Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Leman Bozkurt Altınçekiç

Cuma, Haziran 29th, 2012

İlk Türk kadın jet pilotu. NATO kuvvetlerinin de ilk ve uzun zaman boyunca tek kadın jet pilotu.

1933 yılında Sarıkamış, Kars’ta doğdu. Liseyi bitirdiği yıl Türkkuşu İnönü Tesisleri’nde planör eğitimi aldı. Hemen ardından Türkkuşu Motorlu Okulu’na öğretmen adayı olarak katıldı. 1954 yılında Silahlı Kuvvetler’e kadınların da alınmasıyla ilgili karar çıkınca İzmir Hava Harp Okulu’na başvurdu ve Ekim 1955’te burada eğitime başladı. Pervaneli uçaklarla eğitimini tamamlayarak 30 Ağustos 1957’de mezun oldu.

Daha hızlı ve daha yüksekten uçmak arzusuyla jet pilotu eğitimi almak istedi. Ağustos 1958‘de Eskişehir’deki jet eğitim filosuna katıldı ve kısa sürede eğitimini başarıyla tamamladı.

Kasım 1958’de jet pilotu brövesini takan Leman Bozkurt, dokuz yıl süreyle F-84 ve T-33 jet uçaklarında uçtu. Sonraki yıllarda Hava Kuvvetleri’nin karargâh hizmetlerinde çalıştı. Personel Plan Şube Müdürü ve Merkez Şube Müdürü olarak görev yapan Leman Bozkurt Altınçekiç, kıdemli albay olarak Hava Kuvvetleri‘nden emekli oldu.

Leman Bozkurt Altınçekiç, 4 Mayıs 2001’de İzmir’de hayatını kaybetmiştir.


Türkiye’de mesleklerinde ilk olan kadınlar
İlk Kadın Avukat – Süreyya Ağaoğlu
İlk Kadın Bakan – Prof. Dr. Türkan Akyol
İlk Kadın Başbakan – Prof. Dr. Tansu Çiller
İlk Kadın Belediye Başkanları – Müfide İlhan, Sadiye Ardahan
İlk Kadın Büyükelçi – Filiz Dinçmen
İlk Kadın Çöpçü – Elif Yazgandır
İlk Kadın Danıştay Başkanı – Füruzan İkincioğulları
İlk Kadın Danıştay Üyesi – Şükran Esmerer
İlk Kadın Dışişlerinde görev alan – Adile Ayla
İlk Kadın Dişhekimi – Ferdane Bozboğan Erberk
İlk Kadın Doktor – Safiye Ali
İlk Kadın Dünya Güzeli – Keriman Halis
İlk Kadın Eczacı – Rukiye Kanat Arran
İlk Kadın Emniyet Müdürü – Feriha Sanerk
İlk Kadın Fotoğrafçı – Semiha Es
İlk Kadın Gazeteci – Selma Rıza (Feraceli)
İlk Kadın Genel Müdür – Mükerrem Aker
İlk Kadın Hakim – Suat Berk
İlk Kadın Haz. Genel Müdürü – Aysel Gönül Öymen
İlk Kadın Hemşire – Esma Deniz
İlk Kadın Hesap Uzmanı – Müşerref Çallılar
İlk Kadın Heykeltraş – Sabiha Bengütaş
İlk Kadın Jet Pilotu – Leman Altınçekiç
İlk Kadın Karakol Amiri – Nevlan Kulak
İlk Kadın Kaymakam – Özlem Bozkurt
İlk Kadın Kimyacı – Remziye Hisar
İlk Kadın Makinist – Seher Aytaç
İlk Kadın Milli Eğitim Müdürü – Güler Karakülay
İlk Kadın Milli Maç Hakemi – Lale Orta
İlk Kadın Muhtar – Gül Esin
İlk Kadın Mühendis – Sabiha Gürayman
İlk Kadın Müzeci – Seniha Sami
İlk Kadın Orman Mühendisi – Binnaz Zehra Sert
İlk Kadın Petrol Mühendisi – Halide Ural Türktan
İlk Kadın Pilot – Sabiha Gökçen
İlk Kadın Polis Memuru – Betül Diker
İlk Kadın Profesör – Prof. Dr. Fazıla Şevket Giz
İlk Kadın Radyo Spikeri – Emel Gazimihal
İlk Kadın Rektör – Prof. Dr. Safet Rıza Alpar
İlk Kadın Savcılar – Işık Tüzünkan Koçhisaroğlu, N. Meliha Sanu
İlk Kadın Sayıştay Üyesi – Fahrünisa Etmen
İlk Kadın Sendika Başkanı – Dervişe Koç

Lionel Jospin

Cuma, Haziran 29th, 2012

1937’de doğan Fransa Başbakanı Lionel Jospin, Fransa Sosyalist Partisi’nin 1981-88 ve 1995-97 yılları arasında birinci sekreterliğini yaptı. 1997’de başkanlığını yaptığı Sosyalist Parti iktidara gelince, komünistler ve yeşillerle koalisyon kurarak, tamamen sol kanatta yer alan hükümete imza attı.

Jospin hükümeti aynı zamanda Fransa tarihinin üçüncü koalisyon hükümeti özelliğini taşıyor.

Protestan olan Jospin politikaya Dışişleri Bakarlığı’nda çalışarak atıldı. 1972’de François Mitterand liderliğindeki Sosyalist Parti’ye katılan Jospin, 1981’de Paris banliyölerinden birinden milletvekili seçilerek girdi. Ilımlı tutumuyla tanınan Jospin, Sosyalist Parti’nin çizgisini da yumuşatarak sosyal demokrat bir görünüme bürünmesini sağladı.

1988-91 yılları arasındaki Rocard hükümetinde Eğitim Bakanı olarak görev yapan Jospin,1997’de seçildiği Fransa Başbakanlığı sırasında büyük bir popülarite kazandı.

Jospin, özelleştirme programını askıya alarak ve göçmen yasasını yenileyerek partisinin ve seçmeninin beklentilerini karşıladı. Ancak ülkede yükselen işsizlik oranı, Jospin’e karşı protestoların sesinin yükselmesine neden oldu.

Sabiha Gökçen

Cuma, Haziran 29th, 2012

Sabiha Hanım 1913 yılında Bursa’da doğdu. II. Abdülhamid tarafından Bursa’ya sürgün gönderilen vilayet başkatibi Hafız Mustafa İzzet’in kızıdır. İlkokula gittiği yıllarda babasını kaybetti ve kardeşlerinin yardımıyla öğrenimini sürdürdü. Atatürk, 1925 yılında çıktığı Bursa gezisinde Sabiha Gökçen’le tanıştı ve içinde bulunduğu güç yaşama şartlarını öğrenince de onu evlat edindi. Ankara Çankaya İlkokulu’nu, daha sonra da Üsküdar Kız Koleji’ni bitiren Sabiha Hanım, Türk Hava Kurumu’nun Havacılık Okulu’na girdi (1935). Burada geçirdiği başarılı öğrenim hayatından sonra, yüksek planörcülük kurslarına katılmak üzere Sovyetler Birliği’ne gönderildi. Dönüşte Eskişehir Hava Okulu’na girdi, aynı zamanda 1.Tayyare Alayı’nda av ve bombardıman uçakları alanında uzmanlaştı.

Sabiha Gökçen, 1937 Ege ve Trakya manevraları sırasında başarılı uçuşlar yaptı. Aynı yıl çıkan Şeyh Rıza İsyanı sırasında yapılan kara harekatını, Dersim ve çevresini havadan bombalayarak kolaylaştıran Sabiha Gökçen 1938’de yaptığı Balkan turuyla ününü Avrupa’ya yaydı. 1938’de Türkkuşu’nda başöğretmenliğe atandı ve 1955’te uçuculuktan ayrıldı. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu üyesi oldu.

Atatürk’ün manevi kızı, Türkiye’nin ilk kadın havacısı Sabiha Gökçen, tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi’nde (GATA) 22 Mart 2001 Pazartesi günü saat 08.15’te kalp ve solunum durması sonucu vefat etti.

İsmail Başyiğit

Cuma, Haziran 29th, 2012

1952 yılında Manisa’da doğdu. Lise öğrenimini İzmir Hava Askeri Lisesi’nde tamamlayan İsmail BAŞYİĞİT, ODTÜ Elektrik/Elektronik Mühendisliği bölümünden BSc, Bilgisayar Mühendisliği bölümünden MSc dereceleri aldı.

HvKK’nda 1975 yılında yazılım mühendisi subay olarak göreve başlayan BAŞYİĞİT, 1982-1985 yılları arasında, NATO AEW Program Yönetim Ajansı’nda, NATO sivil kadrosunda uzman mühendis olarak çalıştı. 1985 yılından itibaren HvKK’nda F-16 Projesinde, Elektronik ve Yazılım Sistemleri’nden sorumlu Proje Subayı olarak göreve başladı ve F-16 Bilgi Sistemi’nin geliştirilmesi ve uygulamaya konması ile F-16 Elektronik Harp sistemi uçuş testleri ve Programlama simülasyon merkezinin kurulmasında görev aldı.

1995 yılında kendi isteği ile Yb rütbesi ile emekli oldu. 1995-1998 yılları arasında, STM’de Genel Müdür Yardımcısı olarak çalıştıktan sonra, 1998 yılında, Özel Teşebbüsün, Yazılım alanında Savunma Sanayiine yönelik olarak, uluslararası rekabeti hedefleyen MilSOFT’un kuruluşunda yer aldı. Halen MilSOFT Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Müdürlük görevini sürdürmektedir.

İsmail BAŞYİĞİT, evli ve 2 çocuk babasıdır.

Zemahşeri

Cuma, Haziran 29th, 2012

Ebû’l-Kâsım Mahmud İbn Ömer ez-Zemahşerî el-Harezmî,  Büyük bir dilci, edebiyatçı, kelâmcı ve müfessirdir. Mekke’de uzun süre ikamet ettiği için Cârullah lakabı verilerek “Cârullah Zemahşerî” adıyla meşhur olmuş, ayrıca kendisine “Fahr-ı Harezm” ünvanı da verilmiştir. Zemahşerî, Selçuklu sultanlarından Melikşah devrinde Harezm kasabalarından Zemahşer’de Hicri 467 Miladi 1075 yılında dünyaya geldi. İlk tahsilini büyük bir ihtimalle, kasabanın imamı olan babasında yaptı; okuma yazma öğrenip hâfız olduktan sonra ilim tahsili için o zaman büyük bir ilim ve medeniyet merkezi olan Buhârâ’ya gitti.

Bu arada çocukluğunda bir gün bindiği hayvandan düşerek yaralandığını ve neticede bir ayağının kesilmiş olduğunu de zikretmeliyiz. Bazı kaynaklarda ayağının kesilmesi ile ilgili olarak annesinin bir bedduası olduğuna (küçük bir kuşu ayağına ip bağlayarak sürüklemesi ve kuşun ayağını koparması sebebiyle) dair bir hikâye kendisinden nakledilmektedir.

Zemahşerî’nin Buhârâ’ya hangi tarihte gittiğine dair kaynaklarda açık bir bilgi yoktur. Yalnız, Buhârâ’ya gittiğinde babası hayatta idi. Fakat kaynaklar babasının, Müeyyedü’l-Mülk (ö.1101) tarafından siyasî sebeplerle hapsedildiğini ve Zemahşerî Buhârâ’ya gittiği sırada hapiste olduğunu kaydederler. Babası Ömer İbn Muhammed İbn Ahmed ez-Zemahşerî hapiste iken 1095 yılında vefat etmiştir. O sırada Zemahşerî 21 yaşında bir genç idi.

Zemahşerî, Buhârâ’da muhtelif hocalardan usûl-u fıkıh, fıkıh (Hanefî fıkhı), hadis, tefsir, kelâm, mantık, felsefe ve arapça dersleri aldı. Bu yetişme devresinde Harezm ve Horasan bölgelerinde bir çok şehre gitti ve buralarda birçok ders halkasına katılarak bilgilerini ilerletti. 1109 yıllarında Mekke-i Mükerreme’ye gitti ve burada bir süre ikamet ederek zamanın meşhur ediblerinden Şerif Ali İbn Hamza Vehhâs (ö. 526/1132) gibi âlimlerden feyz aldı. Bu Vehhâs daha sonraları Zemahşerî’nin talebelerinden olmuştur. Bu arada Arap yarımadasındaki bazı yerleri ve Yemen şehirlerini gezdi ve Arapçaya vukufiyyetini güçlendirdi. O’nun, Ebû Kubeys Dağı’na çıkarak; “Ey Araplar, gelin atalarınızın dilini benden öğrenin” diye dil konusunda Araplara meydan okuduğu rivâyet edilir. Dile hâkimiyeti gerçekten yazdığı eserlerde ve söylediği şiirlerde, kasîdelerde, medhiyelerde açıkça görülmektedir.

Bu gezilerinden sonra Zemahşerî’nin memleketine gittiğini, 1124 yılında da tekrar Mekke’ye geldiğini görüyoruz. Mekke’ye bu gelişinde artık uzun süre burada kalmış ve eserlerinden bir çoğunu, bu arada meşhur tefsirini de burada kaleme almıştır. Daha sonra yetişmiş bir âlim olarak tekrar memleketine (Harezm) dönüp 1143 yılında Seyhan nehri kenarındaki Cüreaniye’de vefatına kadar orada kaldı.

Zemahşerî’nin hocaları arasında, nahiv ve edebiyat okuduğu Mahmud İbn Cerîr ed-Dabbî (ö. 507/1113-1114), Ali İbn Muzaffer en-Neysâbûrî; Fıkıh okuduğu el-Hayyâtî; Usûl ilimlerini öğrendiği Rükneddin Muhammed el-Usûlî; Hadis okuduğu Ebu Mansur Nasr el-Hâris, Ebû’l-Hattâb Nasr İbn Ahmed el-Batır (ö. 494/1101) gibi âlimler sayılabilir. Zemahşerî itikadda ateşli bir Mu’tezile, fıkıhta ise Hanefîdir. Mu’tezile oluşundan dolayı çok tenkid edilmiş ve bu yüzden çok muhalif kazanmıştır. Ehl-i sünnet âlimleri ile, onları tahkir etme derecesinde alay eden, keskin ve katı bir tutumu vardır. Hayatının sonlarına doğru Mu’tezile oluşundan tevbe edip ehl-i sünnet inancına döndüğü rivayet edilirse de bu, eserinde görülmez.

Sırf Mu’tezile oluşundan dolayı Selçuklu sultan ve verirleri tarafından ilimde ulaştığı yüksek mertebeye rağmen itibar görmemiş, hattâ haklarında methiyeler söylediği emirler bile yüzüne bakmamışlar, ama o bildiği yoldan şaşmamıştır.

Zemahşerî, yetiştirdiği çok sayıda talebe -ki bunların birçoğu nahiv, edebiyat ve İslâmî ilimlerde şöhret bulmuş âlimlerdendir (bunların bir kısmı için bk. Abdullah Nezîr Ahmed, Ruûsu’l-Mesâil Mukaddimesi, Beyrut 1987, 40-42)- yanında velûd, çok yazan bir âlimdir. Hal tercemelerinden bahseden eserler onun elli civarında eseri olduğunu belirtiyorlar. Bunlardan önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

Eserlerinden önemlileri:
1- Esâsu’l-Belâğa: Zemahşerî’nin, kelimelerin ilk harflerine göre (o zamana kadar te’lif edilen sözlüklerde bu sistematiği görmek mümkün değildi. Alfabetik olanlar da kelimelerin son harflerine göre sıraya konulmuştu) alfabetik olarak hazırladığı Arapça bir sözlüktür. O’nun, Arapçaya ne kadar hâkim olduğunu gösteren eseridir. Kelimelerin lüğâvî ve mecâzî manaları verilirken eski Arap şiirinde,n bolca istifade edilmiş, ancak bu şiirlerin sahiplerine nadiren işaret edilmiştir.
2- A’cebu’l-Ucâb fi Şerhi Lâmiyyeri’l-Arab: eş-Şenferî İbnü’l-Evs İbnü’l-Hacer’in Lâmiyyetu’l-Arab adlı eserinin (Kâtib Çelebi, Keşşfu’z-Zunûn, İstanbul 1971, II, 1539) şerhidir. Eser sadece lüğât, müfredât ve nahiv yönünden şerhedilmiş, belâğat konularına girilmemiştir. İlk baskısı İstanbul’da yapılan eser daha sonra Kahire’de (1324) neşredilmiştir.
3- el-Mufassal: Arap dili gramerine dair bu eseri Zemahşerî, 1119-1121 yılları arasında yazmıştır. Eser dört bölümden oluşur. Bölümler sırasıyla isim, fiil, harf (edatlar) ve müşterek lafızlara tahsis edilmiştir. Eserde anlatılan konular Kur’ân, Hadis, Arap şiir ve nesrinden bolca örneklendirilmiştir. Zemahşerî’nin bu eseri dilciler tarafından büyük itibar görmüş, bir çok şerh ve hâşiyesi yapılmıştır. Bunların en meşhuru Muvaffakuddîn Ebu’l-Bakâ Yaîş İbn Ali el-Halebî (ö. 643/1245)’nin şerhidir ve 18821886’da Leipziğ’de neşredilmiştir. Bunun dışında İ’râbu’l-Kur’ân adlı eserin müellifi el-Ukberî (ö. 616/1219)’nin ve İbnu’l-Hâcib (ö. 646/1248)’in de el-İzâh adında şerhleri vardır.
4- el-Enmûzec: el-Mufassal adlı kitabından kısaltarak yazdığı bu eseri Arap dili nahvi hakkındadır ve 1979-80’de Beyrut’ta neşredilmiştir.
5- Ruûsü’l-Mesâil: Hanefî ve Şâfiî mezhepleri arasında ihtilâflı olan fakhî konuları ihtiva eder. 1987 yılında Abdullah Nezîr Ahmed tarafından bir cilt halinde tahkikli bir neşri yapılmıştır.
6- el-Fâik fi Garîbi’l-Hadîs: Alfabetik ve geniş bir hadis lüğâtidir. Hadislerde geçen garîb kelimeleri izah eder. Haydarabad ve Kahire’de (1364) basılmıştır.
7- el-Keşaf fı Kırâât
8- el-Müstaksâ fi Emsâli’l-Arab: Arab darb-ı meselleri (atasözleri) ne dairdir. Esâsu’l-Belâğa’da olduğu burada da atasözleri ilk kelimelerine göre alfabetik olarak sıralanmıştır. Zemahşerî, bu atasözlerini -ki sayıları 3461’dir- sıralamakla yetinmemiş; açıklamalarını, doğuşunu, dil yapısını ve tahlillerini de vermiştir. Eser, 1381’de Haydarabad’da neşredilmiştir.
9- Makamât: Zemahşerî’nin Mekke’de 1118’de kaleme aldığı bu eser 50 makame ihtiva eder. Bu Makâmeler nasîhat, irşad ve mev’îzalardan ibarettir. Kendi şerhi ile birlikte 1312’de neşredilmiştir.
10- Mukaddimetu’l-Edeb: Müellifin, Harzemşahlardan Emîr Bahâeddin Alâuddevle Ebul-Muzaffer Atsız’a ithaf ettiği gramer ve lügat kitabıdır. Beş bölümden oluşan eserin ilk iki bölümü Arapça-Farçsa; kalan bölümleri ise Arapçadır. Bölümlerde sırasıyla isimler, fiiller, harfler (edatlar), isimlerin çekimleri,fiillerin çekimleri konuları işlenir. İlk iki bölümü 1843’de, kalan kısmı ise 1850’de Leipziğ’de neşredilmiştir (Zemahşerî’nin hayatı ve eserleri için bk. Ahmed Muhammed el-Hûfı, ez-Zemahşerî, Kahire 1980; Mustafa es-Sâvî el-Cuveynî, Menhecu’z-Zemahşerî fı Tefsîri’l-Kur’ân ve Beyâni İ’câzilıî, Kahire 1984; Abdullah Nezîr Ahmed Ruûsu’l-Mesâil (Mukaddime) Beyrut 1987; Muhammed Hüseyn ez-Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Mufessirûn, Kahire 1976, I, 429-431; Murtazâ Ayetullâhzâde eş-Şîrâzî, ez-Zemahşerî Lüğâviyyen ve Müfessiran, Kahire 1977, 83-131. Yalnız Murtazâ Âyetullâhzâde, Zemahşerî’nin Fars yani İran asıllı olduğunu iddia eder. Halbuki diğer bütün kaynaklar Zemahşerî’nin Türk olduğunda ittifak halindedir).
11- el-Keşşâf an Hakâikı’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvîl fı Vücühi’t-Te’vîl: Zemahşerî’nin bütün İslâm âleminde tanınmasını sağlayan tefsiridir. Kısaca Keşşâf olarak tanınır. Tefsir tarihinde önemli bir yer tutan, leh ve aleyhinde çok söz söylenen, üzerinde yüzlerce şerh, haşiye, ta’lîka ve reddiye yazılmış bir kitaptır. Zemahşerî bu eserini Mekke’de ikameti esnasında kaleme almış ve iki senede tamamlamıştır. Aslında çevresinden gelen istekler üzerine Fevâtihu’ssuver ve Bakara sûresi tefsirine dair bazı bilgileri daha önceden yazmışsa da daha önce adı geçen Mekke emirî ve edîb Ali ibn Hamza İbn Vehhâs’ın da teşviki ile tam bir tefsir yazmaya karar vermiş ve bu eserini meydana getirmiştir. Bu tefsirini vefat ettiği yıl tamamladığı nakledilir.

el-Keşşâf müellifi, kendinden önce yazılmış tefsir ve müfessirlerden büyük ölçüde istifade etmiş, eserinde onlardan nakillerde bulunmuştur. Bu cümleden olarak tâbiûn devri âlimlerinden olan Mücâhid İbn Cebr (ö. 104/722), Mu’tezile âlimlerinden Amr İbn Ubeyd (ö.144/761) ve Ebu Bekr el-Asamm (ö. 311/923), Maâni’l-Kur’ân müellifi Ebu İshak ez-Zeccâc (ö. 311/923), Abdullah İbn Deresteveyh (ö. 347/958), er-Rummânî (ö. 384/994) ve Kadı Abdülcebbâr (ö. 415/1024) gibi meşhur isimler yanında yüzlerce kurrâ, dilci, fakih ile sahabe ve tabiûn devri müfessirlerinden nakillerde bulunmuştur.

Zemahşerî’nin bu tefsiri daha ziyade dil ve belâğat bakımından önemlidir ve belâğat yönünden Kur’ân’ın mucizelinini ortaya koymaya çalışmıştır. Bu yönüyle kendinden sonra gelen bütün dirayet tefsirleri ondan istifade etmişler ve Keşşâf tefsiri “Ummu’t-tefâsîr=Tefsirlerin anası veya ana tefsir” kabul edilmiştir.

Ancak müellifi Mu’tezile mezhebinden olduğu ve mezhebini te’yid eder biçimde te’villere, açıklamalara gittiği için (kulların fiillerinin yaratıcısı olması, Allah’ın âhirette mü’minlerce görülmesinin imkânsız olması, fâsığın mü’min veya kâfir olmayıp ikisi arasında bir merhalede olması, sihrin hakikatinin olmaması vs. gibi) bu tefsir çok tenkide uğramış ve eserdeki Mu’tezile mezhebinin görüşlerine uygun te’villerin ayıklanması, çürütülmesi ve reddi sadedinde birçok eser, şerh, hülâsa, hâşiye ve ta’l-îka kaleme alınmış, kullandığı hadislerin tahrici yapılmıştır (Keşşâf üzerinde yapılan çalışmalar, tenkidler ve reddiyeler hakkında bk. Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, Ankara 1960, II, 291-293).

el-Keşşâf’ta, tefsire şahid olarak getirilen bin kadar beyit vardır. Bu beyitler anlamı ve ne yönden şahid olarak getirildiği zor anlaşılır beyitler olup bunların şerh ve açıklamaları için de müstakil eserler yazılmıştır (Meselâ bunlardan Muhibbüddîn Efendi’nin Tenzîlü’l-Âyât Ale’ş-Şevâhid mine’l-Ebyât Şerhu Şevâhidi’l-Keşşâf’ı çok meşhur olup Keşşâf’ın muhtelif baskılarının sonuna eklenmiştir). Keşşâf müellifi amelî mezheb bakımından Hanefi olduğu için eserde fıkhî meselelerin izahında bu mezhebe uyulmakla birlikte birkaç yerde Şâfiî mezhebinin tercih edildiğine de rastlanır.

Eserde kırâat farklılıklarına büyük ölçüde işaret edilir. Ancak çoğu kere bu kırâat farklılıkları tefsirde malzeme olarak kullanılmaz. Ayrıca Abdullah İbn Mes’ûd, Übeyy İbn Ka’b, Hâris İbn Süveyd mushafları ile bunlar dışında bazı mushaflardaki farklılıklara da işaret edilir.

Keşşâf’ın en çok tenkide uğrayan yönlerinden biri de şâz kırâatlara yer vermesi ve bunları tefsirde delil kabul etmesidir. Öte yandan az da olsa isrâiliyyâta ve zayıf, hattâ uydurma hadislere de eserde yer verilmiştir. Hadis ilminde otorite olan Zemahşerî’nin tefsirinde bu türden hadislerin bulunmasının izahı güçtür. Keşşâf’ta Ehl-i sünnet âlimlerine karşı oldukça ağır bir dille tenkidler de yer alır ve müellif Zemahşerî adetâ Ehl-i sünnet âlimleri ile alay ederek onların Kur’ân’ı ve âyetlerini anlamaktan âciz olduklarını ileri sürer.

Tefsirde genellikle soru cevap -eğer şöyle dersen ben de derim ki.- şeklinde bir muhavere metodu kullanılmıştır ki herhalde o devrin üslup özelliklerinden biri olmalıdır.

Ehl-i sünnet akîdesine ters düşen birçok te’vile yer vermiş olmasına rağmen sünnî İslâm dünyası medreselerinde en çok okutulan ve kendisinden en çok istifade edilen (meselâ Şeyhülislam Ebu’s-Suûd Efendi’nin tefsiri İrşâdu’l-Akli’s-Selîm’de, Ebu’l-Berekât en-Nesetî’nin Medâriku’t-Tenzîl’inde, Kâdî Beydâvî’nin Envâru’t-Tenzîl’inde ve son devir Türk müfessirlerinden Elmalılı Hamdi Yazır‘ın Hak Dini Kur’ân Dili adlı tefsirinde bu son derece açıktır) tefsir özelliğine sahip bu tefsirin, Kur’ân-ı Kerîm’in belâğat ve icâzını en güzel ortaya koyan eser olduğu tartışma götürmez.

Thomas Edward Lavrence

Cuma, Haziran 29th, 2012

Arap Lawrence olarak da bilinir. 15 Ağustos 1888’de Tremadoc, Caernarvonshire, Galler’de doğdu. I. Dünya Savaşı sırasında Orta Doğu’da yürüttüğü istihbarat etkinlikleriyle tanınan İngiliz asker, arkeoloji uzmanı ve yazar. Savaş Anılarını, “Seven Pillars of Wisdom” (1926) “Aklın Yedi Dayanağı” adlı yapıtta topladı.

Osmanlı sınırında yer alan Sina’nın kuzey kesimini keşfe çıktı. I. Dünya Savaşı’nın hemen başında Sina’nın askeri haritasını çıkarmak üzere Savaş Bakanlığı Harita Dairesi’nde sivil memur olarak çalışmaya başlayan Lawrence, Aralık 1914’te üsteğmen rütbesiyle Kahire’ye gönderildi. Araplar ve Osmanlıların elindeki Arap toprakları konusunda uzman olduğundan istihbaratta görevlendirildi.

Lawrence, savaş anılarının üçüncü düzeltmelerini yaparken, Mart 1921’de Sömürgeler Bakanı Winston Churchill‘in Arap işleri danışmanı olarak Ortadoğu’ya gitti.

İlk ticari baskısı 1935’te Lawrence’in ölümünden sonra yapılan “Seven Pillars of Wisdom” 20. yüzyıl İngiliz Edebiyatında çağdaş kişileri destan kahramanlarına dönüştüren az sayıda yapıttan biridir.

Kraliyet Hava Kuvvetlerinden 26 Şubat 1935’te terhis edildikten sonra Clouds Hill’e yerleşti. Boşluk duygusuna karşın, yeni projelerinden dolayı iyimserlikle dolu olduğu bir dönemde, 19 Mayıs 1935 günü Clouds Dorset-İngiltere’de bir motosiklet kazasında öldü.

Cengiz Topel

Cuma, Haziran 29th, 2012

Cengiz Topel, babasının görevli olduğu İzmit’te 2 Eylül 1934 tarihinde doğdu. Dört çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olan Cengiz Topel’in babası Trabzonlu Tekel tütün eksperi Hakkı Bey, annesi Mebuse Hanım’dır.

İlkokula Bandırma II. İlkokul’unda başlayan Topel, babasının Gönen’e tayini ile Ömer Seyfettin İlkokulu’nda öğrenimine devam etti. 1934 yılında babasını kaybettikten bir süre sonra yerleştikleri İstanbul Kadıköy’deki Kadıköy Yeldeğirmeni Okulu’nda ilk ve orta öğrenimini tamamladı. Lise öğrenimini Haydarpaşa Lisesi’nde başlayıp Kuleli Askeri Lisesi’ne devam ederek 1953 yılında bitirdi.

Cengiz Topel, 1955 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirip asteğmen olarak orduya katıldı. Küçük yaşlardan beri havacılığa olan merakı sonucu hava sınıfına ayrıldı. Pilotaj eğitimi için Kanada’ya gönderildi. Kanada’daki eğitimini başarıyla tamamlayarak 1957 yılında yurda dönüp Merzifon Hava Üssü’nde göreve başladı. 1961 yılında Eskişehir I. Ana Jet Üssü’ne atandı. 1963 yılında ise yüzbaşılığa terfi etti.

8 Ağustos 1964 yılında Rumlar’ı Türk Halkı’na karşı işledikleri insanlık dışı eylemlerden caydırmak için Eskişehir’den Kıbrıs’a, 4’lü Filo Komutanı olarak gönderilen Cengiz Topel’in uçağı, uçuş esnasında yerden isabet alarak düşürüldü. Cengiz Topel, paraşütle atlamayı başardı fakat esir alındığı Rumlar tarafından şehit edildi.

Kıbrıs’ta ilk Türk hava harp şehidi olan Cengiz Topel’in hastanede öldüğü açıklandı ancak ısrarlı girişimler sonucu 12 Ağustos 1964 tarihinde Rumlar’dan alınabildi. Kıbrıs, Adana, Ankara ve İstanbul’da yapılan törenlerden sonra 14 Ağustos 1964 tarihinde Edirnekapı’daki Sakızağacı Hava Şehitliği’nde toprağa verildi.

Hamit Bey

Cuma, Haziran 29th, 2012

Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığı tarihlerde Samsun mutasarrıfı olarak görevde bulunan Hamit Bey, daha sonra Trabzon Valiliğine atandı. Valilik uhdesinde kalmak koşulu ile TBMM’nin birinci dönem milletvekilliğine seçildi. Daha sonra İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığına atandı. Hamit Bey bu görevden de istifa suretiyle ayrıldı.

Ali Poyrazoğlu

Cuma, Haziran 29th, 2012

1943 yılında İstanbul’da doğdu. Ali Poyrazoğlu oyunculuk kariyerine İstanbul Şehir Tiyatroları’nda başladı. Pek çok tiyatro oyununda oynadı. Oynadığı tiyatrolar arasında Dormen Tiyatrosu, Kent Oyuncuları, Ulvi Uraz Tiyatrosu, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu vardır. 1972 yılında Ali Poyrazoğlu Tiyatrosunu kurdu.

New York Broadway’de sahnelen “Pera” adlı oyunda İngilizce başrol oynadı.

Sinemaya 1970’de başladı. Ancak 1970’lerin ortasında Türk Sinemasına damga vuran seks filmleri furyasına katıldı. Bu dönemde sadece iki yıl içinde Hop Dedik Kazım, Kadınlar Hayır Derse, Çapkın Kızlar, Canavar Cafer, Deli Deli Tepeli, Çukulata Sevgilim, Kazım’a Ne Lazım, Beş Atış Yirmibeş, Bir Baba Hindi, Çılgın Gençlik, Çilli Yavrum Çilli, Çin İşi Japon İşi, Elma Şekeri, Kokla Beni Melahat, Bulunmaz Uşak, Kayıkçının Küreği, Çifte Kavrulmuş, Mahallede Şenlik Var, Namus Belası, Ne Alsan İki Buçuk gibi filmlerde rol aldı. Ancak daha sonra Yeşilçam’dan tamamen uzaklaştı. Uzun süre sonra 1988’de Arkadaşım Şeytan adlı filmle sinemaya döndü. Mazhar Alanson’la başrolünü paylaştığı ve döneminde oldukça konuşulan bu komedi filminde Şeytan rolündeydi. Arkadaşım Şeytan ile 1989’da 2. Ankara Film Şenliği’nde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu; Dokuz filmindeki rolüyle ise 2003’de 8. Sadri Alışık Ödülleri’nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı.

1998 yılında Kültür Bakanlığı’nca verilen Devlet Sanatçısı unvanını almıştır.

Filmografisi

Oyuncu 

1970 Ölüm Emri
197? Sokak Çalgıcıları
1972 Gönül Meyhanesi
1972 Acı Sevda
1973 Gazi Kadın (Nene hatun)
1975 Kadınlar Hayir Derse
1975 Canavar Cafer
1976 Bulunmaz Uşak
1988 Arkadaşım Şeytan
1995 Yer Çekimli Aşklar
2002 9
2003 O Şimdi Asker
2003 Abdülhamit Düşerken
2005 Ayın Karanlık Yüzü

Yönetmen 

1999 Aile Bağları
2000 Sünnet Holding
2000 İnsanlık Hali

TV Yapımları

Ahududu (1974)
Kim Bunlar
İnsanlık Hali
Ali Uyanık
Aile Bağları
Oğlum Çiçek Açtı
Babam 9 Doğurdu

Prof. Dr.Murat Aşkar

Cuma, Haziran 29th, 2012

20 Eylül 1952 de Ankara’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimlerini Ankara’da tamamlayan Dr. Aşkar 1974 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümünü bitirdi. Daha sonra aynı bölümde 1976 yılında yüksek lisans ve 1981 yılında doktora çalışmalarını tamamladı. Dr. Aşkar 1974 yılında Orta Doğu Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği bölümünde asistan olarak göreve başladı. Halen bu bölümde profesör olarak görev yapmaktadır.

Dr. Aşkar üniversitedeki görevine ek olarak 1985 yılında TÜBİTAK’a Ankara Elektronik Araştırma ve Geliştirme Enstitüsünde Elektronik Bölüm Başkanı olarak çalışmaya başladı ve daha sonra 1988 yılında bu Enstitü’nün Müdürlüğüne getirildi. Dr. Aşkar 1988-1989 yıllarında TRT Stüdyolar Dairesi Başkanlığı görevinde bulundu. 1995-2002 yılları arasında TÜBİTAK-ODTÜ Bilgi Teknolojileri ve Elektronik Araştırma ve Geliştirme Enstitüsü (BİLTEN) Müdürlüğünü yürüttü. 2002-2003 arasında TÜBİTAK’ta Başkan Danışmanı olarak görev yaptı ve TUBİTAK Elektrik, Elektronik, Enformasyon Araştırma Grubu Sekreterliğini yürüttü. 2000-2004 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu üyeliği yaptı.

1996-2002 yılları arasında OECD bünyesinde bulunan Enformasyon, Bilgisayar ve Haberleşme Politikaları komitesinde Türk Delegasyonunda görev yaptı. 2000-2004 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu üyesi olarak Asya Pasifik Yayın Birliği (ABU) toplantılarında TRT yi temsil etti ve ABU Stratejik Planlama Komitesinde çalıştı.

Dr. Aşkar’a 1987 yılında TÜBİTAK tarafından Teşvik ödülü verildi. 1990 yılında PTT tarafından iki araştırıcı ile birlikte Yurtiçi Bilim 3.lük ödülüne layık görüldü. İletişim Dizgeleri ve İletişim Kuramı adlı ders kitaplarının yazarlarından biri olan Dr. Aşkar’ın yerli ve yabancı dergilerde yayınlanmış çok sayıda makalesi bulunmaktadır. İngilizce bilen Prof. Dr. Murat Aşkar evli olup iki çocuğu bulunmaktadır.

Anaksimandros

Cuma, Haziran 29th, 2012

Miletli Anaksimandros 610’larda doğmuş ve 545’lerde ölmüştür. Thales’in öğrencisidir. Anaksimandros da, Thales gibi, şeylerin doğasını açıklamak istiyordu; ancak ona göre ilk öge apeiron’du. Apeiron, sonsuz, belirsiz, gözlenemeyen ve dokunulamayan anlamlarına geliyordu.

Gnomon kullanmak suretiyle, bazı astronomik ölçümler yapmıştır. Anaksimandros, çevresi okyanusla çevrili olan Yer’in, yassı bir disk veya bir tambur biçiminde olduğunu söylüyordu. Etrafında Güneş, Ay ve diğer gezegenlerin halkaları vardı.

Çok seyahat yapmış ve bir Dünya haritası çizmiştir. Yunan dünyasını bu haritanın ortasına koymuş, Avrupa ve Asya’yı ise onun çevresine yerleştirmiştir. Anaksimandros’a göre, bütün kara kitlesini okyanus denilen büyük bir deniz kuşatmıştır.

Korg.Mehmet Erten

Cuma, Haziran 29th, 2012

1948 yılında Muğla ili Bodrum ilçesine bağlı Mumcular köyünde doğmuştur. İlk ve orta öğrenimini Milas’ta tamamlayarak 1963 yılında Askeri Hava Lisesine, takiben 1966 yılında Hava Harp Okuluna girmiş ve 1968 yılında Asteğmen olarak mezun olmuştur.

2 nci Ana Jet Üs Uçuş Okulu ve 3 ncü Ana Jet Üs Komutanlıklarında uçuş eğitimini tamamladıktan sonra 5 nci Ana Jet Üs Komutanlığı 152 nci Filoya atanmışlardır. 1974 yılında Kıbrıs Barış Harekatına katılmışlar ve takiben 1975-1979 yılları arasında 4 ncü Ana Jet Üs Komutanlığı 142 nci Filo Komutanlığında görev yapmışlardır.

1981 yılında Hava Harp Akademisi eğitimini tamamlamış ve sırası ile 4 ncü Ana Jet Üs ve 9 ncu Ana Jet Üs komutanlıklarında Harekat Subaylığı, Hava Kuvvetleri Personel Başkanlığı Plan Şube Müdürlüğünde Proje Subaylığı görevlerini yapmışlardır.

1988-1989 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri Hava Komuta-Kurmay Kolejini ve Akademik Öğretmen Kursunu tamamlamışlar ve Hava Kuvvetleri Komutanlığı Personel Başkanlığı Personel Yönetim Şube Müdürlüğü görevine atanmışlar, daha sonra Hollanda’da Nato Havadan İhbar-Kontrol Teşkilatında görev yapmışlar, müteakiben 12 nci Hava Ulaştırma Ana Üs Komutanlığı Değerlendirme ve Denetleme Başkanlığı ve Harekat Komutanlığı yapmışlar ve GENKUR Bşk.lığı Lojistik Plan Şube Müdürlüğüne atanmışlardır.

30 ağustos 1999 tarihinde Tuğgeneralliğe terfi ederek Hava Kuvvetleri Komutanlığı Plan Prensipler Başkanlığı Plan Program Daire Başkanı olarak atanmışlardır.

Tuğgeneral ERTEN Hv.K.K.lığının 04 Ağustos 2001 tarihli General atamaları emri ile 12 nci Hava Ulaştırma Ana Üs Komutanlığına atanmışlardır.  

30 Ağustos 2003 tarihinde Tümgeneralliğe terfi ederek Hv.Loj.K.lığı Kurmay Başkanı olarak atanmışlar, 04 ağustos 2006 tarihinde 2 nci Hava İkmal Bakım Merkezi Komutanlığına atanmışlardır.

30 Ağustos 2007 tarihinden geçerli olmak üzere Korgeneralliğe terfi ederek Genelkurmay Lojistik Başkanı olarak atanmıştır.

2011 yılı Yüksek Askeri Şûra toplantısının ardından Hava Kuvvetleri Komutanı olarak atanmıştır. 

Korgeneral Mehmet ERTEN evli ve 1 çocuk babası olup, İngilizce bilmektedir.

Murat Başesgioğlu

Cuma, Haziran 29th, 2012

Murat Başesğioğlu, 1955 yılında Kastamonu’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Başesgioğlu, 18, 19 ve 20. dönemlerde Kastamonu’dan milletvekili seçildi.

55. Hükümette İçişleri Bakanlığı yapan Başesgioğlu, daha sonraki süreçte ANAP’tan istifa ederek AK Parti’ye katılmıştı.

Fransızca bilen Başesgioğlu, evli ve iki çocuk babası.

Başesgioğlu 22. dönem parlamentosuna İstanbul milletvekili olarak girdi ve 58. Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olarak atandı.

OrgeneralHalis Burhan

Cuma, Haziran 29th, 2012

Emekli Orgeneral Halis Burhan 1933 yılında Trabzon’un Sürmene ilçesinin Petekli Köyü’nde doğmuştur. İlköğrenimini Sürmene’de, Orta öğrenimini Erzurum’da, Lise öğrenimini Kuleli Askeri Lisesi’nde tamamlayıp, 1953 yılında Hava Harp Okulu’na girmiş ve 1955 yılında Asteğmen rütbesi ile Hava Kuvvetlerine katılmıştır.

Kanada’da gördüğü pilotaj eğitiminden sonra 29.8.1957 tarihinde 44’ ncü Uçuş Grubu 143.Filo’da (Merzifon) Av Pilotu olarak göreve başlamıştır. Daha sonra 1960 yılında Av Pilotu olarak 1 nci Ana Jet Üs Komutanlığı emrine atanmıştır. 20.9.1965 tarihinde Hava Harp Akademisi’ne girmiş ve 15.8.1967 tarihinde Hava Harp Akademisinden mezuniyetini müteakip Hava Kuvvetleri Karargahı’na Kurmay Stajyer Subay olarak atanmıştır.
 
1968 yılında 9’ ncu Ana Jet Üs Komutanlığı emrine Hrk.Erkan Sb.olarak atanmıştır. 21.8.1969 – 30.8.1970 tarihleri arasında 9’ ncu Ana Jet Üs 192’ nci Filo Komutanlığı yaptıktan sonra AIRSOUTH Karargahı (NAPOLİ)’na atanmıştır. 17.9.1972 tarihinde Hv.K.K.lığı Hrk.Bşk.lığı na Hrk.P1.Sb.olarak atanmış ve takiben 1973-1975 yılları arasında Hrk.P1.Ş.Md.lüğü görevi yaptıktan sonra 30.8.1975 tarihinde 1’ nci Ana Jet Üs Harekat Komutanlığı’na atanmıştır.

2 yıl bu görevde kaldıktan sonra 29.8.1977 tarihinde Hv.K.K.lığı Gen.sek.liğine atanmış ve 1 yıl bu görevi yaptıktan sonra 30.8.1978’de Tuğgeneralliğe terfi ederek 1’ nci Ana Jet Üs K.lığı’na atanmış ve iki yıl bu görevi yürütmüştür.21.8.1980 tarihinde Hv.K.K.lığı Per.D.Bşk.lığı görevine atanmış ve iki yıl bu görevde kalmıştır. Aynca, bu görevin birinci yılında Per.D.Bşk.lığı görevi ile Hrk.D.Bşk.lığı görevini birlikte yürütmüştür.

30.8.1982 tarihinde Tümgeneralliğe terfi ederek sırasıyla; 1982 – 1984 Hv.K.K.lığı Per.Bşk.lığı, 1984 – 1986 yılları arasında 2’ nci Tak.Hv.Kv.K.yardımcılığı görevlerinde bulunmuş, 30.8.1986 tarihinde Korgeneralliğe terfi ederek Hv.K.K.lığı Kurmay Başkanlığı görevine atanmıştır. 2 yıl bu görevde kaldıktan sonra 1988 – 1990 yıllan arasında 1’ nci Tak.Hv.Kv.K.lığı’nda bulunmuştur. 20.8.1990 tarihinde Genelkurmay 2’ nci Başkan Yardımcılığı’na atanmasını müteakip 30.8.1990 tarihinde Orgeneralliğe yükselmiştir.

Orgeneral Halis Burhan, 23.8.1991 tarihinde Hv.K.K.Yardımcılığı’na, 20.8.1992 tarihinde Hv.K.K.lığı’na atanmıştır. Bu görevinden 30.8.1995 tarihinde emekliye ayılmıştır.

İngilizce bilen Orgeneral Halis Burhan evli olup, 2 çocuk babasıdır.

Orgeneral Halis Burhan, TSK Üstün Hizmet madalyasına sahiptir.

Cafer Şat

Cuma, Haziran 29th, 2012

03 Ocak 1945 Divriği doğumlu, Ankara Yıldırım Beyazıt Lisesi ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi (1966-1967) mezunudur. Askerliğini yedek subay olarak Kara Kuvvetleri Komutanlığı Merkez Dairesi Tercüme Şubesinde İngilizce Mütercimi olarak yaptı. Sırası ile Sason Hakimliği, Nallıhan Tapulama Hakimliği, Ayaş Hakimliği, Yüksek Hakimler Kurulu Müfettiş Hakimliği, Adalet Müfettişliği, Adalet Başmüfettişliği, Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı görevlerinde bulundu. 29.03.1994 tarihinde Yargıtay Üyeliğine, 11.07.2003 tarihinde Anayasa Mahkemesi Üyeliğine seçildi.

2.6.2004 tarihinde Uyuşmazlık Mahkemesi Başkanvekiliği’ne seçilmiştir.

Evli ve üç çocuk babasıdır.

Cevat Şakir Paşa

Cuma, Haziran 29th, 2012

Kabaağaçlızade Ahmet Cevat Paşa (kısaca Ahmet Cevat Paşa veya ailesi Şakirpaşalar ailesi olarak bilindiğinden Cevat Şakir Paşa şeklinde de anılır) Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıl kumandan ve sadrazamlarındandır. 1851 yılında İstanbul’da doğmuş, 1900’de Şam’da vefat etmiştir.

Şûra-yı Askeri üyesi Afyonlu Kabaağaçlızade Mustafa Asım Bey‘in oğludur. İlk öğrenimini Bursa ve İstanbul’da yaptıktan sonra Harbiye’ye girdi. 1869’da mezuniyetinden sonra Erkan-ı Harbiye‘ye alındı ve buradan da birincilikle mezun oldu.

Kısa zamanda terfi görerek önce kolağası ve o sıralarda yazdığı El-Ma’lûmâtü’l-Kâfiye fî Ahvâl-il-Memâlik-il-Osmâniyye adlı eserini padişaha takdim ile binbaşı oldu. 93 Harbi nde Tuna ordusuna gönderilen Cevat Şakir Paşa, önce başkumandan Süleyman Paşa’nın yaverliğinde, sonra kaymakam (yarbay) rütbesiyle Necip Paşa fırkasının Erkân-ı Harbiye reisliğinde (kurmay başkanlığı) bulundu. 27 yaşındayken miralay‘lığa terfi ederek Peyker Paşa kolordusunun Erkân-ı Harbiye reisliğine getirildi. Harpten sonra 1878 Berlin Antlaşması hükümlerinin uygulanmasında görevlendirildi. 1884’te Çetine (Karadağ) elçiliğine tayin edilerek rütbesi mirliva’lığa (tuğgeneral) yükseltildi. Burada iki yıl kalan Cevat Şakir Paşa rahatsızlığı sebebiyle Viyana’ya gitmek için izin istedi ise de, İstanbul’a gelmesi emrolundu.

Sultan II. Abdülhamit‘in dikkatini çeken ve takdirini kazanan Cevat Şakir Paşa, dönüşünden sonra İstanbul’da Teftiş-i Askeri Komisyonu üyeliğine getirildi. Girit’teki karışıklıklar üzerine Girit fevkalade kumandanlık ve vali vekilliğine tayin edildi. Adadaki Müslüman ve Hristiyan ahâliye iyi idaresi ile kendini sevdirerek belli bir uzlaşma ve ahenk ortamı tesis eden Cevat Şakir Paşa hizmetine karşılık 40 yaşında müşir’liğe (orgeneral) yükseltildi. 1891’de de değerini takdir eden padişah tarafından sadrazamlığa getirildi (1891).

Cevat Şakir Paşa’nın 3 yılı aşkın sadrazamlığı esnasında takip ettiği siyaset dahilde ve hariçte barışın muhafazası oldu. Sadrazamlığının en önemli konusu Ermeni sorunu olmuştu. Cevat Şakir Paşa, konusuna hakim ve ülke menfaatlerine müdrik bir devlet adamı sıfatıyla, sert fakat adilane kararlar aldı. 1894’de sadrazamlıktan alınarak Nişantaşı’ndaki evinde ikamete mecbur edildi. Bu sırada Girit’te yeniden karışıklıkların çıkması üzerine Girit Fırka-i Askerîye kumandanlığına tayin edilerek 1897’de adaya gönderildi.

Girit’te Avrupa devletleri tarafından özel bir yönetim tarzının empoze edileceği anlaşılıp, bu arada da Almanya İmparatoru Kayzer II. Wilhelm‘in nun Suriye ve Filistin’e seyahat yapması kesinleşince, Cevat Şakir Paşa Kayzer’in mihmandarlığına getirildi. Ancak imparatorla görüşmesinden sonra karargahı Şam’da bulunan 5. Ordu Kumandanlığına tayin edildi. Burada rahatsızlanan Cevat Şakir Paşa, doktorların verdiği raporla İstanbul’a geldi ve 1900’de vefat etti. Fatih’de Buharalı Emir Ahmet türbesi karşısında inşa edilen özel bir türbede gömülüdür.

Cevat Şakir Paşa, aydın, bilgili ve dürüst bir devlet adamıydı. Arapça, Farsça, Fransızca, Rumca ve İtalyanca bilirdi. Türkçe’de emsali bulunmayan 10 ciltlik Tarih-i Askeri adlı eseri çok değerlidir. Eserde Osmanlı İmparatorluğu’nda eskiden beri mevcut muhtelif askeri teşekkül ve müesseseler, 1826 yılına kadarki önemli savaşlar hakkında bilgi verilmektedir. Yalnız Yeniçerilere ait olan birinci cildi basılmıştır. Ayrıca kıyafetleri ve o devrin silah ve teçhizatını gösterir bir albümü Paris’te basılmıştır. Bunlardan başka, Riyaziyenin Mebahis-i Dakikası, Kimyânın Sanayie Tatbiki, Sema ve Telefon gibi bilimsel eserleri de mevcuttur. Ancak 24 nüshası yayınlanan Yadigar adlı bir de dergi çıkarmıştır. Sadrazamlığı esnasında Babıali bahçesinde yaptırdığı kütüphane bugün de Cevat Paşa Kütüphanesi adı ile anılmakta olup, Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nin bir deposudur. Beş bin ciltlik şahsi kütüphanesini İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne bağışlamıştır.

Kardeşi Mehmet Şakir Paşa da önemli devlet hizmetlerinde bulunmuş, ağabeyinin görevden alınarak ev hapsine mahkum edilmesi üzerine uğradığı haksızlığı kınamak için istifa ederek Büyükada’da halen Şakirpaşa Köşkü olarak anılan evine çekilmiştir. Cevat Şakir Paşa, kardeşi Mehmet Şakir Paşa‘nın oğlu olan ve Halikarnas Balıkçısı olarak tanınan Cevat Şakir Kabaağaçlı‘nın amcasıdır. Şakirpaşa ailesi olarak anılagelen aile fertleri arasında özellikle sanat alanlarında ismini duyurmuş pek çok isim yetişmiştir.

Muhsin Batur

Cuma, Haziran 29th, 2012

Orgeneral Muhsin Batur, 1920 yılında İstanbul’da doğmuştur. 1940 yılında Harp Okulu’ndan asteğmen rütbesiyle mezun olmuştur. 1940 yılında 1. Tayyare Keşif Birliği’nde 6 ay kurs gördükten sonra, Eskişehir’deki Hava Okulu’nda iki yıllık uçuş eğitimini 1942 yılında tamamlayarak, Merzifon 4. Tayyare Alayı’nda pilot olarak göreve başlamıştır.1946 yılında girdiği Hava Harp Akademisi’nden 1949 yılında mezun olmuş ve Kütahya’daki 7. Tayyare Alayı’na atanmıştır. Daha sonra 9. Hava Üssü 2. Tabur Komutanlığı, Hava Okulu Öğretmenliği, 191. Filo Komutanlığı görevlerinde bulunmuş, 1954-1956 yılları arasında Napoli Airsouth Karargahı Harekat Subaylığı’nda görev yapmıştır.

1961 yılında tuğgeneralliğe yükselerek 1. Hava Kuvvet Komutanlığı’na atanmış, aynı görevde iken 1963 yılında tümgeneralliğe terfi etmiş ve 5 yıl süre ile 1. Hava Kuvvet Komutanlığı görevinde bulunmuştur. 1966 yılında korgeneralliğe terfi ederek Genelkurmay Lojistik Başkanlığı, Yüksek Askeri Şüra Üyeliği görevlerini yürütmüştür. 1969 yılında orgeneralliğe yükselerek Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na atanmıştır. 1 Haziran 1970 tarihinde Hava Kuvvetleri Güçlendirme Vakfı’nı kurmuş ve vakfın yönetim kurulu başkanlığına getirilmiştir. 30 Ağustos 1973 tarihinde emekliye ayrılmıştır.

İngilizce ve İtalyanca bilen orgeneral Muhsin Batur evli olup iki çocuk babasıdır. Orgeneral Batur, Türkiye Cumhurbaşkanı Şeref Madalyası, Üstün Hizmet Madalyası, İtalya Cumhurbaşkanı Grande Ufficiale, ABD Cumhurbaşkanı Legion of Merit, Afganistan Kralı Dusturu Evvel, İngiltere Kraliçesi K.C.V.O., Türk Hava Kurumu Altın Brovesi ve Hava Kuvvetleri Güçlendirme vakfı Altın Madalyasına sahiptir. Orgeneral Muhsin Batur, 25 Eylül 1999 tarihinde vefat etmiştir.

Dünyaya Geliş, İlk ve Orta Öğrenim
Muhsin Batur, elindeki nüfus cüzdanına göre 5 Aralık 1920’de dünyaya gelmiştir. Babası Yüzbaşı Salim Bey’in Berlin Kara Ataşe Yardımcılığı’ndan 1. Dünya Savaşı bitimi ile yurda bekar olarak dönmüş olması doğum tarihini doğrulamaktadır.

Büyükbabası Ağır Topçu Miralayı İsmail Hakkı Bey, Manastır Harp Okulu’nu bitirip subay olmuş, Gelibolu’da görevdeyken, Mekke ile İstanbul arasında ticaret yaparken Gelibolu’ya gelip yerleşen Hacı Sami Bey’in kızı Ayşe Hanım ile evlenmiş, babası ve iki amcası dünyaya gelmişlerdir.

Büyükannesi zamanın üst seviyeli yöneticilerinden Muhsin Bey’in çocuklarından Seniha Hanımdı. Seniha Hanım Girit eşrafından Kandiyeli Mehmet Efendi’nin oğlu ve sonraları Şirketi Hayriye’nin kuruculuğunu yapan Hüseyin Haki Efendi’nin 12 çocuğundan biri olan Ahmet Muhtar Bey ile kısa bir evlilik dönemi yaşamış ve annesi Semiha dünyaya gelmiştir. Büyükannesinin evliliği başarısızlıkla sona erince ağabeyi Feyzullah Bey’in Abdülhamit tarafından verilen Üsküdar Toptaşı’ndaki konağına yerleşmiş ve annesi burada, çocuksuz olan diğer teyze ve dayılarının yanında biraz da şımartılarak el üstünde büyütülmüş ve zamanı gelince de Yüzbaşı Salim Bey ile evlendirilmiştir.

Muhsin Batur’un babasının Harp Okulu’nu bitiriş tarihi 1910, sınıfıistihkam. 1911 yılında Harbiye Nezareti ve Erkanı Harbiye Reisliği orduda bir havacılık bölümü kurulması kararı alarak bir bölüm subayı İngiltere’ye, bir bölümünü de Fransa’ya pilotluk eğitimine göndermiş, babası Fransa’ya giden grupta yer almış ve pilot olarak Türkiye’ye dönmüştür. Balkan Savaşı’na ünlü Fethi Bey ile birlikte katılmış ve sonra pilotluktan ayrılarak tekrar istihkam sınıfına dönmüştür. 1. Dünya Savaşı’nda Çanakkale’de Atatürk’ün birliğinde savaşırken İngilizlerin kullandığı dum dum kurşunu ile ağır yaralanmış, tedavi için Almanya’ya gönderilmişse de kol sinirlerinin kesilmiş olması yüzünden eski haline dönememiştir.Muhsin Batur ilkokula Galatasaray Lisesi’nin hemen arkasındaki İtalyan İlkokulu’nda başlamıştır. Okuma ve yazmayı çabuk öğrendi. Üçüncü sınıfın sonuna kadar bu okulda okudu. 1929 yılında, babası 38 yaşında öldüğünde üçüncü sınıfa devam ediyordu, ekonomik zorluklarla karşılaştılar fakat o yılı İtalyan okulunda tamamladı. Aile toplantısında, annesinin aylık geliri ile iki erkek çocuğu büyütmesinin zor olacağı ve bu sebeple onun, Selimiye’de yaşayan büyükbabası Emekli Albay İsmail Hakkı Bey’in yanına gönderilmesi kararlaştırıldı. 4. sınıfa Selimi Salis İlkokulu’nda başladı ve ilk zamanlarında çok sıkıntı çekti, çünkü bazı terimleri Türkçe olarak bilmiyordu. Sınıfındaki öğrenciler arasında savaştan yeni çıkıldığı için büyük yaş farkları vardı. Beşinci sınıfa geçtiğinde okul binaları değişti ve yapımı yeni biten modern Üsküdar 19. İlkokulu’na taşındılar ve ilk mezunları onlar oldular.1932 yılında Üsküdar Paşakapısı’naki ortaokula gitmeye başladı. Ortaokulu orada bitirdi. Fakat mezuniyetten biraz önce iki üzücü olay yaşadı. Önce babaannesi hastalandı, kısa bir süre sonra öldü, yirmi gün sonra büyükbabası da acısına dayanamayarak arkasından vefat etti. Bilecik’te Nafia Müdürü olan Sami Amcası onlara para gönderiyordu. O yaz (1935) tatili geçirmek üzere yanına gitti.

Annesi, kardeşi, büyükannesi, dayısı, yengesi Vaniköy’de, Fazlı Bey yalısında kiracı olarak oturuyorlardı, onların yanına gitti. Amcası da küçümsenmeyecek maddi yardım yapıyordu. 1935 yılında Haydarpaşa Lisesi’ne başladı. Fakat Muhsin Batur’un hayatında aksilikler devam ediyordu. Dayısı Feyzullah Bey şeker komasına girerek öldü ve ev yine erkeksiz kaldı, aile Beylerbeyi’nde daha ufak bir yere taşındı. Amcası da ona yazdığı mektupta evleneceğini ve yaptığı yardımı kesmek zorunda olduğunu belirtiyordu. Elindeki parasıyla Selimiye’deki evi açtı ve Haydarpaşa Lisesi 10. sınıfa devama başladı. 10. sınıfın yarısında Kuleli Askeri Lisesi’ne başvurdu ve 1937 başlarında Kuleli Askeri Lisesi’ne başladı ve liseyi burada bitirdi.

Harp Okulu, Harp Akademisi ve Hava Kuvvetleri
Harp Okulu’na başlamadan önce kıtalarda 6 ay süre ile er olarak staj yapmak gerekiyordu. Havacılar, jandarmalar, levazımlar bir trene ilave edilmiş özel yolcu vagonları ile Kayseri’deki 19. Piyade Alayına sevk edildiler. 6 ay sonra stajı bitti ve bu sefer normal yolcu vagonlarına binerek Ankara’daki Harp Okulu’na geldi.

İlk yılın sonunda sınıf geçiş notları okunduğunda 22. durumda idi. Mezuniyet senesinin yanına mezuniyet derecesi yazılır ve ömür boyu bu numara kıdem sırasını gösterirdi, sonradan yapılan hiçbir faaliyet de bu sırayı değiştiremezdi. Daha sonra kendisi komutanken bu usulü değiştirdiler ve her rütbe terfisinde başarıya göre bu sırayı değişir hale getirdiler…Mezuniyet numaraları okunduğunda Muhsin Batur 98 kişilik sınıfta 8. idi. 15 Şubat 1940 günü törenle subay kıyafetlerini giyip kılıçlarını kuşandılar.

Muhsin Batur daha sonra Hava Okulu’na başladı ve 2 Temmuz 1942’de pilot teğmen olarak oradan mezun oldu. Kurada o esnada Kütahya’da bulunan fakat Merzifon’a intikal edecek olan 4. Tayyare Alayı 58. Bölüğü’nü çekti. 4. Tayyare Alayı ikişer bölüklü iki tayyare taburu ve yer destek birliklerinden oluşuyordu. Alayda 103 subay vardı ve evliler azınlıktaydı. Kış sonuna doğru taburu, uçaklarını Merzifon’da bırakarak trenle Adana’ya intikal emri aldı. İngilizlerin verdiği yeni HURRİCANE tipi uçakları teslim alacak ve kış şartları Adana’da daha iyi olduğu için eğitimi orada göreceklerdi. Eğitim 1943 nisanında bitti ve uçaklarını alarak tekrar Merzifon’a döndüler. Haziranda ise eğitimi pekiştirmek üzere Mısır’a gönderildi. Mısır’dan Merzifon’a döndüğünde 30 Ağustos 1943’de üsteğmen oldu.

Eskişehir’de, arkadaşlarından da orada bulunanların katıldığı güzel bir törenle, orduevinde 4 Şubat 1944’de Leman Hanım ile evlendi. 13 Kasım 1944’te ilk çocuğunun dünyaya geldiğini ve bir kız çocuğu babası olduğunu öğrendi.

Muhsin Batur’un önünde kurmay olup olmama şıkkı duruyordu ve kurmay olmaya karar verdi. Sınavlara girdi ve 1946 yılı başında sınav sonuçları ilan edildi; kazanmıştı. 30 Ağustos 1946’da yüzbaşılığa terfi etti. Aynı yıl ekim ayında akademi öğrenimine başladı. Akademide birinci yılı fire vermeden bitirdiler fakat ikinci yıl 3 kişi refüze oldu. 1949 yılı ağustosunda kurmay stajyer subay olarak diplomasını aldı ve Kütahya’da bulunan 7. Tayyare Alayı 1. Bölük Komutanlığına atandı. 1950 yılında alayı lağvedildi ve yeni tayin yeri Balıkesir’deki 9.Tayyare Üssü 2. Filo Komutan Vekilliği idi. Ağustos 1951’de binbaşılığa terfi etti ve 191. Filo Komutanlığı’na asaleten atandı. Kısa bir süre sonra gelen yeni bir atama listesi ile ilk jet uçaklarını alacak filonun Harekat ve Eğitim Subaylığı’na atandı.

1952 yılı başlarında ilk jetler Balıkesir’e gelmeye başlamıştı ve aklı oraya gitmekte idi. Bu arzusunu Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muzaffer Göksenin’e iletti ve haziran 1952’de tekrar Balıkesir’deki 191. Filo Komutanlığı’na atandı. Bu arada Balıkesir’e gitmeden biraz önce 28 haziranda 2. çocuğu Enis Batur (Şair, Deneme Yazarı, Yayıncı) dünyaya geldi.

1953 yılı haziran ayında, içlerinde Muhsin Batur’un da bulunduğu, Hava Kuvvetleri’nin çeşitli birliklerinden seçilmiş 10 subay savaş alanlarında incelemelerde bulunmak üzere iki ay süre ile Kore’ye gönderildi. Böylece yeni savaş usullerini Kore’de görmüş oldu.

NATO Karargahları’na atanan ikinci devre subaylardan biri olarak 1954-1956 yılları arasında iki yıl süre ile İtalya’nın Napoli kentinde bulundu. Eylül 1956’da tekrar yurda döndü. 30 Ağustos 1958’de albay oldu ve karargahta bir yıl daha çalıştıktan sonra kıtaya çıkma sırası geldi. Eskişehir’de bulunan 1. Ana Jet Üs Uçuş Grup Komutanlığı’na ağustos 1959’da atandı.

1959 yılındaki Uşak, Topkapı olaylarından sonra, 1960 yılı başlarında Kayseri olayı meydana geldi. Bu olaylarla iktidara ve muhalefete karşı hoşgörü demokrasi anlayışının kalmadığı görüldü ve bir anlamda 27 Mayıs’ın habercisi oldular.27 Mayıs’a daha sonra ayrıntılı biçimde değineceğim. 27 Mayıs’tan sonra kısa bir süre için de olsa Muhsin Batur Kütahya’da Belediye Başkanlığı ve Valilik yapmıştır. Fakat bir ay sonra Kütahya’dan tekrar Eskişehir’e döndü.Kuvvet Komutanı General Kireçtepe, 27 Mayıs öncesi ve sonrası tutumlarından dolayı Ankara’ya alınınca General Tulgan 1. Kuvvete, Muhsin Batur da 1. Ana Jet Üs Komutanlığı’na vekalet etmeye başladı.

1960 Roma Olimpiyatları’nda Türk kafilesinin yanında bulundu. 13 Haziran 1961’de 1. Hava Kuvvet Komutan Vekilliği’ne atandı. 30 Ağustos 1961’de tuğgeneralliğe terfi etti ama görev yeri değişmedi.

Çok partili özgürlükçü bir demokratik düzene doğru hızla yönelinmişti ve bu gidiş iyi olmasına rağmen Silahlı Kuvvetlerin bir bölümünde bazı rahatsızlıklar hissedilmeye başlanmıştı. Ekimin sonlarına doğru İstanbul’dan bir davet aldı fakat gitmedi. O toplantıda bazı general ve subayların katılımı ile 21 Ekim Protokolü diye bir yazılı metin imzalamışlar ve 25 ekimden sonraya kalmamak şartıyla yönetime el koymaya karar vermişler 1962 yılına girildiğinde Silahlı Kuvvetler içinde huzursuzluklara paralel olarak disiplinsizlikler de arttı.

Silahlı Kuvvetler’deki kaynaşmanın başını Talat Aydemir ve grubu çekiyordu. Talat Aydemir ve arkadaşlarının Ankara dışına atanmaları sonunda 22 Şubat olayı patlak verdi.22 Şubat gün ve gecesi Albay Talat Aydemir’in emri ile şehrin bir bölümünü kontrol altına alan Harp Okulu telaş ve kargaşa yaratmıştı. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Mürted Havaalanı’na götürülüp güvence altına alındı. Başbakan İnönü, hükümet üyeleri ve parti üyeleri ise Hava Kuvvetleri Karargahı’na geldiler ve geceyi orada geçirdiler. 1962 yılının sonlarına doğru da sonradan 11 Havacı Subay diye adlandırılacak olayın ilk belirtileri açıkça görülmeye başlandı. 11 Subay olayı emeklilik işlemleri ile kapandı, konu ile ilgili başka emeklilik işlemleri de sonradan yapıldı ve Hava Kuvvetleri yine kayıplara uğradı.

İstanbul civarında bulunan füze birlikleri de Yeşilköy’de yapılan bir törenle 1. Kuvvet’e devredilmiş ve Muhsin Batur’un sorumlulukları arttı. 30 Ağustos 1963’de tümgeneralliğe terfi etti ama aynı görevine devam etti. 1966-1968 yılları arasında Genelkurmay Lojistik başkanlığı görevini yürütmüştür. 1968’de Fransa’nın daveti üzerine, iki yılda bir Paris civarındaki Bourget alanında düzenlenen uluslar arası uçak sanayi sergisine gitti. Fransızların sesten iki kat hızlı uçakları MİRAGE ile başarılı bir uçuş gerçekleştirdi. 1968 yılı eylül ayı başında Yüksek Askeri Şüra Üyeliği’ne başladı. 1969 yılı ise Muhsin Batur için ayrı bir önem taşıyordu. Gelmek istediği yere en sonunda ulaştı; Hava Kuvvetleri Komutanı. Bu haberi ona ağustos 1969’da Genelkurmay Başkanı Orgeneral Tağmaç’tan önce Milli Savunma Bakanı Ahmet Topaloğlu verdi.

Hava Kuvvetleri Komutanlığı
Muhsin Batur ulaşmak istediği noktaya ulaşmıştı. Ağustos 1969’da komuta katı şöyle düzenlenmişti; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Nazmi Karakoç, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Muhsin Batur.

İlk iş olarak Ankara’daki protokol halletti, daha sonra Anadolu’nun çeşitli yerlerine dağılmış birlikleri dolaştı. Bu geziler bitince de Genelkurmay’da boş zamanlarında tasarladığı Komutanlık Direktifi’ni yazıp bir kitapçık bastırarak birliklere gönderdi.

Her Kuvvet Komutanı gibi Muhsin Batur’un da amaçları vardı. Daha güçlü, daha eğitimli, daha inançlı ve yavaş yavaş dışa bağımlılığı azalan bir Hava Kuvvetleri. Bu amaçlarının bir kısmına ulaştığı söylenebilir. Bakım ve onarım tesisleri gelişirken, dış yardımlardan temin edilen savaş, nakliye ve eğitim tipi uçaklarla Hava Kuvvetleri oldukça güçlendi. Atatürk döneminden sonra ilk defa milli bütçe olanakları ile FANTOM savaş uçaklarının alınması ile ilgili anlaşmayı Muhsin Batur imzaladı. Ayrıca Muhsin Batur’un komutanlığı döneminde her yıl bir ülkede olmak üzere Amerikan, İtalyan, Yunan ve Türk hava kuvvetleri timlerinin katılımı ile NATO atış müsabakaları düzenlendi.

26 Ağustos 1973 günü, Senato Başkanı Tekin Arıburun, Başbakan Naim Talu, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Sancar, komutanlar, generaller, subaylar ve assubayların katıldığı bir törenle görevini orgeneral Emin Alpkaya’ya devretti.

Emeklilik
Muhsin Batur emekli olduktan sonra günlerini genelde okuyarak, istendiğinde basına demeç vererek, arkadaşlarıyla ava çıkarak ve yurt içinde seyahatle geçiriyordu. 1974 haziranında cumhurbaşkanından bir davet aldı ve senatör seçileceği yeniden belirtildi. Muhsin Batur’a resmen senatör seçildiği Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri Fuat Bayramoğlu’nun imzasını taşıyan bir yazı ile bildirildi. Senato kürsüsünden and içtikten sonra da hukuki formalite tamamlanmış oldu. Meclis kürsüsüne ise ilk defa Kıbrıs barış Harekatı yapılan gizli oturum sırasında çıktı.

CHP-MSP koalisyonu dağıldıktan sonra CHP’den kendi saflarına katılması için teklif aldı. Bu teklifi olumlu karşıladı ve CHP’ye katıldı. CHP adına ilk konuşmasını 1975 yılı Milli Savunma bütçesi üzerinde Senato’da yaptı. Senatör olarak genellikle askeri konulara değinmekle yetiniyordu. 6 yıllık senatörlük döneminde diğer bir uğraş alanı da NATO ile ilgili konularda oldu. Kuzey Atlantik Asamblesi toplantılarına Türkiye, milletvekili ve senatörlerden oluşan on kişilik bir heyetle katılıyordu. Heyette partiler güçleri oranında temsil ediliyordu ve her partiden parlamenter bulunuyordu. İki yıl üye ve üç yıl başkan olarak beş yıl heyette bulundu. CHP saflarında halkla ilk teması, bir heyet halinde gittikleri Serik ve Elmalı olayları dolayısıyla Antalya’da oldu.

16 nisan 1980 günü, dört grup başkanvekilinin imzası ile cumhurbaşkanlığı adaylığını açıkladı. CHP kendi içinden birini cumhurbaşkanı seçtirme şansını büyük ölçüde 1979 seçimleri sonuçları ile kaybetmişti. Çünkü seçimler sonrası senatör adedi 14 eksilmiş, daha önceden onların olan iki milletvekilliği kazanılamamış ve bir milletvekilleri de vefat etmişti. Yani toplam 17 oy kayıpları vardı. 16 nisandan sonra yapılan 4 tur oylamada sırası ile 263, 261, 258, 252 oy aldı. 15 mayısta adaylıktan çekildi, 3 haziranda tekrar adaylığı ilan edildi. 6 haziranda adaylıktan tekrar çekildi çünkü 7 haziranda senatörlüğü sona eriyordu. Senatörlüğü sona özlediği sade bir vatandaş yaşamının rahatlığına kavuştu.

27 Mayıs Devrimi
Türkiye’de 27 Mayıs 1960 sabahı yapılan devrimin nedenlerini demokrat iktidarın iç politika tutumunda, özellikle ekonomik huzursuzlukta aramak gerekir. Demokrat Parti’nin dış politika tutumunun bu devrimin yapılmasında önemli bir payı olduğunu söylemek oldukça güçtür. Nitekim 27 Mayıs devrini yapanlar, daha devrimin ilk günü Türkiye radyolarında yayınladıkları bildiride bu devrimin dış politika meselelerinden yapılmadığını dolaylı da olsa belirtmişlerdi. 27 Mayıs’a nasıl gelindiğini, 27 Mayıs öncesi ve gecesi neler yaşandığını, bizzat devrimin içinde bulunan Muhsin Batur’un ‘Anılar ve Görüşler’ adlı kitabında yazdığı şekilde geçiriyorum.

Anlatan: Hava Kur. Alb. Muhsin Batur

27 Mayıs 1960 tarihine tekaddüm eden gün, ay ve yıllarda, yurtta cereyan etmiş ve etmekte bulunan hadiseler aklı selim sahibi vatanseverlerin ruhlarında derin akisler ve üzüntüler yaratmış ve yaratmakta devam ediyordu. Hele, Türk tarihinde işgal ettiği önemli rolü ile biz Silahlı Kuvvetler mensupları, ettiğimiz yemine aykırı hadiselerin cereyanı karşısında hareketsiz kalmakla büsbütün mustarip idik. Türk Havacılığının en büyük merkezi olan Eskişehir garnizon mensupları, bilhassa 28 Nisan olaylarından sonra gergin, kederli, azimli fakat kararsız bir hava içerisinde idiler.İnkılaba ve intihale tekaddüm eden son bir ay içinde şahit olduğum, basit gözüken, haddizatında önemli olan 4 küçük hadiseyi zikretmekle bu havayı belki biraz canlandırabilirim.

Birinci Hadise :
Mayıs 1960, ilk haftasında bir gece evde yalnız otururken karı çalındı, açtım. Üsse mensup genç subaylardan Yzb. Ruhi Köni ‘içeri girebilir miyim’ dedi. ‘Gel bakayım, hayır ola, ne var?’ dedim. Oturdu, biraz durdu ve birdenbire ağlamaya başladı. Biraz sonra ağlaması durdu ve ciddi bir ifade ile ‘ Albayım, bu cereyan eden hadiseler karşısında ne düşünüyorsunuz? Biz hiçbir şey yapmadan böyle bekleyecek miyiz? Benim üç tane çocuğum var, bunlar büyüdükleri zaman: Baba, İstanbul’da, Ankara’da talebeler öldürülürken sen subaymışsın, bir şey yapmadın mı o zaman? Diye sorarlarsa benim vaziyetim ne olur’ dedi.Ben kendisini teskine çalıştım, ‘Farzet ki kendi çapımızda bir harekete tevessül edelim, münferit yapılacak işlerden başarı beklenemeyeceği gibi, bu, istikbale ait ümitleri de baltalayabilir.’ dedim. Yüzbaşı Köni ile bu gibi nazik meseleleri konuşacak bağlantıda değildik. Kendisi belki bana fazla itimat ediyordu, fakat yaptığı hareketin tehlikesini vatan sevgisinden görecek halde değildi.

İkinci Hadise :
Tahkikat Komisyonu’nun faaliyetini kesifleştirdiği
en kritik günlerden birinde şehre askeri otobüslerle mesaiden dönen subaylar, şehrin ana caddesinden ‘Dağ başını duman almış’ marşını söyleyerek geçmiş, bu hal Vilayet ve Demokrat Parti teşkilatının şikayetini mucip olmuşsa da alınacak tedbir veya verilecek cezanın yaratacağı aksülamelden korkulduğu için olacak, mesele kapatılmıştı.

Üçüncü Hadise :
25 Mayıs 1960 günü Adnan Menderes Eskişehir’e gelecekti. Fakat gelişi mütemadiyen gecikiyordu. Garnizon Komutanı durumdan pek emin olmadığından olacak karşılamaya üst rütbeli subaylardan kimseyi çağırmamıştı. Mesai saati bitti, genç subayların yavaş yavaş, Menderes’in tayyareden indikten sonra geçeceği güzergahta bulunan malzeme sandıklarının gerisinde toplandıklarını ve gizlendiklerini gördük. General Tulgan ile vasıtalarımıza binip evlerimize gittik.

Ertesi sabah, bizim gençlerin karşılama töreninin ne olduğunu öğrendik.Basit bir karşılama töreni. Tam Menderes’in otomobil kafilesi mezkür yere yaklaşırken, subaylar sandıkların arkasından ortaya çıkıp muntazam bir sıra teşkil ediyorlar, bu subay topluluğunu lehte kabul eden Menderes, otomobilini yavaşlatarak selam almak için hazırlanıyor, tam selam vereceği sırada subaylardan biri ‘Geri dön’ komutu veriyor. Subaylar, elleri ile, arkada kalan Menderes ve kafilesine, özel bir el işareti verdikten sonra ‘Dağ başını duman almış’ marşını söyleyerek uzaklaşıyorlar. Garnizon Komutanı 26 mayıs sabahı üsse gelerek bu subayların derhal bulunmasını, esasen içlerinden bir iki tanesini teşhis ettiğini, bunlar vasıtası ile hepsini bulacağını ve rütbelerini söktüreceğini beyan ediyorsa da, muhataplarının azimli ifadeleri karşısında başka bir şey yapamadan geri dönüyor.

Dördüncü Hadise :
Demokrat Parti’nin kendinden emin olduğu dönemlerde protokole riayet edilmez, devlet erkanı, protokole tabi olmak şöyle dursun, bir yemek masasında oturmasını dahi bilmez kişiler, parti mensupları oldukları için davet edilirler, fakat bizleri davet lüzumu görülmezdi. Adnan Menderes’in 25 mayısta Eskişehir’e gelişinde, herhalde Silahlı Kuvvetlerin halihazır idare ve gidişi destekledikleri manasına alınsın diye, garnizonda bulunan bütün general, albay, yarbay rütbesindeki subayları akşam yemeğine çağırmak lütfunda bulunmuşlar. Bu haber yayılınca genç rütbeli subaylardan bazıları ve Kuvvet Lojistik Başkanı Kur. Albay Şekip Saybaşlı tarafından bizlere ricada bulunularak, yemeğe gitmememiz istendi. Davetiyeleri almamak için makamlarımızda oturmamaya karar verdik. Garnizon Komutanı davetiyeleri bizlere resmi evrak tarzında göndermekle tedbirimizi boşa çıkardı ve mecburen yemeğin verileceği şeker fabrikasına gittik.

Salonun giriş methali gittikçe kalabalıklaşmaya başladı. Öyle bir kalabalık ki, tabir biraz fena fakat ne çare ki doğru; ayakların baş olduğu, memleketin idaresinde bunlar mı söz sahibi olacak dedirtecek bir topluluk. Subay ve üniformalı olarak böyle bir parti topluluğu içinde bulunmaktan üzüntü duymaya ve burayı terketme çaresini araştırmaya koyulduk. General Tulgan ‘Gece uçuşunda bir tayyare kırılmış, gidip bakalım geliriz’ diye yüksekçe sesle konuştu ve Albay Azaklı, Albay Çelensü, Albay Atayurt ile hep beraber salonu terkettik. Dışarıya çıktığımızda teneffüs ettiğimiz hava bize her zamankinden daha temiz geldi.
İşte bu anlattığım hadiseler Eskişehir’de havacıların ruhi durumunu izaha kafidir zannederim. 26 mayıs akşamı, hepimiz üzüntülü, kaygılı bedbin fakat aynı zamanda bir hissikablelvuku ile ümitli, heyecanlı ve korkusuzduk. Saat 20:30 sıraları idi. Evde yalnızdım. Eşim İstanbul’da okulda bulunan kızımızı almak üzere gitmişti. Kapı çalındı, açtım, resmi kıyafetli fakat şapkasız ve rengi sararmış, heyecanlı bir vaziyette Yarbay Agasi Şen’i gördüm. ‘Hayrola, ne arıyorsun burada?’ dedim. Aramızda şu muhavere geçti;
– Albayım, hemen resmi giyin, silahını al gel, gidelim
– Anladık, gelirim ama sen gir içeri anlat, evde kimse yok.
– Yenge, çocuk yok mu?
– Yok.
– Ev sahipleri ses işitir mi?
– İşitmez, haydi gel içeri.
– O halde kapıda Yarbay Kaymaklı var, onu da çağırayım.
Kaymaklı da geldi, oturduk. Kah biri, kah diğeri üç dört dakikalık bir izahatla İstanbul ve Ankara’da icra edilecek harekatın gaye ve icrasına ait açıklamalarda bulundular ve Eskişehir’in hava birliklerinin en kesif olduğu yer olması ve Hava Kuvvetleri’mizin de bu harekata katılması, ayrıca Adnan Menderes, Hasan Polatkan ve takriben 25 kadar DP milletvekilinin burada bulunması dikkate alınarak hemen icraata geçmeyi teklif ettiler. Heyecan, biraz korku, aynı zamanda sevinç içinde, yani karmakarışık bir haleti ruhiye içindeydim.

Gerekli tedbirleri alıp icraata geçebilmek için kuvvet ve kumanda sahibi arkadaşlarımızla konuşmaya karar verdik. İlk olarak General Tulgan’a haber verilmesini teklif ettim. Yarbay Kaymaklı otomobili ile gidip kendisini evinden alıp getirdi. Gayet kısa bir izahattan sonra derhal bize iltihak etti. Telefonla 4. Hava Üs Komutanı olan Kur. Albay Mustafa Azaklı’yı aradım. Telefona çıkınca ‘Biraz bize gelsene, birkaç arkadaş daha var, oturur konuşuruz’ dedim. ‘Anladım, geliyorum’ dedi ve evden içeri girer girmez ‘Haydi, başlıyor muyuz’ dedi.

Halbuki daha önce bu mevzuda hiçbir konuşma geçmemişti. Demek ki hepimiz teker teker aynı şeyi düşünmekte, fakat harekete geçmek için ufak bir işaret beklemekteydik. Önemli bir silah kudretine sahip uçaksavar birlikleri de işbirliğine davet gerekiyordu. Bu maksatla, eski bir havacı büyüğümüzün kardeşi olan Uçaksavar Tugay Komutan Muavini Albay Nadir Bürgüt’ü, Yarbay Kaymaklı otomobili ile alıp getirdi. Albay Bürgüt’e maksat ve gaye anlatıldı, kendisi de memnuniyetle aynı safta yer alacağını, yalnız evinde eşinin ve kızının telaşlandığını, kendisinin eve dönüp ailesine bir sebeple vazifesine gideceğini söylemek üzere, yarım saatlik bir zamana ihtiyacı olduğunu söyledi. Üzülerek itiraf etmem lazım ki, hepimiz şüpheli nazarlarla birbirimize baktık. ‘Hiç ayrılmasak daha doğru olmaz mı?’ dedik. Nihayet Yarbay Kaymaklı’nın onu götürmesine karar verdik. Gittiler, yarım saat sonra Albay Bürgüt geldi, seferi elbisesini giymiş, silahını almıştı. Hepimiz utandık, sevindik ve gözlerimiz yaşardı. Bundan sonra ne tarzda hareket edileceğine dair fikir münakaşaları yapıldı ve nihai karara varıldı. Kararın gerekçesi ve kendisi şöyle hülasa edilebilir; Ankara ve İstanbul ile irtibat müşkül ve esasen irtibat aramak tehlikeli, gecenin erken saatlerinde Eskişehir’de harekata başlamak, herhangi bir sebeple Ankara ve İstanbul’da bir tehir vaki olursa harekatın mahalli olarak açığa vurulması ve neticeye ulaşmamasını ihtaç eder, bu sebeple bütün tedbirleri alıp icraya radyo yayını ile başlamak…

Bu esasa göre hareket edilerek, Albay Azaklı 1. ve 4. Üs eratı ile garnizonda yatan genç subayları ve Albay Bürgüt Uçaksavar Birliği’ne giderek gerekli ikazları yapıp, tedbirleri aldıktan sonra eve döndüler.

Gece saat 2’de muhtelif vasıtalarla, arka yollardan meydana geldik, şehir telefonu ve radyosu bulunan Albay Azaklı’nın odasına girdik.Yarbay Nüzhet Yolaç da bize iltihak etti.Zaman mefhumu ve ölçüleri sanki değişmişti. Dakikalar saat olmuştu. Sigara dumanından göz gözü görmüyor, bazen sanki hiçbir şey yokmuş gibi şakalaşıp gülüşülüyor, bazen odayı derin bir sessizlik kaplıyordu. Saat 3’e doğru askeri telefon hattı üzerinden Hava Kuvvetleri Komutanlığı’nı aradık, cevap alamadık. Biraz sonra şehir telefonu ile İstanbul’da lalettayin bir aboneyi istedik.Postanedeki memur ‘ Muhtelif güzergahlar üzerinden İstanbul’a irtibat temin edemedim’ deyince heyecanlandık ve sevindik, demek ki bir şeyler başlamıştı.

Mütemadiyen İstanbul ve Ankara radyolarını karıştırıyorduk. Saat 3:30’da İstanbul radyosu cihazının çalıştığı belli oldu. Saat 4:16’da katibim sinyalini vurmaya başladı. Saat 4:30’da dikkat kelimesini duyar duymaz sevinç gözyaşları içinde birbirimize sarılıp radyo yayınının tamamını dinlemeden koşarak odayı terkedip otomobillere binerek, meydanın diğer tarafında bulunan erat karargahına geldik. Hazır ve cephaneleri bulunan genç subaylar kumandasında evvelce kararlaştırılmış noktaları tutmaya ve Adnan Menderes’in bulunduğu şeker fabrikasını kuşatmaya sevk edildiler. Burada bir noktanın kısmen açıklamasında zaruret vardır. Kuvvet karargahında emri kumandaya sahip olmak, şeker fabrikasından sabık başvekilin ve Hasan Polatkan’ın birer dakikalık fasılalarla mütemadiyen Kuvvet Komutanı ile temas aramaya çalışmaları ve hazır kuvvetlerin şehre sevki esnasında 15 ile 20 dakika kadar bir zaman kaybedildi. Bu sebeple Albay Azaklı kafilesi Adnan Menderes’i tevkif için şeker fabrikasına gittiğinde mebuslardan başka kimseyi bulamadı. Vali, Emniyet Müdürü işin ciddiyetine inanmıyorlar veya korkudan söylenileni anlamaktan aciz olarak emrivakiyi kabul etmek istemiyorlardı. Derhal cebren getirilmeleri yoluna gidildi.

Menderes, Polatkan ve ufak çaplı bir maiyetin, otomobillerle şehri terk ettiği öğrenildi. Bir kısım jet tayyareleri İstanbul ve Ankara’da inkılabın zafer tonolarını atmak üzere kaldırılmışlardı. Menderes’in kaçış haberi gelince, kısa bir fikir teatisinden sonra bilhassa Konya’ya iltica tehlikeli görüldü. Derhal 4. Üsse ait F86 tayyareleri kaldırılarak kafilenin keşfine gönderildi. Biraz sonra kafileyi bulan ve otomobillerin üstünden çarpacakmış gibi, alçak irtifadan geçen havacılarımızdan haberler gelmeye başladı.’ Kafile Kütahya’ya 10 dakikalık mesafede’ , ‘5 dakikalık mesafede’, ….

Kıymetli av bulunmuş yakalanması kalmıştı. Derhal Kütahya’daki Hava Eğitim Er Tugayı’na telefon edilerek Menderes ve maiyetindekilerin, bir hadiseye mahal verilmeden tugaya getirilmesi ve muhafaza altına alınması emredildi. Biraz sonra Binbaşı Biltan idaresindekiC47 tayyaresi ile Kütahya’ya doğru havalandık. Vazifeyi almak için, birkaç yolcu tayyarelik gönüllü subay vardı fakat bu arzuyu yerine getirmeye imkan yoktu. Gönüllülerden ancak Kur. Alb. Şekip Saybaşlı, Bnb. Necati Gültekin, Bnb. Cihat Üstündağ, Üsteğm. Erhan Suar ve Teğm. Aytekin Bilgi ile Teğm. Vural’ı almıştım. Hepimizde ikişer tabanca ve yalnız bir genç subayda makineli tüfek vardı.
Tayyarede, bütün subayları topladım ve ne şekilde hareket
edeceğimize dair kendilerine talimat verdim. Meydana indiğimiz zaman, Tugay Komutanı Albay Süleyman Demet ve Vilayet Jandarma Komutanı Albay Hamdi Alkan tarafından karşılandık. Albay Demet, Menderes ve maiyetindekilerin kendi odasında olduğunu söyledi. Ben ve beraber gelen subaylar derhal binaya girerek üst kattaki odaya çıktık. Odaya girdiğim zaman Adnen Menderes, Tahsin Yazıcı ve Zihni Üner odanın ortasında ayakta, Hasan Polatkan kumandanın masası yanında telefonla görüşmek üzere idi. Ben ve yanımdakiler odadakilere askerce selam verdik.Adnan Menderes bana doğru ilerledi. Elimi sıktı ve vaziyet nedir gibilerinden başını bir tarafa eğerek baktı, bekledi. Kendisine ‘Silahlı Kuvvetler memleket idaresini ele aldı, benim vazifem sizi Eskişehir’e götürmektir’ dedim. Biraz duraladı. ‘Yani beni tevkif mi ediyorsunuz’ sualini sordu. ‘Sizi emniyet altına alarak Eskişehir’e götüreceğim’ cevabını verdim. ‘Suçum nedir’ dedi. ‘Ben size suç izafe etmekle vazifeli değilim’ dedim. Bu sırada Bnb. Necati Gültekin masanın yanına giderek, Hasan Polatkan’ın telefon muhaveresine mani oldu.

Adnan Menderes hepimizin yüzüne teker teker bakıyor, sanki tesir altına almaya çalışıyordu. ‘Müsaade ederseniz ben arkadaşlara istişare edeyim’ dedi. ‘Buyrun edin’ cevabını verdim. Odadan çıkmamızı arzu eden bir halleri vardı. Albay Saybaşlı da bana ‘çıkmayalım’ işareti veriyordu. Biz odayı terk etmeyince de konuşmaktan vazgeçtiler. Üsteğm. Suar ilerledi ve kendilerine tayyareye binecekleri için üzerlerinde silah araması yapacağını söyledi, üzerlerinden silah çıkmadı.

Sırası gelmişken, o esnada cereyan eden ufak bir husus üzerinde eksik hareket ettiğimi ifade etmek isterim. Hadise şu: Emekli General Tahsin Yazıcı, bilindiği gibi Kore Tugayımızın ilk kumandanıdır. Şimdi ise sakıt bir milletvekili idi. Üzerinde silah olup olmadığı araştırılırken gözleri yaşla doldu, dudakları heyecandan titremeye başladı. İşte o esnada kendisine şu suali sormamakla hata ettim: generalim, üstünüzün sizden yaşça ve rütbece çok küçük bir subay tarafından aranmasına üzüldüğünüz için mi, yoksa mensup olduğunuz şerefli Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, memleketin uçuruma gitmesinin önüne geçerek sizi bir yanlışlıkla girdiğiniz, fena bir topluluktan çekip kurtardığı için sevinçten mi ağlıyorsunuz? Belki o sıralar sorulmayan bu sorunun cevabını ileride kendisi verir.
Arama işine müteakip, kendilerini ortamıza alarak merdivenleri indik, alt odanın kapısının önünden geçerken, bir kalabalıkla karşılaşınca ‘kimsiniz siz’ dedim. İçeride 8 kadar muhafız polis, hususi kalemden ve hariciyeden birer memur vardı. Derhal silah araması yaptırarak silahları toplattım. Üzerlerinde bizim kafilenin üzerinde bulunandan fazla silah çıktı. Polisleri orada nezarette bırakarak, memurları kafileye katıp tayyareye bindik.
Önce Eskişehir’e indik, fakat tayyareden benden başka kimse indirilmedi, orada 5 dakikalık bir duraklamayı ve yeni talimatı alışı müteakip, Ankara’ya doğru havalandık. Tayyarede, Tahsin Yazıcı ve Zihni Üzer’in bana ‘ Bu harekatın başında kim var’ ve benim de kendilerine ‘ Bilmem, herhalde biri vardır’ cevabımdan başka bir konuşma geçmedi. Adnan Menderes devamlı olarak sigara içiyordu. Nihayet cebindeki paketi bitirdi, arkadaşlar kendisine sigara verdiler. Ankara’nın güvercinlik hava meydanına inip tayyarenin kapısı açılınca, başta General Burhanettin Uluç olmak üzere kalabalık bir subay grubunun heyecanla bekleştiklerini gördük. Eskişehir’deki havacıların ilk safhadaki vazifesi bitmiş, emanetler teslim edilmişti. Millet çoğunluğunun ruhen hazır olduğu ve inandığı hamle yapılmış ve başarıya ulaşmıştı. Milletimizi böyle kabus ve başarıların tekrarından tanrı korusun.

Ankara’ya yaklaşırken, uçağımız İzmir’den gelmekte olan başka bir uçakla telsiz irtibatına geçti. Uçakta Orgeneral Cemal Gürsel’in bulunduğunu, yani yönetimin başına geçecek insanın Cemal Gürsel olduğunu ancak o zaman öğrendim. Öyle bir ortamda idik ki herhangi bir kişinin kibriti çakması yeterli idi. Sorgusuz, sualsiz kendimizi bu işin içine atmış ve başarısızlık halinde başımıza neler gelebileceğini düşünmek aklımıza bile gelmemişti.

12 Mart Dönemi
12 Mart Dönemi’ne yine Muhsin Batur’un ağzından, Yeni Şafak gazetesinde çıkan ‘ 12 Mart Muhtırası’ yazı dizisinin bir bölümünü aynen buraya geçirerek devam edeceğim.

Batur: 12 Mart başarısızdı

12 Mart 1971 Muhtırası`nı kaleme alan, o dönemde Türkiye`nin en güçlü kişisi olarak belirtilen Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur, askeri müdahalelerin çözüm olmadığını söylemişti. 12 Mart Muhtırası`nın 25. yılında, 15 Ocak 1996 tarihinde, İstanbul Fenerbahçe Orduevi`nde yaptığımız görüşmede emekli Orgeneral Muhsin Batur, 12 Mart`ın başarılı olamadığını vurgulamaktan çekinmedi. 27 Mayıs İhtilali`nden sonra ülkede siyasi kamplaşmanın bitmediğini, dolayısıyla 61 Anayasası`nın öngördüğü reformların yapılmadığını, uygulamada sorunlar yaşandığını belirten Batur, o günlerde Silahlı Kuvvetler`i rahatsız eden suistimallerin bugünküler karşısında `devede kulak` kaldığını kaydediyordu.

Orgeneral Muhsin Batur, Silahlı Kuvvetler`in isteklerini Milli Güvenlik Kurulu`nda dile getirdiğini, `saman altından su yürütülmediğini` ileri sürdü. Batur, şu tespitlerde bulundu:
“25 yıl önce yapılmasını istediğimiz vergi reformu, sağlık reformu, eğitim reformu, yerel yönetimlerin kuvvetlendirilmesini sağlamak gibi konular iki askeri ihtilal ve bu kadar sivil yönetimler tarafından hâlâ gerçekleştirilemedi. Bunlar hâlâ Türkiye`nin gündeminin birinci maddesini teşkil ediyor.”

`Silahlı Kuvvetler ikiye bölündü`
Muhsin Batur, muhtıraya giden süreci ise şöyle anlatı:
“O dönemde Silahlı Kuvvetler Doğan Avcıoğlu grubu ile siyasete bulaştı ve ikiye bölündü. Bu bölünme hem devlet erkanı tarafından, hem askerler tarafından biliniyordu. Ben kendi raporumda da onu belirttim.

Peki niye onlara karşı tedbir alınmadı? Alınamadı çünkü Türkiye`yi onlar bu hale getirmemişti. Onlar da hal çaresi arıyordu. Onların hal çaresi çok katı idi. Biz uyum göstermiyorduk. Doğan Avcıoğlu`nun planına göre bütün partiler kapanacak, sendikalar kapanacak, devrim konseyi kurulacak, bütün devlet erkanı mostralık olacak, ithalat-ihracat devletleşecek… Böyle bir düzen. Ama biz hiçbir şey yapmasak alt taraftan bir hareket gelecekti. 27 Mayıs örneği gibi. Biz 12 Mart Muhtırası vererek orta yolu bulmak istedik. Ama sonunda başarılı olamadık. Yapmayı düşündüğümüz hiçbir işi yapamadık. Hâlâ aynı sorunlar Türkiye`nin gündeminde”

Cuntaları biliyorduk

12 Mart`ın 9 Mart`a yani Madanoğlu Cuntası`na karşı yapıldığını söyleyebilir miyiz?” sorusuna Muhsin Batur, şu karşılığı verdi:
“Aşağı yukarı. Ama eninde sonunda müdahale olacaktı. 9 Mart büyütülmüş bir olaydır. Bunların kadroları belliydi ve gizlisi yoktu. O hareketin toplantılarına katılan bazı generaller gelip Genelkurmay Başkanı`na bilgi veriyorlar, ikili oynuyorlardı. 12 Mart olmaz da 15 Mart olurdu. Bir müdahale kaçınılmazdı. Fakat müdahalenin 27 Mayıs yahut 12 Eylül gibi olmasına hiçbirimiz yanaşmadık. Hakikaten memlekette gerçekleştirilmesi lazım gelen bazı işler varsa işte biz müdahale ediyoruz, size süre tanıyoruz şunu Meclis yapsın dedik. Particilikten bir süre sıyrılsınlar, bir müşterek zemin bulsunlar dedik ama olmadı maalesef.”
Emekli orgeneral Muhsin Batur, konuşmasında 12 Eylül`ün 12 Mart`tan ders aldığını, aralarında en büyük farkın ise 12 Eylül`ün komuta kademesinde birlik ve beraberlik varken 12 Mart`ın komuta kademesinde uyumun olmadığını belirtti.

`TSK AYRINTIYA GİREMEZ`
Muhsin Batur, röportajda artık sivillerin kültür seviyesi ve kültürlü sivil sayısının askerleri geçtiğini söyledikten sonra şu tespitlerde bulunuyordu: “Benim görüşüm, Türkiye sıkıştığı zaman Türk Silahlı Kuvvetleri kötülüğe dur desin ve orada bıraksın, detaya girmesin. Çünkü askerlerin yetişme tarzı detaya girmeye müsait değildir. Ben valilik de yaptım ihtilal zamanında. Ama yaptım mı yaptım işte. Biz valiliğe, hukukçuluğa, maliyeciliğe hazırlanmış değiliz ki. Bu bakımdan bu işlere girmek macera olur. Biz azami dur diyelim, ötesine girmeyelim.”

12 Mart`ta dış destek yok

Muhsin Batur 12 Mart Muhtırası`na olduğu günden bu yana dış tesirlerle yapıldığının söylendiğini ancak kendisinin 3 defa ABD`ye gittiğinde kimsenin bir şey sormadığını söyledi. Batur, iddiaları şöyle yalanlıyordu: “Biz dış müdahale görmedik. Şu kanaate vardım. Amerika`yı karşına almadan ne yaparsan yap Amerika`yı çok ilgilendirmiyordu. Demokrasi varmış yokmuş bu Amerika için önemli değildir. 12 Eylül`ü de gördükten sonra bu kanaatim pekişmiştir. Eğer bizi sömürüyor iddiaları ile karşısına çıkmazsanız ABD aldırmaz ama Avrupa aldırır.” `Ordu tekrar müdahale yapar mı?` sorumuza Batur Paşa, (o günlerde post modern darbe henüz gündemde olmadığından) klasik darbenin yapılmasına hiç ihtimal vermiyor, bunun gerekçesi olarak da “Enflasyon emirle düşmez ki…” diyordu.

KAYNAKÇA
– Anılar ve Görüşler ‘Üç Dönemin Perde Arkası’, Muhsin Batur, Milliyet Yayınları
– Bay Pipo, Doğan Yurdakul-Soner Yalçın, Doğan Kitap
www.yenisafak.com.tr
HAZIRLAYAN: AHMET GÜLEŞ

Alb.Necdet Doğançay

Cuma, Haziran 29th, 2012

1926 yılında Ankara’da doğan Alb. Necdet DOĞANÇAY, 1939 yılında Kuleli Askeri Lisesi’nden, 1941’de Kara Harp Okulun’dan mezun olmuştur. Aynı yıl Britanya Kraliyet Hava Kuvvetleri Kolejinde havacılık eğitimi görmüş ve uçuş brövesini alarak 1943 yılında Türkiye’ye dönmüştür.

Çeşitli görevlerde bulunduktan sonra, 9 Temmuz 1951 tarihinde Hava Uçuş Okulları Komutanlığı emrine Bölük Komutanı olarak atanmış, böylece Hava Harp Okulu’nun kuruluşunda ve ilk komuta heyetinde yer almış ve Ağustos 1954’e kadar bu görevde kalmıştır. Bu tarihte Hava Harp Akademisi’ne girmiş ve 1956 yılında mezun olmuştur.

Bundan sonra Eskişehir ve Diyarbakır’da görev yapan DOĞANÇAY, 3 Eylül 1958’de Hava Harp Akademisi’ne öğretmen olarak atanmış ve bu görevi iki yıl sürmüştür. 2 Ağustos 1960 – 2 Eylül 1961 tarihleri arasında HAVA HARP OKULU KOMUTANLIĞI yapmıştır.

Alb.Burhan Göksel

Cuma, Haziran 29th, 2012

1916 yılında İzmit’te doğan Alb. Burhan GÖKSEL, 1933 yılında Bursa Askeri Lisesi’ni, 1935’te Kara Harp Okulu’nu, 1936’da Piyade Okulu’nu, l Ekim 1938’de Hava Okulu’nu bitirmiş, 5 nci Tayyare Bölüğü’nde pilot olarak göreve başlamıştır.

1941 yılında Harp Akademisi’ne girmiş, 1944 yılında mezun olmuştur. 1949 yılına kadar Keşif Bombardıman ve Nakliye birliklerinde pilot olarak görev yapmış, 1949 yılında Hava Kuvvetleri İnşaat Başkan Muavinliğine getirilmiştir. 1950’den 1951 yılına kadar Hava Kuvvetleri Okullar Şube Müdürlüğü yapmış ve bu arada Hava Harp Okulu’nun kurulması çalışmalarında bulunmuştur.

Bundan sonra 12 nci Hava Nakliye Üs Komutan Vekilliği, Hava Kuvvetleri Okullar Şubesi Müdürlüğü, Hava – Kara – Deniz İşbirliği Okulu öğretmenliği görevlerini yapmış ve 1954 yılında Washington Hava Ataşeliği’ne tayin edilmiştir.

30 Ağustos 1959 – 27 Mayıs 1960 tarihleri arasında HAVA HARP OKULU KOMUTANLIĞI yapmıştır.

Alb.Hikmet Tugay

Cuma, Haziran 29th, 2012

1907 yılında İstanbul’da doğan Alb. Hikmet TUGAY, 30 Ekim 1926 tarihinde girdiği Kara Harp Okulu’nu l Mayıs 1929’da bitirmiştir, Uçuş Okulu’nda uçuş eğitimini tamamladıktan sonra Diyarbakır 3 ncü Tayyare Taburu’na tayin edilmiştir.

1933’te Yeşilköy Hava Müfrezesi’nde görev yaptıktan sonra, 12 Şubat 1934’te ABD’ye pilotaj eğitimi  almak üzere gönderilmiş, 7 Kasım 1935 tarihinde yurda dönmüştür.

1935-1938 yılları arasında Eskişehir’de l nci Tayyare Alayı’nda pilotluk ve Hava Okulu’nda Sınıf Subaylığı yapmıştır.1938-1941 tarihlerinde Çorlu 5 nci Tayyare Alayında, 1945’e kadar Eskişehir Tayyare Alayı’nda çeşitli görevlerde bulunmuştur.3 Eylül 1945 -1 Ocak 1946 tarihleri arasında Hava Kuvvetleri Karargâh’ında Eğitim Subaylığı görevini yürütmüştür. Bu arada, incelemeler yapmak üzere dört ay süreyle Kahire’ye gitmiştir.

1946-1948 yılları arasında İzmir’de Filo Komutanlığı ve 2 nci Hava Tümeni’nde Eğitim Subaylığında bulunmuştur. 12 Kasım 1948’de Hava Kuvvetleri Eğitim Subaylığına atanmıştır. 28 Ağustos 1952’de 12 nci Hava Ulaştırma Üs. 21 nci Uç.Gr.K.lığına getirilmiştir. 8 Eylül 1954 – 12 Ekim 1954 tarihleri arasında l nci Hv.Kv.K.lığında bulunduktan sonra, İzmir NATO Karargâhına atanmıştır. 2 Kasım 1956 – 21 Eylül 1957 tarihleri arasında Hv. Eğt. Kor.K.lığı ve HAVA HARP OKULU KOMUTANLIĞI yapmıştır.