Emanetler) denilen ve aralarında Hz.Muhammed’in (S.A.V) hırkası, dişi, sancağı ve kılıcı da bulunan eşyaları, Hicaz’dan Yavuz Sultan Selim’e gönderildi. 29 Ağustos 1516’da Hilafet Abbasi soyundan Osmanlı Soyuna geçti. Yavuz Sultan Selim, Ayasofya Camii’nde yapılan bir törenle, son Abbasi halifesi Üçüncü Mütevekkil’den (kendi deyimiyle Hadim-i Haremeyn-i Şerifeyn) Haremeyn-i Şerifeyn, yani Mekke ve Medine’nin hizmetkarı ünvanını devraldı ve böylece bütün Müslümanların dini ve siyasi lideri oldu. Rivayete göre, Üçüncü Mütevekkil kürsüye çıkıp, Halifeliği Osmanlı Padişahı Sultan Selim Han’a devrettiğini açıkladı. Sırtındaki cübbeyi Yavuz’a elleriyle giydirdi. Halifelik nişanlarından sayılan kılıcı elleriyle Yavuz’un beline bağladı. Yavuz Sultan Selim, o andan itibaren Müslümanların dini ve dünyevi lideri oldu. Artık yalnız padişah olarak değil, “halife” olarak da anılacaktı ve ondan sonra gelen tüm padişahlar aynı zamanda halife de olacaklardı. Yavuz Sultan Selim, tahtı devraldığında 2.375.000 km.kare olan Osmanlı topraklarını sekiz yıl gibi kısa bir sürede 6.557.000 km.kareye çıkarmayı başardı. Devletin gelişmesi için de bir çok faaliyeti oldu. Çok düzenli çalışan bir casus teşkilatı vardı. Bu sayede ülke içinden ve dışından istediği bilgileri alan Yavuz Sultan Selim’in adam seçiminde büyük bir isabet yeteneği vardı.

İMAR ÇALIŞMALARI (MİMARİ)
Yavuz Sultan Selim, dedesi Fatih Sultan Mehmed zamanında yapılan Haliç Tersanesini kapasite olarak arttırdı. Medreselerin yanında, sosyal ve ticari alanda hizmet verecek birçok bina inşa ettirdi. Hayatı yoğun savaşlarla geçen Yavuz Sultan Selim, Diyarbakır Fatih Paşa, Elbistan Ulu Camii, Şam Salihiye’de Muhyiddini Arabi’ye Camii, İmaret ve Türbesi gibi hayır eserleri de yaptırmaya fırsat bulmuştur. Ayrıca temelini attırdığı İstanbul Sultan Selim Camii’ni bitirmeye ömrü yetmemiş, bu eser oğlu Kanuni Sultan Süleyman tarafından tamamlanmıştır.


Online Sipariş
Yavuz Sultan Selim VCD‘si hakkında bilgi ve VCD‘yi satın almak için tıklayınız.

Ottoman Store
İlk Türk Kültür-Sanat Ürünleri Mağazası
www.OttomanStore.com

Said Nursi

Cuma, Haziran 29th, 2012

1873’de Bitlis’in Hizan kazasının Nurs köyünde doğan Said Nursi, kendi hayatını ikiye ayırır. Nur risalelerini yazmaya başladığı 1926’ya kadar kendini “Eski Said” olarak görür. Daha sonra “Yeni Said” dönemi başlar. 9 yaşında din eğitimine başlayan, 21 yaşındayken “Bediüzzaman” (çağın güzelliği) ismiyle anılan Said Nursi, gençlik yıllarında belinden hiç eksik etmediği hançeri ve tipik Kürt giysileriyle din adamından çok savaşçıyı andırıyordu. Nitekim bu yıllarda tam bir dava adamıydı.

Önce II.Abdülhamit’e başvurarak Van’da bir üniversite kurmasını istedi. Ancak kendisini akıl hastanesinde buldu. O da Selanik’e gidip İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilişki kurdu.

İttihatçılardan uzaklaşıp İttihadı Muhammedi partisinin kurucuları arasında yer alan Said Nursi, 31 Mart Olayı’na karışmaktan idamla yargılanıp beraat etti. Kurtuluş Savaşı’nı destekledi. 1925’teki Şeyh Said isyanı nedeniyle hakkında soruşturma açılan, ardından Isparta’nın Barla nahiyesine sürülen Said Nursi için artık yeni bir dönem başladı.

Peşpeşe gelen sürgünlere, mahkemelere rağmen Said Nursi, politikaya fazla bulaşmamaya çalışıp, kendini halkın, kaybolmaya yüz tuttuğunu düşündüğü imanını yeniden kuvvetlendirmeye adadı. Bunun sonucunda Risalei Nur külliyatı ortaya çıktı.

Said Nursi 23 Mart 1960’da Urfa’da öldü ve Halilürrahman Camii’ne defnedildi. Fakat 27 Mayıs 1960 darbesinde sonra askerler onun naaşını alıp askeri bir uçakla Isparta’ya götürdü. O gün bugündür nerede gömülü olduğunu çok az kişi bilmektedir.

TümgeneralHikmet Çelik

Cuma, Haziran 29th, 2012

Emekli Hv. Plt. Tümgeneral Hikmet Çelik 14.08.2003 – 12.08.2005 tarihleri arasında Hava teknik Okullar Komutanlığı yaptı. Hava Sınıf Okul ve Teknik Eğitim Merkez Komutanı yaptı. 2008 yılı YAŞ kararıyla Hava Tümgeneral Hikmet Çelik emekli edildi.

Genelkurmay Vakıf-Dernek Şube tarafından 02 Ocak 2009 tarihinden itibaren TSK Dayanışma Vakfı Genel Müdürü olarak görevlendirilmiştir.

Kürşat Atılgan

Cuma, Haziran 29th, 2012

Kürşat Atılgan, 27 Ağustos 1956 tarihinde Osmaniye’nin Kadirli ilçesinde doğdu. Babasının adı Mehmet Hakkı, annesinin adı Medine’dir. Hava Pilot Tuğgeneral; 1976 yılında Hava Harp Okulu’ndan mezun oldu. Hava Harp Okulu’ndan mezun olduktan sonra 1983’e kadar pilot olarak değişik birimlerde görev yaptı.

1985 yılında kurmay subay oldu. 1989’da Fransız Hava Akademisi’nden ve hemen sonrasında 1990 yılında Fransız Silahlı Kuvvetler Akademisi’nden mezun oldu.

2000 yılında da Türk Silahlı Kuvvetler Akademisi’ni bitirerek 2001 yılında general rütbesi aldı. 2002 yılında Millî Güvenlik Akademisi’ni bitirdi. 2006 yılında Türk Hava Kuvvetleri Komutanlığı’ndan emekli olmadan evvel, Ordu’da bazı görevleri başarıyla yerine getirdi.

23. Dönem’de NATO Parlamenter Asamblesi Türk Grubu Üyesi oldu. Orta derecede İngilizce ve çok iyi derecede Fransızca bilen Atılgan, evli ve 2 çocuk babasıdır.

Tümgeneralİsmail Taş

Cuma, Haziran 29th, 2012

Hava Pilot Tümgeneral İsmail Taş 1959 yılında Kırıkkale’de doğmuştur. İlk, orta, lise öğrenimini Kırıkkale’de tamamladıktan sonra 1976 yılında Hava Harp Okuluna girmiştir. Hava Harp Okulu öğrenimini 1980 yılında tamamlayarak teğmen rütbesiyle Hava Kuvvetleri saflarına katılmış ve uçuş eğitimine başlamak üzere 2’nci Ana Jet Üs Uçuş Eğitim Merkezi Komutanlığına atanmıştır.

Uçuş eğitimini ve 3’üncü Ana Jet Üs K.lığı Konya’da F-100 harbe hazırlık eğitimini başarıyla tamamlayarak 1982 yılında ilk görev yeri olan 7’nci Ana Jet Üs 172’nci Filo Komutanlığına F-4 harbe hazırlık eğitimi için atanmıştır. Harbe hazırlık eğitimini takiben 1982-1987 yılları arasında 173’üncü Hava Savunma Filo Komutanlığında hava savunma pilotu olarak görev yapmıştır.

1987 yılında 3’üncü Ana Jet Üs 131’inci Filo Komutanlığına atanmıştır. 1988-1990 yıllarında Hava Harp Akademisi Komutanlığında öğrenim görmüş ve 1990-1992 yılları arasında 2 yıl süreyle Hava Harp Okulu Öğrenci Alay Komutanlığında kol komutanı olarak görev yapmıştır. 1992 yılında tekrar 3’üncü Ana Jet Üs Komutanlığına atanmış ve sırasıyla 131’inci Filo komutanlığı harekât icra subayı, Üs harekât kısım amirliği harekât subayı ve harekât kısım amirliği, 132’nci silah taktikler ve standardize filo komutanlığında harekât eğitim subaylığı görevlerinde bulunmuştur.

1995 yılında NATO güney bölgesi hava kuvvetleri komutanlığı karargâhı Napoli/İtalya’da plan prensipler başkanlığında karargâh subayı olarak görev yapmış, 1998 yılında 3’üncü Ana Jet Üs 132’nci Filo Silah Taktikler ve Standardize Filo Komutanlığına filo komutanı olarak atanmıştır.

1999 yılında Hava Kuvvetleri Komutanlığı genel sekreterlik koordinasyon şube müdürlüğünde bulunmuş, 2001 yılında 4’üncü Ana Jet Üs Komutanlığına atanmış ve sırasıyla, Değerlendirme ve Denetleme Başkanlığı ve Harekât komutanlığı görevi yapmıştır.

2003-2005 yılları arasında Hava Harp Okulu Öğrenci Alay Komutanı olarak görev yapmıştır. 2005 yılında Tuğgenerallik rütbesine terfi etmiş ve hava sınıf okulları ve teknik eğitim merkezi komutanlığı Hava Astsubay Meslek Yüksek Okulu ve Sınıf Okulları Komutanlığına atanmıştır.

Tümgeneral İsmail Taş 2006-2008 yılları arasında NATO Avrupa Müttefik Komutanlığı Lizbon/Portekiz müşterek karargâhı kurmay başkanlığı lojistik yardımcısı görevini yapmıştır.

Tümgeneral İsmail Taş 2008 yılı ağustos atamaları ile Hava Kuvvetleri Komutanlığı Personel Plan ve Yönetim Daire Başkanı olarak atanmıştır. 30 Ağustos 2009 tarihi itibari ile Tümgeneralliğe terfi eden Tuğgeneral İsmail Taş 13 Ağustos 2009 tarihi itibari ile Hava Harp Okulu komutanı olarak atanmıştır.

Tümgeneral İsmail Taş, Nermin Taş hanımefendi ile evli olup, 2 çocuk babasıdır. İyi derecede İngilizce bilmektedir.

Bartunç Akbaba

Cuma, Haziran 29th, 2012

Bartunç Akbaba 28 Mayıs 1994’te dogdu. Halen “Sihirli Anahtar” ajansına bağlı olarak çalışmaktadır. “VEDA” filmi ilk projesidir. Fenerbahçe Lisesi Lise 2. sınıf öğrencisidir.

İlker Karter

Cuma, Haziran 29th, 2012

Baba Adı : FETHİ NECİP
Anne Adı : FERAH
Doğum Yeri-Tarihi : ESKİŞEHİR – 1.1.1943
Şehadet Yeri-Tarihi : KIBRIS – 20.7.1974
Son Görev Yeri : 8 NCİ ANA JET ÜS K.
Sicil Numarası : 1964 – 138
Medeni Hali : EVLİ
Eş-Çocuklarının Adı : MAHİRE – ÖMER EMRE
Gömülü Olduğu Yer : KIBRIS/GİRNE ŞEHİTLİĞİ
 
İlker KARTER, 1943 tarihinde Eskişehir’de doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini Eskişehirde, lise öğrenimini İzmir Askeri Hava Lisesinde tamamlamış ve 1962 yılında girdiği Hava Harp Okulundan 1964 yılında asteğmen olarak mezun olmuştur.

01.09.1964-24.06.1966 tarihleri arasında uçuş okulu ve jet eğitimini tamamlayan İlker KARTER 28.02.1965 tarihinde teğmenliğe, 30.08.1965 tarihinde üsteğmenliğe yükselmiştir.

24.08.1966-24.06.1967 tarihleri arasında 3. Ana Jet Üs Komutanlığı 193. Filoda, 24.06.1967-22.07.1973 tarihleri arasında 114. Filo Komutanlığında, 22.07.1973-01.09.1973 tarihleri arasında 184. Filo Komutanlığında, 01.09.1973-20.07.1974 tarihleri arasında 8. Ana Jet Üs Komutanlığında görevlendirilmiştir.

20.07.1974 tarihinde 8. Ana Jet Üs Komutanlığında görevli iken, Kıbrıs Barış Harekatı nedeniyle görev uçuşu yaparken, Kıbrıs’ın Deregeçit mevkiine düşerek şehit olmuştur.