Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Abdulkadir Bulut

Cuma, Haziran 29th, 2012

1943 yılında Anamur’da doğan Abdulkadir Bulut, ilk ve ortaokulu Anamur’da bitirdikten sonra Akşehir İlköğretmen Okulu’na girdi ve bu okuldan 1961 yılında mezun oldu. Anamur ve Kırıkhan’da öğretmenlik yaptı. 1966’da Anamur’da öğretmenlik görevini sürdürürken ‘sol’ propagandası yaptığı gerekçesiyle Bakanlık emrine alındı ve mahkemeye verildi. 1967’de aklandı, ama Bakanlık, görevine tekrar döndürmedi. Danıştay’da açtığı davayı kazanarak 777 gün sonra görevine döndü. 1971’de yeniden tutuklandı. Öğretmenlik görevini İstanbul’da sürdürdü. 8 Ağustos 1995 günü Silifke’den Anamur’a giderken dolmuş-minibüsün kapısının açılmasıyla minibüsten düşerek hayatını kaybetti.

Şiire 1960’tan sonra başladığı halde uzun süre adını duyuramadı. Milliyet Sanat dergisinin açtığı “1974’ün En Başarılı Genç Şairi” yarışmasında “1974’ün övgüye değer şairlerinden” birisi olarak ödül aldı.

BENDE SAKLI KALAN ADIN
Bende saklı kalan adın
Şimdi fasulyelere sırık diken
Köylü kadınların ağzında
Sakız olup çiğneneceği yerde
Katılıyor onların güpegündüz
Mırıltılarla başlayan ağıtlarına

Bende saklı kalan adın
Çoktan sokulmuş olmalı
Okul çocuklarının köy yollarında
Taşların soğumuş yüzlerine
Tebeşirle yazdıkları yazıların
Aralarına

Bende saklı kalan adın
Tozlaşsa da bir nergis çiçeği gibi
Gadan alayım gene de
Bir işçinin elindeki sefertasıyla
Ve alnından sarkan susuşla
Yanyana duracak güzellikte

Melih Cevdet Anday

Cuma, Haziran 29th, 2012

Türk şair, romancı ve deneme yazarı. Çağdaş Türk şiirinin önde gelen temsilcilerindendir. İstanbul’da doğdu. Babası avukattı. 1931’de Kadıköy Ortaokulu’nu, 1936’da Ankara Gazi Lisesi’ni bitirdi. Önce Ankara Hukuk Fakültesi’ne, sonra Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’ne girdiyse de, devam etmedi. 1938 yılında sosyoloji öğrenimini için Belçika’ya gitti. Burada kısa bir süre kaldıktan sonra, II. Dünya Savaşı nedeniyle yurda döndü. 1942’den başlayarak Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nde danışmanlık, Ankara Kitaplığı’nda memurluk ve gazetecilik yaptı. 1951’de İstanbul’da Akşam gazetesinde çalışmaya başladı. Tercüman, Büyük Gazete, Tanin ve Cumhuriyet gazetelerinde fıkra yazarlığı, sanat sayfası yöneticiliği yaptı, denemeler yazdı. 1954’ten başlayarak İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro bölümünde fonetik-diksiyon öğretmenliği yaptı, buradan 1977 yılında emekli oldu. 1964-1969 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu’nda çalıştı. 1979’da UNESCO Genel Merkezi kültür müşaviri olarak Paris’e gitti. Hükümet değişince geri çağrıldı. 1983 yılında Cumhuriyet gazetesinde haftalık denemelerini sürdürmekteydi. Melih Cevdet Anday, önce Mikado’nun Çöpleri adlı oyunuyla 1967-1968 İlhan İskender Armağanı’nı aldı. Arkasından, Gizli Emir adlı romanıyla TRT 1970 Sanat Ödülleri Roman Armağanı’nı kazandı. Bunu Tarjel Vesaas’dan çevirdiği Buz Sarayı romanıyla TDK 1973 Çeviri Ödülü izledi. Teknenin Ölümü adlı şiir kitabıyla 1976 Yeditepe Şiir Aramağanı’nı, Sözcükler adlı kitabıyla da 1978 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü’nü, Ölümsüzlük Ardında Gılgamış’la da 1981 İş Bankası Ödülü’nü aldı. Melih Cevdet Anday şiire lise sıralarında başladı. Gazi Lisesi’nden arkadaşları Orhan Veli ve Oktay Rıfat’la birlikte ilk şiir denemelerini bu yıllarda yaptı. Daha sonraları “Garip” hareketi çevresinde oluşacak beraberliklerinin temeli böylece atılmış oldu. Daha lise öğrencisiyken Sesimiz adlı duvar gazetesinde edebiyata ilgileri iyice belirmişti. Anday’ın ilk şiiri 1936 yılında Varlık’ta yayımlanan “Ukte” oldu. Aynı dergide bir iki yıl yer alan ve dönemin egemen şiir tutumuna öykünen şiirlerinden sonra, 1938’den başlayarak ölçü ve uyak kurallarına boyun eğmeyen şiirlerini yayımlamaya başladı. Varlık dergisinde birlikte yaptıkları bir çıkışla, Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Türk şiirine yeni bir anlayış getirdiler. Kentte yaşayan küçük insanların sorunlarını lirizme, ahenge, sese sırt çeviren bir sadelik içinde ele alıyor, şiire girmez denilen konulara, sözcüklere özellikle ağırlık veriyorlardı. Yaptıkları denemeler edebiyat çevrelerinde büyük ilgiyle karşılandı, tartışmalara yol açtı. 1941’de çıkardıkları Garip adlı kitapta Orhan Veli’nin imzasıyla bu yeni anlayışın temel ilkeleri şöyle açıklandı: “Şiir, bütün özelliği edasında olan bir söz sanatıdır.” Bu yazıda, ölçü ve uyak sınırlamalarını kırmak, şairanelikten kurtulmak, halkın beğenisini arayıp bulmak, klasik biçimlere başvurmamak, dize düşkünlüğünden kurtulup şiirde bütünlüğe yönelmek gibi ilkeler öneriliyordu. Garip hem büyük bir ilgi ve sevgi yarattı, hem de yergiye, hatta alaylara konu oldu. Ancak Türk şiirinin genel çizgisi içinde, geleceğe uzanacak bir atılım yapılmış, şiiri kuşatan kimi kısıtlamalar sökülüp atılmıştı. Melih Cevdet Anday’ın bu dönemde, Garipçiler’in hep birlikte karşı çıktıkları şairaneliğe yatkın yönlerini bütünüyle örtmediği gözlenir. Garip’ten beş yıl sonra çıkardığı Rahatı Kaçan Ağaç’ta toplumda gördüğü yoksulluk, haksızlık gibi olgulara ince bir yergiyle karşı çıkarken, bir yandan da uyak kullanarak geleneksel Türk şiiriyle uzak bağlar kurmaktan çekinmez. Anday, 1947-1949 döneminde yayımladıkları Yaprak dergisindeki şiirlerinden oluşan Telgrafhane adlı kitabında toplumsal sorunlara bağlı konuları işlemeye daha da ağırlık verir. Bu şiirlerde dil alabildiğine yalınlaşmış, büyük kent insanının günlük konuşmalarındaki kimi deyimlerden bol bol yararlanılmıştır. Ölçü, uyak, “Garip” şiirinde dışlanan söz sanatları da yeniden şiir kurmakta yararlanılan öğeler arasına girmiştir. Bu dönemin en başarılı şiirlerinden biri olan “Tohum”da ölçü ile uyağa büyük önem verilir. Ayrıca, bütün şiir yarı gizli bir simgeyi yüklenir. 1956 yılında yayımlanan Yanyana’daki şiirlerin bu doğrultuda ilerlediği görülür. Şiire geleneksel biçimler ağırlıkla girmiş, şiir dokusuna uyaklar egemen olmuştur. Alay, ince yergi, lirizm, coşku yan yanadır. Kullanılan sözcüklerde de bir değişme göze çarpar. Önceki dönemin ağaç, deniz, bitki vb. somutluklarının yanı sıra, çağ, dünya, yeryüzü, doğa gibi soyut kavramlar kullanılmaya başlanmıştır. Şair artık belirli düşünceler üzerine araştırma yaparken, biçimin kusursuzluğuna iyiden iyiye özen göstermektedir. Süregiden bu değişim üzerine düşünürken, “Garip” anlayışının 1950-1955 döneminde, özellikle şiire yeni başlayanlar arasında olağanüstü yaygın bir etkisi olduğunu, bir zamanların yeniliğinin artık iyice eskitildiğini de gözönünde tutmak gerekir. Gerçekten de dönemin dergi sayfaları bu şiirin kötü kopyalarıyla dolmuş, şiir giderek yalnızca küçük olayların basit bir dille aktarıldığı, bütün gücü az sayıdaki dizelerin içine sıktırılmış küçük bir buluşta olan bir tür haline gelmişti. Bütünüyle birbirine benzeyen bu şiirlerin altında imza olmasa, kimin yazdığını çıkarmak nerdeyse olanaksızdı. Melih Cevdet Anday, son kitabının üzerinden uzunca bir zaman geçtikten sonra, 1963’de Kolları Bağlı Odysseus’u yayımladığında edebiyat çevrelerinde belirgin bir şaşkınlık görüldü. Daha öncenin açık, anlamını kolay ileten, tadına kolay varılan şiirinin yerini, konusunu mitolojiden alan, kapalı, tadına güç varılan bir şiir almıştı. İnsanoğlunun doğa karşısında gelişimini, “Neredeyiz? Nereden geliyoruz? Bütün müyüz, parça mıyız?” gibi zamana bağlı olmayan sorularla irdeleyen “zamansız” bir şiir. Kolları Bağlı Odysseus ve ardından gelen Göçebe Denizin Üstünde ile Teknenin Ölümü bir arada düşünüldüğünde, Anday’ın toplumsal sorunları aktarma ve uyarma gibi daha önce şiirinde yer alan kimi görevleri düzyazıya aktarıp, salt düşünsel bir şiire ulaşmak istediği görülür. Gerçekten de, 1960 sonrasında hem Türkiye genelinde, hem Türk şiir ortamında çok şey değişmiş, daha önceleri şiirin sözcülük etmeye çabaladığı kimi konular başka uzmanlık dalları tarafından gündeme getirilip tartışılmaya başlanmıştır. Anday’ın kendisi de deneme ve makaleleriyle bu tartışmalara katılabilmekte, görüşlerini bildirebilmektedir. Öte yandan şiirinin bünyesine uymayan konuları, insanlararası durumları 1965’ten sonra yayımlanmaya başlandığı romanlarında ele alabilmekte, oyunlarında çağdaş insanın yerleşik değerlerle ve düzenle çatışmasını irdeyebilmektedir. Böylelikle şiir artık kimi görüşleri aktarmak ve yaymak yerine; yaşam, doğa, dünya, tarihsellik gibi felsefenin yüzyıllar boyu uğraştığı konularda yoğunlaşmak olanağını yakalamıştır. Felsefeye bile öncülük edebilecek, biçim yönünden kusursuz, anlam yönünden okudukça derinleşen bir şiire ulaşılmıştır. Anday’ın şairliği, tüm şiirlerinin derlendiği Sözcükler’de de görülebileceği gibi durmadan gelişmiş sürekli bir gelişme göstermiştir. Yapıtları Rusça, Fransızca, İngilizce, Bulgarca, Yunanca’ya, Sırp ve Polonya dillerine çevrilmiş. UNESCO’nun Courrier dergisi 1971 yılında onu Cervantes, Dante, Tolstoy, Unamuno, Seferis ve Kawabata düzeyinde bir edebiyat adamı olarak gördüğünü açıklamıştır.

Galip Erdem

Cuma, Haziran 29th, 2012

10 Mart 1930’da Rize’nin Fındıklı ilçesinde doğan Galip Erdem, Fındıklı’da “Ofluoğlu” adı ile bilinen bir ailedendir. Babası nahiye müdürlüklerinde bulunmuş Rasim Bey, annesi Pehlivanoğulları’ndan Zekiye Hanımdır. Erdem, ailenin tek çoçuğudur. İlkokulu Fındıklı 11 Mart İlkokulu’nda bitiren Galip Erdem, babasının memeuriyeti dolayısıyla, ortaokulu Bitlis ve Siirt gibi illerde tamamladı. Babası Erzurum Narman Nahiye Müdürlüğü’ne tayin edilince, Galip Erdem de Erzurum’da lise öğrenimine başladı ve 1949 yılında liseyi bitirdi. 8 Kasım 1951’de başlayan yedek subaylık görevini, 31 Ekim 1952’de teğmen rütbesiyle bitirdi. 27 Nisan 1953’te PTT Genel Müdürlüğü Ankara Yenişehir Merkezi’nde ilk olarak memuriyete adımını attı.

7 Temmuz 1954 tarihinde memuriyetten istifa!eden Erdem, Maliye Bakanlığı Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nde tekrar işe başladı fakat 6 Ocak 1955 yılında bu görevinden ayrıldı. Daha sonra 7 Temmuz 1956’da, İETT idaresinde takip memuru olarak işe başladı. Ertesi yıl bu görevinden de ayrıldı ve Gima TAŞ’ye girdi, bu arada Ankara Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu. 1958 – 1960 yılları arasında Türk Ocakları Merkez Heyeti’nin yayın organı Türk Yurdu Dergisi’nin Genel Yayın Müdürlüğü görevinde bulunan Erdem, 23 Kasım 1959’da Bayındırlık Bakanlığı’nda Tevfik İleri’nin müşavirliği görevine başladı fakat bu görevi uzun sürmedi. “Tercüman” imzasıyla fıkralar yazan Erdem, Yeni İstanbul Gazetesi’nde fıkra yazarlığına devam etti ve İzmir’de avukat İhsan Koloğlu’nun yanında avukatlık stajını 1963 yılında tamamladı.

10 Mart 1965’te Zafer Gazetesi’nde fıkra yazarlığını sürdürdü ve aynı çalışmaya Bâbıâli’de Sabah Gazetesi’nde devam etti. 1 Temmuz 1966 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı Devlet Kitapları Müdürlüğü’ne müşavir oldu. 2 Nisan 1969’da tekrar fıkra yazarlığına başladı ve “Bizim Anadolu” Gazetesi’ndeki bu çalışması, 31 Aralık 1969’a kadar devam etti. Galip Erdem, daha sonra Başbakanlık Plan ve Prensipler Dairesi’nde danışman olarak görev aldı. 31 Aralık 1969’da, istifaen ayrıldığı 30 Haziran 1973 tarihine kadar, danışmanlık görevini sürdürdü. 1 Şubat 1974’te Ortadoğu Gazetesi’nde tekrar fıkra yazarlığına başladı. Bir yıl sonra da, 10 Eylül 1975’te Başbakanlık Müşaviri oldu. 22 Temmuz 1981 tarihinde Turizm ve Tanıtma Bakanlığı’nda Genel Müdürlük Müşavirliği’ne nakledildi ve 24 Şubat 1982’de, yirmi yıl üzerinden emekli oldu. Erdem daha sonra Avukatlığa başladı ve Mamak’ta görülen ünlü MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nın avukatlığını üstlendi.

1987’de Meray’da (Merzifon Yağlı Tohumlar A.Ş.) yönetim kurulu üyeliği, Konya Şeker Fabrikası’nda denetçilik görevinde bulundu. 1987 yılında Sosyal Güvenlik Eğitim Vakfı Başkanlığı görevini üstlendi.

15 Ağustos 1989’da Namık Kemal Zeybek’in bakanlığı döneminde Kültür Bakanlığı APK Başkanlığı’na APK uzmanı olarak tayin edildi. 17 Eylül 1990’da, üçlü kararname ile Bakanlık Müşavirliği’ne getirildi fakat daha sonra Fikri Sağlar tarafından müşavirlikten alınıp 7 Mayıs 1992’de aynı bakanlıkta tekrar APK uzmanlığına tayin edildi. Bu görevde iken 10 Mart 1995 tarihinde yaş haddinden emekli oldu. 1966’da evlenen ve 1974’de boşanan Galip Erdem’in 1969 doğumlu Bilge Erdem adında bir kızı vardır.

Ülkücü Hareket’in fikri ve siyasi gelişiminde büyük katkılar sağlayan Erdem, 12 Mart 1997’de Ankara Gazi Hastanesi’nde vefat etti ve cenazesi 14 Mart 1997 Cuma günü Ankara Kocatepe Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Cebeci Asri Mezarlığı’na defnedildi.

Galip Erdem; Karakedi (1950), Türk Yurdu (1959), Tercüman (1960), Ölçü (1960), Son Havadis (1961), Düşünen Adam (1962), Yeni İstanbul (1962-1963), Sabah (1965), Zafer (1966), Devlet (1969), Töre (1971), Bozkurt (1974), Ortadoğu (1974), Hergün (1977), Ocak (1978), Yeni Sözcü (1981), Bakış (1981) adlı gazete ve dergilerde Köşe yazıları, fıkra ve makaleler yazdı.

Can Yücel

Cuma, Haziran 29th, 2012

1926 yılında İstanbul`da doğdu. Türkiye’nin ilk Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel‘in oğlu olan Can Yücel, orta öğrenimini Ankara Erkek Lisesi’nde tamamladıktan sonra, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Klasik Filoloji Bölümü’nde okudu. İngiltere’de Cambridge Üniversitesi`nde eğitimini sürdüren Yücel, bir süre Londra’da BBC Radyosu’nda çalıştı. Türkiye’ye dönüşünde Bodrum’da turist rehberliği yapan Yücel, daha sonra İstanbul’a yerleşti ve bağımsız çevirici olarak yaşamını sürdürdü.

Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında “Yenilikler”, “Beraber”, “Seçilmiş Hikayeler”, “Dost”, “Sosyal Adalet”, “Şiir Sanatı”, “Dönem”, “Yöne”, “Ant”, “İmece”, “Papirus” adlı dergilerde yazdı. “Yeni Dergi”, Birikim”, “Sanat Emeği”, “Yazko Edebiyat” ve “Yeni Düşün” dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965″ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. İlk şiirlerini 1950 yılında “Yazma” adlı kitapta toplayan Can Yücel, “toplumsal sorunların yarattığı izlenimlerin ağırlığından kurtulmak istermiş gibi” kimi taşlama, kimi bıçak ile işleyen duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti.

Ünlü dünya şairlerinden çevirdiği şiirleri biraraya getirdiği “Her Boydan” adlı kitabı 1959 yılında yayımlanan Yücel, yapıtlarını “Yazma” (1950), “Sevgi Duvarı” (1973), “Bir Siyasinin Şiirleri” (1974), “Ölüm ve Oğlum” (1976), “Şiir Alayı” (1981), “Rengarenk” (1982), “Gökyokuş” (1984), “Canfeda” (1987), “Çok bi Çocuk” (1988), “Kısadevre” (1990) ve “Kuzgunun Yavrusu” (1990) adlı kitaplarda topladı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaretten yargılanan Yücel, 18 Nisan seçimlerinde ÖDP`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. Yücel, 12 Ağustos 1999’da öldü.

Uğur Arslan

Cuma, Haziran 29th, 2012

3 Aralık 1972 İstanbul’da dünyaya gelen Uğur Arslan, 1978 yılında İstanbul Karagümrük Muallim Naci İlköıretim okuluna başladı. 1982 yılında burayı bitirdikten sonra Özel Ortadoğu Kolejin’de eğitimini devam ettirdi. Özel Ortadoğu Koleji’ni bitirdikten sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’ne başladı. Buradan mezun olduktan sonra bir fabrikada çalışmaya başladı fakat kısa bir süre sonra ayrılmak zorunda kaldı. Daha sonra Ak Radyo’da radyoculuk ve hemen ardından, bir yıl sonra Kanal 7’de sunuculuk ve sonrasında program yapımcılığına başladı. Bir yıl sunuculuk, spikerlik eğitimini aldı, ardından da Amerika’da New York Film Akademisi’nde yönetmenlik eğitimi aldı.

Temmuz 1999’da New York’da ilk kısa filmini çekmeye başlayan sanatçı, bir ay sonra askerlik görevini yapmak üzere Türkiye’ye döndü ve askerliğini İzmir Narlıdere’de yaptı. Daha çok yazdığı ve seslendirdiği şiirleriyle tanınan sanatçı Arslan, Deniz Feneri adlı TV programını sunmakta ve Deniz Feneri Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği’nin Yönetim Kurulu Başkanlı’ğını yapmaktadır.

İsmail Başaran

Cuma, Haziran 29th, 2012

İsmail Başaran, 1910 yılında Bursa/İznik Müşküle Köyünde doğdu.

Gençlik yıllarında bir nedenle Bursa Cezaevi’ne girdi. Cezaevinde Nazım Hikmet’le tanışmasıyla yaşama bakışı bütünüyle değişti. Nazım Hikmet’in yönlendirmesiyle şiire başlayan Başaran, şiirinde kendi köyüyle ilgili duyarlılıklara ağırlık verdi.

Yön, Edebiyat 76, Güney Sanat, ve Edebiyat 81 gibi dergilerde şiirleri ve kendisiyle yapılan söyleşileri yayımlandı.

Buğday Direniyor adlı bir şiir kitabı çıkardı. Son yıllarda yaşlılığı ve rahatsızlığı nedeniyle köyü Müşküle’den çıkamadı ve 24 Aralık 1989’da yaşama gözlerini yumdu.

Mehmet İsmayıl

Cuma, Haziran 29th, 2012

Mehmet İsmayıl, 1 Kasım 1939 yılında Kuzey Azerbaycan’ın Tovuz ilçesine bağlı Esrik köyünde doğdu. O daha duvardan tuta tuta ilk adımlarını atmaya başlamıştı ki, karşısına babası Mürşit Bey’i elinden alan İkinci Cihan Harbi çıktı ve annesi Gülzar Hanım’ım himayesinde büyüdü.

İlk ve orta öğrenimini köyde yapan Mehmet İsmayıl, 1964 yılında Azerbaycan Devlet Üniversitesi’ni bitirdikten sonra, 1975 yılında Moskova’da Maksim Gorki adına Dünya Edebiyatı Enstitü bitirdi. Daha çok erken yaşlarda çeşitli işlerde çalışmak durumunda kaldığından hayatı yakından tanımak fırsatı buldu:

1966-1973 yıllarında Azerbaycan Radyo-Televizyonunda büyük redaktörlük,1975-1983 yıllarında Cafer Cabbarlı Film Stüdyosunda baş redaktörlük görevlerinde bulundu.1983-1987 yılları arasında Işık Neşriyatı’nın Genel Müdürlüğünü yaptı.

1988 yılında yayın hayatına başlayan ve Azerbaycan halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesinde büyük rol oynayan Gençlik Dergisi’nin kurucusu ve baş redaktörü oldu.300.000 tiraja ulaşan bu dergi, Rus tanklarının Azerbaycan’a girdiği günlerde kelleyi koltuğa alarak Vatan mücadelesine öncülük etti.

Daha Azerbaycan’da Latin alfabesine geçit karara bağlanmamıştan önce Azerbaycan öğrencileri için “Gençlik” Dergisinin bünyesinde tarihte ilk kez kendisinin hazırlamış olduğu “Alfabe” ve “Oku” ders kitaplarını 500.000 tirajla yayınlatıp kullanılmak için okullara

yaydırdı.

1986-1997 Yılları arasında Azerbaycan Yazarlar Birliğinin sekreteri olan şair,aynı zamanda Azerbaycan Cumhuriyeti Genc Yazarlar Edebî Birliğinin rehberi idi.Azerbaycan yazarlarının birkaç kuşağının sanatkar gibi olgunlaşması onun adı ile bağlıdır.

Halk harekatının öncülerinden olan şair, Azerbaycan’ın istiklâl mücadelesi verdiği o zor günlerde Azerbaycan Radyo-Televizyon Genel Müdürlüğünde bulundu ve halkın ruhuna tercüman oldu. 1993-1995 Yılları arasında Bakû Özel Tefekkür Üniversitesinde hocalık

yaptı.

1995-1996 yılında Türk Dil Kurumunun Sözlük Projesinde uzman olarak görev aldı. 1996 yılında Çanakkale’de 18 Mart Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı.

1997 yılında Bakû Devlet Üniversitesinde Doktorasını savundu.1997 yılından doçentlik payesi alan Mehmet İsmayıl’ın gerek bir bilim, gerekse de bir sanat adamı gibi eserleri dünyanın 50 fazla diline aktarılarak yayınlanmıştır.

Dağlar adlı ilk şiiri,1956 yılında yayınlanan şairin, Ana elleri (1966),Dünyaya Bakıyorum (1969),Akşamlar,Sabahlar(1972),Söz Vaktinde Açılır(1976), Koymayın Dünyayı Adileşmeye (1978),Bahtıma Düşen Gün (1980),Daha Yaşamaya Değer (1981), Savaş ve Zafer (1983), Dünya Bizim Evimizdir (1984), Ümide Bağlı Kılıçlar (1986), Aman Teklik Elinden

(1989), Seçilmiş Eserleri (1992) Alfabe (Ders kitabı), (1992), Oku (Ders kitabı), 1992,Halk Türküleri (Çevri, tertip, önsöz), ( 1992). H. N. Atsız, Bozkurtlar (Çevirme ve Önsöz),( 1993), Yaş Altmışa Dayandı (İlmi araştırmalar toplusu) ,2000,Molla Penah Vâgif , Yaralı Turna, (2002) adlı kitapları vardır.

Bunların dışında,eserleri ellinin üzerinde dünya dillerine çevrilen şairin,Türkiye’de, Rusya’da ve Kazakistan’da on kitabı yayınlanmıştır.Bir bilim adamı ve sanatkar gibi otuzu aşkın ülkede

tertiplenen sempozyumlara, şiir festivallerine katılarak ülkesini temsil eden etmiştir. Kendisi de çeşitli ülke sanatçılarından bir çok eseri tercüme ederek Azerbaycan Türkçe’sine kazandırmıştır.

Bir sanatçı olarak Mehmet İsmayıl, 1969 yılında Azerbaycan Gazeteciler birliğince,Altın Kalem;1978 yılında Azerbaycan Gencler Birliği’nce,Gençlik;eski Sovyetler Birliği’nce, Ostrovski ödüllerine laik görülmüş ve Türkiye’de de gerekli ilgiyi gören ünlü şair, 1996

yılında Türkiye Diyanet Vakfı’nca her yıl Kutlu Doğum Haftası münasebetiyle düzenlenen şiir yarışmasının galibi oldu.Yine 1997 yılında Türkiye Yazarlar ve Sanatkarlar Vakfı’nca Türk Dünyasına Hizmet Ödülüyle mükafatlandırılmıştır.On beş kadar belgesel filmin

senaryosunu yazmış ve şiirlerinin bir çoğu müzisyenlerce bestelenmiştir.

Hasan Dede

Cuma, Haziran 29th, 2012

Nefesleriyle ünlü bir Bektaşi şairi Hasan Dede’nin 16. yüzyılda yaşadığı sanılmaktadır. Bir süre Konya’nın Karaman ilçesinde yaşadı. Sonra Ankara’nın Kalecik ilçesine bağlı Hasan Dede Köyü’nün bulunduğu Teke Salan’da bir Bektaşi tekkesi kurdu. Topladığı askerlerle I. Viyana Kuşatmasına katıldı ve bunun karşılığı olarak da kendisine bir çiftlik verildi. Seydili aşiretinden bazı obaları da çevresinde toplayıp Hasan Dede köyünü kurdu.

Demir Özlü

Cuma, Haziran 29th, 2012

Demir Özlü, 9 Eylül 1935 tarihinde İstanbul‘un Vefa semtinde doğdu. Öykü ve roman yazarı Tezel Özlü‘nün ağabeyidir. Ödemiş İstiklâl İlkokulu, Ödemiş Ortaokulu, İstanbul Kabataş Lisesi‘nde (1953) okudu. İlk şiiri Kabataş Lisesi öğrencilerinin çıkardığı Dönüm Dergisi ve daha sonra Türk Dili dergisinde yayınlandı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘ni bitirdi (1959), avukatlık yaptı. 1961-62 ders yılında Paris‘te, Sorbonne Üniversitesi‘nde felsefe okudu. 1950’li yıllarda, yazar arkadaşlarıyla Mavi ve a dergisi adlı genç edebiyat dergilerini çıkardı. Edebiyat araştırmacılarının Bunalım Edebiyatı adını verdikleri yazın akımının öncülerinden biri oldu.

“Hikâyelerinin yapısını varoluşçu ve gerçeküstücü öğelerle oluşturdu, entelektüel ve esrarlı havasıyla yalın gerçekçilerin karşıtı bir yazar oldu.” (Behçet Necatigil)

1979 yılında Stockholm‘a gitti. On yıl Türkiye’ye dönmedi. 1989 yılından bu yana Türkiye ile İsveç arasında yaşamakta. Yurtdışında olduğu yıllarda, başta Berlin olmak üzere, birçok Avrupa kentinde yaşadı.

Türkiye’ye döndüğünde 4 yıl asistanlık yaptığı İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Felsefesi ve Metodoloji Kürsüsü‘ndeki görevine siyasal eylemleri nedeniyle son verildi. Mesleği olan avukatlığa döndü.

12 Mart döneminde bir süre tutuklu kaldı. Daha sonra İsveç’e döndü ve orada yazdığı bir yazı nedeniyle kovuşturmaya uğradı. 1986’da yurda dön çağrısına uymadığı için vatandaşlıktan çıkarıldı.

İsveç Yazarlar Birliği ve İsveç Pen Kulübü üyesi olan Özlü, 1989’da Türkiye’ye döndü.

Ödülleri:
1963 TDK Öykü Ödülü (Soluma ile)
1988 Sait Faik Hikaye Armağanı (Stockholm Öyküleri ile)
1990 Orhan Kemal Romal Armağanı (Bir Yaz Mevsimi Romansı ile)
1996 Dünya Kitap Dergisi Yılın Kitabı Ödülü (İthaka’ya Yolculuk ile)
1998 Yunus Nadi Roman Ödülü (İthaka’ya Yolculuk ile)
2004 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü (Amerika 1954 ile)

Yapıtları:
Bunaltı (Öykü,1958)
Soluma (Öykü,1963)
Boğuntulu Sokaklar (Öykü,1966)
Bir Uzun Sonbahar (Roman,1976)
Bir Küçükburjuvanın Gençlik Yılları (Roman,1979)
Aşk ve Poster (Öykü,1980)
Bir Beyoğlu Düşü (Anlatı,1985)
Berlin’de Sanrı (Anlatı,1985)
Stockholm Öyküleri (Öykü,1988))
Bir Yaz Mevsimi Romansı (Roman,1990)
Sürgünde 10 Yıl (Anı,1990)
Berlin Güncesi (Günce,1991)
Ne Mutlu Ulysses Gibi (Gezi,1991)
Siyasi Yazılar (Deneme,1993)
İstanbul Büyüsü (Öykü,1994)
Tatlı Bir Eylül (Roman,1995)
İthaka’ya Yolculuk (Roman,1996)
Borges’in Kaplanları (Eleştiri-Deneme,1997)
Balkur’da Akşam Yemeği (Düzyazı Şiirler ve Bir Öykü,1997)
Paris Güncesi (Günce,1999)
Geçen Yaz Kentte Kızlar (Öykü,2001)
Şapka,Deniz Kıyısı ve Yüz (Öykü,2003)
Kentler, Kadınlar Yazarlar (Eleştiri-Deneme,2003)
Samuel Beckett’in Terzisi (Eleştiri-Deneme,2003)
Amerika 1954 (Roman,2004)
Dalgalar (Roman,2006)

Enis Batur

Cuma, Haziran 29th, 2012

Şair, Deneme Yazarı, Yayıncı. Şair kimliğiyle bir yandan büyük projesini, “Opera” adlı epik şiirini sürdürürken bir yandan lirik şiirler ve deneysel metinler yazıyor. Denemeci kimliğiyle Türkiye’nin ve dünyanın kültür ortamıyla hesaplaşıyor; kendi öğrenme, kurcalama merakının sonuçlarını okurlarıyla paylaşıyor; içinde bulunduğumuz ortamda bir insanın bir hayat projesi olmasının, bu projeyi sürdürmesinin koşulları üzerinde düşünüyor. Yayıncı kimliği ile 1970’den bu yana Türkiye’nin kültür ortamında bir şeyleri değiştiriyor; Türkçe kitap raflarındaki gedikleri kapatmaya çalışıyor. Yazdıkları ve yaptıklarıyla kimileri için yol gösterici bir ışık oldu, devam etme, kendi yolunu arama gücü verdi. Öte yandan, büyük sermayenin (Yapı Kredi Bankası) emrine girdiği; Kendi “eküri” sini yeteneğe bakmadan gözettiği; çok şey bilme çabası içinde bir şey yapamaz hale geldiği; çok kitap yayınladığı; Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur‘un oğlu olduğu için eleştirildi.

Yaşamöyküsü
28 Haziran 1952’de Eskişehir’de doğdu. Çocukluğu Eskişehir ve Napoli’de, ilkgençlik yılları İstanbul ve Ankara’da geçti. 1973’de gittiği Paris’te dört yılı aşkın bir süre yaşadıktan sonra Ankara’ya döndü. Askerliğini Çankırı’da yaptı. 1983’de İstanbul’a yerleşti.

Batur, Çağdaş Kent dergisini 1982’de çıkardı, ilk sayısıyla birlikte dergi sıkıyönetim tarafından yasaklandı. 1983’de Avrupa Ülkeler Ansiklopedisi’ni, 1984’de İslâm Ülkeleri’ni yayına hazırladı, İstanbul’dan Göreme’ye Kültür Mirasımız eklerini Milliyet için yönetti. 1987-88 arası Şehir dergisini çıkaran ekibin başında yeraldı. 1990 sonrası şehir monografilerine yöneldi: İstanbul için Şehrengiz ile başlayan dizide Ankara, Ankara ile Üç İzmir’in çatılarını oluşturdu. Tarih Vakfı’nın İstanbul Ansiklopedisi’ne ve İstanbul dergisine katkıda bulundu. Yeryüzü Sûretleri, Bir Beyoğlu Fotoromanı, Demir Yol sergilerinin sunumlarını üstlendi. İstanbul ile ilgili metinleri, Fransa’da Omnibus’un İstanbul kolektifinde yeraldı, Ara Güler’le birlikte Fata Morgana’da İstanbul des Djinns’i imzaladı. Paristanbul, Türk Edebiyatında Paris, çiftdil yayımlanan Okyanusa Bakan Bir Odada Üç Türk Yazar seyyah-yazar deneyimlerini aktardığı öteki kolektif yayınlardan birkaçı. Bunlara, 2001-2002 döneminde hazırladığı, çift dil yayımlanan iki oylumlu antolojisini eklemek gerekir: Avrupa Güneşinin Doğduğu Yere Yolculuk ve Beş Kıtada Türk Seyyahları.

İlk yazısı 1970’de, ilk kitapları 1973’te yayımlandı.

Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Dairesi Başkanlığını (1979-1980), Milliyet’in kültür servisi ve yan yayınlar yöneticiliğini (1983-1984), Milliyet Büyük Ansiklopedi’nin (1986) ve Dönemli Yayıncılık’ın genel yayın yönetmenliğini (1987-1988) yaptı; 1988’den beri Yapı Kredi Yayınları’nda çalışıyor. Yazı, Oluşum, MEB, Tan, Gergedan, Şehir, Sanat Dünyamız, Kitap-lık, Cogito, Arredemento Dekorasyon, Fol gibi dergilerin hazırlanışında sorumluluklar üstlendi; Remzi Kitabevi’nin (1990-1993), TRT’deki “Okudukça” programının (1994-1999) yayın danışmanlığını yaptı;

Açık Radyo’nun kuruluşuna katkıda bulundu ve “Şifa, Şifre, Deşifre” programını gerçekleştirdi; UNESCO’nun “Göreme’den İstanbul’a kültür mirasımız” kampanyasını (1984) yönetti, Cumhuriyet, Milliyet, Dünya, Aydınlık gazetelerinde, Yeni Gündem, P-Eki, Express, 2000’e Doğru dergilerinde 1978-1998 arası düzenli haftalık yazılar yazdı; yurtdışındaki çeşitli dergilerde ürünleri yayımlandı: Poesia, Il Ebbro Quaterno, Letters Internationales, Quarterly West, Tabaccaria, Podium, Kelk, Connaissance des Arts, Talismen, Didale.

Şiirleriyle Cemal Süreya, Altın Portakal, Sibilla Aleramo ödüllerini, denemeleriyle TDK ödülünü kazandı.

Kitaplarından Opera üzerine Ahmet Oktay’ın kitabı İsrafil’in Sûru ve bir sempozyumun bildirilerini biraraya getiren “Opera Odağında Enis Batur Şiiri”, yapıtları üzerine yazılmış yazılardan bir seçmeyi derleyen “Otuz Kuş Bakışı”, Hatice Aynur’un hazırladığı “Enis Batur Bibliyografyası 1970-1995” ve Cem Akaş’ın “Belkienisbatur” adlı eserleri hakkındaki başlıca kaynaklardır.

Batur, 1998-1999 akademik yılından 2002-2003 eğitim ve öğretim yılına dek Galatasaray Üniversitesi’nde ders verdi.

Eserleri

1. Şiir
Papirüs, Mürekkep, Tüy: Seçme Şiirler 1973-2002 (YKY: 2002, ISBN 975-080-420-1)

1.1. Lirik Şiirler
Tuğralar: Lirik Şiirler 1973-1984 (1985 / Üçüncü basım: Remzi Kitabevi: 1993, ISBN 975-14-0424-X)
Perişey (1992 / Üçüncü basım: Altıkırkbeş Yayın, 1998)
Kanat Hareketleri: Lirik Şiirler 1993-1999 (Altıkırkbeş Yayın: 2000)
Darb ve Mesel -Arka Şiirler (Altıkırkbeş Yayın: 1995)

1.2. Dramatik Şiirler
Doğu – Batı Dîvanı (YKY: 1997, ISBN 975-363-654-7)
Ağırlaştırıcı SebeplerDîvanı (Altıkırkbeş Yayın: 2003)

1.3. Yazı Şiirler
Nil (1975 / Dördüncü basım: Altıkırkbeş Yayın: 1998)
İblise Göre İncil (1979 / Dördüncü basım: Altıkırkbeş Yayın: 2001)
Kandil (1981 / Dördüncü basım: Altıkırkbeş Yayın: 2001)
Sarnıç (1985 / Dördüncü basım: Altıkırkbeş Yayın: 1996)
Koma Provaları (Altıkırkbeş Yayın: 1990)
Sütte Ne Çok Kan (Altıkırkbeş Yayın: 1998)
Opera 1 – 4004 (Altıkırkbeş Yayın: 1996)
Abdal Düşü: Düzyazı Şiirler 1998-2002 (Altıkırkbeş Yayın: 2003, ISBN 975-8467-73-5)

1.4. Deneysel Metinler
Ondört+X+4 deneysel metin (Tipografik yorum: Savaş Çekiç) (C Yayınları: 1994)

1.5. Şiir Alıştırmaları
Taşrada Ölüm Dirim Hazırlıkları (Oğlak Yayınları: 1995)
Not: Ayrıca, Yazılar ve Tuğralar Şiirler 1973-1987 (B/F/S Yayınları: 1987).

2. Düzyazı
2.1. Yazınsal / Eleştirel Denemeler
Şiir ve İdeoloji (1979 / İkinci basım: Mitos Yayıncılık: 1992)
Yazının Ucu Yazınsal Denemeler 1976-1993 (YKY:1993, ISBN 975-363-221-5)
E/Babil Yazıları (YKY: 1995, ISBN 975-363-389-0)
Seyrûsefer Defteri (YKY: 1997, ISBN 975-363-470-6)
Aciz Çağ, Faltaşları (YKY: 1998, ISBN 975-363-815-9)
Smokinli Berduş: Şiir Yazıları 1974-2000 (YKY: 2001, ISBN 975-08-0234-9)
Patates (Sel Yayıncılık: 2003, ISBN 975-570-199-7

2.2. Özel Ansiklopedi
Kediler Krallara Bakabilir (1990 / Üçüncü basım: Sel Yayıncılık: 2002, ISBN 975-570-0157-5)
Gönderen: Enis Batur (1991 / İkinci basım: Sel Yayıncılık: 2000, ISBN 975-570-104-4)
Kırkpare (1993 / İkinci basım: Sel Yayıncılık: 2001, ISBN 975-570-125-7)
Su, Tüyün Üzerinde Bekler (1999 / Fevkalâde genişletilmiş 2. Baskı: Sel Yayıncılık: 2003, ISBN 975-570-074-9)
Kurşunkalem Portreler (1999 / İkinci basım: Sel Yayıncılık: 2000, ISBN 975-570-092-7)
Yazboz ( Sel Yayıncılık: 2001, ISBN 975-570-115-X)

2.3. Günebakan Yazılar / Söyleşiler
Günebakan I: Alternatif: Aydın (Ark Yayınları: 1995, ISBN 975-7260-11-8)
Günebakan II: Saatsiz Maarif Takvimi (Ark Yayınları: 1995, ISBN 975-7260-12-6)
Söz’lük (Düzlem Yayınları: 1992)
Türkiye’nin Üçlemi (Papirüs Yayınevi: 1998, ISBN 975-6999-40-3)

2.4. Başkalaşımlar
Başkalaşımlar I-X (1992 / İkinci basım: YKY: 2000, ISBN 975-363-054-9)
Başkalaşımlar XI-XX (YKY: 2000, ISBN 975-08-0243-8)

2.5. “İçbükeyler”: Gezi, Günlük
Yolcu (İyi Şeyler Yayıncılık: 1996, ISBN 975-563-048-1)
İki Deniz Arası Siyah Topraklar ve Kesif ve ¿ (1996, 1997 / Genişletilmiş İkinci Basım: YKY: 2002, ISBN 975-363-618-0)
Issız Dönme Dolap (YKY: 1998, ISBN 975-363-817-5)
Amerika Büyük Bir Şaka, Sevgili Frank, Ama Ona Ne Kadar Gülebiliriz? New York Seyahatı (YKY: 1999, ISBN 975-08-0184-9)
Kum Saatından Harfler: Sokulgan Okur İçin İçbükeyler (YKY: 2001, ISBN 975-08-0293-4)
Şehren’is (Literatür Yayıncılık: 2002, ISBN 975-843-167-6)
Başka Yollar (YKY: 2002, ISBN 975-080-462-7)
Bekçi (Oğlak Yayınları: 2003, ISBN 975-329-407-7)
Mazruf ( Okuyanus: 2004, ISBN 975-8420-86-0)
PARİS, ecekent (YKY: 2003, ISBN 975-08-0687-5)

2.6. “Yapılmış Kitaplar”
Bu Kalem Bukalemun (1986 / İkinci basım: YKY: 1997, ISBN 975-363-693-8)
Bu Kalem Melûn ( YKY: 1997, ISBN 975-363-694-6)
bu kalem un(ufak) ( Okuyanus: 2004, ISBN 975-8420-92-5)

2.7. “Roman Denemeleri”
Acı Bilgi: Fugue Sanatı Üzerine Bir Roman Denemesi ( YKY: 2000, ISBN 975-08-0213-6)
Elma: Örgü Teknikleri Üzerine Bir Roman Denemesi ( Sel Yayıncılık: 2001, ISBN 975-570-144-3)
Bir Varmış Bir Okmuş: Sözümona Düzmece bir Wilhelm Tell Hikâyesi ( Sel Yayıncılık: 2002, ISBN 975-570-179-6)
Kravat ( Sel Yayıncılık: 2003, ISBN 975-570-188-5)

2.8. Sanat Kitapları
Fatma Tülin / Bir (İki) Sergi Öncesinden Tablolar (Sel Yayıncılık: 1999, ISBN 975-578-08-1)
İlhan Berk / Mağara Ressamı, Sapkın Nakkaş, Nâmahrem Kalem (YKY: 2000, ISBN 975-08-0004-4)
Defter (Selçuk Demirel ile birlikte) (YKY: 2001, ISBN 975-08-0289-6)
İmgeleri Kim Dinler? (YKY: 2004, ISBN 975-08-0753-7)

3. Antoloji
Kara Mizah Antolojisi (Hil Yayın: 1987)
Modern Dünya Edebiyatı Antolojisi (Dönemli Yayıncılık: 1988)
Gütenberg Gökadasına Gezi (YKY: 1992, ISBN 975-363-070-0)
Unutulmuş Şiirler Antolojisi (YKY: 1994)
Modernizmin Serüveni: Bir “Temel Metinler” Seçkisi 1840-1990 (YKY: 1997, ISBN 975-363-632-6)
Râbia Hâtun: “Tuhaf Bir Kıyâmet” + 41 Şiir (YKY: 2000, ISBN 975-08-251-9)
Sel Yayıncılık / Geceyarısı Kitapları Dizisi
Sahici Trenler İçin Oyuncak Kitap (YKY: 2003, ISBN 975-08-0694-8)

4. Şehrengiz
İstanbul İçin Şehrengiz (YKY: 1994, ISBN 975-363-005-0)
Üç İzmir (YKY: 1994, ISBN 975-363-107-3)
Ankara Ankara (YKY: 1994 , ISBN 975-363-230-4)

Eserlerinden Örnekler

TILSIM ve TRAJEDİ

Bir ucunda Trajedi vardı bu kalemin,
Tılsım öteki ucunda. Uyuduğumda kim
uyanıyordu içimde, hangimiz sürdürüyordu
gündüşlerini, hangi yüzüm kanıyordu,
neden bir ucu seçip sivriltiyordum da
köreliyordu o an öteki uçtaki güdülerim,
kalemin bir ucunda Trajedi, Tılsım
benden yanaydı: Nereye çevirirsem çevireyim
öfke doğuruyordu hüzün doğuruyordu öfke:
İki ucunda kalemin
ebabil kuşları taş topluyordu.
Gelecek ardımda kalmış bir melek:
Defterim dolmuş, bir tek hece taşım için
karasız bir beyit oyalıyor şimdi beni.
Köprüler, dehlizler ve tünellerden geçtim,
oğullarım dağınık bir başkaldırı kavmi,
kızlarım sonsuza ayarlı birer arayış tohumu,
bu kadını sevmiştim: Koptu gitti dünyamdan,
sönmüş fer. Bu kadını da: doyamadığım.
Bir de onu: Yanıbaşımda fırtına gibi yaşayan,
tül gibi ölen. Yalnızım artık, nasıl yalnız
yaşamışsam gamlı bir şahinken.
Defterlerim dolu: Yaklaştım, erişemedim
Sancının ortasında, huzur kutbuna teğet,
varacağım noktaya doğru ilerlerken
ondan uzaklaştım belki de. Yandı canım
biricik olanı kendime ayırırken,
gün geldi içimde biriken ağu
çekti benden dışımda biriken uyumu:
Karanlık, sinsi, delici bir çağda
kırdım tek tek elimdeki kelimeleri.
Herşey geçti sonra, ben kaldım —
bir de bende bana direnen doğrular
ve yanlışlar: Hassas terazi, dik merdiven,
birkaç bozuk kum saatı, dilini unuttuğum
bir pusulayla gecelerimi paylaştığım
o tuhaf hayvanlar: Akrep ve örümcek,
semender ve şahin ve ebabil kuşları
taş topluyorlardı. Doğaya baktıkça
içimde dinlenen tufan insana baktıkça
kabardı; seyrek ve acemiydi kaçışlarım,
yüzümü döndüm nerede yakıcı bir hal
görsem, duydum ağızdan kaçırılmış
bir heceyi bile, bir tuzak kazıp
içinde salıvermek için mutlak bir av
bekledim.
Böyle başladı ve sürdüydü önümdeki katışıksız
yokuş: Sandım ve inandırdım belki,
gönlümü ve aklımı dağlamamış hiçbir işarete
oysa inanmadım. Hazırdım her an
kurduğum çadırı söküp yolcu çıkmaya,
kaldım burada: İğne ve ağ, ipek ve masal,
sis ve köpük arası yazdım öykümü defterden
deftere: Aradım bulamadım altın anlamı,
ama farkettim altındaki anlamı — uyanıp
kan içinde bir gece, sivrilttim öteki ucu
iyice
Etrafımdaki nesneler cansız mı, kıpırtı
dolu: Dokunsam kendi dillerine çevirecekler
bende bildiklerini: Bu saatı ben durdurtmuştum,
ben çıkartmıştım bu yüzüğü, bile bile kırdığım
fanus ile bir başkasının kırdığı fanusu neden
içiçe geçirmiştim? İşte masam, kurutma kağıdım,
çocukluğumdan bu yana bana eşlik eden bir çift
kemik zar. İşte duvardaki ölü resimler,
yerdeki bu boz halı, başucumda yatağımın
opalin bir lamba ve siyah deri kaplı derin
defterler: Dokunuyorum ve dile geliyor
yıldan yıla bu odaya sinen saf korku
Biraz daha arınmış ışık gerek bana,
biraz daha koyu bir mürekkep,
biraz daha felç sağ elim ve parmakları için,
biraz daha zaman ve bu zamandan geçmek:
Birkaç soluk boyu belki, belki birkaç çağ için
biraz daha cüret
ve korku,
Tılsım ve Trajedi gerek.

Mehmet Emin Yurdakul

Cuma, Haziran 29th, 2012

Türkçü düşünür M.Emin Yurdakul İstanbul’da doğdu. Babası Salih Reis, Anası Emine Katundur. Mütevazı bir ailenin çocuğudur. “Saray Mektebi” adlı sıbyan okulundan sonra, Beşiktaş Askeri Rüştiyesine girdi. Siyasal Bilgiler Fakültesine girmişse de bitirmeden ayrılmış, Babiali Sadaret Kalemine katip olara işe başladı. 1893’te Rüsmüat Evrak Müdürü oldu. Bu arada, Selanik’te “Asır, gazetesinde” “Cenge Doğru” şiiri yayınlanır. Bu şiir kendisine büyük ün kazandırır.

Daha sonra Erzurum’da, Hicaz’da Sivas’ta valilik yaptı. İstifa ederek İstanbul’a geldi.

Arkadaşlarıyla “Türk Yurdu” Dergisini çıkardı. Ve 1912 yılında Türk Ocağını kurdu. Ocağın ilk kurucu genel başkanı oldu. Bilahare Erzurum valiliğine getirildi. Musul’dan milletvekili seçildi. Milli Mücadeleye katıldı. Ankara’ya geldi. Şarkikarahisar, Urfa, İstanbul Milletvekillerinde bulundu, Milli Şair Unvanı verildi. Ocak 1944’te İstanbul’da öldü.

Ahmet Muhip Dıranas

Cuma, Haziran 29th, 2012

Cumhuriyet dönemi şairlerinden Dıranas, 1909 yılında Sinop’un Salı köyünde dünyaya geldi. Ortaöğrenimini Ankara Erkek Lisesi’nde tamamladı. Lisedeki edebiyat öğretmenleri Faruk Nafiz Çamlıbel ve Ahmet Hamdi Tanpınar, şiir sevgisinin gelişmesinde etkili oldular.  Ankara Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde çalıştı (1930-1935). Ankara Hukuk Fakültesi’ne iki yıl devam ettikten sonra İstanbul’a gitti, Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi ve burayı bitirdi. Bu arada Güzel Sanatlar Akademisi’nde kütüphane memurluğu yaptı. Dolmabahçe Resim ve Heykel Müzesi resim yardımcılığında bulundu.

1938’de Ankara’ya döndü ve CHP Genel Merkezi’nde Halkevleri Kültür ve Sanat Yayınları’nı yönetti. Ağrı dolaylarında askerlik görevini yaptıktan sonra, Ankara’da Çocuk Esirgeme Kurumu Yayın Müdürü, Kurum Başkanı (1957-1960), daha sonra İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi oldu. Devlet Tiyatrosu Edebî Kurul Başkanlığı, Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. Politikaya atılarak Zafer gazetesinde yazılar yazdı. Birkaç kez DP’den milletvekili adayı olduysa da seçilemedi. Yayımlanan ilk şiiri, “Ankara Lisesi’nden Muhip Atalay” imzasıyla Milli Mecmua’da çıkan “Bir Kadına” adlı şiirdir (15 Eylül 1926).

Hece şiirinin son kuşağı denilebilecek şairler arasında Ahmet Muhip Dıranas, çağcıl Batı şiirine (Baudelaire, Verlaine) en yakın, kendinden bir iki kuşak sonrası şairler üzerinde, az sayıda şiirle bile olsa, uzun süre etkili olan bir şairdir. O da hocası Tanpınar gibi az yazmış, seyrek yayımlamış, şiirlerini şiire başladıktan nerdeyse elli yıl sonra (1974) kitaplaştırmıştır. Gerek Fransız şiiri, gerekse kendinden önceki kuşaktan ustaları Ahmet Haşim ve Ahmet Hamdi Tanpınar’dan aldığı etkileri sanatına yedirerek özgün bir şiire ulaşmıştır. Hece ölçüsü sınırlarında kalarak ama durak ve vurgu yerlerini değiştirerek gelenekselde çağdaşlığı yakalayan, çağrışım gücü yüksek, yurdu, insanı ve doğası ile barışık, alışılmadık deyiş örgüsüyle unutulmaz şiirler yazdı. Şiirlerinde aşk, tabiat, ölüm, hatıralar, sığ olmayan bir anlatımla ve düşündürücü boyutlar içinde verilmiştir.

Ahmet Muhip Dıranas, 21 Haziran 1980 yılında Ankara’da öldü.

FAHRİYE ABLA
Hava keskin bir kömür kokusuyla dolar,
Kapanırdı daha gün batmadan kapılar.
Bu, afyon ruhu gibi baygın mahalleden,
Hayalimde tek çizgi bir sen kalmışsın, sen!
Hülyasındaki geniş aydınlığa gülen
Gözlerin, dişlerin ve ak pak gerdanınla
Ne güzel komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Eviniz kutu gibi küçücük bir evdi,
Sarmaşıklarla balkonu örtük bir evdi;
Güneşin batmasına yakın saatlerde
Yıkanırdı gölgesi kuytu bir derede.
Yaz, kış yeşil bir saksı ıtır pencerede;
Bahçende akasyalar açardı baharla.
Ne şirin komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Önce upuzun, sonra kesik saçın vardı;
Tenin buğdaysı, boyun bir başak kadardı.
İçini gıcıklardı bütün erkeklerin
Altın bileziklerle dolu bileklerin.
Açılırdı rüzgârda kısa eteklerin;
Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla.
Ne çapkın komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Gönül verdin derlerdi o delikanlıya,
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın,
Hâlâ dağları karlı Erzincan’da mısın?
Bırak, geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hâtırada kalan şey değişmez zamanla,
Ne vefalı komşumuzdun sen, Fahriye Abla!

Ziya Osman Saba

Cuma, Haziran 29th, 2012

30 Mart 1910’da İstanbul’da doğan Cumhuriyet dönemi şairlerimizden Ziya Osman Saba, Mütareke yıllarında yatılı olarak başladığı Galatasaray Lisesi’nden 1931 yılında, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden 1936 yılında mezun oldu. Saba, Hukuk Fakültesi’nde iken Cumhuriyet gazetesi muhasebe servisinde, mezuniyetinden sonra Emlak Kredi Bankası’nda çalıştı. Daha sonra Milli Eğitim Basımevi’nde tashih bürosu şefliği yaptı. Kalp hastalığı üzerine evine çekilerek Varlık Yayınevi’nin yayın işleriyle meşgul oldu.

İlk şiirleri Servet-i Fünun (Uyanış) dergisinde çıkan Ziya Osman Saba, Yedi Meşale şairleri arasındadır. Bu topluluğun şiir anlayışını, yaşamının sonuna dek sürdüren tek şairdir. İçe dönük bir şair olan Ziya Osman Saba, bu özelliğini şiirlerinde de göstermektedir. Kendine özgü üslubuyla hikayeler de yazan Saba, bir İstanbul yazarı olarak çevresindeki değişimin içinde hep incelikleri, güzellikleri aradı.

Şiirlerinde çocukluk ve ilk gençlik anılarına bağlılık, yaşamın küçük mutluluklarından duyulan sevinç, acıma duygusu, iyilik düşüncesi, İstanbul sevgisi, Tanrı’ya şükran, ölüm gerçeğini kabulleniş gibi konuları, gözlemci ve dışavurumcu bir tarzla genellikle hece ölçüsüyle, ama kimi zaman serbest ölçüyü de kullanarak işlemiştir.

Şiirlerini Sebil ve Güvercinler, Geçen Zaman, Nefes Almak kitaplarında toplayan şair, hikayelerini de “Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi” ile “Değişen İstanbul” kitaplarında bir araya getirdi. Yazar Ziya Osman Saba, 29 Ocak 1957’de İstanbul’da öldü.

Derman İskender Över

Cuma, Haziran 29th, 2012

küçük İskender mahlasıyla tanınan Derman İskender Över, 28 Mayıs 1964 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne girdi ve beş yıl eğitim gördü. Kendi arzusuyla bıraktığı tıp eğitimini takiben İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’ne de üç yıl kadar devam etti. Ağır basan sanat hayatı onu akademik ortamdan kopartarak edebiyat ve sinemaya sürükledi.

‘Marjinal şair’ olarak tanınmaya başlaması 1985 yılıdır. Günümüze değin bunca yıllık süreye onlarca şiir ve özgür metin, bir günlük, üç roman, iki özel derleme, bir inceleme, bir antoloji olmak üzere birçok kitap sığdırdı. Kimi Avrupa ülkelerinde çıkan antolojilerde şiirleri basıldı. Kanada’da yayımlanan Descant adlı edebiyat dergisinin Türkiye özel sayısında, ABD’de ise Murat Nemet Nejat’ın ‘eda’ kavramında yoğunlaştığı Türk şairlerinden çeviri antolojisinde kendine yer buldu. 2000 yılında İtalya’da düzenlenen Avrupalı Genç Şairler Yarışması’nda (La Giovane Poesia D’europa Nel 1999) ilk ona girdi ve bu şairlerle birlikte kitaplaştırıldı. Yine aynı yıl içersinde uzun zamandır sinema dalındaki jürisinde de yer aldığı Orhon Murat Arıburnu Ödülleri’nde ‘Bir Çift Siyah Deri Eldiven’ adlı şiir kitabıyla birincilik alarak ödüllendirildi. İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Fotoğraf Bölümü master öğrencilerine ‘Postmodernizmin Görsel Malzemeye Etkisi’ üzerine bir seminer verdi. 2001 yılında Almanya’da, 2002’de de Hollanda’nın çeşitli şehirlerindeki etkinliklerde konuşmacı olarak ve şiir performanslarıyla yeraldı. 2003 yılında Berlin’de düzenlenen İlk Türkiyeli Eşcinseller Kongresi’nde bu konudaki dekleresini okudu. 2004’te Newyork’ta ve Kuzey Carolania’da üniversitelerde konuşma yaptı ve tek kişilik okuma gecelerine konuk oldu. Ayrıca Türkiye’de farklı üniversitelerde ve liselerde panellere, workshop’lara katıldı. 2005 ODTÜ Bahar Şenliği’nde ODTÜ Genç Yazarlar Topluluğu için bir açıkhava söyleşisine konuk olarak katıldı. Bir dönem seslendirme, senaristlik, radyo programcılığı, şiir matineleri de yapan küçük İskender, içlerinde ‘Ağır Roman’ ve ‘O Şimdi Asker’in de bulunduğu beş filmde de oyuncu olarak rol aldı. Halen Varık, Adam Sanat, Yasak Meyve, Kaçak Yayın adlı dergiler ağırlıklı olmak üzere yazmaya ve kitaplaşmış eserlerini yayımlamaya devam etmektedir.

Kitap listesi

Şiir
* Gözlerim Sığmıyor Yüzüme (1988 / Adam Yayınları)
* Erotika (1991 / Adam Yayınları)
* Yirmi5April (1994 / YKY)
* Periler Ölürken Özür Diler (1994 / Gendaş)
* Suzidilara (1996 / Adam Yayınları)
* Güzel Annemin Hayal Gücü (Tek Baskılık Kitap) (1996 / Hera Şiir Kitaplığı)
* Ciddiye Alındığım Kara Parçaları (1997 / YKY)
* Papağana Silah Çekme! (1998 / Om Yayınları)
* Alp Krizi (Tek Baskılık Kitap) (1999 / Çalıntı Yayınları)
* Gözyaşlarım Nal Sesleri (1999 / Adam Yayınları)
* Bir Çift Siyah Deri Eldiven (2000 / Adam Yayınları)
* İpucu Bırakma Sanatı (2000 / Om Yayınları)
* Bahname (2000 / Om Yayınları)
* Klarnet (2001 / Om Yayınları)
* Kahramanlar Ölü Doğar (2001 / Om Yayınları)
* Çürük Et Deposu (2001 / Adam Yayınları)
* Bir Nedeni Yok Yalnızca Öptüm (2002 / Om Yayınları)
* Eski Kral Deposu (2002 / Adam Yayınları)
* Siyah Beyaz Denizatları (Toplu Şiirler I) (2003 / Gendaş)
* Barudî (Kürtçe Çeviri) (2003 / Piya)
* Dicle ile Fırat (2004 / Gendaş)
* Bir Daha Bana Benzeme Angel! (2004 / Varlık)

Serbest Metinler
* Dedem Beni Korkuttu Hikâyeleri (1992 / Parantez)
* İkizler Burcu Hikâyeleri (1993 / Parantez)
* 666 (1994 / Gendaş)
* The Kırmızı Başlıklı İstasyon Şefi (1996 / Parantez)
* Belden Aşağı Aşk Hikâyeleri (1996 / Parantez)
* Pop H’art (1997 / İnkılâp)
* Balık Burcu Hikâyeleri (2000 / Parantez)
* Made In Hell (2001 / İnkılâp)
* Insectisid (2002 / Stüdyo İmge)
* Necronomicon / Ölüm Kitabı (2004 / Turuncu Medya)
* Burç Hikayeleri (2005 / Sel Yayıncılık)

Romanlar
* Flu’es (1998 / Parantez)
* Cehenneme Gitme Yöntemleri (1999 / Parantez)
* Zatülcenp (2000 / İnkılâp)

Özel Derlemeler
* Kanlı Lağım Fareleri’den küçük İskender’e (2001 / Stüdyo İmge)
* Aşk Şiirleri Kolonisi (2004 / Everest)

İnceleme / Eleştiri
* Şiirli Değnek (1995 / YKY)
* Eflatun Sufleler (2002 / Gendaş)
* Rimbaud’ya Akıl Notları (2004 / Alkım)

Günce
* Cangüncem (1996 / Gendaş)

Ahmet Arif

Cuma, Haziran 29th, 2012

Hasretinden Prangalar Eskittim adlı tek şiir kitabıyla çok geniş bir okur kitlesine ulaşan Ahmed Arif  Ahmed Arif 21 Nisan 1927’de Diyarbakır’da doğdu, aynı kentte yaptığı ortaöğreniminden sonra Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi.

1950’den sonra siyasi görüşleri nedeniyle sık sık tutuklanıp uzun süreler cezaevinde yattığı için öğrenimi yarım kaldı. Ankara gazetelerinde teknik sekreterlik, düzeltmenlik gibi işlerde çalıştı. 1948-1954 arasında Yeryüzü, Beraber, Seçilmiş Hikayeler, Yeni Ufuklar, Kaynak dergilerinde yayımlandığı şiirlerden sonra uzun bir suskunluk dönemine girdi. İçinde 19 şiir bulunan Hasretinden Prangalar Eskittim 1968’de yayımlandı ve şiir kitaplarından görülmedik bir baskı sayısına ulaştı.

Ahmed Arif ilk şiirini Garip şiirinin baskın olduğu dönemde yayımladığı halde bu akımdan etkilenmedi. Nazım Hikmet’in açtığı yolda kendine özgü bir şiir oluşturdu.

Ahmet Arif 2 Haziran 1991’de Ankara’da öldü.

Ali Şir Nevai

Cuma, Haziran 29th, 2012

1441’de Herat’ta doğdu. Babası Timur’un meliklerinden Sultan Ebu Said’in veziri Kiçkine Bahşi idi. Ali Şir Nevai’nin ilk eğitimini babası verdi. Daha sonraki eğitimine Horasan ve Semerkant’ta devam etti. Sultan Hüseyin Baykara ile okul arkadaşı idi. Hatta okurken aralarında kim devlet idaresine geçerse diğerini unutmamak üzere sözleşmişlerdi. Sultan Hüseyin Baykara, Herat’ta yönetimin başına geçince sözleştikleri gibi Ali Şir Nevai’yi aradı. Onun Semerkant’ta olduğunu öğrendi ve Maveraünnehir Meliki Ahmet Mirza’ya bir mektup yazarak Ali Şir Nevai’yi kendisine göndermesini istedi. Ali Şir Nevai, Ahmet Mirza’nin adamları tarafından Herat’a götürüldü. Sultan Baykara onu önce mühürdar yaptı daha sonra vezirlik görevine tayin etti. Görevi sırasında bol bol kitap okumak, ilim çevreleriyle sohbet etmek ve araştırma yapmak imkanı bulan Ali Şir Nevai, bir süre sonra yaptığı işten sıkılmaya başladı. İstifasını Hüseyin Baykara’ya sunduysa da kabul edilmedi. Aksine Esterabad Valiliği’ne tayin edildi. Ali Şir Nevai, valilik görevinde fazla durmadı ve 1490 yılında ayrıldı. Valilik görevinden ayrıldıktan sonra bilim ve sanat konularında yoğunlaşan Ali Şir Nevai, 1501 yılında doğduğu şehir olan Herat’ta vefat etti. Şiirlerini Türkçe ve Farsça yazan Ali Şir Nevai, Arapçayı da çok iyi öğrenmişti. Meşhur ilim adamlarından Molla Cami, onun şiir arkadaşlarındandır. Kaşgarlı Mahmut’tan sonra Türk diline en büyük hizmet eden kişi olarak tanınan Ali Şir Nevai, Muhakemet-ül Lügateyn adlı kitabında Türkçe ile Farsça’yı karşılaştırarak pek çok yerde Türkçe’nin üstünlüğünü savunmuştur. Nevai, bu kitabını Türkçe’yi bırakarak eserlerini Farsça verenlere ithafen yazmıştır. Ali Şir Nevai, Türkçe yazdığı şiirlerinde Nevai, Farsça yazdığı şiirlerinde ise Fani mahlaslarını kullanmıştır. Ali Şir Nevai’nin dördü Türkçe, biri de Farsça olmak üzere beş ayrı divanı vardır. Türkçe divanlarının genel adı Hazain-ül Maani’dir. Türkçe divanlarını, Garaibü’s-Sağir, Nevadir-üş Şebab, Bedayi-ül Vasat ve Fevaidü’l- Kiber adları altında yazmıştır. Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse’si ile Türk edebiyatında ilk hamse yazan Ali Şir Nevai’nin divanlarından hariç 18 ayrı eseri daha vardır.

Tevfik Fikret

Cuma, Haziran 29th, 2012

24 Aralık 1867’de İstanbul’da doğan Tevfik Fikret’in asıl adı Mehmet Tevfik’tir. Çocuk yaşta annesinin ölümü, onu hayatı boyunca etkiledi. Ortaöğrenimini önce Mahmudiye Rüştiyesi’nde, sonra da Galatasaray Sultanisinde yaptı. Burada Recaizade Ekrem’in öğrencisi oldu. Duygulu kişiliği onu genç yaşlarda şiire yöneltti. 1888’de Galatasaray’ı bitirdikten sonra Hariciye Nezareti İstişare Odası’nda (Dışişleri Bakanlığı Enformasyon Dairesi), kâtip olarak göreve başladı. Yeterince çalışmadan para aldığı gerekçesiyle buradan ayrıldı.

Daha sonra tekrar çeşitli memurluklarda bulundu. Ek iş olarak Ticaret Mekteb-i Alisi’nde hat ve Fransızca öğretmenliği yaptı. 1891’de Mirsad Dergisi’nin açtığı şiir yarışmasında birinciliği kazanınca, edebiyat çevrelerinin dikkatini üstüne çekti. 1892’de Galatasaray Sultanisi’nin ilk bölümüne Türkçe öğretmeni atandı. 1894’te Hüseyin Kâzım Kadri ve Ali Ekrem Bolayır’la birlikte Malûmat Dergisi’ni çıkartmaya başladı. 1895’te hükümetin bütçede kısıntı yapma gerekçesiyle memur maaşlarının yüzde onunu kesmesine tepki olarak Galatasaray’daki görevinden istifa etti ve inzivaya çekildi.

1896’da, eski öğretmeni Recaizade Ekrem’in aracılığıyla Servet-i Fünun Dergisi’nin yazı işleri yönetmenliğine getirildi. Aynı yıl Robert Koleji’ne Türkçe öğretmeni olarak tayin edildi. Sultan Abdülhamid yönetimine muhalif olan Batıcılar, muhalefetlerinde uzun süre başarı sağlayamayınca bu durum onları toplumdan kaçış düşüncelerine sürükledi ve Tevfik Fikret’teki “inziva” düşüncesini daha da derinleşti. Bu düşünce, Servet-i Fünun yazarlarınca da benimseniyordu.

Bir ara hepsi birlikte Yeni Zelanda’ya gitmeyi, daha sonra Hüseyin Kâzım’ın Manisa’nın bir köyündeki çiftliğine yerleşmeyi düşündüler. Ama Fikret’in “Yeşil Yurt” şiirinde de açıkça görülen bu sıla ütopyası ve birlikte yaşama özlemi bir türlü gerçekleşmedi. Servet-i Fünuncular arasında görüş ayrılıkları başlamıştı. Bazıları dergiden ayrıldılar. Bir süre sonra Fikret de derginin sahibi ile anlaşamayarak yazı işleri yönetmeliğini bıraktı. Bütün zamanını Robert Koleji’nde geçirmeye başladı. 1901’de “inziva” düşüncesini gerçekleştirmek amacıyla Rumelihisarı’nda Robert Koleji’nin yanında, planlarını kendisinin çizdiği Aşiyan adlı evi yaptırmaya başladı.

Bugün Tevfik Fikret Müzesi olan Aşiyan, 1905’de tamamlandı. Fikret, eşi ve oğlu Haluk’la birlikte buraya yerleşti. Çok az insanla görüşüyordu. “Sis”, “Sabah Olursa”, “Bir Lahza-i Taahhur” bu dönemin ürünleridir. Bu arada babasının, arkasından da, kızkardeşinin hayatlarını kaybetmesi onu çok etkiledi. Bu döneminde, özgürlük getireceğine inandığı İttihat ve Terakki’yi destekliyordu. 1908’de de, II.Meşrutiyet’in ateşli savunucuları arasına katıldı. Meşrutiyet’ten sonra “inziva”sından çıktı, eski arkadaşlarıyla barışarak, Hüseyin Kâzım ve Hüseyin Cahid’le birlikte Tanin Gazetesi’ni kurdu. Ama, gazete İttihat ve Terakki’nin yayın organı durumuna getirilmek istenince buna karşı çıkıp, Hüseyin Cahid’le kavga ederek oradan da ayrıldı.

Yeni yönetimin önerdiği maarif nazırlığı görevini de geri çevirdi. Bu göreve getirilen Abdurrahman Şeref’in çağrısıyla, Galatasaray Sultanisi’nin müdürü oldu ve bir süre önce yanmış olan okulun onarımını üstlendi. Bu arada, toplantı salonunu mescitin üstüne yaptırdığı gerekçesiyle ağır eleştirilere uğradı. O günlerde 31 Mart Olayı patlak verdi. Fikret, olayı protesto amacıyla önce kendini okulun kapısına zincirle bağlattı, ertesi gün de istifa etti. Ancak öğrencilerin ve maarif nazırı Nail Bey’in ısrarlarıyla tam yetkili olarak göreve döndü. Ama sekiz ay sonra, yeni maarif nazırı Emrullah Efendi’yle anlaşamayarak bir daha dönmemek üzere Galatasaray’dan ayrıldı.

Darülmuallim ve Darülfünun’daki görevlerinden de istifa etti ve yeniden Aşiyan’a çekildi. Artık, İttihat ve Terakki İktidarı’na da muhalif olmuştu. 1912’de Meclis’in kapatılması üzerine, bu olayı Meclis’in 1878’de kapatılmasına benzeterek “Doksan Beşe Doğru” şiirini yazdı. Bunu “Han-ı Yağma”, “Sancak- Şerif Huzurunda” gibi şiirler izledi. İttihat ve Terakki’nin fedailerince izlenmeye başlandı. Modern pedagoji ilkelerine uygun bir okul açmak, yeni bir edebiyat dergisi çıkartmak gibi tasarıları olduysa da bunları gerçekleştiremedi.

O günlerde, ağır şeker hastalığına yakalanmış olduğu anlaşıldı. 1914’te kolu şiştiği için bir ameliyat geçirdi. Tedaviye yanaşmaması sonucunda hastalığı iyice artarak ölümüne neden oldu. 19 Ağustos 1915’te İstanbul’da öldü.

Hüseyin Baykara

Cuma, Haziran 29th, 2012

Hüseyin Baykara 1430 yılında Herat’da doğdu. Uzun süre Cürcah Mazenderan hükümdarlığı yaptı. Sonra Horasan’da da hükümdar oldu. Baba ve ana soyundan Timurlenk’e uzanır. Büyük babası Mirza Baykara ve babası Mirza Mensur’dur. 36 yıl süren hükümdarlığı sırasında halkın sevgisini ve saygısını kazanmıştı.

Hüseyin Baykara, hükümdarlık vasıflarının en güzeli olan adaletle yönetmek, şiire ve şairlere değer vermek, kültürü korumak ve memleketinde sulh ve ataletin yerleşmesine çalışmak gibi özellikleriyle yüksek bir insan ve büyük bir hükümdardır.

Hüseyin Baykara bilime, sanata ve sanatkarlara değer veren, onları koruyan, adaleti seven büyük bir Türk hükümdarıdır. Kendisi de kahraman bir savaşçı olduğu kadar güçlü bir şairdi.

Hüseyin Baykara sarayına bilgin, sanatkar ve şairleri toplayarak bir Baykara Meclisi kurmuştu. Onun sarayında Türk ve İran edebiyatı büyük bir gelişme yolu buldu. Meşhur Ali Şir Nevaî, Hüseyin Baykara’nın en yakın dostu ve veziri idi. Baykara Meclisinde ünlü Molla Cami de bulunurdu. Hüseyin Baykara kendisi de bir şairdi. Meclisü’l-Uşşâk adlı bir eseri ile bir divanı vardır. Bu divanda Türkçe ve Farsça şiirleri toplanmıştır.

Hüseyin Baykara, Herat’ı bir kültür çevresi haline getirdi. Birçok okullar açtı. Oraya uzak yerlerden toplanan öğrencileri koruyarak onları hazinesinden verdiği para ile okuttu. Zamanında bilim ve edebiyat parlak bir döneme girdi. Baykara, 1505 yılında öldü.

Aldous Huxley

Cuma, Haziran 29th, 2012

Dünyaca ünlü İngiliz şair ve yazar Aldous Huxley, 1894’te İngiltere’de dünyaya geldi. On altı yaşında, geçirdiği bir rahatsızlık sonucu bir yıl kör kalması, Huxley’in iç dünyasını keşfetmesine olanak verdi. Yirmili yaşlarının başında şiir ve öyküler yazmaya başlamasına karşın, yazın dünyasında ilk tanınışı “Crome Yellow / Krom Sarısı” (1921) adlı romanıyla oldu. Bunu izleyen romanları Antic Hay (1923), Those Barren Leaves (1925) ve Point Counter Point (1925), Huxley’nin çağdaş toplumun kusurlarını zekice olduğu kadar, acımasızca yargıladığı birer dahiyane taşlamadır. En bilinen eseri olan Cesur Yeni Dünya’nın (1932) da aralarında bulunduğu birçok romanında yazarın, II. Dünya Savaşı öncesinde tehlikeli bir şekilde kontrolden çıkmakta olduğunu hissettiği toplumun karmaşasına gösterdiği düşünsel tepkiler kolaylıkla hissedilebilir.

Darwin’in ateşli savunucularından ünlü biyolog Thomas Henry Huxley’in torunu, yine ünlü biyolog Sir Juilan Huxley’in kardeşiydi. Annesi şair ve denemeci Matthew Arnold’ın yeğeniydi. Babası Leonard Huxley ise Cornhill dergisinin sahibi ve yöneticisiydi. Bilimi ve edebiyatı birleştiren bu entelektüel miras Huxley’in dünyaya bakışının temelini oluşturdu. 1908-1914 yılları arasında yaşadığı üç sarsıcı olay; annesinin ölümüyle ailesinin dağılması, Eton’da öğrenciyken onu neredeyse kör olma noktasına getiren göz hastalığı ve kardeşinin intiharı Huxley’in tüm gençliğini etkiledi ve hayatında silinmez izler bıraktı. Yazar, yaşamının sonuna kadar göz hastalığıyla savaşmak zorunda kaldı.

1916-1920 yılları arasında, daha çok Fransız Simgecileri’nin etkisini taşıyan şiirlerden oluşan dört kitap yayımladı. Askerlikten muaf tutulan Huxley, bir süre bir çiftlikte tarım işçisi olarak çalıştı. 1919’da Maria Nys ile evlendi. Kısa öykülerinin yer aldığı Limbodan (1920) sonra kendisini üne kavuşturan “Crome Yellow / Krom Sarısı” (1921) adlı ilk romanı yayımlandı. Romanı F. Scott Fitzgerald övgüyle karşıladı. 1923’ten sonraki yıllarının büyük bölümünü İtalya’da geçiren Huxley, 1930-1937 arasında Güney Fransa’da yaşadı. 1925’te yayımlanan romanı “Those Barren Leaves / Şu Kısır Yapraklar”ı W. B. Yeats İngiliz romanına felsefenin dönüşü olarak değerlendirdi.

Huxley’in ilk “fikir romanı” sayılan “Point Counter Point / Ses Sese Karşı” (1928) ününü daha da pekiştirdi. Ama ona asıl ününü “Brave New World / Cesur Yeni Dünya” (1932) adlı gelecekçi yergi romanı sağladı. Huxley, 1937’de ABD’ye gitmek üzere Avrupa’dan ayrıldığında ününün doruğundaydı. Aynı yıl ikliminin gözlerine iyi geleceği inancıyla Kaliforniya’ya yerleşti ve ölünceye kadar orada yaşadı. 1954 yılında yayımlanan “The Doors of Perception / Algı Kapıları” (1954) ve devamı niteliğindeki “Heaven and Hell / Cennet ve Cehennem” (1956) geniş yankılara yol açtı. Kitap “beat kuşağı”nın başucu yapıtlarından biri oldu. The Doors topluluğu adını bu kitaptan esinlenerek aldı, ayrıca yapıt The Beatles’in Sergeant Pepper albümüne esin kaynağı oldu. 1955’te Maria Huxley öldü. Aldous Huxley, bir yıl sonra psikoterapist Laura Archera ile evlendi.

1958 yılında “Brave New World Revisited / Yeniden Ziyaret Edilen Cesur Yeni Dünya” yayımlandı. 1962’de yayımlanan “Island / Ada” son romanıdır. Aynı yıl Los Angeles’deki evi yandı. Huxley, kendi sözleriyle artık “mülksüz ve geçmişi olmayan” bir adamdı. Huxley, 22 Kasım 1963’te Hollywood’daki evinde hayata gözlerini yumdu.

1940’lı yıllardan sonra Doğu mistisizmine ilgi duymaya başlayan Huxley’nin; bir yaşam boyu sürdürdüğü arayışını, ölmeden bir yıl önce yazdığı “Ada” adlı romanında, Zen Budizm’inde noktaladığını anlıyoruz.

Nikos Kazancakis

Cuma, Haziran 29th, 2012

Yirminci yüzyılın en önemli Yunanlı yazar, şair ve düşünürlerinden biri olan Nikos Kazancakis, 1883 yılında Girit’te doğdu. 1906’da Atina Hukuk Okulu’ndan mezun olduktan sonra çalışmalarını Paris’te sürdüren Kazancakis, Balkan Savaşları sırasında gönüllü olarak Yunan Ordusu’na katıldı. Savaştan sonra birçok Avrupa ve Asya ülkesini dolaşarak gezi yazıları yazdı. Edebiyatın birçok alanında yapıtlar veren Nikos Kazancakis, düşünce adamı olarak Nietzsche ve Bergson’un çalışmalarıyla Hıristiyanlık, Marksizm ve Budizm’in etkisi altında kaldı. Eserlerinde bu farklı bakış açılarını sentezlemeye çalıştı.

1927’de düşünce yapısını ortaya koyan en önemli eseri “Askitiki” yayınlandı. 1938 yılında 13 yıl boyunca üzerinde çalıştığı epik şiirleri “Odysseas”ı, Homeros’un bıraktığı yerden Odyseeia’nın anlatım biçimini koruyarak yazdı. Bu geniş şiirsel çalışma 33.333 mısradan oluşmaktadır.

Pratik yaşam bilgileri yazara, daha sonraları gazetecilik konusunda olsun, ticari konularda olsun, belli yetenekler kazandırdı. Bu arada, I. Dünya Savaşı sonrasında hükümetin danışma kurulunun başkanlığını yaptı, birçok yurtdışı gezilere çıktı. Bu geziler sırasındaki anılarını, daha sonraları kitap halinde toplamayı başardı.

Bu arada birçok oyun ve hikaye yazdı, çeviriler yaptı dini-felsefi denemeler yazdı. Yunanistan’ın faşist istiladan kurtulup bağımsızlığına kavuşmasından sonra, ilerici görüşlere sahip bir politikacı olarak politik yaşama atıldı. 1945-1946 yılları arasında Liberal Sophuli Hükümeti içerisinde sandalyesiz bakan olarak görev yaptı.

Kazancakis, diğer birçok yazar gibi yaşamının son yıllarında ünlendi. 1956 yılında Viyana’da Uluslararası Barış Ödülü’nü aldı. 1957 yılında Almanya’da öldükten sonra Girit’i çevreleyen Venedik surlarının kale burçlarından birinin altına gömüldü. Yapıtlarında, doğup büyüdüğü yer olan Girit’in özgünlüğüne kendi, derin gözlem ve duygularını katarak eşine az rastlanan bir dil yaratan Kazancakis’in Türkçe’ye çevrilen yapıtları; Zorba, Allah’ın Garibi, Kaptan Mihalis, El Greco’ya Mektuplar, Günaha Son Çağrı, Kardeş Kavgası ve Yeniden Çarmıha Gerilen İsa’dır.

ZORBA

Zorba, Yunanlı ünlü yazar Nikos Kazancakis’in olgunluk dönemi ürünü (1946). Ağır ve suskunlukla yüklü geçen karanlık bir dönemin tadı buruk ilk meyvesi. Nikos Kazancakis, çağdaş Yunan edebiyatının ancak buzlucam ardından seçilebilen, tedirgin ve büyük kişiliklerinden biri olarak çok tartışıldı, yanlış bilindi, az sevildi. Zorba adlı bu romanı, onun kendisiyle giriştiği bir tür sessiz hesaplaşma sayılabilir. Geçmişin, elden kayıp giden zamanın ve insanın temel yanılgılarının bir kez daha gözden geçirilmesidir bu roman.

Zorba aracılığıyla Kazancakis, özyaşamının yenilgiler ve soru işaretleriyle dolu bir bilançosunu çıkarır. Bu bağlamda ele alınınca, bu roman, Zorba ile yazarın yaşam öykülerinin çizili sınırları arasında sonsuz atkı ve çözgülerle sokunmuş büyülü bir kumaştır denebilir. Baştan sona sürekli bir arayışı, sonu gelmez çabaları yansıtan bir kanaviçedir. İnsanı arayışın serüvenidir… ‘Korkmamayı, yaşamı sevmeyi ve ayakta durabilmeyi bana o öğretmişti’ diyor yazar. Gerçekten de Zorba, bir yaşam kılavuzudur. Özgür ufukların ve özgür insanların simgesidir. Bugün Nikos Kazancakis’in mezar taşında yazılı olanlar, doğrudan Zorba’nın ağzından dökülmüş yazgı sözcüklerini andırıyor: ‘Hiçbir şey ummuyorum; hiçbir şeyden korkmuyorum; özgürüm.’

ALLAH’IN GARİBİ

Assisi’li Francesco’nun Tanrı’yı ararken çektiklerini anlatıyor Allahın Garibi’nde Kazancakis. Francesco, gençliğinde zevk ve eğlence düşkünlüğüyle bütün Assisi’de parmakla gösterilen bir delikanlı. Daha sonra Assisi’nin iftihar ettiği bir aziz.

Pencere altlarında sevgilisine serenat yapan aşık Francesco, meyhane arkadaşlarıyla şehirde tertip ettiği eğlencelerle de şöhretli. Fakat bunlar onun kişisel hırsını tatmin etmeye yetmez. Sonunda sırf ün kazanmak için savaşlara katılır ve küstah bir şövalye olarak döner memleketi Assisi’ye. Ve olan olur. İçinde, ta yüreğinde Tanrı’nın sesini işitir ve onu aramaya başlar. Dünyadan el etek çekerek, bütün düşkünlere, bütün yoksullara, bütün günahkârlara gönlünü açıp Tanrı’nın istediği yoldan yürümeye başlar.

O’nun Tanrı’ya götüren yolunda; bedenin istekleri yerine, ruhun istekleri geçerlidir. Açlık, dünya malından vazgeçme, insanın acziyetini kabul ederek nefsi alçaltma gibi zahidane bir yol tutar Francesco. Bütün çektiklerine şahit Leo Kardeş’in ağzından öğreniriz onun macerasını.

Tabiattaki herşeyde Tanrı’nın bir işaretini gören Francesco’yu üzen tek şey Şeytan’ın ayartmalarıdır. Kendi yoluna giren zahit kardeşleri daha sonra açlık, fedakârlık, yoksulluk ve sevgi yolu yerine daha ihtişamlı ve gösterişli bir zahidlik yolu kurmaya çalışır ve Francesco’ nun arkadaşlarını kendi yollarına çevirir. Francesco onda da bir teselli bulur ve bağışlar bir anlamda ihanet eden kardeşlerini. Çünkü o kendi varlığını da bu yolda silmeye uğraşan bir keşiştir ve Assisi’ nin sevgili azizidir.

KARDEŞ KAVGASI

Nikos Kazancakis’in bütün romanlarında görünlen arayış, ölümünden sonra yayımlanan bu romanında da değişik boyutlarda kendini gösterir. Bir köy rahibinin, roman boyunca süren arayışı, iç savaşın kanlı çatışmaları içinde boğuşup duran yoksul insanların arayışıyla bütünleşir. Kül rengi, acılı bir köy: Akdeniz adalarının acımasız güneşi altında kavrulmuş kapkara evler; yoksullukla boğuşan, tutkularla kavrulan insanlar. Ve tutkuların en amansızı olan nefret; kardeşi kardeşe kırdırtan öldürücü bir nefret. Bu haksızlıklar selinin ortasında, çığlığı çölde yitip gittiği için umutsuz, umarsız kalmış, arayış içindeki köy papazı Yannaros’un gözünde, bu kötülükler dizisi, kendi papazlığının da saçmalığını ortaya koymaktadır.

Papaz Yannaros, özgürlüğü arayan yeni bir düşünceye kapılmıştır. Marks’ın öğretisidir bu. Hıristiyanlığa büyük eleştiriler getiren, çağdaş bir İsa arayan, bu yüzden de Yunan kilisesinin aforoz ettiği, şimdiden ettiği, şimdiden klasik olmuş bu dev yazarın en güzel romanlarından biri de Kardeş Kavgası’dır.