Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Kevin Spacey

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

26 Temmuz 1959’da Amerika’nın New Jersey eyaletinde doğan ve daha sonraki yaşamının büyük bir çoğunluğunu Güney California’da geçiren Kevin Spacey, sekreter bir anne ve yazar bir babanın üçüncü ve en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Asıl adı Kevin Spacey Fowler’dır. Kız kardeşinin ağaç evini yakınca, ailesinin isteği üzerine Northridge Asker Akademisi’ne yazılan aktör, buradaki sıkı disipline daha fazla tahammül edemedi ve akademiden atıldı.

Chatsworth Lisesi’ndeki yılları boyunca drama derslerini dikkatle takip eden Spacey, ileride kendi gibi oyuncu olacak olan sınıf arkadaşı Mare Winningham ile birlikte “The Sound of Music” adlı bir oyunda rol aldı. Oyunda Kaptan Von Trapp adlı bir karakteri canlandıran aktör, mezun olduktan sonra bir yandan Los Angeles Koleji’nde eğitimine devam ederken, bir yandan da sahne şovları yaparak oyunculuk kariyerine ilk adımını attı. Okuldaki drama programını başarıyla tamamlayan aktörün sınıf arkadaşları arasında Hollywood’un tanınmış simalarından Val Kilmer da yer alıyordu.

İlk sahne deneyimini New York Shakespeare Festivali’nde “Henry VI” adlı oyunda haberci rolüyle gerçekleştiren aktör, ilk Broadway deneyimini de Ibsen’in “Ghosts / Hortlaklar” adlı oyunda rol alarak yaşadı. Oyunda, dünyaca ünlü yönetmen Ingmar Bergman’ın vazgeçemediği aktris Liv Ullman ile birlikte oynayan aktör, 1984 yılında yönetmenliğini Mike Nichols’ın üstlendiği “Hurlybury” adlı oyunda sergilediği üstün performansıyla dikkatleri üzerine çekti.

1986 yılında, daha 12 yaşındayken tanımış olduğu büyüğü Jack Lemon ile aynı sahneyi paylaşma fırsatını bulan aktör, bir Broadway klasiği olan “Long Day’s Journey Into Night” adlı oyunda Lemmon ile birlikte oynadı. Tyrone ailesinin en yaşlı oğlu rolüyle sahneye çıkan Spacey, gösterdiği başarılı oyunculuk sayesinde Katharine Hepburn gibi birçok ünlü ve başarılı sanatçıdan övgüler aldı. İlk olarak 1986 yılında “Heartburn” adlı filmle sinemaya adım atan aktör, başrollerini Jack Nicholson ve Meryl Streep’in paylaştığı filmde, küçük bir rolde oynadı. Daha sonra, 1987’de rol aldığı TV dizisi “Wiseguy” nispeten tanınmasını sağladı ve oynadığı kötü karakter olumlu eleştiriler aldı.

1988 yılında “Working Girl” adlı filmde rol alarak sinemaya iyice ısınmaya başlayan Kevin Spacey, daha sonraları sırasıyla “Henry and June” (1990), “Darrow” (1991), “Glengarry Glenn Ross” (1992) ve “The Ref” (1994) gibi filmlerde ikinci derecede rollerde görev aldı. Tiyatroyu tamamıyla bir kenara atamayan aktör, 1991 yılında rol aldığı Neil Simon’ın “Lost in Yonkers” adlı oyunuyla Tony ödülünün sahibi oldu.

90’ların en iyi filmlerinden biri olarak nitelendirilen Brad Pitt ve Morgan Freeman’ın başrollerde oynadığı “Se7en-Yedi”de günahkar dünyaya savaş açmış uçuk karakter John Doe’yu canlandırdı ve yedi ölümcül günahın temsilcilerini cezalandırarak sinemanın en akılda kalan canilerinden biri oldu. Spacey filmin ancak son 20 dakikasında görünüyordu ancak bu kısa sürede gösterdiği başarılı performans onun büyük ölçüde tanınmasını sağladı. Özellikle filmin inanılmaz final seansı sinemaya yeni bir kötü adam kazandırmış oldu.

Hep bir yönü karanlık karakterleri başarıyla canlandırmasıyla üne kavuşan Spacey, büyük çıkışını 1995 yılında Bryan Singer’ın yönettiği ve bir klasik haline gelen “The Usual Suspects /  Olağan Şüpheliler”deki bir grup suçlu arasında en saf, en beceriksiz ve üstelik topal olan Verbal rolüyle gerçekleştirdi. Filmin finalinde olayları kendi ağzından anlatan masum Verbal’ın efsanevi suçlu Keyser Soze olduğunun ortaya çıkması herkesi şaşkına çevirdi. Bu filmindeki başarısının karşılığını “En İyi Erkek Oyuncu Oskarı” ödülü ile aldı.

Nitelikli yapımlarda oynamaya devam eden Spacey, 1996 yılında, bu seriye Joel Schumacher’in bir John Grisham uyarlaması olan ve Matthew McConaughey, Sandra Bullock, Samuel L.Jackson ve Oliver Platt gibi ünlü isimlerin de yer aldığı “A Time To Kill / Öldürme Zamanı” adlı filmi ekledi. Bu filmin ardından da Al Pacino’nun beğeni toplayan belgeseli “Looking for Richard”da rol aldı.

1997 yılında polis teşkilatındaki ahlaki çöküntüyü ve politik entrikaları konu alan, Russell Crowe, Guy Pearce, Kim Basinger ve Danny De Vito ile birlikte çalıştığı ve Kim Basinger’a “En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Oscarı” ödülünü kazandıran “L.A.Confidential / Los Angeles Sırları” filminde kendi çıkarından başka bir şeyi düşünmeyen bencil bir polisi canlandıran aktör, aynı yıl içerisinde yönetmenliğini Clint Eastwood’un yaptığı “Midnight in the Garden of Good and Evil / İyi ve Kötünün Bahçesinde Gece yarısı” adlı filmde sevgilisini öldürmekle suçlanan bir eşcinseli canlandırdı.

Ertesi yıl Samuel L. Jackson ile birlikte “The Negotiator / Arabulucu ” adlı aksiyon filminde oynayan Spacey, 1999 yılında kendisine “En İyi Erkek Oyuncu Oscarı”nı getiren “American Beauty / Amerikan Güzeli”de rol aldı. Filmde orta yaş bunalımındaki Lester Burnham karakterini canlandırdı ve bu film “En İyi Film Oscar”ı  dahil olmak üzere beş dalda Oscar kazandı. Aktör, aynı yıl içerisinde yönetmenliğini Thaddeus O’Sullivan’ın üstlendiği ve başrollerinde Linda Fiorentino ile Peter Mullans’ın da yer aldığı “Ordinary Decent Criminal / Sevimli Haydut” adlı filmde Dublin sokaklarında yaşayan azılı bir suçluyu canlandırdı.

Kevin Spacey 2000 yılında, Mimi Leder’in yönettiği “Pay It Forward / İyilik Yap, İyilik Bul” isimli filmde Helen Hunt, Jim Caviezel, Haley Joel Osment gibi isimlerle birlikte kamera karşısına geçti. Bir yıl sonra, 2001 yılında “K-Pax” adlı filmde, K-Pax gezegeninden geldiğini iddia eden garip bir yabancı olan Prot’u canlandırdı. Başarılı aktör, bu filminden sonra, yine aynı yıl, Julianne Moore ile başrollerini paylaştığı “The Shipping News / Çok Özel Haber” filminde Kanada/Newfoundland’daki bir balıkçı kasabasında yaşayan gazeteci Quoyle’yi canlandırdı. 2002 yapımlı “The Life of David Gale” filminde başrolü Kate Winslet’le paylaştı. 2003 yılında ise “The United States of Leland” filminde oynadı.

Robin Williams

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Hollywood’un en komik aktörlerinden biri olan Robin Williams, 21 Temmuz 1952’de Amerika’nın Chicago eyaletinde, Ford Motor’un varlıklı yöneticilerinden birinin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. Ünlü olmadan önce stand-up şovları düzenleyen Williams, gençlik yıllarında drama eğitimi almaya başladı. 70’li yılların en beğenilen sitcom dizilerinden biri olan “Mork and Mindy”deki kaçık yabancı tiplemesiyle tanınmaya başlayan aktör, sinemaya geçmeden önce birçok kez gerek sahnede gerekse de televizyondaki şovlarda gösteriler düzenledi.

İlk ciddi rolüne Robert Altman’ın felaket bir yapım olarak değerlendirilen “Popeye” filmiyle kavuşan Robin Williams, “The World According to Garp” adlı uyarlama filminden sonra komedi filmlerine yöneldi. “The Survivors” ve “Club Paradise” gibi filmlerin ardından bir türlü kendini ispatlama fırsatı yakalayamayan Williams, Hollywood’daki yerini “Good Morning, Vietnam” adlı Vietnam komedisiyle aldı. Aktör, 1987 yapımı bu filmle En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ı ile Altın Küre ödüllerine aday gösterildi.

Kariyeri boyunca nasıl bir performans sergileyeceği hiç belli olmayan filmlerde rol alan aktör, komedyenliğinin yanı sıra dramatik oyunculuğunun da kuvvetli olduğunu “Dead Poets Society / Ölü Ozanlar Derneği” filmindeki öğretmen rolüyle ispatladı. Filmlerinde belli bir istikrarı tutturamayan Williams, bazen çok kötü filmlerde oynayarak hayranlarını düş kırıklığına uğratabiliyorken bazen de muhteşem bir performans sergileyerek izleyenleri büyüleyebiliyordu. 1991 yapımı “The Fisher King”deki kaçık sokak serserisi karakteriyle usta bir oyuncu olduğunun altını çizen aktör, “Aladdin” adlı animasyon filmiyle de seslendirmede de iddialı olduğunu gösterdi.

1986 yılında karısı tarafından kendisine zona bulaştırdığı gerekçesiyle 6.2 milyon dolarlık tazminat davası açılan aktör, her ne kadar karısının kendisinden para sızdırmaya çalıştığını iddia etse de bunu jüriye inandıramadı. Karısından ayrıldıktan sonra oğlunun eski sevgilisi Marsha Garces ile evlenen aktör, genç karısına “Mrs. Doubtfire”da bir de rol verdi. Filmin gişede bomba etkisi yaratmasıyla birlikte Hollywood’un en iyi komedyeni unvanını sağlamlaştıran Williams, “The Birdcage”, “Jack”, “Father’s Day” ve “Flubber” gibi ticari filmlerde rol almasına rağmen yavaş yavaş popülaritesini kaybetmeye başladı.

Hollywood’un yeni komedyenlerinden Jim Carrey’nin yanında komedi dünyasında yer bulma telaşı içerisine giren aktör, Gus Van Sant’ın 1997 yapımı “Good Will Hunting” adlı filmiyle birlikte daha ölmediğini gösterdi.

Güney Boston’lı terapist rolüyle bir de En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar kazanan aktör, bu filmin ardından Vincent Ward’ın görsel draması “What Dreams May Come / Aşkın Gücü” filminde rol aldı. Bir otomobil kazası sonucu ölen ve öldükten sonra karısını bulmaya çalışan bir adamı canlandırdığı film, her ne kadar box office listesinde cevap bulamasa da Williams, severlerin hayran kaldığı filmler arasında yer aldı.

Hastalarını terapi yaparak iyileştiren ve tedavisiyle tıp alanında devrim yapan bir fizikçinin gerçek hikayesinin ele alındığı “Patch Adams”, Nazi Almanya’sında diğer yoldaşlarını kandırmaya kalkan bir Yahudi’nin dramının anlatıldığı “Jakop the Liar” ve insan olmak isteyen bir robotu konu alan “Bicentennial Man” adlı filmlerde rol alarak yeniden hayat buldu. Uluslar arası bir krizi çözmekle görevlendirilen bir danışmanı canlandıracağı “The Interpreter”in çekimlerine hız veren aktör, oyunculuğun yanı sıra yapımcılığa da el attı. Aktör, bilimkurgu filmi “Rim” ile Hawaiili bir koloniye önderlik eden Belçikalı bir rahibin konu alındığı “Damien of Molokai” adlı filmlerin yapımcılığını üstlendi.

Williams, 2002 yılında “One Hour Photo / Baskı” adlı filmde Sy Parrish adlı, büyük marketlerin birinde çalışan, sorunlu bir fotoğraf baskıcısını canlandırdı. Yine aynı yıl, başrolü Al Pacino ile paylaştığı, 1997 yapımı bir Norveç filminin yeniden çevrimi olan, gerilim filmi “Insomnia”da cinayet zanlısı Walter Finch karakterini canlandırdı başarılı aktör. Sanatçıya filmde, aynı zamanda, Hilary Swank ve Maura Tierney gibi sanatçılar da eşlik etti.

Sean Connery

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Tam adı Thomas Sean Connery olan Hollywood’un ünlü aktörü Sean Connery, 25 Ağustos 1930’da İskoçya’nın Edinburg kentinde, iki çocuklu bir işçi ailesinin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçük yaşta okulu bırakan sanatçı, gençlik yıllarında para kazanmak için çeşitli işlerde çalıştı.

16 yaşında kraliyet donanmasına yazılan ünlü aktör, donanmadaki birçok genç asker gibi vücuduna dövme yaptırmaya karar verdi ve diğerlerinden farklı bir seçim yaparak vücuduna hayatında en çok bağlı olduğu iki kavram olan memleketi İskoçya ve ailesi ile ilgili olarak “İskoçya, sonuna kadar” ve “Anne ve Baba” yazdırdı. Üç yıl donanmaya hizmet eden Connery, ülser rahatsızlığı nedeniyle askerlik yaşamına nokta koymak zorunda kaldı.

Edinburgh’a dönen ünlü aktör, bir dönem tabut boyayarak ve cankurtaranlık yaparak para kazandı. Arta kalan zamanlarında spor salonuna giderek vücut çalışan Connery, 1950 yılında girdiği “Bay Kainat” yarışmasında üçüncü oldu. Bu yarışmada derece almasının ardından sinema dünyasına hızlı bir giriş yapan başarılı aktör, ilk olarak 1955 yapımlı “Let’s Make Up” filminde rol aldı. Daha sonra Ian Fleming’in yönettiği “Dr. No” (1962), “Goldfinger” (1964), “From Russia, With Love / Rusya’dan Sevgilerle” (1964), “Thunderball” (1965), “You Only Live Twice / İnsan İke Kere Yaşar” (1967) ve “Diamonds are Forever / Ölümsüz Elmaslar” (1971) filmlerindeki “007 James Bond” karakteriyle adını tüm dünyaya duyurdu.

Ünlü aktör bu serinin ardından 1974 yılında Agatha Christie’nin eseri olan “Murder on the Orient Express”de rol aldı. Rudyard Kipling’in kitabından beyaz perdeye uyarlanan “The Man Who Would Be King” (1974), ortaçağda geçen bir aşk hikayesini anlatan “Robin and Marian” (1976) ve Peter Hyams’ın yönettiği bilimkurgu “Outland” (1981), “Time Bandits” (1981) sanatçının bu dönemden rol aldığı diğer önemli filmler arasındadır.

Connery, hayranlarının karşısına 1983 yılında çekilen Bond filmi “Never Say Never Again / Asla Asla Deme” ile tekrar çıktı. Ardından 1986 yılında “Highlander / İskoçyalı” ve ünlü yazar Umberto Eco’nun romanından uyarlanan ve aktörün muhteşem bir oyunculuk sergilediği bir başyapıt seçilebilecek “The Name Of The Rose / Gülün Adı” filminde rol aldı. Ardından 1987’de “The Untouchables / Dokunulmazlar” ve “Indiana Jones and the Last / Indiana Jones: Son Macera” filmleriyle geçti kamera karşısına. İki yıl sonra da, 1989’da, dünyaca ünlü “People” dergisi tarafından “Hayatta olan en seksi erkek” seçildi.

Connery, 90’lı yıllarda Rus bir denizaltı komutanını canlandırdığı “The Hunt For Red October / Kızıl Ekim” (1990), “Rising Sun” (1993), “Dragonheart” (1996) ve gişede yüksek bir başarı elde eden “Just Cause” (1995) ve “The Rock / Kaya” (1996), “The Avengers / Tatlı Sert” (1998) filmleriyle de adından söz ettirmeyi başardı. Connery 1999’da, Hollywood’un güzel yıldızlarından olan Catherine Zeta-Jones ile başrol paylaştığı “Entrapment / Kurda Tuzak” filminin aynı zamanda yapımcılığını da üstlendi.

Sean Connery, 2000 yılında eleştirmenlerden tam not alan “Finding Forrester” filminden sonra, 2003 yılında vizyona giren ve konusunu kötülüğün başını çeken bir çılgını durdurmaktan alan “The League of Extraordinary Gentlemen / Muhteşem Kahramanlar” filminde “Allan Quatermain” rolüyle sinemaseverlerin oldukça beğenisini kazandı.

Filmografi

Let’s Make Up 1955
Time Lock 1957
No Road Back 1957
Action of the Tiger 1957
Hell Drivers 1957
Another Time, Another Place 1958
Tarzan’s Greatest Adventure 1959
Darby O’Gill and the Little People 1959
Operation Snafu 1961
The Frightened City 1961
The Longest Day 1962
Dr. No 1962
From Russia With Love 1963
Goldfinger 1964
Woman of Straw 1964
Marnie 1964
The Hill 1965
Thunderball 1965
Un Monde Nouveau 1966
A Fine Madness 1966
You Only Live Twice 1967
Shalako 1968
The Molly Maguires 1970
Krasnaya Palatka 1971
The Anderson tapes 1971
Diamonds Are Forever 1971
Espana Campo de Golf 1972
Zardoz 1973
The Offence 1973
Murder on the Orient Express 1974
The Man Who Would Be King 1975
The Dream Factory 1975
The Terrorists 1975
The Wind and the Lion 1975
Robin and Marian 1976
The Next Man 1976
A Bridge Too Far 1977
Cuba 1979
The First Great Train Robbery 1979
Meteor 1979
Time Bandits 1981
Outland 1981
Wrong Is Right 1982
Sword of the Valiant 1982
Gole! 1982
Five Days One Summer 1982
Never Say Never Again 1983
Highlander 1986
Der Name der Rose 1986
The Untouchables 1987
Memories of Me 1988
The Presidio 1988
Indiana Jones and the Last Crusade 1989
Family Business 1989
The Russia House 1990
The Hunt For Red October 1990
Robin Hood: Prince of Thieves 1991
Highlander II: The Quickening 1991
Medicine Man 1992
Rising Sun 1993
A Good Man in Africa 1994
Just Cause 1995
First Knight 1995
The Rock 1996
Dragonheart 1996
Playing By Heart 1998
The Avengers 1998
Entrapment 1999
Finding Forrester (2000)
Silhouettes: The James Bond Titles (2000)
Ken Adam: Designing Bond (2000)
The League of Extraordinary Gentlemen 2003)

Lauren Bacall

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Hollywood’un en seksi kadın yıldızlarından biri olarak bilinen Lauren Bacall, gerek Humprey Bogard ile yaşadığı büyük aşkla gerek canlandırdığı seksi karakterlerle sinemanın ölümsüz figürlerinden biri olarak sinema tarihindeki yerini aldı. Bacall, 16 Eylül 1924’de New York’ta  dünyaya geldi. Küçüklüğünden itibaren güzelliği ile herkesi büyülemeye başlayan aktristin annesi sekreter, babası ise bir tezgahtardı.

Henüz küçük bir çocukkken dansa büyük ilgi duyan Bacall, dansçı olmayı kafasına koymuşken çevresinden gelen önerilerle oyunculukta şansını denemeye karar verdi. Liseden sonra Bacall, yıldız olma düşlerini gerçekleştirebilmek için Amerikan Drama Akademisi’nde eğitim gördü. Okulu bitirdikten sonra güzelliği keşfedildi ve model oldu. Modellik yapmanın yıldız olma şansını arttıracağını düşünen Bacall, kısa sürede ünlendi ve yönetmen Howard Hawks tarafından başrol oynamak üzere teklif aldı.

1941 yapımlı “To Have and Have Not” filminde Humprey Bogard ile başrol oynayan Bacall, filmde güzelliği ile herkesi büyüledi. Bacall’ın güzelliğinden etkilenenler arasında filmin diğer başrol oyuncusu Humprey Bogard da vardı. Bogard ve Bacall arasındaki aşk bu filmle başladı. Bacall da bu filmle tanınan bir oyuncu haline geldi.

1946 yılında, aynı üçlü bir kez daha toplanarak ünlü bir klasiğe imza attılar; “The Big Sleep”. Ancak bu filmin ilk filmden bir farkı vardı çünkü Humprey Bogard ile Lauren Bacall bu filmde karı koca olarak rol almışlardı. Çift ilk filmlerinden sonra 21 Mayıs 1945 tarihinde dünya evine girdiler. Ayrıca “The Big Sleep” filmi Bugard-Bacall markasını sinemaya kazandırmıştı.

Çift, bu filmden sonra da sıkça birlikte film çevirdi. 1953 yılında çevirdiği “How to Marry a Millionaire” seksi kadın imajını perçinlerken, Marilyn Monroe ile karşılaştırılmasına neden olmuştu. 1957’de, Bacall hayatının en kötü dönemini geçirdi ve büyük aşk yaşadığı kocasının kanserden ölümü üzerine iki çocuğu ile yalnız kaldı. 1957’de Gregory Peck ile çevirdiği “Designing Woman” onun için teselli niteliğindeydi. “The Gift of Love”, “Shock Treatment” ve “Sex and the Single Girl” gibi filmler Bacall’ın sinemanın seksi yıldızları arasında anılmasına katkıda bulunurken, sinemasal adına pek bir özellik taşımıyorlardı.

Kariyeri boyunca birçok erkek starla birlikte rol alan Bacall, en başarılı olduğu filmlerin kocası Humprey Bogard ile rol aldıkları olduğu belirtiyor. 90’larda bile sinemadan kopmayan ve sıkça olmasa da belirli aralıklarla beğendiği projelerde rol alan güzel yıldız, tüm kariyeri boyunca oyunculuğu ile kendinden söz ettiremezken bu son döneminde oyunculuğunu ön plana çıkarmaya çalıştı.

1997’de Barbra Streisand’ın ünlü filmi “Mirror Has Two Faces”de Hannah Morgan karakterini canlandıran yıldız bu filmdeki performası ile Oscar’a aday oldu. Lauren Bacall, Humprey Bogard’ın 1957’deki ölümünden dört yıl sonra, 1961 yılında, Jason Robards ile evlendi ancak çift 1969’da boşandılar. Bacall’ın Bogard’dan Leslie adlı bir kızı ve Stephen adlı bir oğlu var. Bugün sinemanın en seksi yıldızları arsındaki yerini koruyan Bacall, 1995 yılında Empire dergisi tarafından sinemanın en seksi 50 insanı anketinde altıncı olmuştu.

SirAnthony Hopkins

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Sir ünvanına sahip olan Hollywood’un büyük oyuncularından Anthony Hopkins, 31 Aralık 1937’de Güney Galler’de dünyaya geldi. Tam adı Phillip Anthony Hopkins olan oyuncu, Muriel ve fırıncı Richard Hopkins’in tek çocuğuydu. Cowbridge Grammar School’da eğitim gören Hopkins, 17 yaşındayken bir WMCA amatör tiyatro yapımını gördü ve doğru yerde olduğunu hemen anladı. Yeni bulduğu ilgi alanını piyanodaki yeterliliğiyle birleştirerek, iki yıl eğitim göreceği Welsh College of Music & Drama’dan burs kazandı. (1955-57).

OYUNCULUK YOLUNDA ATILAN İLK ADIMLAR

1958’de zorunlu hizmetini tamamlamak için İngiliz ordusuna katıldı. Burada geçirdiği 2 yılının büyük kısmını Kraliyet Ağır Silah Biriminde katip olarak tamamladı. 1960’da Manchester Kütüphanesi Tiyatrosu’na sahneleme yönetici asistanı olarak katıldı, daha sonra Nottingham Repertory Company’ye gitti; burada aktörlük eğitimi alması tavsiye edildi. Hopkins, 1961’de Londra Kraliyet Drama Sanatı Akademisi’ne burslu olarak kabul edildi.

Usta oyuncu, 1963 yılında, Gümüş Madalya alarak mezun oldu ve hemen Phoenix Tiyatrosu’na katıldı. Ardından Liverpool Playhouse and Hornchurch Repertory Company’e katıldı 1965’de Sir Laurence Olivier için, daha sonra National Theater’ın yönetmenliği için davet aldı. İki yıl sonra Hopkins, Strindberg”in Dance of Death”inde Olivier’in öğrencisiydi.

ASLAN YÜREKLİ RICHARD

Hopkins, ilk çıkış filmini 1967 yılında Aslan Yürekli Richard”ı oynayarak yaptı. “The Lion in Winter” filminde Aslan Yürekli Richard”ı, Peter O’Toole ve Katherine Hepburn”le birlikte oynuyordu. Bir British Academy ödülü adaylığı kazandı ve film En iyi film dalında Akademi ödülü kazandı. Amerikan televizyon izleyicileri Hopkins’i 1973 yılında, ABC’deki bir Leon Uris yapımı ilk mini dizisi olan QBVII ile keşfetti. Dizide Hopkins, Polonya doğumlu İngiliz bir fizikçi Adam Kelno’yu canlandırıyordu. 1975 yılında, Broadway’de National Theatre’de, “Eguus” isimli tiyatro oyunuyla birçok ödül kazandı.

1968-1980 arasında birçok filmde rol alan Hopkins, “Fil Adam/The Elephant Man” ile büyük bir ün kazandı. David Lynch’in muhteşem filminde Hopkins, fil adam olayıyla ilgilenen doktoru canlandırdı. Ancak bir türlü A-listesi oyuncularından birisi olamadı. Herkes onun oyun yeteneğini biliyor, ancak o bir türlü gerçekten iyi filmlerde oynayamıyordu.

Los Angeles’da yaşadığı süre içinde Amerikan filmlerinde ve televizyonlarında çalışmalarını sürdürdü. The Bounty (1984) filminde Kaptan Bligh olarak başrolü oynadıktan sonra, İngiltere’ye geri döndü ve David Hare’nin Pravda prodüksiyonunda National Theatre’da oynadı. Buradaki performansıyla British Theatre Assocation’ın En iyi Aktör ödülünü ve 1985’de Outstanding Achievement için Laurence Olivier ödülünü aldı. National Theatre’de geçirdiği bu süre içinde Anthony ve Kleopatra ve King Lear’da rol aldı.

OSCAR’I KAZANDIRAN FİLM:
KUZULARIN SESSİZLİĞİ

1991 yılında “Kuzuların Sessizliği/The Silence Of The Lambs” ile dünya çapında ün kazanan Hopkins, filmde kültürlü ve zeki bir katil olan Hannibal Lecter’ı canlandırdı ve bu rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar ödülünü kazandı. Film, toplam dört dalda Oscar kazandı. Hopkins, bu filmden sonra her türlü karaktere bürünebileceğini göstermişti ve bu da onun aranan oyuncu olmasına yetmişti artık.

1992’de Copolla’nın “Bram Stoker’s Dracula”sında Dr. Van Helsing’i lezzetli bir oyunculukla canlandıran usta oyuncu, 1992’de James Ivory’nin “Howards End”inde sosyal statüsüyle kişisel problemlerini saklayan başarılı bir adam rolüyle çıktı sinemaseverlerin karşısına. Sonradan gelen “Günden Kalanlar / The Remains Of The Day” (1993) ve “Nixon” (1993) filmlerindeki performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ına aday gösterildi.

En İyi Aktör ödülü aynı zamanda British Academy of Film & Television Arts tarafından “Günden Kalanlar / Remains Of The Day” filmindeki performansı için verildi. Hopkins, filmde gerçek bir oyunculuk gösterisine soyundu. Bir yandan, -kimileri için fazlaca- ölçülüydü. Duygularını bir türlü açıklamayan, soylu ve “ciddi” bir adamdı. Ancak rolünü öylesine kavrıyordu ki, seyirci onun hissettiklerine ortak olabiliyor, aldığı eğitim veya yetiştirilme tarzı dolayısıyla yaptığı davranışları anlayabiliyordu.

1993 yılında şövalyelik ünvanı alan Hopkins, yine aynı yıl, Richard Attenborough’un “Gölge Topraklarda/Shadowlands”sında, 1994’de ise Alan Parker’ın “Wellville’e Hoşgeldiniz/The Road To Wellvile” isimli komedisinde oynadı. Parker’ın filminde, meşhur Kellogg’s kahvaltısının yaratıcısını canlandırıyordu.

“EN İYİ ” NIXON

1995 yılında Edward Zwick’in hafif filmi “İhtiras Rüzgarları/Legends Of The Fall”unda, sıkıcı bir rolü sıkıcı bir oyunculukla canlandırdı. 1995’te, ünlü yönetmen Oliver Stone’un Amerikan tarihine birkez daha baktığı “Nixon”da başrol oynadı ve metod oyunculuğun bir gereği olarak aldığı kilolar ve iyi bir makyajla sinema tarihinin en iyi Richard Nixon’u oldu. 1996’da James Ivory’nin “Picasso’yla Yaşamak/Surviving Picasso”sunda Picasso’yu başarıyla canlandırdı ve ünlü kişilikleri perdeye yansıtmaktaki başarısını birkez daha kanıtlamış oldu.

1997’de “Amistad” filmindeki rolüyle En İyi Yardımcı Oyuncu Oscarı’na aday gösterilen Hopkins, 1998 yılına üç film birden sığdırdı. “Junket Whore”, “The Mask of Zorro” ve “Joe Black”. Brad Pitt’in azraili canlandırdığı “Joe Black” filminde Hopkins, zengin bir medya patronu William Parrish karakterini canlandırırken gösterdiği performansıyla yine sinema severleri büyüledi.

HANNIBAL

Sir Anthony Hopkins; “Instinct” (1999), “Siegfried & Roy: The Magic Box” (1999),  “Titus” (1999), “Mission: Impossible II” (2000), “How the Grinch Stole Christmas” (2000), “Gizemli Yabancı / Hearts in Atlantis” filmlerden sonra 2001 yılına damgasını vuran ve “Kuzuların Sessizliği” filminin devamı niteliğinde olan “Hannibal” adlı gerilim filminde, izleyenlerin üzerinde büyük etki bırakan Dr. Lecter karakterini yine kendine has oyunculuğuyla yorumladı ve büyük bir başarı kazandı.

2002 yılında aksiyon-komedi türündeki “Gizli Ortak / Bad Company” adlı filmde rol alan Hopkins, yine aynı yıl, Hollywood’un genç ve başarılı oyuncularından, sinema izleyicilerinin de “Fight Club / Dövüş Kulübü”, “The American History X” adlı filmlerden hatırlayacağı Edvard Norton’la başrollerini paylaştığı “Kızıl Ejder / Red Dragon” filminde oynadı. Hopkins; kurbanlarının vücudunda kendine has bir diş izi bırakan ve gerçek adı Francis Dolarhyde olan katili canlandırdığı filmde, FBI’dan erkenden emekli olan Will Graham karakterini oynayan Edvard Norton’la başarılı bir sinema filmi sundu izleyenlere.

Usta oyuncu, her filminde uç insanları canlandırarak, insanın yoğun yanlarını en başarılı şekilde sergiliyor. İnsanın bilinmezliğinin dehlizlerinde gezinen bir karakter oyuncusu olan Hopkins, küçük büyük demeden bütün rolleri oynuyor. Hopkins, son olarak, 2003 yılında, Nicole Kidman’la başrolü paylaştığı “İnsan Lekesi / The Human Stain” adlı filmle çıktı izleyenlerin karşısına.

Charles Bronson

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Fransızlarca “kutsal dev” (Le sacre monstre), İtalyanlarca “hayvani” (the brute) gibi ilginç lakaplar takılan ünlü aktör Charles Bronson, Litvanya asıllı anne ve babanın oğlu olarak, 3 Kasım 1921’de Ehrenfeld Pa. kentinde dünyaya geldi. Asıl adı Charles Bunchinsky olan aktör, 15 çocuklu bir madencinin 11. çocuğuydu.

Ünlü film yıldızı Bronson, özellikle 1960 yılında çevirdiği “The Magnificent Seven / Muhteşem Yedili”, 1963’te çevirdiği ve Hollywood’un en ünlü aksiyon klasikleri arasında yerini alan “The Great Escape / Büyük Kaçış” ve 1967 yapımı “The Dirty Dozen / Kirli Düzine” adlı fimleriyle sinema tutkunlarının büyük beğenisini kazanmıştı. 1971 yılında, dünyadaki en popüler aktör seçilen Bronson, Altın Küre ödülüne layık görüldü.

Sekiz yıl sonra da, 1979’da, Holywood film sanayinin en büyük uluslararası yıldızı seçilen Bronson, Altın Yıldız Ödülü’nü (Gold Star Award) almıştı. Özellikle Avrupa yapımı filmlerde oynadığı başrollerle beğeni toplayan aktör, kaba saba tavırları, güçlü vücut yapısı ve seyredenlerde tehlike hissi uyandıran havasıyla özellikle Fransa, İtalya ve İspanya’da çok popüler olmuştu.

Aktör, 1990’da 22 yıllık hayat arkadaşı Jill Ireland’ı kaybettikten bir yıl sonra, 36 yaşındaki Kim Weeks’le tanıştı ve 2000 yılının sonlarına doğru gizlice evlendi. Bu, onun üçüncü ve son evliliğiydi. Bronson, 1 Eylül 2003’de haftalardır tedavi gördüğü Cedars-Sinai Tıp Merkezi’nde, 81 yaşında hayata gözlerini yumdu. Bronson’un reklam ve halkla ilişkiler yetkilisi Lori Jonas, ünlü aktörün zatürreeden öldüğünü belirtti.

FİLMLERİNDEN SEÇMELER:

-The Magnificent Seven / Muhteşem Yedili-
Konusu:
Bir haydut her sene küçük bir Meksika çiftlik kasabasını terörize etmektedir. Kasabadaki birkaç yaşlı insan çiftçilerinden üç tanesini Amerika’ya onları müdafa edecek bir silahşör bulmaları için gönderir. En sonunda yedi kişi birden bularak gelirler. Ve hepsi de farklı farklı nedenlerden dolayı oraya gelmişlerdir…

-The Great Escape / Büyük Kaçış-
Konusu: En iyi “kaçış” filmleri arasında gösterilen ‘‘Büyük Firar’’ filminde, II. Dünya Savaşı’nda Stalag Luft III adlı Nazi toplama kampından kaçmaya çalışan Amerikalı, İngiliz ve Polonyalı savaş esirlerinin maceraları anlatılıyor. Filme esin kaynağı olan ‘‘The Gret Escape’’ kitabının yazarı Paul Brickhill, 1943 yılının Mart ayında, Tunus üzerinde uçarken düşürüldü. Sağ kurtulan yazar, Stalag Luft III esir kampına götürüldü. Brickhill bu kamptan kaçmaya çalıştı. Filmde tünel kazma işini yöneten esiri ünlü aktör canlandırdı…

-Hard Times / Zor Zamanlar-
Konusu: 1930’ların büyük depresyonu sırasında, geçinmek için çareler arayan iki kafadar, yasa dışı boks maçları organize etmeye karar verirler. Oysa, boksör, Bronson, ve ortağı kumarbaz Coburn’un başarıya giden yolda pek çok engel
beklemektedir…

-Death Hunt / İnsan Avı-
Konusu: Münzevi bir hayat süren, avcılıkla uğraşan Albert Johnson (Bronson), Kanada ile Kuzey Kutbu sınırında, tek tük insanın yaşadığı bir bölgede kamp kurar. Amacı hayvan avlamaktır. Aradan birkaç gün geçtikten sonra bölgede bir cinayet işlenir ve Johnson, kendini bir anda suçlu konumunda bulur. O andan itibaren de, Kanada Kraliyet Atlı Polisi’nin tarihinde gerçekleşmiş en büyük “insan avı”nın hedefi olur…

-This Property Is Condemned / Lanetli Kadın-
Konusu:
Küçük bir kasabada yaşayan güzel Alva, New Orleanslı demiryolu işçisi Owen’e aşık olur. Ancak Alva’nın annesi, bu aşka engel olmak için elinden geleni yapacaktır…..

-Death Wish / Ölüm Arzusu-
Konusu:
Karısı öldürülen sıradan bir adam, intikam için acımasız bir katile dönüşür…

-Aşk ve Kurşun-
Konusu:
Charlie Congers, uyuşturucu şebekesinin başı olan suçlu Joe Bomposa’nın peşindedir. Bir polisin ölümünden sorumlu olan Joe, CIA’in işin içine karışmasıyla ucunda aşk ve kurşunlarla buluşacağı bir maceraya atılır.

-Donato ve Kızı-
Konusu:
Çavuş Donato ve kızı, polis teşkilatında çalışmaktadırlar. Günün birinde Donato’nun kızı ortadan kaybolur. Seri cinayetler işleyen bir psikopat, genç kızı rehin almıştır. Çavuş, kızını bu hasta katilin elinden kurtarmak için elinden geleni yapar; ama sonuca ulaşmak hiç de kolay olmayacaktır…

-Family Of Cops 2 / Polis Ailesi 2-
Konusu:
Bir rahip öldürülür ve Rus mafyasından kuşkulanılır. Tüm bireyleri polis olan bir aile de olayın üstüne gider ve ilginç olaylar başlarına gelir…

-Vera Cruz-
Konusu:
1860’larda Meksika’da, kendilerini devrimin ortasında bulan iki maceraperesti konu alıyor….

SirAlfred Hitchcock

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Gerilim ve korku türünün en büyük ustası sayılan yönetmen Hitchcock, 13 Ağustos 1899’da İngiltere’de dünyaya geldi, 19 Nisan 1980’de ABD’de hayata veda etti. Mizahi tatlar kattığı gerilim filmleri olağanüstü ilgi görmüş, Hitchcock adı ortalama izleyici için bir yıldızın adı kadar büyük önem kazanmıştır. Kendisi, eğlendirmenin ötesinde bir amaç taşımadığını ısrarla belirtmesine karşın, eleştirmenler filmlerinde derin felsefi boyutlar bulmuş, onu sinema sanatının büyük ustaları arasına sokmuşlardır. Genç sinemacıları da önemli ölçüde etkilemiş olan Hitchcock, 1979’da Amerikan Sinema Enstitüsü’nün Yaşamsal Başarı Ödülü’nü almış, ertesi yıl da Kraliçe II. Elizabeth kendisine “sir” unvanı vermiştir.

Babası kümes hayvanları ticaretiyle uğraşan Hitchcock, Londra’da, St. Ignatius College adlı Cizvit okulunda okudu. Daha sonra Londra Üniversitesi’nde mühendislik öğrenimi gördü. 1920’de, Famous Players Lasky adlı ABD şirketinin Londra şubesinde sessiz filmlerin ara yazı tasarımlarını hazırlayarak sinema dünyasına girdi. İlk filmini 1925’te çekti. Ertesi yıl yönettiği The Lodger (Kiracı), daha sonra Hitchcock adıyla özdeşleyecek olan gerilim türündeki ilk yapıtıydı. Blackmail (1929; Şantaj) ise ilk sesli İngiliz filmi oldu. The Thirty-nine Steps (1935; 39 Basamak) ve The Lady Vanishes (1938; Bir Kadın Kayboldu), gibi klasikleşmiş filmlerinin ardından İngiltere’den ayrılarak Hollywood’a yerleşti. Oradaki ilk filmi Rebecca (1940; Rebecca), en iyi film dalında Oscar kazandı.

Hitchcock, bundan sonraki 30 yıl boyunca ortalama yılda bir film yaptı. Bu dönemde, gerilim yaratmadaki teknik ustalığını çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. Örneğin Notorious’ta (1946; Aşktan da Üstün), kalabalık bir salonun yüksek tavanına yerleştirdiği kamera, bütün salonu gösterdikten sonra görkemli bir inişe geçiyor, bu kamera hareketi ev sahibesinin avucunda tuttuğu ve öyküdeki gerilimin en önemli öğelerinden biri olan anahtarın yakın plana girmesine değin sürüyordu. Rope (1948; Ölüm Kararı) adlı ilk renkli filmiyse, Hitchcock’ın başka düzeyde giriştiği bir teknik gösteriydi. Bir apartman dairesinde geçen ve bazılarının süresi 10 dakikaya varan toplam 11 çekimden oluşan film, çekimler arasındaki ustaca geçişlerle, kesintisiz tek bir çekimden oluşuyor izlenimi veriyordu.

1950’lerde Strangers on a Train (1951; Trendeki Yabancı), Rear Window (1954; Arka Pencere) ve Vertigo (1958; Ölüm Korkusu) gibi filmlerde gerilim tekniklerini kusursuzlaştıran Hitchcock, 1960’larda yeni bir üsluba yöneldi: Psycho’da (1960; Sapık), başroldeki kadının sinema tarihinin en ünlü cinayet sahnelerinden birinde bıçaklanarak öldürülmesi filmin ilk üçte birlik bölümünde yer alıyor; The Birds’de (1963; Kuşlar) kuşları insanlara saldırmaya yönelten şeyin ne olduğu sorusu yanıtsız kalıyor; Torn Curtain (1966; Esrar Perdesi) ile Topaz’daysa (1969; Topaz) bir yandan klasik casusluk öyküleri anlatılırken, bir yandan da bu tür etkinliklerin yarardan çok zarar geçirdiği yolunda güçlü karşı temalar işleniyordu. Frenzy (1972; Cinnet) ve Family Plot (1976; Aile Oyunu), Hitchcock’ın eski üslubuna başarılı bir dönüş yaptığı filmler oldu.

Hitchcock, The Lodger’dan başlayarak filmlerinde çok kısa sürelerle görünmüş, bunu bir “Hitchcock geleneği”ne dönüştürmüştür. 1950’lerde ve 1960’larda, tümünü sunduğu ve bazı bölümlerini yönettiği birkaç televizyon dizisi ününü daha da artırmıştır. Ayrıca adı bir dizi gizem öyküleri antolojisinde de yer alır. Yaşamını ve yapıtlarını konu alan çok sayıda kitabın en önemlilerinden biri John Russell Taylor’ın Hitch: The Life and Times of Alfred Hitchcock (1978; Hitch: Alfred Hitchcock’ın Yaşamı ve Dönemi) adlı çalışmasıdır. Ünlü Fransız sinemacı François Truffaut da Hitchcock’la yaptığı bir dizi söyleşiyi Le Cinema selon Hitchcock (1966; Hitchcock, 1987) başlığı altında toplamıştır.

Filmleri:

“The Pleasure Gardon” (1925- ilk), “The Lodger” (26), “The Ring” (27), “Blackmail- Şantaj” (29), “Murder- Cinayet” (30), “Number Seventeen- 17 Numara” (32), “The Man who Knew Too Much- Çok Bilen Adam” (34), “The Thirty-Nine Steps- Otuzdokuz Basamak” (35), “The Lady Vanishes- Bir Kadın Kayboldu” (38), “Rebecca” (40), “Suspicion- Şüphe” (41), “Saboteur- Sabatör” (42), “Shadow of A Doubt- Şüphenin Gölgesinde” (34), “Spellbound- Öldüren Hatıralar”- (45), “Notorious- Aşktan da Üstün” (46), “Rope- Ölüm Kararı” (48), “Stage Fright- Sahne Korkusu” (50), “Strangers on A Train- Trendeki Yabancılar” (51), “Dial M for Murder- Cinayet Var” (54), “Rear Window- Arka Pencere” (54), “The Man who Knew Too Much” (56), “Vertigo- Ölüm Korkusu” (58), “North by Northwest- Gizli Teşkilat” (59), “Psycho- Sapık” (60), “The Birds- Kuşlar” (63), “Topaz” (69), “Frenzy- Cinnet” (72).

Mel Gibson

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

New York Merkez Tren İstasyonu’nda çalışan babasının, oğullarını hem Vietnam tehlikesinden hem de ekonomik zorluklardan kurtarmak maksadıyla geldiği Avustralya’da 3 Ocak 1956’da on bir çocuğun altıncısı olarak dünyaya gelen Mel Gibson, okulu bitirdikten sonra New South Wales Üniversitesi’nin drama bölümüne girdi.

Öğrenim yıllarında “Summer City” adlı bir filmde Scollop adında genç bir sörfçüyü canlandıran aktör, mezun olduktan sonra Güney Avustralya Devlet Tiyatrosu’na katıldı. Burada birçok klasik oyunda rol alan Gibson, özellikle çağdaş oyunlardaki performanslarına hayran kalan yönetmen George Miller’ın beğenisini kazandı. Miller’ın teklifiyle kendini bir anda film setinde bulan aktör, sinemaya “Mad Max” adlı aksiyon filmiyle giriş yaptı.

Filmdeki, “geleceğin yeni kahramanı Mad Max” karakteriyle Avustralya’da büyük üne kavuşan Gibson, filmin devamı niteliğindeki “The Road Warrior” ile Amerika’da da tanındı. Yönetmen Peter Weir’ın I. Dünya Savaşı epiği “Gallipoli / Gelibolu” filmindeki rolüyle En İyi Aktör dalında Avustralya Film Enstitüsü ödülünü kazanan aktör, “The Year of Living Dangerously”, “The Bounty” ve “Mrs. Soffel” adlı filmlerle iyi bir oyuncu olduğunu kanıtladı. 1984 yapımlı “Bounty” filminde Anthony Hopkins, Liam Nelson ve Daniel Day-Lewis gibi ünlülerle rol aldı. Gibson, People dergisinin 1985 yılında düzenlediği yarışmada “Yaşayan En Seksi Adam” unvanının da sahibi olarak kadınların tutkusu haline geldi.

Aksiyon filmlerine devam etmekte kararlı görünen Mel Gibson, Mad Max’ten sonra Danny Glover ile başrol oynadığı “Lethal Weapon / Cehennem Silahı” ile çok farklı ve yine unutulmaz bir kahraman karakteri yarattı. Ölümden korkmayan depresif polis karakteriyle box office listelerinde fırtınalar estiren Gibson, Hollywood’un en popüler oyuncularından biri oldu. 1990’daki üç filminin ilki olan “Teldeki Kuş” adlı komedi-macera filminde korunma programındaki bir adamı canlandıran aktör, sonraki filmi “Air America”da savaşın ortasında bir sivil pilot karakterini oynadı. Bir sonraki filmi yine bir aksiyon olan aktör, “Tequila Sunrise” filminde başrolü Kurt Russel’la paylaştı. Yapımcılar daha fazla bekleyememiş olacak ki ilkinden iki yıl sonra “Cehennem Silahı II” çekildi.

Elde ettiği prestijle kendi istediği filmlerde oynama lüksüne kavuşan aktör, “Hamlet” ve “The Man Without a Face / Yüzü Olmayan Adam” gibi dramatik oyunculuğu ağır basan filmlerde oynadı. Bu filmlerin beklenen ilgiyi görmemesi Gibson’ı aksiyon filmlerine dönmeye mecbur etti. 1994 yılında “Maverick” adlı çağdaş western filmiyle komedi türünü de deneyen aktör, oyunculuğa ara verip yönetmenliğe soyundu. 1995 yapımlı, İskoçya’nın İngiltere’ye karşı verdiği mücadeleyi konu alan görkemli bir baş yapıt olan “Braveheart / Cesur Yürek” filminin hem yönetmeni hem başrol oyuncusu olan aktör, En İyi Film ve En İyi Yönetmen olmak üzere iki Oscar ödülünün sahibi oldu.

“Randsom” adlı gerilim filminde oğlu kaçırılan bir hava alanı yetkilisini canlandıran Gibson, 1997 yılında Julia Roberts ile birlikte “Conspiracy Theory / Komplo Teorisi” adlı filmde rol aldı. Ertesi yıl “Lethal Weapon / Cehennem Silahı” serisinin sonuncusuna imza atan aktör, “Payback” adlı yüksek bütçeli gerilim filminde, inançsız karısı ve iki taraflı oynayan bir arkadaşından intikam almaya çalışan bir hırsızı canlandırdı.

2000 yılının en çok iş yapan yaz filmlerinden “Chicken Run”da seslendirme yapan aktör, daha sonra Roland Emmerich’in Amerikan Devrim Savaşı’nı konu alan “ The Patriot / Vatansever” adlı filmde oynadı. Yine aynı yıl, romantik-komedi filmi olan “What Women Want / Kadınlar Ne İster?”de güzel oyuncu Helen Hunt ile birlikte başrol oynayan aktör, filmde, talihsiz bir kaza sonucunda kadınların aklını okuma yeteneğini kazanan ve bu yeteneği yüzünden başına ilginç olaylar gelen Nick Marshall karakterini canlandırdı.

Mel Gibson, 2002 yılında “We Were Soldiers / Bir Zamanlar Askerdik” ve “Signs / İşaretler” isimli iki filmde rol aldı. “Signs” filmi, eşini erken yaşta kaybettikten sonra Tanrı’ya olan inancını yitirmiş rahip Graham Hess’in, Pennysylvania’daki çiftliğinde ailesiyle yaşarken, esrarengiz olaylarla karşılaşmasını ve bu olaylar sonucu yitirmiş olduğu inancını yeniden sorgulamasını konu alıyor.

Denzel Washington

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Denzel Washington 28 Aralık 1954’te rahip bir babanın ve güzellik uzmanı bir annenin ortanca çocugu olarak New York’ta dünyaya geldi. Liseyi bitirdikten sonra Fordham Üniversitesi’nin Gazetecilik Bölümü’ne devam etti. İlk aktörlük deneyimlerini okul sıralarında rol aldığı öğrenci dramlarında edindi. Mezun olduktan sonra San Francisco’ya taşındı. Amerikan Tiyatro Konservatuari’na kaydını yaptırdı. Fakat bir yil sonra aktör olarak is aramak amaciyla konservatuar öğrenimini yarıda bıraktı. Oyunculuk yeteneği vardı. Ama o yeteneğine cinsel çekiciliğini de katarak televizyon dizilerinde küçük roller kapmayı başardı.

Nedense kariyerine TV dizilerinde oynayarak devam eden Washington, NBC’nin ünlü TV dizisi ” St. EIsewhere ”de Dr. Chadler karakterini tam altı yıl boyunca canlandırdı. İlk sinema deneyimi 1981 yılında başlayan aktör, George Segal’ın ” Carbon Copy ”si ile adını gerçek anlamda duyurdu.

1989 yılında ” Glory ”de canlandırdığı kaçak köle Tripp ile En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dalında Oscar kazanan Washington, önünde açılan yeni sayfalarla bugünlere geldi. 90’larda Julia Roberts’ın da yer aldığı ” Pelican Brief ” ( Pelikan Dosyası ), Tom Hanks’e Oscar kazandıran ” Philadelphia ”, ” Crimson Tide ”, ” Peacher’s Wife ” ve ” Courage Under Fire ” gibi önemli filmlerde rol aldı.Bütün bunlara ek olarak yönetmenlikte de şansını deneyen ünlü oyuncu 1999’da ” Finding Fizh “i çekti.

Washington 2000 yılında çekilen ” Unutulmaz Titanlar” ( Remember the Titans )filminde başrollerden birinde yer aldı.

Denzel Washington, 24 Mart 2002’de ”Traininig Day” filmindeki performansıyla en iyi erkek oyuncu oscar’ını aldı.

Aldığı Ödüllerden Bazıları:

1981: Audelco Ödülü: When the Chicken Comes Home to Roost

1981: Obie: Distinguished Ensemble Performance, A Soldier’s Play

1989: Altın Küre: Bir Sinema Filminde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Glory

1989: Oskar: En İyi Yardımcı Oyuncu, Glory

1992: New York Film Critics Circle: En İyi Erkek Oyuncu, Malcolm X

1992: Boston Film Critics Association: En İyi Erkek Oyuncu, Malcolm X

1992: NAACP Image: En İyi Erkek Oyuncu, Mississippi Masala

1992: Berlin Film Festivali: Gümüş Ayı Ödülü: En İyi Erkek Oyuncu, Malcolm X

1993: MTV Film Ödülü: En İyi Erkek Oyuncu, Malcolm X

1996: NAACP Image: Gençler ya da Çocuklar İçin Yapılmış Bir Animasyon/Aksiyon/Drama Dizisindeki En İyi Performans: Happily Ever After: Rumpelstiltskin

1996: NAACP Image: En İyi Sinema Filmi Erkek Oyuncusu: Crimson Tide

1996: NAACP Image: Entertainer of the Year

1997: ShoWest Yılın Erkek Oyuncusu

1997: NAACP Image: En İyi Sinema Filmi Erkek Oyuncusu, Courage Under Fire

1997: NAACP Image: Entertainer of the Year

1997: NAACP Image: Gençler ya da Çocuklar İçin Yapılmış Bir Animasyon/Aksiyon/Drama Dizisindeki En İyi Performans: Happily Ever After: Mother Goose

1999: Altın Küre: Bir Sinema Filmindeki En İyi Erkek Oyuncu (Drama), The Hurricane

2000: NAACP Image Award: Bir Sinema Filmindeki Olağanüstü Oyuncu, The Hurricane

2002: OSCAR: “İlk Gün” filmindeki performansıyla

Rita Hayworth

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Sinemanın efsane güzeli olan ayrıca sinemanın en seksi yıldızlarından “Gilda” karakterine can veren Rita Hayworth ya da asıl adıyla Margarita Carmen Cansino 17 Ekim 1918’de İspanyol asıllı bir babanın ve Amerikalı dançı bir annenin çocuğu olarak Amerika’nın New York kentinde doğdu. Anne ve babası profesyonel dansçılardı ve Rita küçüklüğünden itibaren dans ile iç içe yaşamak durumunda kaldı. Ailesinden aldığı eğitimle dansa başlayan Rita Hayworth, bir süre sonra hayatın tümüyle danstan oluşmadığının farkına vardı ve yeni uğraşlar bulmaya başladı. 12 yaşında oyunculuk dersleri almaya başlayan Hayworth, 15 yaşında Fox stüdyosu ile bir sözleşme imzaladı. Bir iki minik rolden sonra Hayworth “Dante’s Inferno” ile nispeten ciddi bir rol kapmayı başardı. Bu filmin künyesinde adı Rita Cansino olarak geçiyordu.

Bir süre küçük rollerle idare etmek zorunda kalan Hayworth, 1938 yılında rol aldığı “Who Killed Gail Preston?” filmi ile dikkat çekmeyi başardı. 1941 yılında rol aldığı “Strawberry Blonde” ve “You’ll Never Get Rich” Hayworth’u yıldız yaptı. O sırada 23 yaşında olan güzelliğinin zirvesindeki Hayworth, erkeklerin aklını başından alırken yaşadığı aşklarla da gündemde kalmayı başarıyordu.

1937 yılında evlendiği Edward C. Judson ile yaşadığı çalkantılı evlilik, 1943 yılında sona erdi. Hayworth bu evliliğin hemen ardından usta yönetmen Orson Welles ile evlendi. Welles arkadaşları ile 2000 dolarına bahse girerek Hayworth’u tavlayacağını iddia etmişti. Welles 2000 doları kazandı kazanmasına ama çift 5 yıl süren evlilikleri boyunca pek de huzurlu olamadılar.

Küçüklüğünden itibaren aldığı dans eğitimi sayesinde müzikal filmlerde çok başarılı olan Hayworth bu dönemde rol aldığı “You Were Never Lovelier”, “Tales of Manhattan” gibi filmlerle yerini sağlamlaştırdı. Bu sırada ABD’nin savaşa girmesi ile askerlere moral vermek için çeşitli faaliyetlere katılan Hayworth, 1944 yılında rol aldığı “Cover Girl / Kapak Kızı” filmi ile seksi vücudunu ön plana çıkardı.

1946 yılında rol aldığı “Gilda” Rita Hayworth’un kariyerinin zirvesi oldu. Kumarhane sahibi Ballin Mundson’ın güzel ve çekici eşi Gilda aynı zamanda kocasının Buones Aires’deki kumarhanesinde krupiye olarak çalışan eski kumarbaz Johhny Farrel’in eski sevgilisidir. Aralarındaki çekimin farkına varan Mundson ikisini biraraya getirmeye karar verir ve Farrel’i karısının bodyguard’ı yapar… Bu unutulmaz kara filmde canlandırdığı Gilda karakteri ile özdeşleşen Rita Hayworth, özellikle “Put The Blame on Mame” şarkısı eşliğinde striptiz yaptığı sahne ile sinema tarihinin unutulmazları arasındaki yerini aldı. Bugün bile Rita Hayworth denince akla Gilda’nın gelmesi, filmin ve Hayworth’un başarısının bir göstergesidir. Gilda hakkında anlatılan sayısız efsane vardır ama Amerikalıların nükleer denemeler sırasında Bikini adasına attıkları bombaya “Gilda” adını vermesi bunların arasında en ilginçlerinden biridir.

“Gilda”dan sonra kazandığı şöhreti iyi değerlendiren ve rol aldığı filmlerle ününe ün katan Hayworth, 1953’te rol aldığı “Salome”dan sonra 1957’ye kadar sinemadan uzak kaldı. 1957 yılında “Pal Joey” adlı müzikal ile sinemaya dönüş yapan Hayworth, bu filmle birlikte müzikal ağırlıklı filmlerde rol almaya devam etti ancak güzel yıldız artık eskisi kadar sık film çevirmiyordu. 1966’dan itibaren Avrupa’da şansını deneyen güzel yıldız İtalya’da “L’Avventuriero” ve “Bastardi” gibi filmlerde rol aldı.

70’li yılların sonunda yakalandığı Alzheimer nedeniyle sinemadan koparak kendi köşesine çekilen Hayworth, 14 Mayıs 1987’de doğum yeri New York’ta hayata veda etti. Toplam beş kez evlenen güzel yıldızın Orson Welles ve Prens Aly Khan’dan birer kızı bulunuyor.

Nicole Kidman

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Tam adı Nicole Mary Kidman olan sanatçı, 20 Haziran 1967’de Amerika’da doğdu. Babası Anthony Kidman, biyokimyager ve klinik psikoloğu, annesi Janelle Kidman ise hemşire ve eğitmendi. Sanatçı doğduktan sonra hep beraber, babasının bir araştırması için Washington D.C.’ye giden aile, 3 yıl sonra asıl ülkeleri Avustralya’ya Sydney’e geri döndüler. 10 yaşında drama okuluna giden Kidman, 14 yaşına geldiğinde oyunculuğu okulla birlikte götürmeye başlamıştı. Kidman 17 yaşındayken annesine göğüs kanseri teşhisi kondu.

1983 yılında Bush Christmas adlı Avustralya filmiyle oyunculuğa başlayan Nicole Kidman, Sam Neill ve Billy Zane ile birlikte rol aldığı, Phillip Noyce’un 1989 yapımı “Dead Calm” adlı filmle dikkatleri üzerine çekti. 1990’da Tom Cruise ve Robert Duvall ile oynadığı romantik macera filmi “Days Of Thunder”ın ardından Kidman, 24 Aralık 1990’da Tom Cruise ile evlendi. Daha evleneli ancak birkaç ay olmuşken, Dustin Hoffman ve Bruce Willis ile başrolleri paylaştığı “Billy Bathgate” için kamera karşısına geçti. Ron Howard’ın tarihsel filmi “Far and Away”de Cruise ile birlikte aldığı rol onu kariyerinde bir adım daha ileri taşıdı. 1992’de gösterime giren film, hem ticari başarı elde etti, hem de eleştirmenlerin beğenisini kazandı.

Nicole KidmanKidman’ın bundan sonra rol alacağı “My Life” ve “Malice” de benzer sonuçlar elde edeceklerdi. 1995 yılında “Batman Forever”ın ünlü isimlerle dolu kadrosuna dahil oldu. 1995 yılında başrol oyuncusu olarak rol aldığı “To Die For”daki yırtıcı, şöhret hayalleri kuran ev kadını rolündeki başarısıyla izleyenleri şaşırttı ve “To Die For”, Kidman’a Komedi/Müzikal Filmi En İyi Kadın Oyuncu dalında Altın Küre kazandırdı.

Kidman, Henry James’in “Bir Kadının Portresi/The Portrait of a Lady” isimli eserinden uyarlanan filmin başrolünü aldı. Bir sonraki yıl George Clooney ile birlikte Steven Spielberg’in yönettiği gerilim filmi olan “Barışçı/The Peacemaker”da rol aldı. Tom Cruise ve Nicole Kidman çifti, 1997 yılında Stanley Kubrick’in erotik psikolojik gerilim filmi “Gözü Tamamen Kapalı/Eyes Wide Shut” için birlikte kamera karşısına geçtiler. Filmde evli bir çifti canlandırdılar ve film, 1999 yılında gösterime girdi. Kidman’ın filmdeki rolünün Cruise’den küçük olması sebebiyle aktris, 1998 yılı içinde çekilen “Aşkın Büyüsü/Practical Magic”de de yer alma imkanı buldu. Kidman’ın filmdeki rol arkadaşı Sandra Bullock idi ve iki sanatçı bu filmde seksi cadıları canlandırdılar.

Nicole KidmanAltın Küre’ye aday gösterildiği korku gerilim “Diğerleri/The Others” ve Ewan McGregor ile “Kırmızı Değirmen/Moulin Rouge” adlı filmlerde rol aldı. Kırmızı Değirmen’deki rolüyle Altın Küre Ödülü’ne layık görülürken, Oscar’a da aday gösterildi. Kidman-Cruise çifti, 2001 yılı başında beraberliklerine son verme kararı verdiler ve ünlü çift, ayrılma sebebi olarak kariyerlerinin görüşmelerine ve bir aile yaşantısı sürdürmelerine mani olmasını gösterdiler. 2001 yılı Hollywood Film Festivali’nde Yılın Aktrisi seçilen Nicole Kidman’ın yardımcı rolde yer aldığı “Birthday Girl” adlı İngiliz filminde Vincent Cassel ve Mathieu Kassovitz ile birlikte rol aldı.

2002 yapımı “Saatler/The Hours”da Meryl Streep ve Julianne Moore ile başrolleri paylaşan Nicole Kidman, bu filmdeki rolüyle Altın Küre’yi bir kez daha kazanarak Oscar’a aday gösterildi.

Meg Ryan

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Gerçek adı Margaret Mary Emily Anne Hyra olan Meg Ryan, 19 Kasım 1961’de ABD’de doğdu. Liseyi doğduğu yer olan Fairfield Connecticut’ta bitirdikten sonra New York Üniversitesi, Gazetecilik Bölümü’nde eğitimini devam ettirdi. Gece derslerinin parasını karşılamak için kısa süreli TV dizilerinde küçük çaplı rollerde oynadı. Annesi aracılığıyla oyunculuğa ilk adımını atan aktris, ilk film deneyimini “Rich and Famous” filmiyle yaşadı.

George Cukor’ın 1981 yapımı olan filmde Candice Bergen’in kızını canlandıran Ryan, performansıyla iyi bir izlenim bıraktı. Okula devam edebilmek için daha fazla işe ihtiyaç duyan aktris, isteğine kısa sürede kavuştu. Ryan, 1982 yılında başladığı “As the World Turns” adlı her gün yayınlanan dizide iki sene boyunca rol aldı. 1983 yılında “Amityville 3-D “adlı filmde rol aldıktan sonra kendine daha uygun olan roller aramaya başlayan yıldız, 1986 yılında başrolünde Tom Cruise’un yer aldığı “Top Gun” filminde Goose adlı genç bir pilotun kız arkadaşını canlandırdı. Filmde çok kısa bir rolü olmasına rağmen dikkat çekmeyi başaran Ryan, ertesi yıl “Innerspace” adlı komedi filminde Dennis Quaid ile birlikte rol aldı. Quaid ile olan arkadaşlığı set dışında da devam eden aktris, aktörle ” D.O.A.” adlı filmde birlikte oynadıktan sonra 1991 yılında evlendi.

1989 yılında kariyerinin en çok beğeni toplayan filmine imza atan Ryan, yönetmenliğini Rob Reiner’ın üstlendiği “When Harry Met Sally”da rol aldı. Ertesi yıl Tom Hanks ile “Joe Versus the Volcano” adlı filmde oynayarak ününü pekiştirdi. Film her ne kadar başarısız bulunsa da, Hanks-Ryan ikilisinin ileride çok iyi işler yapacağının sinyallerini verdi. 1991 yılında Oliver Stone’un “The Doors” filminde Jim Morrison’ın ( Val Kilmer ) uyuşturucu bağımlısı sevgilisi Pamela’yı canlandırdı. Bu filmdeki performansıyla da oldukça taktir toplayan Ryan, komedinin dışında da başarılı olabileceğini gösterdi. Yeteneğini sergilemeye devam eden aktris, 1993 yılında “Flesh and Bone” adlı dramatik bir filmde rol aldı. Quaidle birlikte oynadığı film, seyircinin fazla dikkatini çekmedi, ama Ryan’ın oyunculuğu yine beğeni topladı. Aynı yıl içerisinde Tom ile birlikte “Sleepless in Seattle” adlı filmde rol alan Ryan, komediye hızlı bir dönüş yaptı. Bu filmdeki performansıyla Altın Küre’ye aday gösterilen aktris, ardından “I.Q.” adlı romantik komedide oynadı. 1994 yılında Robert Downey Jr. ile ” Restoration” adlı filmde dramatik bir oyunculuk sergileyen Ryan, daha sonra “When a Man Loves a Woman” adlı filmde alkolik bir kadını canlandırdı.

Romantik komedi serilerine bir süre daha devam eden Ryan, 1998 yılında bu türün bir başka örneğini Tom Hanks ile yeniden tekrarladı ve “You’ve Got Mail” adlı filmde oynadı. Aynı yıl Nicolas Cage ile birlikte “City of Angels” adlı romantik bir dramda oynadı. Bu filmin ardından, çok farklı bir karakterle ” Hurlyburly” adlı filmde Kevin Spacey ve Sean Penn ile birlikte oynayan Ryan, egzotik bir dansçıyı canlandırdı. 2000 yılına yeni bir romantik komedi filmiyle merhaba diyen aktris, Lisa Kudrow ve Diane Keaton ile birlikte “Hanging Up” adlı filmde rol aldı. Aktris aynı yıl içinde, Taylor Hackford’un yönettiği ” Yaşam Kanıtı ” isimli filmde de Russell Crowe ile birlikte kamera karşısına geçti. Bu sırada yapımcılığa merak salan Ryan, ” Lost Souls” adlı bir filmin yapımcılığını üstlendi.

“Sleepless In Seattle” ve “When Harry Met Sally” filmleriyle iki kere en iyi kadın oyuncu dalında Altın Küreye aday oldu. Dramatik bir insan olarak da kendini kanıtlamış olsa da, 1980 ve 1990’ların romentik komedilerine en büyük etkisi olan oyunculardandır.

Jim Carrey

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Asıl adı James Eugene Carrey olan ünlü aktör, 17 Haziran 1962’de Kanada-Toronto’da yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasının işten atılmasıyla parasal yönden iyice kötüye giden durumu düzeltmek ve eğitimini devam ettirebilmek için bir fabrikada güvenlik görevlisi olarak çalışmaya başladı. Okuldaki başarısızlığından dolayı, liseden ayrıldı fakat okul yıllarında kendine özgü komedyen kişiliğini ve yeteneklerini keşfettikten sonra, 15 yaşından itibaren Kanada’nın gece kulüplerinde stand-up show’lara başladı. Yüzünün ve vücudunun esnekliğini kullanarak seyircileri saatlerce güldürmeyi başarabiliyordu.

Gece kulüplerindeki başarısını Hollywood’a taşımak isteyen Carrey, 1982’de, NBC-TV’nin dizisi “The Duck Factory” de rol almayı başardı ve bu başarısını 13 dizi sonuna kadar devam ettirdi. İlk olarak bir vampir-komedi olan “Once Bitten” da rol alan başarılı komedyen, “Peggy Sue Got Married” filmi ile yavaş yavaş zirve basamaklarını çıkmaya başladı. Clint Eastwood’un oynadığı “The Dead Pool” filminde de sorunlu bir rock yıldızını canlandıran aktör, ardından 1989 yılında Geena Davis ile birlikte rol aldığı “Earth Girls are Easy” filmiyle en büyük başlangıcını yaptı.

1991 yılında ilk özel şovunu yapan Carrey, Fox Broadcasting Co. tarafından gerçekleştirilen “Doing Time On Maple Drive” adlı haftalık dizide oynadı. 1994 yılında oynadığı “Ace Ventura: Pet Detective” (Sakar Dedektif) onun ilk sinema başrolüydü ve budala dedektif rolüyle şöhrete kavuştu. Ardından başarılı sanatçıyı dünya çapında bir star haline getiren ve dünya seyircilerinin beğenisini kazandıran “The Masc” (Maske) filminde oynadı. Daha sonra 1996’da “Cable Guy” filmiyle seyircilerin karşına geçen Carrey, sadece bir komedyen olmadığını aynı zamanda diğer rollerdeki oyunculuğunun gücünü de gösterdi.

Komedi filmleriyle artık o tüm dünyanın beğenisini kazanmıştı ve bu başarısı ona bir çok ödül getirdi. “Dumb and Dumber” daki oyunculuğu sayesinde ‘Yılın NATO / SheWest Komedi Yıldız’ı seçildi. MTV’nin düzenlediği ödül töreninde “Ace Ventura: Pet Detective” filmiyle “En İyi Erkek Performansı” ve “En İyi Komedi Oyuncusu Performansı” dallarında ödül sahibi oldu. “The Mask” filmi ile de Altın Küre Ödülü’ne aday gösterildi. Hayran kitlesi giderek artan başarılı komedyen “The Truman Show” ile seyircilerin karşısına bambaşka bir kimlikle çıkmakla birlikte eleştirmenler gözünde de oyunculuğunu kanıtladı. Ayrıca “Liar Liar” (Yalancı Yalancı) filmindeki performansıyla 1997’de düzenlenen MTV Film Ödülleri’nde “En İyi Komedi Oyuncusu Performansı” dalında ödülün sahibi oldu.

Los Angeles’a ilk geldiğinde tanıştığı garson Melissa Womer’den 1994 yılında boşanan aktör, ardından “Dumb and Dumber” filminin aktris’ti Lauren Holly’le evlendi fakat bu ilişki de uzun sürmedi ve 1998 yılında boşandılar.

“Man On The Moon” filminde geçmişte komedi dalında ün yapmış olan Andy Kaufman’ı canlandırdı. 2000 yılının sonuna doğru ise “Me, Myself and Irene” (Ben, Kendim ve Sevgilim) filmiyle sinema severlerin karşısına çıkan Jim Carrey, daha sonra “Grinç” filminde de rol aldı. Son olarak başarılı aktör, 2001 yılında vizyona giren “The Majestic” filminde hırslı ve girişken bir Hollywood senaristi olan fakat daha sonra bir kaza sonucu hafızasını kaybeden Peter Appleton’ı canlandırdı.

Sophia Loren

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Hollywood’un en ünlü kadın oyucularından biri olan Sophia Loren, 20 Eylül 1934’de İtalya’da dünyaya geldi. Gerçek adı Anna Sofia Scicolone’dir. Henüz küçük yaşlarda güzelliği ile herkesi kendine hayran bırakan Loren, İtalyan yapımcı Carlo Ponti ile tanıştı. Carlo Ponti, Loren’deki yeteneği kısa sürede fark etti ve onunla bir sözleşme imzaladı. Rol aldığı ilk film “Quo Vadis” adlı tarihi dramaydı ve bu film ancak 1951’de gösterime çıkabildi. Böylece Loren henüz 16 yaşındayken oyunculuğa başlamış oldu. Loren, kariyerinin ilk döneminde ucuz filmlerdeki küçük rollerle yetinmek zorunda kaldı. Bu dönemde rol aldığı “Toto Tarzan”, “Io Sono Il Capataz”, “Extra” gibi filmlerde gerçek adı Sofia Scicolone’yi kullandı.

Loren’in kitlelerle tanışması ise 1953 yılında rol aldığı müzikal “Aida” ile oldu. Bu filmden sonra ününü iyice arttıran Loren “Attila”, “The Gold of Naples”, “Two Nights with Cleopatra” ve “Too Bad She’s Bad” gibi filmlerle zirveye çıktı. O artık dönemin seks sembolleri Marilyn Monroe, Brigitte Bardot ve Jane Fonda ile erkeklerin rüyalarını süsleyen bir kadındı. Tüm bunların yanında yetenekli bir oyuncu olduğu da su götürmez bir gerçekti. Loren’in ününün tüm dünyaya yayılması Hollywood yapımcılarının iştahını kabarttı ve 1957’den itibaren ABD’de çalışmaya başladı.

Burada dönemin en önemli aktörleri ile çalışan Loren, Amerikan izleyicisinin de kalbini fethetmekte zorlanmadı. ABD’de rol aldığı “Desire Under the Elms”, “The Key”, “Houseboat”, “The Kind of Women”, “A Breath of Scandal” ile büyük başarılar kazanan Loren, 1961’de Jean Paul Belmondo ile birlikte rol aldığı İtalyan-Fransız ortak yapımı savaş draması “Ciociara-Two Women” ile Oscar kazandı.

1964’de rol aldığı “The Fall of The Roman Empire” gelmiş geçmiş en iyi Roma filmlerinden biri olarak gösterildi. Ünlü oyuncu Marcello Mastroianni ile “Ieri, oggi, domani” ve “Matrimonio all’italiana” gibi filmlerde birlikte çalışan Loren, her zaman en iyi anlaştığı aktörün Mastroianni olduğunu söylerdi. Güzel yıldız, özel hayatında skandallardan daima kaçındı ve tüm dünyada tanınan bir seks sembolü olmasına rağmen kendisini keşfeden yapımcı Carlo Ponti ile mutlu bir evlilik yaşadı. İlk olarak 1957 yılında evlenen çift, 1962’de boşandı ancak ayrı kalmaya fazla dayanamayarak, 1966 yılında tekrar evlendi. Ünlü ikili şu an halen evliliklerini sürdürüyorlar. Sophia Loren ise artık kamera karşısına geçmiyor.

En son Robert Altman’ın “Ready to Wear / Hazır Giyim” filminde Marcello Mastroianni ile kamera karşısına geçen Sophia Loren, vaktini hayvan hakları savunuculuğu yaparak geçiriyor. 2002 yılında gerçekleşen Uluslararası Venedik Film Festivali’nde, bu yılki “yaşam boyu başarı” ödülüne İtalyan aktris Sophia Loren layık görüldü.

Robert De Niro

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Hollywood’un en ünlü ve en başarılı aktörlerinden olan Robert De Niro, 17 Ağustos 1943’de Amerika’nın New York kentinde doğdu. Tam adı Robert De Niro Jr. olan aktörün annesi ressam, babası da ressam, heykeltıraş ve aynı zamanda şairdi. De Niro, ilk amatör rolünü, 10 yaşında iken, okulda düzenlenen “Wizard of Oz” oyununda aslan karakterini canlandırarak oynadı. Aradan altı yıl geçtikten sonra, Rus yazarı Çehov’un “The Bear / Ayı” oyununda yer alan aktör, giderek oyunculuğa ısındı. Hemen ardından, “yöntem oyunculuğu”nun en önemli temsilcileri olan ve sayısız başarılı aktörün doğmasına neden olan Stella Adler ile Lee Strasberg’ten eğitim almaya başladı.

Sinemaya, 1969 yılında, yönetmen Brian De Palma’nın “The Wedding Party” filmiyle geçen De Niro, bu filmden sonra, yine aynı yönetmenin “Greetings” ile “Hi,Mom!” filmlerinde rol aldı. 1973 yılında, daha sonra “Taxi Driver / Taksi Şoförü”, “Raging Bull” ve “Good Fellas” gibi başarılı yapımlarda beraber iyi bir ikili oluşturacağı usta yönetmen Martin Scorsese ile “Mean Streets” filmini çekti. Başarılı aktör, filmde sergilediği yüksek performansla izleyenlerin dikkat ve ilgilerini üzerine çekmeyi başardı. Aynı yıl, “Bang the Drum Slowly” filminde canlandırdığı, ölmek üzere olan beyzbol oyuncusu Bruce Pearson karakteri ile En İyi Erkek Oyuncu dalında New York Film Eleştirmenleri Ödülü’nün sahibi oldu.

Bu ödülden sonra Francis Ford Cappola ona “Godfather II / Baba 2″deki genç “Vito Carlone” rolünü verdi. Bu gangster filmindeki “Vito Corleone” karakterini mükemmel denebilecek derecede canlandıran De Niro, filmdeki performansı sayesinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar Ödülü’nü aldı ve adını Hollywood’un starları arasına yazdırdı.

1976 yılında, sinema kariyerinin en iyi performanslarından birini de “Taxi Driver / Taksi Şoförü” filmindeki rolü ile sergiledi. Aktör, Martin Scorsese’in bu başyapıtında, New York’un yozlaşmış ortamında yavaş yavaş çıldıran dengesiz, Vietnam gazisi taksi soförü Travis karakterini başarıyla canlandırdı. De Niro, 1978 yılında, yine bir Vietnam gazisi olarak çıktı izleyici karşısına; “Deer Hunter / Avcı”. En İyi Film Oscar’ını alan “Avcı”, yönetmen Cimino’yu sinemaya kazandırırken bu başarıda en büyük pay kuşkusuz başarılı aktöründü. Aktör, özellikle “Rus Ruleti” sahneleri ile hafızalara kazındı bu filmde.

Usta oyuncu, 1980 yapımlı “Raging Bull / Kızgın Boğa” filminde Dünya Orta Sıklet Boks Şampiyonu Jake LaMotta’yı canlandırdı. Gelmiş geçmiş en iyi dökümanter film olarak kabul edilen “Kızgın Boğa”daki unutulmaz performansıyla En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazandı.  Bu film için tam 30 kilo alan ve yüzünü tanınmayacak halde değiştiren De Niro, filme hazırlanırken New York’ta amatör boks maçlarına çıkmış, hatta iki tanesini kazanmıştı.

1986’da Sergio Leone’nin gangster epiği “Once Upon a Time In America / Bir Zamanlar Amerika” filminde ve 1985’de Terry Gilliam’ın “Brazil”inde rol aldı. Bu filmlerde de her zamanki usta oyunculuğunu sürdüren De Niro, 1987’de De Palma’nın “Untouchables / Dokunulmazlar” filminde ünlü gangster Al Capone’u canlandırdı. Aynı yıl kariyerine değişik bir karakter kattı ve Alan Parker’ın “Angel Heart / Şeytan Çıkmazı” filminde biz ölümlüler arasında “Louis Cyphre” adını kullanan Şeytan’ı canlandırdı. 1989’da Sean Penn ile oynadığı “We’re No Angels / Biz Melek Değiliz” adlı komedi de rol alarak tarzını değiştireceğinin sinyallerini verdi.

De Niro, 1990 yılında bir kez daha yönetmen Martin Scorsese ile bir araya gelerek 90’lı yılların yüz akı filmlerinden olan “Goodfellas / Sıkı Dostlar”da rol aldı. Aynı yıl oldukça duygusal bir film olan “Awakenings / Uyanışlar”da yakalandığı hastalık nedeniyle hayatını uyuyarak geçiren ancak yeni çıkan bir ilaçla tekrar yaşama dönen Leonard Lowe karakterini başarıyla canlandırdı.

1991’de “Cape Fear / Korku Burnu” filminde kötü adam Max Cady’i canlandıran aktör, 1993’de ilk kez yönetmenliği denedi ve “A Bronx Tale” adlı dramayı çekti. Ardından 1994 yılında kariyerinin en ilginç rollerinden biri olan “Frankenstein”ı canlandırdı. 1995’de aralarında Sharon Stone ve Joe Pesci gibi ünlü oyuncuların da bulunduğu “Casino” filmiyle ardından da başrolü büyük oyuncu Al Pacino ile paylaştığı, “Heat / Büyük Hesaplaşma” filmi ile her zaman en iyi olduğunu kanıtladı.

Robert De Niro, “Sleepers” ve Leonardo Di Caprio ve Meryl Streep gibi başarılı oyuncuların da bulunduğu “Marvin’s Room / Marvin’in Odası” filmleriyle görev aldığı yan rollerle yeniden yükselişe geçti. Ünlü yönetmen Quentin Tarantino’nun daha öncekilere nazaran fazla beğenilmeyen “Jackie Brown” ve Dustin Hoffman ile birlikte rol aldığı ve bir skandalı örtbas etmek için gerçek dışı senaryo üreten özel bir görevliyi canlandırdığı “Wag the Dog” filmleriyle kariyerine yaraşır oyunculuklar çıkardı.

1998 yılına gelindiğinde, başrollerinde Gywneth Paltrow ile Ethan Hawke’un yer aldığı “Great Expectations / Büyük Umutlar”da rol aldıktan sonra bir komedi filmi olan, başrolünü Billy Crystal ile paylaştığı “Analyze This / Anlat Bakalım”da psikolojik tedavi gören bir mafya babasını canlandırdı. Bu filmin ardından Joel Schumacher’in “Flawless” adlı filminde rol alan ünlü aktör, filmde transseksüel komşusu ile konuşarak terapi gören bir güvenlik görevlisini oynadı.

Aktör daha sonra, “Meet the Parents / Zor Baba” filminde rol alarak komedilerde de başarılı olabileceğini kanıtladı. Yine aynı yıl, George Tillman’ın yönettiği “Man of Honor / Onurlu Bir Adam” filmiyle çıktı sinemaseverlerin karşısına. “15 Minutes / 15 Dakika” filminde işledikleri suçlarla ortalığı birbirine katan ve bu arada bütün eylemlerini de video kamera ile kayda geçiren, Doğu Avrupa’dan New York’a gelen iki azılı suçludan birini canlandıran De Niro, “The Score / Komplo”da ise unutulmaz oyuncu Marlon Brando ve Fight Club filmindeki üstün performansıyla tanıdığımız Edvard Norton gibi iki önemli isimle ile birlikte kamera karşısına geçti. Filmde emekli olmaya çalışan usta bir hırsızı canlandırdı usta sanatçı.

Daha sonra “Analyze This” filminin devamı olan “Analyze That / Anlatamadım mı?” filmi ile kariyerine devam eden Robert De Niro, 12 Nisan 2002’de gösterime giren, başrolünü ünlü komedyenlerden Eddie Murphy ile paylaştığı “Show Time” adlı filmde, az konuşan, sabırsız fakat tek işini doğru dürüst yapabilmek için kendi haline bırakılmayı çok isteyen polis teşkilatı dedektiflerinden Mitch Preston karakterini canlandırdı.

” Benim çalışma şeklimde anarşi ile disiplinin kesin bir uyumu söz konusudur.” diyerek kendine özgü oyunculuğunu özetleyen, Hollywood’un yaşayan efsanelerinden Robert De Niro’ya sinemaya verdiği 30 yıllık emek şerefine bir tören düzenlendi ve Amerikan Film Enstitüsü tarafından “Yaşam Boyu Başarı” ödülü verildi.

Brad Pitt

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Gerçek adı William Bradley Pitt olan aktör, 18 Aralık 1963’de Oklahama’da dünyaya geldi. Okul müşaviri bir anne ile taşımacılık şirketinde çalışan bir babanın üç çocuğundan biri olan Brad Pitt, ailesinin Missouri’ye taşınmasıyla birlikte Kickapoo Lisesi’nde okumaya başladı. Okul yıllarında her Amerikalı genç gibi, beyzbol, koro, tiyatro ve politikaya ilgi duyan Pitt’in en büyük tutkusu sinemaydı. Gazetecilik ve reklam eğitimi için Missouri Üniversitesi’ne giren aktör, 1987 yılında mezun olması için yalnızca iki kredisi kalmışken okuldan ayrıldı.

Film yıldızı olmayı kafasına koyan Pitt, California’ya gitti. Ardından Los Angeles’a geçen aktör, ufak tefek işlerde çalışarak geçimini sağlamaya çalıştı. Ailesine Pasedena’daki Sanat Okulu’nda okuduğunu söyleyen aktörün en büyük hayali ileride büyük bir yıldız olup ailesinin yüzünü kara çıkarmamaktı. Garsonluktan şoförlüğe, araba tamirciliğinden tavuk kıyafetiyle broşür dağıtmaya kadar pek çok iş yapan Pitt, ilk rolüne “Dallas” dizisiyle kavuştu. Hormonlarıyla hareket eden bıçkın bir delikanlıyı canlandıran aktör, “Happy Together” ve ardından “Cutting Class” adlı vasatı geçemeyen filmlerde oynadı.

İlk ciddi oyunculuk deneyimini “Thelma & Louise”de yaşayan Pitt, Geena Davis’e ilk orgazmını yaşatan bir gezginciyi canlandırdı. Bu filmin ardından “Too Young to Die?” adlı TV filminde oynayan genç aktör, rol arkadaşı Juliette Lewis ile yaşamaya başladı. Üç sene birlikte olan Pitty-Lewis çifti, belki de Hollywood tarihindeki en uzun birlikteliklerden birine imza attılar. Çift, birlikte “California” filminde oynadıktan sonra ayrıldı.

1994 yapımı “Legends of the Fall / İhtiras Rüzgârları” adlı epik filmde romantik bir karakteri canlandıran Pitt, oyunculuğundan ziyade yakışıklılığıyla dikkat çekti. People dergisinin “Yaşayan En Seksi Adam” ilan ettiği aktör, Neil Jordan’ın yönetmenliğini üstlendiği 1994 yapımlı, “Interview With the Vampire / Vampirle Görüşme”de Tom Cruise ve Antonio Banderas gibi ünlü oyuncularla birlikte oynadığı filmde bir vampiri canlandırdı. 1992 yılında oynadığı Robert Redford’un “A River Runs Through It / Bizi Ayıran Nehir” adlı filminden bu yana en iyi performansını sergileyen Pitt, bu filmle elindeki potansiyel yeteneğin farkına vardı.

Ardından 1995 yılında, başrollerinde Morgan Freeman, Kevin Spacey ve Gwyneth Paltrow gibi çok büyük oyuncuların yer aldığı “Seven / Yedi” adlı gerilim filminde, ruh hastası bir katilin peşinden koşan çaylak bir polisi canlandırdı. Yönetmenliğini David Fincher’ın üstlendiği filmde oldukça başarılı bulunan aktör, filmde karısını canlandıran Paltrow ile uzun bir birlikteliğe ilk adımını attı. Paltrow ile yaklaşık iki buçuk yıl birlikte olan aktör, bir ara nişanlılık devresi geçirmiş olmasına rağmen ilişkiyi noktaladı. Pitt, 2000 yılı içerisinde “Friends” dizisinin sevimli kahramanı Jennifer Aniston ile evlendi.

1996 yılında, uğrunda Apollo 13’teki astronot rolünü geri çeviren ve Terry Gilliam’ın fantastik bilim kurgusu “Twelve Monkeys / 12 Maymun” filminde bir akıl hastasını canlandıran aktör, bu rolüyle en iyi yardımcı erkek oyuncu dalında Altın Küre aldı. Ardından 1997’de Harrison Ford ile baş rolünü paylaştığı “The Devil’s Own / Sessiz Düşman” adlı filmde karizmatik bir I.R.A. liderini oynadı. “Seven Years in Tibet / Tibet’te Yedi Yıl” filminde Avusturyalı gezgin Heinrich Harrar’ı canlandıran aktör, ününü giderek arttırarak film başına 10 milyon dolar alabilen bir yıldız haline geldi.

Anthony Hopkins’in de baş rol oynadığı, Martin Brest’in kasvetli filmi “Meet Joe Black / Joe Black”de ölümü canlandıran Brad Pitt, 1999 yılında  Seven”ın yönetmeni David Fincher ile ikinci kez bir araya geldi ve “Fight Club / Dövüş Klübü” adlı filmde rol aldı. Edward Norton ve Helene Bohem Carter ile birlikte başrolü paylaşan aktör, Chuck Palahniuk’un romanından uyarlanan ve tüketim toplumunu acımasızca eleştiren filmde Tyler Durden isimli bir sabun satıcısını canlandırdı.

2000 yılında “Snatch / Kapışma” filminde farklı bir tarzla sinemaseverlerin karşısına çıkan aktör, bu filmde Robert Redford ve Catherine McCormack ile başrolü paylaştı. 2001’de üç başarılı filmde rol alan aktör, bunlardan ilki “The Mexican / Meksikalı” filminde Julia Roberts’la başrolü paylaştı. Filmde bir mafya çetesinde kurye olarak çalışan Jerry Welbach’ı canlandırdı. 2001 yılında oynadığı “Ocean’s Eleven” adlı ikinci filmde George Clooney, Julia Roberts, Andy Garcia ve Matt Damon’la baş rolleri paylaştı. Tony Scott’un yönetmenliğini üstlendiği, üçüncü diğer film olan “Spy Game”de ise Robert Redford’la başrolleri paylaşan aktör, bu filmde CIA uzmanı Nathan Muir’in ( Robert Redford ), “İzci” lâkaplı genç çalışma arkadaşını canlandırdı.

Brad Pitt Resimlerini Görmek İçin Tıklayınız

Marlon Brando

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

En büyük oğlu kızkardeşinin sevgilisini öldürdü, kızı Cheyenne intihara kalkıştı, 96-98 arasında çevirdiği filmler gişelerde başarısız oldu ama o hala sinemanın efsanesi. Çünkü, beyaz bisiklet yakalı fanilayla ilk o çıktı ekrana, deri ceketiyle motosikleti üzerinde ‘asi gençliği’ hakkıyla ilk o oynadı. Yıllar geçti, çok az konuşsa da görüntüsü perdeyi öylesine dolduruyor, öylesine etkili duruyordu ki, mafya babasını oynadığı “The Godfather / Baba” filminden sonra hep “Baba” olarak anılmaya başlandı.

3 Nisan 1924 tarihinde ABD’de doğan Brando, birçok kişiye göre yüzyılın oyuncusu, Method yönteminin en iyi uygulayıcısı. Babası bir satıcı, annesi ise tiyatro oyuncusu olan Brando’nun çocukluğu özellikle babasıyla çatışma içinde geçti. Ancak annesi ve iki ablasını hep çok sevdi. Okul hayatı da sorunlu geçen genç Marlon, bir kaç okul dolaştıktan sonra askeri okuldan da atıldı. Belki de 1949 yılında henüz 25 yaşında annesinden etkilenmesiyle oyuncu olmayı düşündü.

1943’te New York’ta bir oyunculuk atölyesine yazıldı ve bir yıl burada çalıştı. Kendisini sinemada farklı bir yere getirecek olan Method yöntemini de burada hocası Stella Adler’den öğrendi. Moskova’da Stanislavsky’nin yanında bu metodu öğrenen Adler, ABD’ye döndüğünde Method yöntemini en iyi öğreten kişiydi. Buna göre aktörlerin oynadıkları her rolü, kendi duygu ve etkileşimleriyle zenginleştirmeleri gerekiyor.
             
SAHNEYLE TANIŞIYOR
Usta oyuncunun Broadway’le ilk tanışması 1944 yılında “Annemi Hatırlıyorum” oyunuyla oldu. Oyun 2 yıl perdelerini açtı. 1947 yılında Tennessee Williams’ın ünlü “Arzu Tramvayı” oyununda Stanley Kowalski rolünü aldı. Sert, haşin, sarhoş, cahil Kowalski’yi öylesine inandırıcı, aynı zamanda öylesine çekici oynadı ki, artık tüm tiyatro camiası onu konuşuyordu. 1950’den itibaren Hollywood’a adımını attı. İlk filmi “The Men” oldu. Bundan sonra oynadığı her film, sinema tarihinin en önemli filmleri arasında yer alacaktı. Sırasıyla “A Streetcar Named Desire” (1951), “Viva Zapata” (1952), “The Wild One” (1953), “On the Waterfront” (1954), “Guys and Dolls” (1955) filmlerini çevirdi. Elbette ödüller de bu başarıyı perçinleyecekti. 1952 yılında İngiliz Film Akademi ile Cannes Film Festivali’nde Viva Zapata’daki rolüyle En İyi Oyuncu ödüllerini aldı. 
 
1953 yılında yine İngilizler Julius Caesar rolüyle En İyi Oyuncu seçtiler Brando’yu. “On the Waterfront” 1954 yılında dünyada ödül bırakmadı: New York Film Eleştirmenleri, Altın Küre, İngiliz Film Akademisi, Cannes Film Festivali’nden ödülleri peş peşe topladı. Amerika için ödüllerin en büyüğü demek olan Oscar ise, 1955 yılında yine “Rıhtımlar Üzerinde / On the Waterfront” filmiyle geldi. Üstlendiği rolleri öylesine canlı, öylesine inandırıcı ve yeri geldiğinde öyle şiirsel oynuyordu ki, perdede görüldüğü anda diğer tüm oyuncuları siliyor, tüm hikayenin ortasına yerleşiyordu. 1950’li yıllarda Hollywood’daki oyunculuğu en çok etkileyen isimdi.
      
BİR İDOL
“The Wild One / Vahşi Hücum” filmindeki motosikletli, blucinli, deri montlu asi genç tiplemesinde tüm gençler kendilerini onda buldu. James Dean ile birlikte gençliğin idolu olmuştu. İki aktör aynı zamanda iyi birer arkadaştı. Bu dostlukları Dean’in ölümüne kadar sürdü. Sinemada hızlı ve sağlam adımlarla ilerleyen Brando, sanki oyunculuk için doğmuştu. Her na kadar “Oyunculuk boş ve yararsız bir meslektir” dese de sinemadan vazgeçmiyordu. Burjuva ahlâkına ve aşırı düzenli bir yaşama karşı başkaldırısını özel yaşamından filmlerine de gayet güzel taşıyordu.

Ancak 1955 yılından sonra çevirdiği filmler ilklerini aratır olmuştu. “The Teahouse of the August Moon / Çayhane”, “Sayanora”, bir Tennessee Williams filmi olan “The Fugutive Kind / Kaçak”, ilk ve son kez yönetmenliği denediği “One Eyed Jacks / Aşk ve İntikam” fazla başarılı bulunmadı. 1957 yılında aktrist Anna Kashfi ile evlendi. İkinci evliliğini ise 1960 yılında Meksikalı oyuncu Movita Castenada ile yaptı.      
      
AZINLIKLARIN YANINDA
Her zaman azınlıkların yanında yer alan Brando, bu konuda çalışan kurumlarda da yer aldı. 1961 yılında “Mutiny on the Bounty / Denizde İsyan” filminin çekiminde sette kan kusturdu. Yönetmen Carol Reed işi yarıda bıraktı. Senaryoya sürekli müdahale etmesi, huysuzluklar çıkarması çekimleri uzattıkça uzattı. Maliyeti giderek artan film, gişelerde de zarar etti. Filmin çekiminde bulunan herkes perişanken Brando Tahiti’de çok mutluydu. Burada Tahitili Tarita ile evlendi. Farklı ırklara ve halklara olan ilgisi daha sonraki yıllarda da sürecek;oyunlarında zencilere yeterince rol vermediği için Tennessee Williams’a kızacak, Kızılderililer’in hakları için epey mücadele edecek, Oscar’ı bile reddedecekti.

Aralarında Charlie Chaplin’in yönettiği “Hong Kong’lu Kontes” (1967) gibi komedi filmlerinde oynasa da bunlarda başarılı olamayacaktı. 60’lı yıllarda göze çarpan birkaç filminden biri olan ırkçılık karşıtı “The Chase / Kaçaklar” (1966) filminde bir star için o güne dek görülmemiş derecede dayak yiyecek; John Huston’un yönettiği “Reflections in a Golden Eye / Pırıltılı Gözler”de (1967) ise eşcinsel bir subayı canlandıracaktı. Ancak 1971 yılına kadar çevirdiği diğer filmler, hemen herkese “Brando efsanesi bitti” dedirtecek kadar başarısızdı. Oysa o sinemanın gelmiş geçmiş en iyi oyuncularındandı ve öyle kolay kolay sahneyi terk etmezdi.  
      
VE ‘BABA’ DOĞUYOR
1971 yılında Francis Ford Coppola’nın yöneteceği “The Godfather / Baba” filmindeki “Don Vito Carleone” rolü için adı geçti. Bu rolü kapmak için deneme filmi bile çevirdi! Ama rolü aldı. Birkaç kuşak yaşlandı, tipini değiştirdi ve filmin unutulmaz “Baba”sını yarattı. Bu unutulmaz filmle ikinci kez Oscar ödülü kazansa da ödülü almaya gitmedi. Yerine bir Kızılderili kadını göndererek Oscar’ı protesto eden bir metin okuttu. Belki Brando Oscarsız kaldı ama Kızılderili hakları savaşımında önemli bir adım atılmış oldu.  
 
Ardından Bertolucci’nin unutulmayan “Last Tango in Paris / Paris’te Son Tango” filmi geldi. Yaşlanmaya başlayan, ölüm saplantılı, bencil bir adamın kendinden çok genç bir kızla, sadece sekse dayalı ilişkisinin anlatıldığı filmde, inanılmaz bir performans sergiledi. Sanki, filmdeki Paul’ün korkularını asıl o yaşıyordu. İki oyuncunun cüretkâr aşk sahneleri, filmin Amerika’dan İtalya’ya denetimle başının derde girmesine neden oldu ama bu bir yandan filmin şöhretini pekiştirdi.

Yeniden oyunculuğun boş ve gereksiz olduğu yönünde demeçler vererek Tahiti yakınlarında satın aldığı adasına çekildi. Ancak para kazanması da gerekiyordu. 1978’deki “Superman” filmindeki kısacık rolü -10 dakika- için astronomik bir ücret talep etti, üstelik kabul da edildi. Böylece kısa süreli, konuk oyunculuklar kabul etmeye başladı. Savaş dramı“Apocalypse Now / Kıyamet”, “A Dry White Season / Kuru Beyaz Bir Mevsim”, “The Freshmen”, “The Discovery” kısa süreli göründüğü filmlerden bazılarıydı. Ancak, bu kısa rollerde bile usta aktör filmin ilgi odağı oluyor, tüm dikkatleri üzerine çekiyordu. Örneğin Kıyamet ve bu kez yardımcı dalda Oscar’a aday gösterildiği “Kuru Beyaz Bir Mevsim” gibi.

90’larda kesintili olarak sürdürdüğü sinema yaşantısı Johnny Depp ile rol aldığı “Don Juan de Marco” (1995), hasta ruhlu bir adamı canlandırdığı “The Island of Dr. Moreau / Doktor Moreau’nun Adası” (1996), “The Brave” (1997) gibi yapımlarla devam etti. 2000 yılı içerisinde Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez’in aynı adlı romanından uyarlanan “ Autumn of the Patriarch ” adlı filmde rol alan Brando, bir yıl sonra ünlü oyuncular Robert de Niro ve Edvard Norton ile birlikte “The Score / Komplo” filmiyle kamera karşısına geçti.

EFSANENİN HOLLYWOOD’U TERK EDİŞİ
Sinemanın “Baba”sı Brando, 2 Temmuz 2004’de, bir süredir tedavi gördüğü Los Angeles’taki bir hastanede hayata gözlerini kapadı. Ölüm nedeni bir süre gizli tutulan aktörün menajeri Jay Cantor, Marlon Brando’nun akciğer rahatsızlığı nedeniyle vefat ettiğini söyledi. Sinema dünyası da Marlon Brando’nun ölümünden dolayı yas tutuyor. Francis Ford Coppola, ‘Sadece onun gidişinin beni üzdüğünü söyleyeceğim’ dedi. James Garner de ‘Amerika, önde gelen film yıldızını kaybetti. O en iyisiydi ve çok da iyi bir arkadaştı’ diye konuştu. Sophia Loren, Brando için; ‘Onun gibi aktörler ölümsüz olmalı’ ifadesini kullanırken, Terence Stamp de ‘O çok zor bulunan bir elmastı’ şeklinde görüş bildirdi. Bernardo Bertolucci, Brando’nun ölümsüz hale geldiğini belirtirken efsaneyle ‘Rıhtımlar Üzerinde’ filminde rol alan Eva Marie Saint de ‘Onunla birlikte oynadığım sahneler benim için her zaman hazine değerinde. O en büyük aktörlerden biriydi’ değerlendirmesini yaptı.

BİLİNMEYEN GERÇEKLER
Brando, son günlerinde de eski hizmetçisi Christina Ruiz’in tehditleriyle bunaldı. Brando’nun 10 yaşındaki otistik çocuğu Timothy’ye bakması için aralarında anlaşma olduğunu savunan Ruiz, ünlü aktöre telefonlar açarak her ay kendisine 10 bin dolar ödemesine ilişkin anlaşma yaptıklarını, anlaşmaya uymaması halinde 100 milyon dolar tazminat istemiyle mahkemeye başvuracağını belirtiyordu. Ancak, Brando’nun beş parası yoktu. Borç batağı içindeki aktör, ailesi ve arkadaşlarına geçen yıl ölüme hazır olduğunu söylese de asla vazgeçmedi. Yaşadığı sağlık sorunlarına rağmen “Big Bug Man” adlı çizgi filmde para kazanmak uğruna seslendirme yapmaya karar verdi. Ancak, sinema efsanesinin ömrü bu projeyi gerçekleştirmeye yetmedi.

Marlon Brando, ölmeden birkaç ay önce, öldükten sonra yakılarak küllerinin adasının çevresine serpilmesini, cenazesinde ise yakın arkadaşı aktör Jack Nicholson’ın kendisini anlatmasını vasiyet etmişti. Yaşama borç batağı içinde veda eden Marlon Brando’nun haczedilmemesi için Oscar ödülünü sakladığı ortaya çıktı. Marlon Brando, hayatının son günlerini tek odalı bir bungalovda devlet yardımıyla geçirdi. Brando, servetini cinayet işleyen oğlunu hapisten kurtarmak için harcadı.”Big Bug Man” adlı filmde seslendirme yaparak para kazanmaya karar veren 80 yaşındaki oyuncu, son günlerinde de hizmetçisinin tehditleriyle bunalmıştı.
 
”Benim hayatımdaki en büyük sefalet, ünlü ve servet sahibi olmaktır. Eğer Hollywood’daysam bunun sebebi parayı geri çevirecek ahlaki cesaretimin olmaması”. Hollywood’un pırıltılı dünyasını sevmediğini bu sözlerle ifade eden dev aktör Marlon Brando’nun, borç batağı içinde hayata veda ettiği ortaya çıktı. Internetteki ”imdb” sitesinin haberine göre, Marlon Brando efsanesini kısa bir süre önce yayınlanan ”Brando in Twilight” adlı kitabında anlatan Patricia Ruiz, 80 yaşında yaşamını yitiren aktörle ilgili pek çok gerçeği burada kaleme aldı. Kitaba göre, tek odalı bir bungalovda devlet yardımıyla geçinen Brando, ”Rıhtımlar Üzerinde-On the Waterfront” filmiyle kazandığı Oscar ödülünü haczedilmemesi için saklıyordu.

ÖDÜLLERİNDEN BAZILARI  
1952: Cannes Film Festivali, en iyi aktör, Viva Zapata!
1952: British Film Academy Ödülü, en iyi yabancı aktör, Viva Zapata!
1953: British Film Academy Ödülü, en iyi yabancı aktör, Julius Caesar
1954: New York Film Critics Circle Ödülü, en iyi aktör, On the Waterfront
1954: Golden Globe, en iyi aktör, Drama, On the Waterfront
1954: British Film Academy Ödülü, en iyi yabancı aktör, On the Waterfront
1954: Oscar, en iyi erkek oyuncu, On the Waterfront
1954: Cannes Film Festivali, en iyi aktör, On the Waterfront
1955: Golden Globe, en iyi erkek oyuncu
1972: Oscar, en iyi aktör, The Godfather
1972: Golden Globe, en iyi erkek oyuncu
1973: Golden Globe, En iyi erkek oyuncu (Drama), The Godfather
1973: Golden Globe, En iyi erkek oyuncu
1973: National Society of Film Critics Ödülü, En iyi aktör, Last Tango in Paris
1973: New York Film Critics Circle Ödülü, En iyi aktör, Last Tango in Paris

Charlie Chaplin

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Amerikan yapımı sessiz filmlerde canlandırdığı acınacak halde, ama aynı zamanda komik küçük serseri (Şarlo/Charlot) karakteriyle dünya çapında ün kazandı. 1914’te oynadığı ilk filmini izleyen iki yıl içinde ABD’nin en tanınmış kişilerinden biri olmuş, 1920’lerin başlarına gelindiğinde filmlerinin sağladığı gelirlerin yüksekliği karşısında hiçbir istediği ücreti ödeyemez hale gelmiş, o da ancak yapımcılığını kendisinin üstlendiği filmlerde rol almıştır. 1920’lerin sonlarında sesli sinemaya geçilmesinden sonra yalnızca birkaç filmde görünmekle yetinmesine karşın, ilk dönem filmlerinin sinema klasikleri olarak değerlendirilmesi ve yeni izleyici kitlelerince de ilgi görmesi nedeniyle ününü hemen hiç yitirmemiştir. Uzun metrajlı büyük komedi filmleri arasında The Kid (1921;Yumurcak), The Gold Rush (1925;Altına Hücum), City Lights (1931;Şehir Işıkları), Modern Times (1936;Asri Zamanlar) ve The Great Dictator (1940;Şarlo Diktatör) sayılabilir.

İngiliz sinema oyuncusu ve yönetmeni Charlie Chaplin (asıl adı Charles Spencer Chaplin), 16 Nisan 1889’da İngiltere’nin başkenti Londra’da dünyaya geldi. 25 Aralık 1977’de İsviçre’de öldü. Her ikisi de müzikhol oyuncusu olan annesi Hannah ve babası Charles Chaplin’den, daha küçük yaşta şarkı söyleyip dans etmesini öğrenmişti. İlk kez sekiz yaşındayken, bir klog dansı gösterisi olan “Eight Lancashire Lads” (Sekiz Lancashire’lı Delikanlı) ile sahneye çıktı. Babasının bundan kısa bir süre sonra ölmesi, annesinin de sık sık akıl hastanesine girip çıkması yüzünden Chaplin’in çocukluk yılları, yatılı okul ve yetimhanelerde sıkıntıyla geçti. Bu dönemde bazen geçici sahne işleri buldu, bazen de sokaklarda yaşamak zorunda kaldı.

On yedi yaşındayken, üvey ağabeyi Sydney kendi çalıştığı ve çeşitli danslar, oyunlar, komedi programları sunan Fred Karno vodvil topluluğunda ona iş buldu. 1913’e değin Karno’yla çalışarak sayısız müzikhol skecinde oynayan Chaplin, o yıl filmlerde rol almak üzere Keystone’un tek makaralık slapstick filmleri yapımcısı Mack Sennett, Chaplin’i Karno turnesi sırasında New York’tayken fark etmişti. Chaplin Aralık 1913’te 150 dolar haftalıkla sinema yaşamına adım attı ve bir daha da sahneye dönmedi.

Chaplin, melon şapka, dar bir frak ceketi, bol pantolon, büyük ayakkabılar, bıyık ve bastondan oluşan ünlü görünümünü ikinci filmi olan Kid Auto Races at Venic’te (1914,Venedik’te Ufaklıklar Oto Yarışları) yarattı. Ama bu tipin özellikleri henüz tam anlamıyla oluşmamıştı. Bununla birlikte, haftada iki film gibi büyük bir hızla çevrilmesine karşın, Chaplin komedileri olağanüstü bir başarı sağlamıştı. Kısa bir süre sonra Chaplin’in kendi filmlerini yönetmesine izin verildi, ücreti de gitgide astronomik rakamlara ulaştı. 1915’te Essanay şirketinden haftada 1. 250 dolar, 1916’da Matual şirketinden haftada 10 bin dolar ve ayrıca sözleşme için 150 bin dolar, 1917’de de First National şirketinden sekiz film için 1 milyon dolar aldı. İki yıl sonra, dönemin önde gelen yıldızları Mary Pickford, Douglas Fairbanks ve ünlü yönetmen D. W. Griffith ile, her birinin kendi filmlerinin dağıtımını bağımsızca yürütmesi koşuluyla, United Artists’i kurdu. First National ile olan sözleşmesi The Pilgrim (1923;Şarlo Hacı) filmiyle sona erdikten sonra, 1966’da Universal için yaptığı A Countess from Hong Kong’a (Hong Kong’lu Kontes) değin filmlerini yalnızca kendi şirketi adına çekti.

Chaplin’in bu hızlı yükselişi bir ölçüde, filmlerinin pazarlamasında, konularından çok filmde oynayanların önemli olduğu yıldız sisteminin gelişmesinden kaynaklanıyordu. Aslında Pickford, Fairbanks ve başkalarıyla birlikte Chaplin’in perdedeki kişiliğinin halk tarafından büyük bir coşkuyla kabul görmesi de, bu sistemin yerleşmesinde oldukça etkili oldu. Chaplin The Tramp’te (1915;Şarlo Serseri), yarattığı küçük serseri tipini yalnızca eğlendirici değil, aynı zamanda sevimli de kılabilmek amacıyla, sempatikliğinin de altını çizmeye başladı. Kendi filmlerinin hem yıldızı, hem yönetmeni, hem de yazarı olduğu için, Şarlo karekterinin içerdiği anlamları irdelemek için eşsiz bir konumdaydı. Bir eleştirmenin “zenginlerin bakış açısından çizilmiş bir yoksul tipi” olarak tanımladığı, Chaplin’in “küçük adam” dediği Şarlo, Easy Street (1917;Şarlo Polis), Shoulder Arms (1918;Şarlo Asker), Yumurcak, Altına Hücum, Şehir Işıkları, Asri Zamanlar ve ilk sesli filmi olan Şarlo Diktatör gibi filmlerde gelişti. Chaplin’in kendi yaşamından çizgiler taşıyan Limelight’ta (1952;Sahne Işıkları) kısa da olsa, yeniden gözüktü.

Chaplin’in çok hareketli bir özel yaşamı oldu. Dört evliliğinin üçü filmlerinin başrol oyuncularıyla, 1918’de Lita Grey ve 1936’da Paulette Goddard’la gerçekleştirdi. 1943’te oyun yazarı Eugene O’Neill’in kızı Oona O’Neill’le evlendi. İlk iki boşanması ve 1944’te kendisine açılan babalık davası sansasyon yarattı. Chaplin 1942’de, savaşta Almanlara karşı ikinci bir cephe çağrısında bulunduğunda gene manşetlere çıktı. Siyasal tavrına yöneltilen saldırıda, hiçbir zaman ABD vatandaşlığına geçmemiş olmasının payı da vardır. Mavi Sakal öyküsünün iğneleyici bir uyarlaması olan Monsieur Verdoux (1947), pek çok çevrenin yanı sıra Amerikan ordusunu da oldukça sinirlendirdi. ABD hükümetinin vergi borcu için sıkıştırması, ayrıca bazı politikacı ve köşe yazarlarının yıkıcı etkinliklerle ilişkisi olduğunu ileri sürmeleri üzerine Chaplin 1952’de ülkeyi terk etti. Geri dönüş hakkının ABD Adalet Bakanlığı’nca soruşturulacağını öğrenince 1953’te Cenevre’de bu haktan vazgeçtiğini açıkladı.

Bundan sonra ailesiyle birlikte İsviçre’de Vevey yakınlarında Corsier-sur-Vevey’de yaşamaya başladı. 1957’de Londra’da yaptığı A King in New York (New York’ta Bir Kral), Amerika’ya Karşı Etkinlikleri Soruşturma Komitesi’ne, anlamsız televizyon reklamlarına ve Amerikan tarzı yaşamın başka yanlarına yönelik eleştirilerle dolu bir komediydi. Film, Chaplin’in özellikle reddettiği komünizm yanlılığı suçlamalarının artmasına yol açtı. 1966’da başrollerini Marlon Brando ve Sophia Loren’in oynadığı, kendisinin de hem senaryosunu yazdığı, hem de küçük bir rolde göründüğü A Countess from Hong Kong’u (Hong Konglu Kontes) çekti. 1972’de kendisine verilen özel Oscar ödülünü almak üzere ABD’ye gitti.

FİLMOGRAFİSİ
“Caught in a Cabaret” (1914 yarım düzine kadar oyunculuk yaptığı filmden sonraki ilk oynayıp yönettiği film), “Kid Auto Races in Venice” (Ünlü Şarlo kılığını ilk kez taşıdığı film), “Tillie’s Punctured Romance”, “The Tramp-Şarlo Serseri”, “Easy Street”, “The Immigrant-Şarlo Göçmen”, “A Dog’s Life-Köpek Hayatı”, “Shoulder Arms- Şarlo Asker”, “Sunnyside-Şarlorda Kırlarda”, “A Day’s Pleasure-Keyifli Bir Gün”, “Pay Day-Maaş Günü”, “The Kid-Yumurcak”, “The Pilgrim- Şarlo Kaçak”, “A Woman in Paris-Paris’li Kadın”, “Gold Rush-Altına Hücum”, “The Circus-Sirk”, “City Lights-Şehir Işıkları”, “Modern Times-Modern Zamanlar”, “The Great Dictator-Büyük Diktatör”, “Monsier Verdoux”, “Limelight-Sahne Işıkları”, “A King in New York-New York’ta Bir Kral”, “A Countess from Hong Kong-Hong Kong’lu Kontes”.

Ayhan Işık

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1929 yılında İzmir’de doğan Ayhan Işık, 1953’te Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nden mezun oldu. Sinemaya geçmeden önce grafiker olarak çalışan sanatçı, çeşitli dergilere kapak resimleri yaptı. Grafikerlikten sinemaya 1951’de Yıldız Dergisi ve İstanbul Film’in açtığı yarışmayı kazanarak geçiş yaptı. Aynı yıl “Yavuz Sultan Selim ve Yeniçeri Hasan” filmiyle ilk kez beyazperdede gözüktü. İkinci filmi “Kanun Namına” ile oyunculuktaki yeteneğini kanıtlayarak üne kavuştu. 1959 yılında Amerika’ya gitti ve sinema konusunda incelemelerde bulundu. Türkiye’ye döndükten sonra yeni filmler çevirerek ününü sürdürdü. 1972’de film yıldızlarının sahneye çıkma modasına uyarak, Klâsik Türk Müziği dalında solistlik yaptı.

Oyunculuğunun yanı sıra yapımcılık yapmaya da başlayan Işık, bir süre sonra da oyuncu ve yönetmen olarak “Örgüt” filmini çekti ve bu arada TV’de bazı reklam filmlerinde rol aldı. Türk sinemasının belki de en büyük oyuncularından biri olan Ayhan Işık, ikinci filminden sonra fiziği ve yeteneği ile dikkatleri çekerek, ölene kadar çevirdiği bütün filmlerde hep başrol oynadı. “Kral” ünvanını alan Işık, ününü en uzun süre koruyan ilk oyuncu oldu. Işık; 1954’te Türk Film Festivali’nde, 1962’de Ses, 1965’te Artist ve daha bir çok yayın organının düzenlediği yarışmalarda “en başarılı erkek oyuncu” seçildi. Ayhan Işık, 1979’da beyin kanaması sonucu hayata veda etti.

Kemal Sunal

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1944 yılında Malatya’nın Doğanyol ilçesinde doğdu. Vefa Lisesi’nden mezun oldu. Sanat hayatı, “Zoraki Takip” adlı tiyatro oyunuyla başladı. 1 yıl kadar Kenterler Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda görev aldı. 1973 yılında Ertem Eğilmez’in yönettiği bir filmle sinemaya transfer oldu ve kalabalık kadrolu filmlerde rol almaya başladı.

Türk sinemasında başta ”İnek Şaban” tiplemesi olmak üzere canlandırdığı pek çok tiple sevenlerinin kalbinde taht kuran Kemal Sunal, 7’den 70’e herkesin sevgisini kazandı. 1944 yılında İstanbul’da doğan Kemal Sunal, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi. Sanat yaşamına amatör olarak ”Zoraki Tabib” oyunu ile atılan Sunal, bir süre Ulvi Uraz ve Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nda çalıştı. Daha sonra sinemaya geçerek, önceleri bazı filmlerde önemsiz roller canlandıran Kemal Sunal, 1973’den sonra kalabalık kadrolu komedi filmleri ile üne kavuştu.

Türk sinemasının en büyük komedyenlerinden biri olan Sunal, peşpeşe çevirdiği filmlerle ticari açıdan büyük başarı kazandı. 1977’de Antalya Film Festivali’nde ”En başarılı erkek oyuncu” ödülünü alan Sunal, oyunculuğu ve özellikle değişik tiplemesiyle Türk sinemasında komedi oyunculuğuna yeni bir soluk getirdi. 1974 yılında evlendi. Ali ve Ezo adlarında, biri kız diğeri erkek iki çocuğu oldu. 1990’lı yıllardan itibaren filmleri kesintisiz olarak televizyonlarda yayınlanmaya başladı; ama kendisi bu gösterimlerden hiç para kazanmadı.

12 Eylül öncesi dönemde yarım bıraktığı üniversiteyi, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon ve Sinema Bölümünü’nü 1995 yılında bitirdi ve master yapmaya başladı. Onu unutmamız mümkün değil! Hayatı boyunca toplam 82 filmde rol aldı. 3 Temmuz 2000 tarihinde öldü.