Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Toto Cutugno

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Esas adı Salvatore Cutugno olan Toto Cutugno, 7 Temmuz 1943 tarihinde İtalya’ın Mass şehrinin Fosdinovo kasabasında doğdu. Müziğe ilk önce beste yaparak başlayan Cutugno, daha sonra kendi eserlerini seslendirmeye başladı. San Remo müzik festivalinde bir çok başarıları bulunan sanatçı, şarkılarında Napoliten ezgiler kullandı.

1980 yılında “Solo Noi”; ile San Remo’da birincilik aldı. Fakat esas ününü 1983 yılında dünyaca ünlü “L’Italiano” ile kazandı. Aynı şarkıyla San Remo festivaline katılmasına rağmen altıncı olabildi.

1990 yılında İtalya adına katıldığı Eurovision şarkı yarışmasında “Insieme 1992” adlı şarkıyla birincilik aldı. Adriano Celentano, Dalida, Joe Dassin, Micheal Sardeou, Ray Charles ve daha bircok ünlü sanatçı Cutugno’nun şarkılarını seslendirdiler.

Prof. Dr.Selahattin İçli

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

“Zeytin Gözlüm”, “Gül Açılsın Dudağında Gülüver”, “Hüzün Zaman Zaman Deli Dalgalarla Gelir”, “Ayrılık Var Çıkan Falda” gibi Türk Sanat Müziği eserlerine imza atan ünlü bestekar Prof. Dr. Selahattin İçli, 14 Ekim 2006 günü İstanbul’da vefat etti.

6 Ekim 1923′ de İstanbul, Beşiktaş’ta doğdu. Babası İbrâhim İçli, Annesi Zekiye İçli’dir. Nimet ve Ümran adında iki kız Kardeşi vardır. 1927 yılında Babasının Susurluk Borasit Mâdeni’nde görev almasıyla, ilkokulu Susurluk’ta, Ortaokulu ve Liseyi Balıkesir’de yatılı olarak okudu.

1949 yılında İstanbul Tıp Fakültesi‘ni bitiren İçli, askerliğini Çankırı Piyâde Atış Okulu tabibi olarak yaptıktan sonra (1950), 1953 yılına kadar İstanbul’da özel bir hastanede ve bir şirkette çalıştı. Daha sonra Susurluk Belediye Tabibi, Susurluk Şeker Fabrikası Tabîbi ve Borasit Madeni Tabîbi olarak 1961 yılına kadar Balıkesir’de bulundu. 1961 yılında tekrar İstanbul’a yerleşerek bir müddet özel sektörde çalıştıktan sonra, 1967 yılında Sosyal Sigortalar Kurumu İstanbul Hastanesi‘nde görev aldı.

1981 yılında bu hastanede Başhekim Yardımcılığı vazîfesinden ayrılarak İstanbul Devlet Türk Mûsikîsi Konservatuarı’nda sanatçı öğretim görevlisi ve başkan yardımcısı oldu. Konservatuar’ ın İstanbul Teknik Üniversitesine bağlanması üzerine 1986 yılında Profesör ünvânı alan İçli, Komposizyon Bölümü Başkanlığına tâyin edildi.

Selahattin İçli’nin müzik ile yakınlığı çocukluk yıllarında Babası İbrâhim İçli’nin etkisi ile başlamıştır. Hem anne, hem baba tarafından kardeş çocukları olan Udi bestekar Şerîf İçli ve İbrâhim İçli, 1914 yılında Beşiktaş Mûsikî Kulübü’ne devam etmeye başlarlar. Neyzen İhsan Bey’in hoca olduğu bu ocaktan yetişenler arasında Hakkı Derman da vardır.

Babasının müziğe olan alâkası ve zengin repertuarı sebebiyle, oğlu Selahattin’in kulağı daha çocukluk yaşlarından itibaren Türk Mûsikîsi’nin klâsik ve güncel eserleriyle doldu. Böylece; ilk gençlik yıllarında kendisini bestekârlığa götürecek önemli temel unsur sayılabilecek oldukça geniş bir repertuara sahip olmuştur. Lise öğrenimi sırasında müziğin birçok bilgilerine henüz yeteri kadar sâhip olmamakla birlikte, bâzı beste denemeleri yapan İçli, ilk şarkısını 17 yaşında besteledi. Güftesi, Fâruk Nafiz Çamlıbel‘in “Hıyâban” isimli şiirinden alınan Hüseynî makâmındaki bu şarkının Şerîf İçli tarafından beğenilmesi, Selahattin’i yeni besteler yapma alanında daha büyük bir şevkle çalışmaya sevk etti.

1942 yılında büyük hayranlık duyduğu ve babasının da yakın arkadaşı olan Selahattin Pınar‘la tanıştı. Kendisini hem seven, hem de teşvik eden Selahattin Pınar’ı yıllarca hemen her hafta evinde ziyaret ederek O’nun bestekarlık konusundaki bilgi ve görüşlerinden feyz almaya çalıştı. Üniversite öğrenimi, Tıp Fakültesindeki derslerinin yanı sıra, Selahattin İçli’nin mûsikî üzerinde yoğun olarak çalıştığı bir eğitim devresi oldu. Kuruluşundan itibaren (1943) on yıl kadar İstanbul Üniversitesi Korosu‘nda bulundu ve Kanuni Ekrem Karadeniz’in özel derslerine devam etti. Bu dönemde, bir çok müzik çalışmalarına ve konserlere sesi ve sazı (ud) ile de katıldı.

17 yaşından itibaren müzikte bestecilik alanını seçen ve faaliyetini yoğun olarak hep o yönde sürdüren Selahattin İçli’nin çeşitli ansiklopedi, gazete ve mecmualarda makale, fıkra, araştırma ve eleştiri türünden 400’ün üzerinde yazısı yayınlanmıştır. 1998 yılında “Devlet Sanatçısı” olan İçli, 14 Ekim 2006 günü İstanbul’da vefat etti.

Kâni Karaca

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Kâni Karaca 1930’da Adana’da doğdu. İki aylıkken bir kaza sonucu gözlerini kaybetti. İlkokulda okurken,aynı zamanda köyün imamı olan öğretmeninden ders alarak Kur’an’ı hıfz etti.1950’de İstanbul’a geldi. Bir süre Sadettin Kaynak’la çalışarak üslûp ve tavır bilgileri öğrendi. Dinî mûsikî çalışmalarını daha sonra, üslûp ve tavır yönünden çok etkilendiği Yer altı Camii imamı ve hatibi ünlü hafız Ali Üsküdarlı’nın öğrencisi olarak sürdürdü.

Sadettin Heper’den kudümle usûl vurmayı öğrendi, kendisinden ayrıca başta mevlevî ayinleri olmak üzere pek çok dinî ve dindışı eser meşk etti

İstanbul’un mûsikî çevrelerinde çeşitli mûsikîşinaslardan yararlanarak mûsikî bilgisini ilerletti. Hafız Ali Üsküdarlı ve zamanın birçok değerli hafız ve mûsikîşinaslarının karşısında verdiği dinî mûsikî sınavı ile icazet aldı; bu sınavdaki başarısı Kâni Karaca’nın makam bilgisi ile yeteneğini kabul ettirdiği önemli bir aşama oldu.

Kâni Karaca bir hafız olarak yetiştiği halde dindışı mûsikîde de büyük başarı gösterdi.1950’lerin sonları ile 1960’lı yıllarda İstanbul Radyosu’ndan yayımlanan programlarda Mesud Cemil,Cevdet Çağla,Vecihe Daryal,Yorgo Bacanos,Niyazi Sayın,Necdet Yaşar,Sadettin Heper gibi çok değerli saz sanatçılarının eşliğinde okuduğu çok seçkin eserler radyo tarihinin en üstün nitelikli programları arasındadır. Bu dizi radyo konserlerinde yer alan eserlerin hemen hemen hepsi ilk kez Karaca’nın yorumuyla seslendirilmiştir.

Kâni Karaca her yıl Konya’da ve İstanbul’da düzenlenen Mevlana’yı anma haftaları ile İstanbul Festivali çerçevesindeki sema törenlerine düzenli olarak naathan,ayinhan ve kudümzen olarak katıldı.Yüzlerce kere okuduğu , Itrî’nin naat’i onun yorumuyla beslenip benimsendi.

Karaca İstanbul’un son elli yılda tanıdığı en seçkin hafız ve mevlidhanlardan biridir.Doğuştan okuyuş yeteneği gerektiren hafızlık ve mevlidhanlık ile,besteli eserlerdeki icracılığı onun okuyuculuğunun iki yönüdür.

Mevlid,kaside,ezan gibi yazılı bestesi olmayan , ancak doğaçlama ezgilerle okunan dinî mûsikî şekillerinden başka , Kur’an okumakta da büyük bir sanat başarısı göstermiştir. Kâni Karaca mûsikî eğitimi görmemiş din hocalarının artması sonucu hafızlığın sanat yönü gitgide kaybolurken dinî mûsikînin geçen yüzyılda yetişmiş üstadlarıyla zamanımıza kadar ulaşan seçkin gelenekleri izleyip geliştirenlerdendir.

Onun mûsikî icrasına en önemli katkısı,İstanbul’a has mevlid ve Kur’an okuma üslûplarını günümüzde de büyük sanat gücüyle yaşatmasıdır. Karaca bugün kaybolmaya yüz tutmuş olan gazelin de çok üstün nitelikli bir yorumcusudur. Doğaçlama mûsikîde ezgi ile güfteyi her mûsikî şeklinin gerektirdiği ifadeye göre başarıyla kaynaştırır. Bariton sesiyle, pestlerde olduğu kadar tizlerde de perdelerin seslerini falsosuzca vererek , makamların seyirlerini ve özelliklerini ustaca gösterir. Belli bir makamın ses alanından çıkarak başka bir makamın ses alanına geçmek anlamına gelen “geçki” sanatını başarıyla uygular;iç içe örülü,uzun ve kısa ,uzak ve yakın geçkilerdeki makam,ezgi ve buluş çeşitliliği ,okuyuş üslûbuna ayırt edici bir özellik katar. Kâni Karaca dinî mûsikînin olduğu kadar dindışı mûsikînin de günümüzdeki büyük icracılarındandır.

Kaynak:Bülent AKSOY

AbdülBâkı Nâsır Dede

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

18.YÜZYILIN ikinci yarısında ve 19. yüzyılın başlarında yaşamış Türk mûsikîsi bilgini ve bestekarıdır. 1765 yılında Yenikapı Mevlevîhanesi yakınlarında bir evde doğmuştur. Babası Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhlerinden Kütahyalı Ebu Bekir Dede Efendi (1705-1775), annesi Kutb-ı Nayî Şeyh Osman Dede’nin kızı Saîde hanımdır. Ağabeyi Ali Nutkî Dede, küçük kardeşi ise Abdürrahim Künhî Dede’dir.

Milas Müftîsi-zade Halil Efendi ve babasından öğrenim gören, Arapça ve Farsça öğrenen Abdülbâkî Dede, ağabeyi Ali Nutkî Dede’nin himayesinde yetişmiş ve onun Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhliği sırasında bu dergâhın neyzen-başılığını yapmıştır. Türk mûsikîsinin nazariyatı ve ameliyatı ile uğraşıp, bu konuda geniş bilgi edinmiş ve bilgisini öğrencilerine aktarabilmiş çok değerli bir üstad idi. Hammamîzâde İsmail Dede Efendi’ye de hocalık etmiştir.

Şeyh Ali Nutkî Dede’nin ölümü üzerine, 1804 yılı Ağustos ayında Yenikapı dergâhına şeyh olmuş ve 24 şubat 1821 gecesi saat 5 ‘ de, 55 yaşında, ölümüne kadar 16.5 yıl şeyhlik postunda oturmuştur. Dergâhın mezarlığında ağabeyinin yanına gömülmüştür. Mezar taşındaki kitâbe:

“Alem-i lahuta can atdî bu dem Bakî Dede (1236)”

Safayî’i Mevlevi’nin uzun tarih şiirinin son mısra’ı:

“Şeyh Abdi’lbakî Ukba rahına oldu revan.”

İzzet Molla’nın tarih mısra’ı:

“Şeyh Bakî buldu faniden reha “Allah” deyip”

Bestekar olarak bugün elimizde Acembûselik makamında bir Mevlevî Ayîn-i Şerîfi bulunan Abdülbâkî Dede, Isfahan makamında da bir Ayîn bestelemiş, fakat bu ayîn zamanla unutulup, kaybolmuştur.

1794 yılında III. Selim’in emriyle yazıp, kendisine sunduğu “Tedkıyk u Tahkıyk” adlı nazariyat kitabında” 136 makam ve 21 usul kısa açıklamalarla anlatılmıştır. 1797’de, yine III. Selim’in emriyle bazı eklemeler yapılmış olan bu eser değerli bir kaynaktır. Abdülbâkî Nâsır Dede, kendi terkibi olan: Dilâviz – Ruhefzâ -Gülrûh – Dildâr – Niyâz – Nâz – Hisarkürdî makamlarım ve yine kendi buluşu olup (Şirin) adını verdiği 22 zamanlı bir usulü de bu eserinde yazmıştır.

Nâsır Dede’nin kitabinin ikinci bölümü, Tahrîrîye adını taşır. Nâsır Dede, bu bölümde harflerle yazılıp, altma ses sayıları işaret edilmek suretiyle kendi icadı bir çeşit ebced notasmm açıklamasını yapmış, ayrıca bu nota ile III. Selim’ in Suzidilara Ayîn-i Şerîfini, aynı makamdan peşrev ve saz semaîsini ve de Vardakosta Seyyid Ahmed Ağa’nın Suzidilara peşrevini yazmıştır. III. Selim’in ölümünden sonra kullanılmayan, bugünkü nota sistemi ortaya çıkana kadar da en geçerli ebced notası sayılmış olan Nâsır Dede’nin notası, zamanında pek önemli birçok eserin kurtarılmasında, kazanılmasında rol oynamıştır.

Ağabeyi Ali Nutkî Dede’nin başladığı (Defter-i Dervîşan) a sonradan Abdülbâkî Nâsır Dede devam etmiştir. Bu eser de Türk mûsikîsinin kaynak eserlerindendir. Tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Nafiz Paşa yazmaları 1194’de bulunmaktadır. Nâsır Dede’nin bir başka eseri, Mevlevi şeyhlerinden Musa Safî Dede’nin “Ta’rîb-i Şahidi” adlı eserine “Şerh-i Şahidi” isimli bir şerhdir. “Terceıne-i Menakıbu ‘l-Arifîn” adlı eseri de el yazması olup, Eflakî’nin “Menakıbu ‘l-A’rifin” adlı Farsça eserinin tercümesidir. Yenikapı Mevlevîhanesi aşçı dedesi ve amca oğlu olan Sahîh Ahmed Dede’nin ısrarı üzerine 1793-1797 arasında meydana getirilmiş ve bu eser de III. Selim’e sunulmuştur. Bunun da tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Nafiz Paşa yazmaları 1126’dadır.

Nâsır, mahlasıyla yazdığı ve yaklaşık 3000 beyit tutan (Dîvan-ı Eş’ar) ın tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Nafiz Paşa yazmaları 941’de bulunmaktadır.

Bilhassa dinî mûsikîde bir hayli öğrenci yetiştiren Abdülbâkî Nâsır Dede’ nin ağabeyi ve kardeşi gibi akrabalan da mûsikîşinastırlar. Abdülbâkî Dede’nin oğlu Osman Selahaddin Dede de Yenikapı Mevlevîhanesi şeyhlerindendi. Değerli bir mûsikîşinas olup, Zekaî Dede’ye hocalık etmiştir. Osman Dede’nin oğlu Mehmed Celaleddin Dede’dir. O da Yenikapı Mevlevihanesi şeyhlerinden ve değerli mûsikîşinaslardandır. 1854’de Beşiktaş Mevlevîhanesinde doğmuş olan ve 1877 yılında Bahariye dergâhının şeyhliğine tayin edilmiş olan Hüseyin Fahreddin Dede 1872 yılında Osman Selahaddin Dede’nin kızı Fatma Aliye hanımla evlenmiş ve böylece aileye girmiştir. Hüseyin Fahreddin Dede de çok değerli mûsikîşinaslarımızdandı. Dr. Suphi Ezgi’ye hocalık etmiştir. 1839’da Yenikapı Mevlevîhanesinde doğmuş olan ve XIX. yüzyılın sonlannda yetişen değerli mûsikîşinas, kudümzen Ahmed Hüsameddin Dede, Nâsır Abdülbâkî Dede’nin kızı şerife Ayşe Sıdıka hanımın oğludur. Babası da dergâhın aşçıbaşısı Hacı Ârif Dede’dir. Yenikapı Mevlevîhanesi neyzenbaşılarından Derviş Mehmed de. Nâsır Abdülbâkî Dede’nin amcazadesidir.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında yetişmiş neyzenlerden Cemal Dede (1860-1899), Ahmed Hüsameddin Dede’nin oğludur. Cemal Dede Yenikapı Mevlevîhanesinde uzun süre neyzenbaşılık yapmıştır.

Gökhan Kırdar

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

   Aydın’da doğdu. Orta öğrenim sonrası İzmir’de,  1988’de Yıldız Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nü kazandıktan sonra İstanbul’da yaşamaya başladı.
   1994’te ilk albümü “Serseri Mayın” -başta “Yerine Sevemem” adlı şarkı olmak üzere büyük ilgi topladı. Sanatçı 1995′ te “Tutunamadım” albümünü  yayımladı.
   1993’deki ilk film müziği çalışması olan  “Gece, Melek ve Bizim Çocuklar”, Kırdar’ın ikinci albümü “Tutunamadım” da yer aldı.
   1995 yılında 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Müzikoloji Bölümü’nü kazandı.    1997 yılında , kendi müzik şirketi Loopus’u kurdu. Türkiye’nin ilk elektronik müzik albümü ünvanını alan “Trip” albümünü, 1997’de Loopus Entertainment etiketiyle yayımladı.
   1999’daki Marmara depreminden sonra, depremzede çocuklar yararına Hasbro Intertoy’la ortaklaşa hazırlanan “Furby 3Doo” projesi, Loopus Entertainment etiketiyle aynı yıl yayımlandı. Bu çalışma, konuşabilen robot bir oyuncakla eşzamanlı üretilen ilk albüm olması açısından etkileyici bir fikir olarak ilgi gördü. 
   1999 Ankara Film Festivali’nde En İyi Kısa Film ödülü alan “Namaste” adlı filmin müzikleri de, Kırdar’ın bu dönemde yaptığı çalışmalar arasında yer aldı.
   2000 yılı içerisinde sanatçı, ilk kütüphane çalışması olan “Ethnotronix” albümünü hazırladı. Müzikotek bu albümü 14 ülkede tanıttı. Aynı çalışma 2003 yılı başında albüm olarak da yayımlandı.
   Müziklerini yaptığı “Tekfur Sarayı ve İstanbul” belgeseli, 2002 İstanbul Belgesel Film Festivali’nde İzleyici Özel Ödülü’nü aldı. Aynı yıl “Aliya” belgeselinin müziklerini besteledi. Çalışma,  Belgesel Yazarlar Birliği Yılın Belgeseli ödülünü kazandı.
   2002 yılı içerisinde, “Fırsat/Crude” filminin müziklerini besteledi. Film başta Los Angeles Film Festivali En İyi Film ödülü olmak üzere, birçok festivalde ödül kazandı. Besteci, filmin müziklerini 2004’de “Keyf/Pleasure” albümünde bir araya getirdi. Albüm 2004 Eylül’ünde Yunanistan, Polonya ve Lübnan’da yayımlandı. Albümle aynı adı taşıyan “Keyf\Pleasure” şarkısı, EMI tarafından tüm dünyada piyasaya sürülen karma albümde de yer aldı.
   2002’den bu yana “Kurtlar Vadisi” TV dizisinin müziklerini hazırlayan Kırdar, 2004’de “Kurtlar Vadisi” Vol.1 ve Vol.2 dizi soundtrack albümlerini yayımladı. 2004’de, Müzikotek aracılığıyla İngiliz Warner-Chappel müzik şirketiyle, yeni bir “library works” için anlaşma imzaladı.
   2002’den itibaren film müziği ve televizyon projeleriyle büyük ilgi gören Kırdar, 2005 Ocak ayında, “Haziran Gecesi” dizisinin müziklerinin de yer aldığı “Yağmur” albümünü yayımladı. Sanatçı, Mart 2005’ te vizyona giren sinema filmi “Anlat İstanbul” un müziklerini Kasım 2004′ de tamamladı.
   Sanatçı  “Kurtlar Vadisi”, “Haziran Gecesi”, “Yabancı Damat”  isimli dizilerin müziklerini hazırladı.
   2 Haziran 2005’ te “Yabancı Damat” dizisinin müziklerinin yer aldığı “Üstüme Basıp Geçme” albümünü yayınladı.Albüm, Türkiye ve Yunanistan başta olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinde de yayınlanıyor.
   2004’te Lüksemburg’da düzenlenen ve birçok Türk tasarımcının işlerinin sergilendiği “Self Project” te, “Tüür” başlıklı müzik projesiyle katılımcı olarak yer aldı.Aynı proje “Tüür_Yağmur Duası” adıyla 18 Temmuz 2005’ te MC-CD-DVD albüm ve videofilm olarak  Türkiye ve tüm Avrupa ülkelerinde yayınlandı. “Tüür” projesi M.Ö. 15000’ e kadar dayanan Asya Türk Müziği çalgılarının elektronik müzikle sentezlendiği ilk çalışma olarak görülüyor.

Peter Ilyich Tschaikovsky

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Çaykovski’nin acıklı hayatının filmcilere konu olması birtesadüf değildir. Çünkü yazdığı bir çok eserler arasında yedi senfoniden ikisi, doğru bir değerlendirmeye engel teşkil edecek derecede popüler olmuştur.  Diğer taraftan hayatı birtakım uydurmalara yol açacak bir esrar perdesi altında kalmaktadır. Fıkra tarzındaki herşeyi bir kenara bırakarak Çaykovski’nin şahsiyetini tarihin çerçevesi içinde ciddiyetle incelemeye çalışmamız gerektir.

Sadece Glinka ile başlayan Rus müziğinin temsilcisi olarak değil, aynı zamanda senfoni besteci olarak da tarihi bir mevkii vardır. Tıpkı Berlioz, Schumann, Brahms, Bruckner, Dvorak ve Cesar Franck’ta olduğu gibi Çaykovski’de asrın senfoni çapında eser yaratma zevki tecelli etmiştir. Ancak bunu anladıktan sonra Çaykovski’nin bu alandaki payını ölçmek mümkündür.

Çaykovski, zamanın bu yarışına ve gelişme cereyanlarına katılmayı hiç düşünmemişse de payı az değildir. Fakat şu iki noktayı hesaba katmalıyız: Birincisi, bu suretle ortaya çıkan Rus müziğinin henüz GENÇ olup batıdaki şümullü ve kesif ifade kudretini haiz olmaması, ikinsicisi ise daha MODERN yönlerde çabalıyan vatandaşlarının teşebbüslerine yanaşmayan Çaykovski’nin mutlaka GÜZEL olan müzikten başka birşey vermek istememesidir. Bu hususta kendi benliğini ifade etmek isteğiyle Schumann’a yakındı ve ancak ilhamın nuru ile heyecan duyan sanatkar ruhunun derinliğinden doğan müzik yazmaya gayter etti. Puşkin’in EUGEN ONEGİN’inden lirik bir opera yapan Çaykovski bu şairin güzellik idealini seslerle aksettirdi. Fakat tsil ve ifade bakımından yeni tesirler ilave ederek ona romantizmin itirafçı ruhunun heyecanını verdi ve Rus hususiyetlerini de katarak diğer Rus bestecilerine yaklaştı. Çaykovski’nin şiddetli ve gürültülü hamlelerinden, geniş bir saha toplayan şehvetli hislerle dolu kısımlara anş olarak geçmek itiyatından korkmamalıdır. Eser bir bütün olarak yine mükemmel bir formun güzelliğine bürünmüştür. Bilhassa orkestra eserlerinde fevkalade olan bu güzelliğin sihirine dinleyici meftun kalmaktadır. Bu güzellik, Çaykovski’nin  kendi kendini anlattığı ve sonsuz yalnızlığını ifade ettiği yerlerde en çok belirmektedir.

Yedi senfonisinden beşincisi ve kendisinin vasiyetnamesi ve REQUİEM’I denilen PATHETİQUE adlı altıncı senfonisi müzik dünyasının benimsediği eserlerdendir. Dördüncü senfoni de buna layık olabilirdi. Bu yedi senfoni ile dokuz operasını, iki balesini, konçertolarıyla oda müziği eserlerini armoni ve yapılış bakımından tetkik etmek zamanı gelmiştir. Bu yapıldığı takdirde umulmayan sonuçlar elde edilebilir.

Fakat şimdilik dünyanın meraklı rivayetler halinde devam ettirdiği ve eserlerinden okumaya çalıştığı hayat hikayesiyle iktifa etmek zorundayız. Bu hikayede, Çaykovski’nin kendini tamamen müziğe vermeden önce memur olduğu, sonra Moskova konservatuarında öğretmenlik yaptığı ve bir zaman da müzik tenkitleri yazdığı şeklindeki olaylardan çok, evlilikteki bedbahtlığına dair esrarlı şaiyalar, Nadjeshda von Meck ile olan dosrluğu ve çeşitli tahminler zikredilmektedir. Hatta Çaykovski’nin intihar ettiği bile söylendi. Fakat ispat edilemedi. (Ölümünün intihardan mı yoksa koleradan mı olduğu konumuz dışındadır).

Dünya realitesi Çaykovski’yi korkutuyordu. Bu yüzden inzivaya çekildi ve kendi içine kapandı. Hayatının son yılları huzursuzluk içinde geçti. Moskova ile Floransa, Simaki ile Bayreuth arasında mekik dokudu. (Bayreuth’da iken bütün iyi niyetlerine rağmen Wagner’in alemine intibak edemedi.) Mektuplarında ve yazılarında yeni bir devrin habercileri olan Debussy ve Busoni gibi iki ismin geçmesi ilgi çekici bir olaydı.

Anjelika Akbar

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

400’den fazla bestesi bulunan Anjelika Akbar Kazakistan’da, müzisyen ve filozof bir baba ile müzisyen bir anneye sahip olarak dünyaya geldi. 2,5 yaşında nota biliyor ve piyano çalabiliyordu.  4 yaşındayken Mutlak Kulak yeteneği fark edilen Anjelika Akbar, Moskova Çaikovsky Devlet Konservatuvarı öğretim üyelerinin dikkatini çekti ve konservatuar bünyesindeki harika çocukların okuduğu okula kabul edildi. Eğitimine okulun Taşkent şubesinde devam etti. (Üstün yetenekli öğrenciler için 11 yıl eğitim veren Uspensky Devlet Müzik Okulu). Okul öğrencilerinden dünyaca ünlü Alexei Sultanav ve Stanislav Yudenich gibi, Anjelika Akbar da en iyi öğrenciler arasında yerini aldı.
 
11 yıl süren piyano ve bestecilik eğitimini tamamladıktan sonra, 5 yıllık eğitim göreceği Taşkent Devlet Konservatuarı’na başladı. Prof. Berlin ve Prof. Yanof-Yanovsky ile beste ve orkestrasyon; Prof. Pluşenko ile piyano ve ünlü organist Doç. Levina ile de Org çalışmaları yaparak eğitimini tamamladı. Rusya Besteciler Kurulu, Anjelika Akbar’ı ‘’En İyi Genç Besteci’’ olarak seçti.
 
Bestecilik ve Orkestra Şefliği yüksek lisansını UNESCO üyesi olarak geldiği ve sonrasında da yerleştiği Türkiye’de, Hacettepe Devlet Konservatuar’ında Doç. Turgay Erdener’in sınıfında tez konusu seçtiği Rus besteci A. Skriabin’in ’’ Seçme Piyano Eserlerinin Armonik, Melodik,Ritmik,Biçimsel ve Felsefik açıdan Analizi’’  ile  ve bestelediği “Senfoni No.1” ile tamamlayarak ’’Sanatta Yeterlilik Derecesi’’ (Doktora) almaya hak kazandı.  Anjelika Akbar ayrıca Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nın ilk kurucu öğretim elemanı oldu.

1993 yılında Türk Vatandaşlığına geçen Anjelika Akbar’ın  10 tane albüm çalışması vardır. 1999 yılında kendi prelütlerinden oluşan ilk albümü ‘’Su’ çıktı. 2002 yılınında çıkan Vivaldi’nin ‘’Dört Mevsim‘’ keman konçertolarının dünyada ilk kez solo piyano uyarlaması, Sony Music International etiketiyle çıktı ve Sony Classical kataloğuna girerek, bu katalogdaki ilk Türk Klasik Müzik albümü oldu. 2002 “bir’den Bir’e” isimli albümünü çıkardı. 2003 yılında çıkan ve Bach’ın eserlerini Doğu enstrümanları ile harmanladığı ‘’Bach A L’ Oriantale‘’ albümü için “Bu bir müzik deneyi değil, çağın ihtiyacıdır. İnsanlar birbirileri ile kucaklaşmadan önce müzikleri kucaklaşsın istedim…” diyor Anjelika Akbar. ‘’Bir Yudum Su‘’ isimli albümü 2005 ;“;“Raindrops by Anjelika” albümü 2009;“İçimdeki Türkiyem” albümü ise 2010; “Likafoni” albümü 2011 yılı Şubat ayında ve son olarak Beni Unutma Filmi için Anjelika Akbar tarafından yapılan “Beni Unutma Orijinal Film Müzikleri” albümü 2011 yılı Kasım ayında çıktı.

10. Uluslararası CRR (Cemal Reşit Rey) Piyano Festivali açılış konserinde kendisine ait “Sevgi Çemberi” adlı ‘1’ no’lu Piyano Konçertosu’nu Şef E.G.Yaşlıçam yönetiminde dünya prömiyeri olarak seslendirdi. “Kutsal İmler” isimli Senfonik Orkestra ve Hint Enstrümanlar Grubu  için bestelenmiş Senfonik Şiiri, AKM’de Antonio Pirolli yönetiminde dünya prömiyeri olarak seslendirildi. Şef Rengim Gökmen yönetiminde “Güneşin Doğduğu Ufuk” isimli Atatürk’e ithaf ettiği bestesi ‘Senfonik Orkestra ve Piyano için Rapsodi’ ise İzmir’de dünya prömiyeri olarak seslendirildi. Senfonik Orkestra ve Oda Orkestrası ile koro, piyano ve diğer enstrümanlar için  bestelere sahip olan Anjelika Akbar, Rusya, Fransa, Almanya, Baltık Cumhuriyetleri, Orta Asya, Hindistan, KKTC, Katar ve Türkiye’de sayısız konserler verdi. Piyano için bestelediği 12 eserden oluşan, ’’Gençlik Albümü’’ (Anjelika Akbar- Rosenbaum Album Pour La Jeunesse) EMR Paris tarafından 2006 yılında Fransa’da nota olarak yayınlandı. Anjelika Akbar ayrıca pek çok ulusal ve uluslar arası ödülün de sahibidir.

Anjelika Akbar’ın müziği için Besteci Ali Darmar şunları söyler: ‘’Son derece lirik, mistik ve melodiye bağlı, kozmik kökenli bir felsefeyi takip eden ve eserlerinde bunu bariz bir şekilde belirten yapıya sahip bir müziği var. Eserin içeriğine uygun olan bütün teknikleri (zaman zaman tonal, atonal, modal) kullanabilen biri kendisi. Eserlerinde genellikle ritim olarak poliritmik bir yapı baş gösterir…“
Anjelika Akbar evli ve iki erkek çocuk annesidir. 

Münir Nurettin Selçuk

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1900 yılında İstanbul’da dünyaya gelen Münir Nurettin Selçuk, 1917 yılında ailesinin ısrarı ile öğrenim için gittiği Macaristan’dan musıkî aşkıyla geri döndü. Dar’ül Feyz’i Musiki Cemiyetine devam etti ve Zekaizade Ahmet Irsoy’dan ve Besteniğar Ziya Bey’den musiki dersleri aldı. Münir Nurettin, bestekârlığa 1920 yılında Tevfik Fikret’in “Bu bir terânedir” şiirine yaptığı bir besteyle adım attı. İkinci olarak “Sensiz ey şûh gözlerim avâre kalbim ağlıyor” güfteli şarkısını besteledi ve bu iki eserden sonra yirmi yıl süreyle beste yapmadı.

1923 yılında askerliği sırasında Mızıka-ı Hümâyûn’da sonradan da Riyaset-i Cumhur Musıkî Heyeti’nde çalışan Münir Nurettin, eski okuyuşla yeni anlayışı birleştirerek alışılagelenden çok farklı bir üslûpla, 1928’de “Sahibinin Sesi” firmasında ilk plaklarını yaparak dikkatleri üzerine çekti ve aynı yıl Paris’e giderek Ses Tekniği konusunda öğrenim gördü. Aynı zamanda özgün bir ses tekniği eğitimi görmüş ilk Türk Musikisi ses sanatçısı olan Münir Nurettin, 19. yüzyıl İtalyan opera şarkıcılığının izlerini taşıyan icra üslubu “Bel Canto”dan etkilendi.

Musıkî tarihimize tek başına konser verme geleneğini getiren sanatçı, ilk solo konserini Paris dönüşü, 1930 yılında, şimdiki Dormen Tiyatrosu’nda vererek büyük ilgi ve hayranlık uyandırdı. Konserlerde frak giyen ve ayakta şarkı söyleyen, aynı zamanda koro eşliğinde solo okuma geleneğini de başarıyla ilk kez uygulayan sanatçı o olmuştur. Daha pek genç yaşında çevresinde müthiş bir hayranlık uyandırdı, giyimine gösterdiği özenle, ciddiyetiyle ve tavizsiz sanat anlayışıyla bir efsane oldu. Batı’dan gelen etkileri (opera, tango, vs.) kendi Türk musıkisi okuyuş üslubuna korkmadan dahil eden Münir Nurettin Selçuk, kuşaklar boyu örnek alındı.

Asıl beste çalışmalarına 1940-1941’li yıllardan sonra başlayan Münir Nurettin, İstanbul’a döndükten sonra otuz yılı aşkın bir süreyle İstanbul Belediye Konservatuarı İcra Heyeti’nde görevi yaptı. Birçok genç kuşak sanatçısının yetişmesine katkıda bulunan Münir Nurettin Selçuk’un özel olarak ders verdiği kişiler arasında günümüzün en önemli Türk musıkisi ses sanatçısı olan Alâeddin Yavaşça’yı sayabiliriz.

Dünya müzik çevrelerinde de büyük ilgi görmüş olan sanatçı, 27 Nisan 1981’de hayata gözlerini yumdu.

Timur Selçuk‘un babasıdır. Tiyatro sanatçısı Şehime Erton ile bir süre evli kalmıştır.

İlhan İrem

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1 Nisan 1955’te Bursa’da doğan İlhan İrem, 1969 yılında ortaokul son sınıftayken, okul orkestrasının solisti olarak müziğe ilk adımını attı. 1970 yılında Milliyet Gazetesi’nin düzenlediği liselerarası müzik yarışmasında Meltemler adını verdikleri orkestraları ile Marmara Bölgesi birincisi oldu. Meltemler ile 1970 – 1973 yılları arasında Bursa Çelik Palas Oteli ve Uludağ’daki çeşitli otellerde dans müziği şarkıcılığı yaptı.

1973 yılında kendi imkanları ile Diskotür firmasına yaptığı ilk 45’liği “Birleşsin Bütün Eller – Bazen Neşe Bazen Keder” ile beklediği başarıyı yakalayamadı. Plak firmasının bestelerini başka sanatçılara söyletme isteğini geri çevirdikten sonra yapmış olduğu ikinci 45’liği “Yazık Oldu Yarınlara – Haydi Sil Gözlerini” genç sanatçıyı bir anda en popüler sarkıcı konumuna getirdi. 1975 yılında yayınlanan üçüncü 45’liği “Anlasana” ile de başarısını devam ettirdi. 1976 yılında yayınladığı dördüncü 45’liğinde Tanrı’yı sorguladığı “Kuklacı Amca” 45’liği gelen baskılar sonucunda plak şirketi tarafından piyasadan toplatıldı. 1976 yılında ilk LP çalışması olan “İlhan İrem 1973-1976” yayınlandı. “Üzülme Dostum”, “Havalar Nasıl”, “Ayrılık Akşamı”, “Sensiz de Yaşanıyor”, “Bal Ağızlım” gibi her yaptığı 45’lik liste başı oldu 1973-1981 yılları arasında toplam 10 adet 45’liği yayınladı.

1979 yılında yayınladığı senfonik yapıdaki “Sevgiliye” LPsi ile ilk defa akademik bir çalışmayla müzik yaşamında yeni bir yola saptı. “Sevgiliye” albümünde ilk defa kendi yazdığı sözler dışında bir Nazım Hikmet şiiri olan “Hoşgeldin”i besteledi ve seslendirdi. “Bir Yıldız” adlı bestesi 1979 Eurovision Türkiye finaline kaldı ama yarışamadan askere alındı. 1981 yılında askerliğinde yaptığı bestelerden oluşan “Bezgin” yayınlandı. 1983 yılında yedi yıllık bir çalışmanın ürünü olan ve sanatçının kendisi tarafından “Rock senfonisi” olarak adlandırılmış üçlemesi “Pencere… Köprü… Ve Ötesi…” sırayla yayınlanmaya başlandı.

1984 yılında Türkiye’yi Bulgaristan’da düzenlenen Altın Orfe Yarışması’nda temsil eden İrem, dereceye giremedi ama “Gazeteciler Özel Ödülü”nü kazandı. 1985 yılında üçlemenin ikinci ürünü olan “Köprü” ile birlikte “Pencere.. Köprü… Ve Ötesi…” (Hikaye) adında ilk defa bir plağın öyküsü çizgilerle anlatılmış olarak piyasaya çıktı. 1986 yılında sözlerini yazdığı “Halley” Melih Kibar tarafından bestelendi ve Türkiye’ye Eurovision Şarkı Yarışması’nda o yıla kadar alınan en iyi dereceyi getirdi. 1987 yılında üçlemenin sonuncusu “Ve Ötesi”, “Uzaklarda Biri Var” (Denemeler) ile birlikte yayınlandı. 1988 yılında “Dünden Yarına” adlı albümü, 1989 yılında “Uçun Kuşlar” albümleri yayınlandı. 1990 yılında üçüncü kitap olan “Katastrof” (Şiirler) ve “Pencere.. Köprü… Ve Ötesi…” yayınlandı. 1992 yılında “İlhan-ı Aşk” albümünü yayınladı.

1994 yılında yayınlanan “Koridor” ve “Romans” albümleri ile birlikte aynı yıl dördüncü kitap “Delirium” (Denemeler) piyasaya çıktı. 1995 yılında “Sevgililer Günü / The Best Of İlhan İrem 1”, 1997 yılında “Aşk İksiri & Cadı Ağacı / The Best Of İlhan İrem 2”, 1998 yılında “Hayat Öpücüğü / The Best Of İlhan İrem 3” albümü ve “Millenium / Sanalizasyon Fareleri, Yarasalar ve Diğerleri” (Denemeler) adlı beşinci kitap okuyucuya ulaştı.

2000 yılında eski çalışmaları olan “Bezgin”, “Pencere… Köprü… Ve Ötesi…” albümleri, bazı bölümleri yeniden mix edilmiş orijinal kayıtlarıyla “Bezginin Gizli Mektupları”, “Uçuk Mavi Pencere”, “Bulutlara Köprü”, “Düşler ve Ötesi” isimleriyle tekrar piyasaya çıktı. 2001 yılında en son çalışması “Seni Seviyorum” yayınlandı. Halen İlhan İrem 2003 yılında 30. sanat yılını kutlamak için dinleyicilerine sürpriz albüm, DVD, kitap ve konser çalışmaları içinde.

Deniz Seki

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1 Temmuz 1970’de İstanbul doğan Deniz Seki, ilkokulu Maçka Süheyla Artem’de, ortaokul ve liseyi de yatılı olarak Çamlıca Kız Lisesi’nde okudu. Okulu bitirdikten sonra TRT İstanbul Televizyonu’ndaki sunuculuk sınavlarına katıldı ve sınavları kazanarak TRT İstanbul Televizyonu’na girdi. 1993 yılında Melih Kibar’la tanışmasıyla birlikte sunuculuğu bıraktı ve müzisyenliğe başladı. İlk olarak reklam filmlerini seslendiren sanatçı, daha sonra Kenan Doğulu, Emel Müftüoğlu, Ege, Ferda Anıl Yarkın, Zuhal Olcay ve Yaşar gibi sanatçılara vokalistlik yaptı. 1995 yılında “POP-SHOW 95” adlı şarkı yarışmasında kendi yazdığı şarkı sözüyle birinci oldu ve aradan iki yıl geçtikten sonra 1997 yılında ilk albümü olan “Hiç Kimse Değilim” müzik marketlerde yerini aldı.
 
Bestecilik ve söz yazarlığı konusunda da kendisini ispatlayan sanatçı, 25 Aralık 1999 tarihinde, sözlerinin ve müziklerinin bir çoğu kendisine ait olan “Anlattım” adlı albümünü piyasaya sürdü. Beklediği başarıya bu albümde ulaşan Deniz Seki, “Şeffaf” adlı üçüncü albümünü de Ocak 2002 tarihinde müzik severlerin beğenisine sundu.

70’li yıllarda Türkçe pop müziğinde popüler olan seçme şarkılardan oluşan 4. albümü ise “Aşkların En Güzeli” Eylül 2003’te çıktı. 5. albümü “Aşk Denizi”ndeki 14 şarkının 13’ünün sözleri ve bestesi kendisine aittir. Ardından üç yıl aradan sonra çıkardığı Sahici albümünde yine çoğunlukla kendi bestelerini seslendirmiştir.

Seki, ayrıca 2006’da yayınlanan Dünyayı Kurtaran Adamın Oğlu filminde rol almıştır.

13 Şubat 2009 tarihinde kokain kullandığı iddialarıyla gözaltına alındı ve 218 gün sonra yapılan ilk duruşmada tahliye edildi.

Diskografi

Hiç Kimse Değilim (1997)
Anlattım (1999)
Şeffaf (2002)
Aşkların En Güzeli (2003)
Aşk Denizi (2005)
Sahici (2008)

Cem Karaca

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

5 Nisan 1945 yılında Istanbul’da doğdu. Tiyatro sanatçıları Toto- Mehmet Karaca’nın tek çocuğu olarak kulislerde büyüdü. 5 yaşında annesi ve teyzesinin etkisiyle şarkı söylemeye başladı. Cem Karaca’nın sesini ilk keşfeden annesi Toto Karaca oldu.

Robert ve Kültür Koleji’nde öğrenim gördü. Müzik hayatına amatör olarak “Dinamikler” ve “Jaguarlar” adlı müzik gruplarında başladı, profesyonel olarak 1967 yılında Mehmet Soyarslan, Tümay Yalçınkaya, Timur Fildişi ve Ahmet Tuzcuoğlu ile birlikte “Apaşlar” grubunu kurdu. Aynı yıl Apaşlar, Altın Mikrofon Yarışması’nda, sözlerin Erzurumlu Emrah’a ait olduğu ve Cem Karaca’nın müziklediği “Emrah” adlı besteyle ikinciliği kazandı. Apaşlar, daha önceki tutkuları olan batı beat müziği ile yeni tutkuları doğu müziğini sentezleyip Anadolu- beat tarzında çalışmalara girişti. “Emrah”la elde edilen büyük başarı, Resimdeki Gözyaşları ve Bu Son Olsun gibi hit’lerle devam etti.

Cem Karaca, 1969 yılında Apaşlar’dan ayrılarak Seyhan Karabay’la birlikte “Cem Karaca- Kardaşlar” topluluğunu kurdu. Cem Karaca- Kardaşlar, yayınladıkları ilk 45’likleri “Dadaloğlu” ile listelerde iyi bir sıraya yerleşti. 1972’de bu gruptan ayrıldı ve Moğollar’a geçti. Namus Belası, Gel Gel, Obur Dünya gibi hit parçalarla büyük başarılara imza attı. Cahit Berkay’ın Moğollar’a uluslararası bir kimlik kazandırmak için Fransa’ya gitmesiyle, Cem Taner Öngür’le birlikte gruptan ayrılarak “Cem Karaca- Dervişan”ı kurdu. Progressive rock yapan bu grubun kilit isimleri ise Cem Karaca ve Uğur Dikmen’di.

Cem Karaca, toplama olmayan ilk LP’si “Yoksulluk Kader Olamaz”I Dervişan ile birlikte çıkardı. Dervişan’ın dağılmasından sonra ise Cem Karaca 70’lerdeki son grubu olan “Edirdahan”ı kurdu. “Cem Karaca- Edirhan”ın yaptığı “Safinaz” isimli Long Play (LP), Barış Manço’nun 1975 yılında çıkardığı “2023” ile birlikte Türkiye’nin sayılı senfonik rock albümleri arasında yer aldı. 1979 yılında Almanya’ya gitti ve 12 Eylül 1980 sonrası Türk vatandaşlığından çıkartıldı. Yaklaşık 8,5 yıl Almanya’da yaşadıktan sonra 27 Haziran 1987 akşamı Türkiye’ye geri döndü ve yeniden Türk vatandaşlığına alındı. Bu dönemde eski arkadaşları tarafnından döneklikle suçlanan Karaca, bu suçlamalara kulak asmadan, yeni dünya görüşünü ortayan koyan eserler yapmaya başladı. Özellikle din konusunda değişen görüşleri çok tartışılmış, Fethullah Gülen’le çekilmiş fotoğrafından dolayı da eleştirilmişti.

Sanatçı Cem Karaca, solunum ve kalp yetmezliği nedeniyle 8 Şubat 2004 günü 59 yaşında hayatını kaybetti. Karaca, Üsküdar Seyit Ahmet Yesevi Camii’nde kılınan namazın ardından Karaca Ahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Ekrem Zeki Ün

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Yapıtlarını sürekli bir arayışın ürünleri olarak veren Ün, bestelediği her yeni yapıtında kendini yenilemeyi öngörerek önceki yaratılarını beğenmediğini açıklamış, özeleştirel yaklaşımdan güç almıştır.

İstiklal Marşı’nın bestecisi ve Orkestra şefi Osman Zeki Üngör’ün oğlu olan Ekrem Zeki, 14 yaşındayken devlet bursuyla Paris’e gönderilerek, Ecole Normale de Musique’de altı yıl öğrenim yapmış, Line Talluel, Marcel Chailley ve Jacqyes Thibaund ile keman, L. Laurant ve Alexander Cellier ile armoni çalışmıştır. Paris’teki son iki yılında ise Georges Dandolet’ten kompozisyon dersleri almıştır. 1930 yılında yurda dönen Ün, babasının müdürlük yaptığı Musıki Öğretmen okulu’na öğretmen olmuş, 1934 yılında İstanbul’a yerleşerek öğretmenliğini sürdürmüş, 1938’de piyanist Verda Ün ile evlenmiştir. 1945 yılında İstanbul Belediye Konservatuarı’nda keman öğretmenliğine getirilmiş ve konservatuar öğrenci orkestrasını yönetmeye başlamıştır. Ayrıca İstanbul Şehir Orkestrasını da konuk şef olarak yönetmiş, Cemal Reşit Rey’in çalışmalarına destek olmuştur.

Fransa’da öğrenciyken besteler yapmaya başlayan Ekrem Zeki Ün, ilk yıllarda izlenimciliğin etkisindedir. Daha sonra Henri Bergson’un felsefesine yakınlık göstermiş, 1934 yılından sonra ise makamsal müziğimizden yararlanmıştır. Besteciliğinin son dönemi kabul edilen 1965 sonrası yapıtlarında “doğu mistisizmi”ne özgün bir yaklaşım getirmiştir.

Ün’ün “eğitimci” yönü de önemlidir. Sadece konservatuarda değil, İstanbul’daki öğretmen okulunda, hatta ortaokul ve liselerde eğitimci olarak çalışmıştır. Onun eğitimci anlayışı “uluslar arası düzey”i Türkiye’de benimsetmeye yöneliktir. Bu görüşünü yaygınlaştırmak amacıyla eğitsel amaçlı çok sayıda kitap yazmıştır.

Ekrem Zeki Ün’ün yapıtlarının yayın ve seslendirme hakları ailesindedir. Ün’ün başlıca yapıtları şunlardır:

ORKESTRA YAPITLARI
1)   “Yurdum”, senfonik şiir, 1955.
2)   “Rapsodi”, viyolonsel ve orkestra için, 1956.
3)   “Suit”, solo obua, timpani ve yaylılar için, 1969.
4)   “Rapsodi”, flüt ve yaylılar için, 1972.
5)   “Beyaz Geceler”, timpani ve yaylılar için, 1976.

KONÇERTOLARI
1)   “Piyano Konçertosu No:1”, 1955.
2)   “İngiliz Kornosu için Konçerto”, yaylılar orkestrası için, 1956.
3)   “Keman Konçertosu”, 1961 – 1981.
4)   “Flüt Konçertosu”, yaylılar orkestrası için, 1975.
5)   “Piyano Konçertosu No:2”, 1976.

ODA MÜZİĞİ YAPITLARI
1)   “Yunus’un Mezarında”, flüt ve piyano için, 1933.
2)   “Ülkem”, viyolonsel ve piyano için, 1933.
3)   “Andante”, solo keman ve yaylılar dörtlüsü için, 1933.
4)   “Yaylılar Dörtlüsü No: 2”, 1935.
5)   “Yaylılar Dörtlüsü No: 3”, 1937.
6)   “İki Keman için Parçalar”, 1951.
7)   “Trio”, yaylılar için, 1952.
8)   “Obualı Kuartet”, 1954.
9)   “Duo”, iki keman için, 1959.
10)  “Sonat”, keman ve piyano için, 1963.
11)  “Balkan Havaları”,yaylılar dörtlüsü için, 1964.
12)  “Oynak”, yaylılar dörtlüsü için.
13)  “Sonat”, obua ve piyano için, 1971.
14)  “Söyleşi”, obua ve klarnet için, 1977.
15)  “Sonatin”, obua ve piyano için, 1973.
16)  “Trio”, obua, klarnet ve piyano için, 1979.
17)  “Sözsüz Türkü”, viyolonsel ve piyano için, 1980.
18)  “Bağdaşmazlık”, iki gitar için, 1982.
19)  “Duo”, keman ve viyola için, 1985.

ŞAN VE PİYANO ESERLERİ
1)   “La flüte de Jade”, 1928.
2)   “Les Chanson de Bilitis”, 1928.
3)   “Kel Emin Türküsü”, 1932.
4)   “Yosmanın Türküsü”, 1932.
5)   “Zile Türküsü”, 1933.
6)   “İki Melodi”, 1934.
7)   “Ses ve Piyano için Üç Parça”, 1963.
8)   “Üç Nefes”, 1970.
9)   “Kozanoğlu, Köroğlu, Dadaloğlu”, 1970.

KORO ESERLERİ
1)   “Manastır Türküsü”, 1959.
2)   “Asya’dan Geliş ve Aydın Türküsü”, 1971.
3)   “Ölüm için Ağıt”, koro, yaylılar ve vurmalı çalgılar için, 1971.
4)   “Dağlar”, 1979.

PİYANO ESERLERİ
1)   “Duyuş”, 1934.
2)   “İki Piyano Parçası”, 1934.
3)   “Sonat”, 1956.
4)   “İlkel Duyuş”, 1959.
5)   “Prelüd”, 1959.
6)   “Piyano için Küçük Parçalar”, 1960.
7)   “Doğaç, Güzelleme, Yiğitleme”, 1962.
8)   “Köçekçe”, 1962.
9)   “Kaşık Havası”, 1970.
10) “Çocuklar için”, 1970.
11) “Alp Ertunga”, 1972.

SOLO ÇALGI ESERLERİ
1)   “Fuga”, Tartini’den düzenleme, keman için, 1934.
2)    “Tema ve Çeşitlemeler”, keman için, 1970.
3)    “Yudumluk”, keman için, 1972.
4)    “Sonatin”, klavsen için, 1976.
5)    “Ardış”, klavsen için, 1978.
6)    “Prelüd”, gitar için, 1982.

Maurice RAVEL

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Aynı devirde bu garip dünyaya gelmiş büyük müzisyenlerin ve hatta diğer büyük şahsiyetlerin doğum yıllarını bir kağıda yazarsak, ortaya garip olduğu kadar da, faydalı bir şey meydana gelir ve nesillerin tabi olduğu tabiat kanunu dikkate değer birçok rabıtalar gösterir. Birbirine zıt görünen şahsiyetler hakkında bile böyle rabıtalar tespit edilebilir. Bu bize birçok kalın kitaplardan daha fazla şeyler anlatabilir.

Böyle bir denemenin neticesi mesela, geçen asrın sonlarına doğru lirik ifadenin en büyük temsilcisi olan Hugo Wolf’un Gustav Mahler ile aynı yılda doğduğunu, Busoni’nin Debussy, Strauss ve Sibelius’dan biraz daha genç ve Pfitzner’den biraz daha yaşlı olduğunu, Ravel’in ise Williams, Reger, Schönberg ve Skrjabin’in nesline mensup bulunduğunu gösterebilir. Esrarlı görünen bu münasebetler üzerinde durarak her devirde tekerrür eden ve nihayet tarih diye adlandırdığımız bu cereyanları incelemek faydalı bir iştir. Tarih sayfalarında kaydedilen yolların her biri vaktiyle mazi ile istikbal arasındaki halin yoluydu. Bu gidiş her zaman zaruri bir şekilde devam etti ve tekrar tekrar ilan edilen SON hiçbir zaman gelmedi.

Eski şekilleri tekrarlayanlar istisna edilirse, aynı çağa mensup olanlar her ne suretle olursa olsun daima aynı veya benzeri fikirlerle uğraştılar. Sadece Menşe, yani memleket, tarih, fikir özelliği ve çevre onların meşguliyet alanlarını ayırdediyordu. Bundan anlaşılıyor ki, bir Fransız olan Ravel, tabii olarak yurdunun kuzeyinde ve doğusunda bulunan memleketlerdeki çağdaşlarından farklı bir yol tutmuştur. Fakat buna rağmen bu yollar arasında muayyen bir kavşak noktasi mevcuttur.

Reger’in barok dünyasının formlarına meylettiğini, Schönberg’in ATONALİTE olarak anılmaktan hoşlanılan gelişmesinde kontrpuan tekniği vasıtalarından faydalandığını Skrjabin’in TRİSTAN’dan doğan tınlayışların vecdine kapıldığını, Williams’ın halk türkülerine ve Shakespeare devrindeki İngiliz müziğine döndüğünü görüyoruz. Ravel ise, Fransız müziğinin mazisine yani Bach’ın dağdaşları olan Couperin ve Raameau’ya yönelerek zamanından uzaklaşmışyır.

Form, renk, tınlayış ve ruh bakımından Fransız müziğinin öz kaynağı olan bu eserlerden ilham alarak kendi sanat dilini yarattı. Ressamlıktaki cereyanlara uyarak bu dile PUVANTİLİZM, EMPRESYONİZM denildi. Ravel kendine mahsus yollarda, kendisinden daha yaşlı olan vatandaşı Debussy’nin de vardığı hedeflere ulaştı. Ince bir filigran gibi bükülerek yayılan akorlarında (armonilerinde), bilhassa piyano eserlerinde, keza oda müziği eserlerinde, balelerinde ve operalarında hassasiyet, espri ve güzellik canlanır. Orkestrasyon tekniği renklerle doludur (mesela ritm bakımından çok tesirli olan BOLERO, dansın sembolü olan VALSE adlı senfonik poemi, Mussorgsky’nin BİR SERGİDEN TABLOLAR adlı eserinin orkestrasyonu). Fakat 1. dünya savaşının ikinci yılında yazılan meşhur piyano triyo ile, besteciyi daha derli toplu ve kesin bir ifadeye götüren istihale başladı. Bu ifadeye artık düzgün tınlayışlar değil, melodinin hatları hakim oldu. Bu, Ravel’in son stilidir.

Güney Fransa’nın espri dolu evladı Ravel, bütün Fransız müzisyenlerinin gittiğiyolu takip etti. Tahsilini meşhur Paris Konservatuarında yaptı. O zamanki gençliğin hocası olan Gabriel Fauré, ona besteciliğin sırlarını öğretti. Bu bilgilerle techiz olduktan sonra Eric Satie’nin tesiri altında kalan Ravel ortaya çıktı ve yeni yollar aramaya başladı. Ravel’e ananevi Roma Mükafatını tanımakla görevli yüksek jüri heyeti onun sanatkarlığından şüphe ediyordu. Fakat Ravel, kendini göstermeye mevaffak oldu. Içe dönük bir karaktere sahipti. Bu yüzden, onu anlayanların takdirine rağmen çok yalnız kaldı. Bir akıl hastası olarak dünyayı terk eden Ravel, yalnızlık içinde öldü.

Clara Josephine Wieck

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

19. yüzyılın ünlü piyanist ve bestecisi Clara Josephine Wieck, 13 Eylül1819’da Leipzig’de dünyaya geldi. Babası müzik öğretmeni ve piyano firması sahibi Friedrich Wieck, kızının yeteneğini küçük yaşta keşfederek 5 yaşından itibaren onu müzisyen olarak yetiştirdi. 9 yaşındayken konserlerde çalmaya başladı. 11 yaşında ise ilk solo konserini verip ilk bestesini yaptı. 1831 – 1836 yılları arasında babasıyla birlikte Avrupa’yı dolaşarak bir dizi başarılı konser verdi ve ‘harika çocuk” olarak ünlenerek Mendelssohn, Paganini, Chopin, Goethe gibi zamanın önde gelen müzikçi ve edebiyatçılarının hayranlığını kazandı.

Piyanist olarak ünü gittikçe yayılıyor, bunun yanında ailesinin maddi durumu da gittikçe iyiye gidiyordu. Clara, Baba Wieck’in eğitim metodunun ne kadar başarılı olduğunun canlı bir kanıtıydı, sayesinde babası daha çok ve daha paralı öğrenciler buluyor, bu arada piyano satışları da artıyordu. Bu mutlu hayatları Clara’nın 16 yaşındayken babasının öğrencilerinden Robert Schumann’a aşık olmasıyla bozuldu. Aslında Clara, kendisinden 9 yaş büyük olan Robert’i 9 yaşından beri tanıyordu. Wieck, bu beraberliğe şiddetle karşı çıktı, evlenmelerine izin vermedi. Bunun üzerine Clara ve Robert evlenme izni alabilmek için mahkemeye başvurdular. Bu mücadele Baba Wieck’in direnmesi yüzünden üç yıl sürdü.

Baba Wieck, yaklaşık üç yıl boyunca mahkemelerde bu savları yineleyerek izin vermemekte direndi; onun bu direnci ve yasaklamaları gençleri birbirlerinden uzaklaştıracağına daha da yakınlaştırdı. Clara ve Robert, bu süre içinde birbirlerine 400’e yakın mektup yazdılar ve gizlice buluşmaya da devam ettiler. Bu arada Clara, başarılı konserlerini ve Robert de bestelerini yapmayı sürdürdü. Hatta Robert, mesleksiz olduğu iddialarına son vermek amacıyla bir yandan da dergilerde müzik yazarlığı yaparken bir de felsefe diploması aldı.

Sonunda mahkemeden izin çıktı ve 1840’da Clara 21 yaşına girmek üzere iken Rober ile evlendi. Babası bu yenilgisinden dolayı yeni evlilere o kadar kin duyuyordu ki, Clara’nın yıllar boyunca verdiği konserlerden kazandığı paradan kızına tek kuruş vermediği gibi hayatlarını zorlaştırmak için de elinden geleni yaptı. Öyle ki Clara, kendi piyanosunu bile ancak aylar sonra kendi evine getirebildi.

Alman yönetmen Peter Schamoni’nin 1983 tarihli ‘Frühlingssinfonie’ (İlkbahar Senfonisi) isimli filmi, Clara ile Robert’in gençlik yıllarını, tanışmalarından evlenmelerine kadar olan süreci konu alıyordu, Nastassia Kinski’nin canlandırdığı Clara, yeni evine baba evinden kendi piyanosunu da getirdiğinde kocası: ‘Evimiz iki piyano için biraz küçük değil mi?’ diye soruyor ve film sona eriyordu. Bu cümle bir bakıma bu evliliğin geleceğini de özetliyordu. Başlangıçta evliliklerinin hem duygusal hem de mesleki açıdan verimli bir beraberlik olacağını düşünmüşlerdi ama zaman geçtikçe bazı dengeler özellikle Clara aleyhine bozulmaya başladı.

Robert evliliklerinin ilk on yılı boyunca halâ tanınmamış bir besteci olduğundan ve pek para da kazanamadığından ailenin geçimini sağlamak Clara’ya düşmüştü. Kocası bu durumdan pek hoşnut olmasa da Clara, konser turnelerine çıkarak ve dersler vererek hem kocasına, hem de 14 yıllık beraberliklerinin ürünü olan 8 çocuğuna bakmayı üstlendi. Bu arada gerek konserlerinde bestelerini çalarak, gerek yeni besteler yapmaya teşvik ederek kocasına müzik konusunda destek vermeye devam etti, hatta zaman zaman kendi çalışmalarından ödün vermesi gerekse de; çünkü Robert bir evde aynı anda iki piyanonun birden çalmasından rahatsız oluyor, ‘bu gürültüde’ beste yapamıyordu. Bu konuda fedakarlık eden de her zaman Clara oluyor, bir piyanist için elzem olan günlük egzersizlerinden bile vazgeçiyordu.

Evlenmeden önce Clara’yı sürekli çalışması ve beste yapması için teşvik eden Robert, evlendikten sonra neredeyse onun çalışmalarını engeller olmuştu. Besteci -yorumcu evliliğinin olabilecek en ideal beraberlik olacağını savunuyor görünse de Clara’nın kendisinden daha önde olmasını bir türlü hazmedemiyordu. Yıllar geçtikçe Robert’in ünlü ve başarılı eşinin gölgesinde tanınmamış bir besteci olarak kalmasının huzursuzluğuna kalıtsal hastalığının sebep olduğu sinir krizleri de eklenince Schumann’ların evliliği iyice tahammül edilmez hale geldi ve Robert bir intihar girişiminin ardından, 1854 yılında bir akıl hastanesine kapatıldı, 1856’da da orada öldü. Bütün bu süre içinde Clara, kendisini sadece bir kez, ölümünden iki gün önce ziyaret edebildi.

Clara, kocasının ölümünden sonra da müzikteki başarılarını sürdürdü. Konser piyanistliğine ve öğretmenliğe devam etti. Bu arada Robert’in bütün eserlerini yayımlatarak bestelerini tanıtma çabalarında başarılı oldu. Robert Schumann besteci olarak gerçek ününe ancak öldükten sonra ulaşabilmişti. Clara, sonraki yıllarda bir yandan çocuklarını üçünün ölümü (biri de Robert hayattayken ölmüştü) diğerlerinin de bazı sorunları yaşamını daha da zorlaştırmasına rağmen müzik çalışmalarına hiç ara vermedi.

1878’de Frankfurt Konservatuarının baş piyano öğretmeni oldu ve pek çok öğrenci yetiştirerek piyanistlikte bir ekol oluşturdu. Bu yıllardaki en yakın dostlarından biri de kocası hayattayken de aile dostları olan besteci Johannes Brahms’dı. Brahms’a da bestelerinde esin kaynağı oldu, bestelerini tanıtmak için çaba harcadı. Brahms ise bir çok bestesini Clara’ya ithaf etti. Kimi müzik tarihçilerine göre ilişkileri dostluktan da ileriydi. Clara, 1888’de 60. sanat yılını kutladı. Son konserini 1891’de verdi ve konservatuardan da ayrılarak sadece evinde ders vermeye devam etti. Clara, 26 Mart 1896’da Frankfurt’ta hayata veda etti. Bu Brahms için büyük bir darbe oldu ve onun ölümünden sonra sadece bir yıl yaşayabildi.

Aynı zamanda Clara Josephine Wieck’in, sanata yaptığı katkılarından dolayı 100 Alman Mark’ı üzerine resmi basıldı.

Richard Wagner

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Ilk sanat denemelerine çocukluğunda başladı. Duyduğu ve kendine mal ettiği tesirlerden öğrenmeye çalıştı. Çocukluğu ve gençliği huzursuz geçen genç Liepzig’li Wagner, Thomas Kantoru Theodor Weinlig’den müzik kurallarını öğrenmek suretiyle sanatkarlığını disiplinli bir eğitime tabi tuttu. Fakat daha sonra hayata atılınca dünya meşgalelerinin içinde huzursuz bir halde dönüp dolaştı. Magdeburg, Köningsberg ve Riga tiyatrolarında orkestra şefi oldu. Riga’dan kaçarak deniz yolu ile Fransa’ya gitti. Dresden’de krallık orkestrası şefliğini yaptı. Bir ihtilalci olarak iltica ettiği İsviçre’de sürgün hayatı yaşadı. Masal prensine benzeyen Bavyera kralı 2. Ludwig tarafından Münih’e çağrıldı. Sonra tekrar İsviçre’ye kaçtı. Nihayet Bayreuth’daki eserini gerçekleştirme imkanını bulunca orada huzura kavuştu.

Etrafındaki kimselerin fedakarlığını gerektiren bu huzursuz hayatında sanat uğrundaki sabatkarlığı sarsılmaz bir sütun gibi yükselmektedir. Liszt, dahi piyanist ve orkestra şefi Hans Richter, ikinci karısı ve Liszt’in kızı olan Cosima onun sadık dostlarıydı. Wagner’in Venedik’te vefat etmesi sembolik bir mana taşır. En son yazdığı sözler “Liebe-Tragik” (aşk, fecaat), hayatının bütün muhtevasını kapsamaktadır. Fakat “Tristan” ile müziğin geleceğini tayin eden eseri o yaratmıştı.

Wagner 9 kardeşin sonuncusuydu. Napolyon’dan kaynaklanan sıkıntılar dışında çocukluğunda olağan dışı pek bir şey olmadı. Dresden’de Kreuzchule’de okudu. 1827’den sonra Leipzig’de felsefe derslerine devam etti ve ilk yapıtlarını burada verdi. Bu yapıtları arasında bir fantezi, bir Polonez, iki piyano sonatı, bir senfoni, Goethe’nin “Faust”u için müzik, tiyatro için bitiremediği “Düğünler” ile “Die Feen” operası sayılabilir. Wagner, 1829’da Leipzig’de, Beethoven’in “Fidelio”sunu seyredince müziğe karşı ilgisi artmıştı. Çünkü başroldeki primadonnaya aşık olmuştu. 1836’da Magdeburg’da bencil ve tutarsız oyuncu Minna Planer ile evlendi. Çalkantılı birlikteliği Minna’nın 1866’da ölümüne kadar mutsuz bir yaşamın kapısını aralamıştı Wagner’e.  Shakespeare’den esinlenerek bestelediği “Das Liebesverbot / Aşk Yasağı” adlı operası başarı kazanmadı.

Mayıs 1849’da Röckel ve Bakunin’in dostu olduğu ve katıldığı Dresden ayaklanmasının bastırılması üzerine İsviçre’ye kaçarak Zürich’e yerleşti. Hayatının 10 yılı burada geçmiştir. Zürich’te bir yandan tiyatro ve opera yapıtlarını kaleme alırken, Liszt’in önerisi üzerine “Der Ring des Nibelungen”, yazmaya başladı.

Zürich’ten Venedik’e geçti. Stuttgard’da bulunduğu sırada, Bavyera Kralı II. Ludwig’in çağrısı üzerine Münih’e gitse de , yapıtları yuhalandı. Fakat buna rağmen kralın dostluğunu kazanmayı da başardı. Trihscen’e sığındı. Burada mutluluk içinde 6 yıl boyunca operalar yazdı ve Bayreuth tiyatrosunun planlarını hazırladı.

 Franz Liszt’in kızı Cosima, 1870’te von Bülov’dan boşanmadan önce ona 3 çocuk doğurmuştu. Ve Cosima ile aynı yıl Lüzern’de bir Protestan kilisesinde evlendi. Cosima, evlendikten sonra Wagner’in can yoldaşı ve esin kaynağı oldu.

1872 yılında kesin olarak Beyrut’a yerleşti. 1876’da büyük bir başarı ile “yeşil tepe” festivallerinin açılışını yaptı. 1882’de son operası “Parsifal”in Beyrut’taki galasından sonra ailesiyle birlikte kışı geçirmek üzere Venedik’e gitti.

Ölüm Wagner’i, 13 Şubat 1883’de kalp krizi biçiminde, bir felsefe incelemesi üzerinde çalıştığı sırada yakaladı. “Wahnfried” villasının bahçesinde kendi adına hazırladığı mezarına gömüldü.

Mezarı, torunları olan Wieland ve Wolfgang’ın büyük bir çabayla sürdürdükleri festivalleri izleyenlerin ziyaret ettikleri yerdir hala.

Vangelis

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

New Age müziğinin önde gelen temsilcilerinden Vangelis (Evanghelos Odyssey Papathanassiou ), 29 Mart 1943’te Yunanistan’da doğdu. Müzikal kabiliyeti erken yaşlarda keşfedilmiş ve kendi bestelerini çaldığı ilk konserini henüz 6 yaşındayken vermiştir.

Gençlik dönemlerinde Yunanistan’da pop müzik dalında sevilen bir sanatçı olan Vangelis, Demis Russos ve Lucas Sideras’la birlikte kurdukları üçlü grupla ünlerini dünya geneline taşıdılar. Grubun dağılmasının ardından 1970’ten sonra müzik yaşamına solo olarak devam etti ve tarz olarak da elektronik ve enstrumantal müzikle ilgilenmeye başladı.

1980’ler Vangelis’in sanatında doruklara çıktığı dönemlerdir, zira film ve belgesel müziği alanındaki çalışmalarıyla müziğinde olgunluğa ulaştı ve hayran kitlesini dünya çapında arttırdı. Vangelis, New Age müziği dalında ürettiği eserlerinde daha çok synthesizer ve benzeri elektronik müzik aletlerinden yararlanmaktadır.

Onno Tunç

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

Onno Tunçboyacıyan, 1948 yılında Ermeni asıllı bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Müziğe ilgisi kilise korolarında şarkı söylerken başladı. Lisede arkadaşlarıyla adı ‘Black Stones’ olan ilk grubunu kurdu. 70’li yıllarda ‘İstanbul Gençlik Orkestrası’nda çalışırken adı orkestra şefi ve aranjör olarak duyulmaya başladı.

Eurovision yolculuğumuzda da birçok katkısı oldu. 1975’te yarışmaya katılan orkestranın basçısıydı, finallere katılan birçok şarkının da aranjörlüğünü yaptı. Modern Folk Üçlüsü’nün 1978 yılında Seul’de yapılan bir yarışmada Onno Tunç’un ‘Dostluğa Davet’ şarkısıyla iyi bir derece almasıyla adı daha da duyuldu.

Bülent Ortaçgil’in Benimle Oynar mısın? (1974), Okay Temiz’in Zikir (1981), MFÖ’nün Ele Güne Karşı Yapayalnız (1984), Sezen Aksu’nun Gülümse (1991), Mustafa Sandal’ın Suç Bende (1991) albümlerinde bas gitar çalan Onno Tunç Tanju Okan, Ali Kocatepe, Hümeyra, Nükhet Duru, Nilüfer, Atilla Atasoy, Zuhal Olcay, Timur Selçuk, Ayşegül Aldinç, Levent Yüksel gibi birçok ünlü sanatçıyla da çalıştı. Ayrıca Aah Belinda (1986) ve Rumuz Goncagül (1987) filmlerinin müziklerini de yaptı.

14 Ocak 1996 tarihinde özel uçağıyla Bursa’dan İstanbul’a giderken uçağının Yalova’nın Armutlu ilçesi’ne bağlı Selimiye Köyü’ne yaklaşık beş kilometre uzaklıktaki Kaz Dağı’nda düşmesi sonucu kendisi ve arkadaşı Hasan Kınık vefat etti.

Üzerinde Onno Tunç adının ve yanında metal bir levha üzerine kazada ölen Hasan Kınık ile arama çalışmaları sırasında donarak yaşamlarını yitiren Cem Emrah Çelebi ve Selçuk Olcay’ın adlarının yazılı olduğu bir anıt yaptırıldı.

Anıtın açılış töreninde, Onno Tunç’un en sevdiği ‘Naturel Boy’ adlı İngilizce şarkıyı seslendiren Fatih Erkoç’a, Atilla Özdemiroğlu da kemanla eşlik etti.

Yalova Belediyesi’nin, Toprak Seramik ve Elegance Otel’in sponsorluğunda Kaz Dağı’nda yaptırdığı granit anıt, gündüz topladığı güneş enerjisini karanlıkta yansıtması sayesinde gece görülme özelliğine sahip bulunuyor.

Vefatından sonra ‘Onno Tunç Beste Yarışması’ düzenlenmeye başlandı. 2007 yılında Sezen Aksu, Ajda Pekkan, Nilüfer, Ceza, Hüsnü Şenlendirici, Levent Yüksel, Aşkın Nur Yengi, Aylin Aslım, Emre Altuğ, Şebnem Ferah, Mor ve Ötesi, Sertab Erener, Nükhet Duru’nun katılımıyla on üç şarkılık ‘Onno Tunç Şarkıları’ albümü çıktı.

Eserlerinden Bazıları
Ah Mazi (Sezen Aksu-Git-1986)
Alev Alev (Ayşegül Aldinç-Alev Alev-1994)
Ayrılık (Zuhal Olcay-Oyuncu-1993)
Ayrılıklar Bitmez (Sezen Aksu-Firuze-1982)
Ben Yoldan Gönüllü Çıktım (Yeşim Salkım-Hiç Keyfim Yok-1994)
Beni Bırakın (Levent Yüksel-Med Cezir-1993)
Beni Unutma (Sezen Aksu-Git-1986)
Bir Başka Aşk (Sezen Aksu-Sen Ağlama-1984)
Bir Çocuk Sevdim (Sezen Aksu-Sezen Aksu’88-1988)
Bu Gece (Sezen Aksu-Sen Ağlama-1984)
Değer mi (Sezen Aksu-Git-1986) (Sezen Aksu-Gülümse-1991)
Deli Gönlüm (Sezen Aksu-Firuze-1982)
Dokun Bana (Nilüfer-Yine Yeni Yeniden-1992)
Düet (Zuhal Olcay-Oyuncu-1993)
Eğrisi Doğrusu (Nilüfer-Ne Masal Ne Rüya-1994)
Geçer (Sezen Aksu-Sezen Aksu’88-1988)
Geri Dön (Sezen Aksu-Sen Ağlama-1984)
Gir Kanıma (Harun Kolçak-Beni Affet-1992)
Git (Sezen Aksu-Git-1986)
Güzel Şeyler Söyle (Aşkın Nur Yengi&Harun Kolçak-Eurovision Türkiye Finali 1987)
Hadi Bakalım (Sezen Aksu-Gülümse-1991)
Haydi Gel Benimle Ol (Sezen Aksu-Sen Ağlama-1984)
Hep Bana (Zerrin Özer-Olay Olay-1992)
Hoşgörü (Sezen Aksu-Ağlamak Güzeldir-1981)
İyisin (Zuhal Olcay-Oyuncu-1993)
Kavaklar (Sezen Aksu-Sezen Aksu’88-1988)
Kış Masalı (Sezen Aksu-Sezen Aksu Söylüyor-1989)
Kolay Değil (Sezen Aksu-Git-1986)
Ne Masal Ne Rüya (Nilüfer-Ne Masal Ne Rüya-1994)
Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam (Sezen Aksu-Gülümse-1991)
Olay Olay (Zerrin Özer-Olay Olay-1992)
Oldu mu? (Sezen Aksu-Sezen Aksu’88-1988)
Olsun Varsın (Nilüfer-Ne Masal Ne Rüya-1994)
Oyuncu (Zuhal Olcay-Oyuncu-1993)
Öyle Bakma (Fatih Erkoç-Eurovision Türkiye Finali 1989) (Aşkın Nur Yengi-Sevgiliye-1990)
Ruhun Duymaz (Emel-Ruhun Duymaz-1995)
Sen Ağlama (Sezen Aksu-Sen Ağlama-1984)
Seni İstiyorum (Sezen Aksu-Sezen Aksu’88-1988)
Son Bakış (Sezen Aksu-Sezen Aksu Söylüyor-1989)
Sonbahar (Sezen Aksu-Git-1986)
Sultan Süleyman (Sezen Aksu-Sezen Aksu’88-1988)
Şinanay (Sezen Aksu-Sezen Aksu Söylüyor-1989)
Şov Yapma (Nilüfer-Yine Yeni Yeniden-1992)
Tam Bana Göresin (Nilüfer-Ne Masal Ne Rüya-1994)
Tango (Zuhal Olcay-Oyuncu-1993)
Tenna (Sezen Aksu-Deli Kızın Türküsü-1993)
Tutsak (Sezen Aksu-Gülümse-1991)
Uçurtma Bayramları (Levent Yüksel-Med Cezir-1993)
Uykun Olsam (Zuhal Olcay-Oyuncu-1993)
Ünzile (Sezen Aksu-Git-1986)
Vurulmuşum Sana (Asya-Asya-1994)
Yeni Aşk (Zerrin Özer-Olay Olay-1992) (Yeşim Salkım-Hiç Keyfim Yok-1994)
Yeniden Sev (Nilüfer-Yine Yeni Yeniden-1992)
Yoksun (Nilüfer-Ne Masal Ne Rüya-1994)
Zorba (Nilüfer-Ne Masal Ne Rüya-1994)
1945 (Sezen Aksu-Eurovision Türkiye Finali 1984) (Sezen Aksu-Sen Ağlama-1984)

Düzenlemeleri
Bir Gün Mutlaka (Beste:Mustafa Sandal) (Zerrin Özer-Olay Olay-1992)
Küçük Bir Aşk Masalı (Beste:Ali Kocatepe) (Sezen Aksu&Özdemir Erdoğan-Eurovision Türkiye Finali 1985)

Vedat Sakman

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1949 yılında Konya’da doğan Sakman, profesyonel müzik yaşamına, müzisyen bir babanın oğlu olarak, İzmir’de lise çağlarında başladı. İlk çaldığı enstrüman davul oldu. Daha sonra gitarla tanıştı. 70’li yılların, bir grup oluşumu içinde şarkılar yapma ruhu, müzik yaşantısında önemli rol oynadı. Grup Doğuş ile 12 yıllık bir beraberliği oldu. Bu dönemde aranjörlük ve armoni eğitimi aldı. Grup Doğuş’tan ayrıldıktan sonra reklam ve film müziklerinin yanı sıra, pop müziği şarkıcılarına şarkılar verip, düzenlemeler yapmaya başladı.

Vedat Sakman ilk solo albümü olan “Müzisyen”i 1989 yılında yaptı. 1990 yılında Zuhal Olcay’ın “Küçük Bir Öykü” albümünün prodüksiyonunu gerçekleştirdi. Albümdeki tüm besteler ve düzenlemeler kendisinin, sözler Mehmet Teoman’ın idi. 1991 yılında yine Zuhal Olcay’ın “İki Çift Laf” albümünün sekiz şarkısının sözlerin yazıp, müziğini ve düzenlemelerini yaptı. Aynı yıl tüm şarkı ve düzenlemeleri kendisine ait olan “Kapılar” adlı ikinci albümünü çıkardı.

1994 yılında üçüncü solo albümünü çıkardı.”Sevgileri Unutmadık” adlı bu albümdeki sekiz şarkının beste ve düzenlemeleri kendisine aitti. 1997 yılında Hümeyra’nın “Beyhude” albümünün müzik direktörlüğü ve aranjörlüğünü yaptı. Hümeyra bu albümde Vedat Sakman’ın iki şarkısını seslendirdi. 1998 yılında Zuhal Olcay’ın “İhanet” ve Leman Sam’ın “İlla” adlı albümlerinin müzik direktörlüğünün ve aranjörlüğünün yanı sıra çoğu şarkıların da söz ve müziğini yazdı. 2002 Nisan ayında “Usulca” isimli solo albümünü çıkardı.

Nuray Hafiftaş

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1964 yılında Kars’ta doğan Nuray Hafiftaş, ilkokulu Taksim’de okudu. İstanbul Teknik Üniversitesi Devlet Konservatuar Bölümü’nden mezun olduktan sonra, İstanbul Belediye Konservatuarı İcra Heyetinde 4 yıl kadrolu devlet sanatçısı olarak çalıştı. Aynı yıllarda İstanbul Radyosu’nda da sözleşmeli sanatçı olarak 4 yıl çalıştı. Şimdiye kadar 12 albüm çıkaran sanatçının 100’ü aşkın söz ve bestesi kendisine ait olan eserleri bulunmaktadır. Bunlardan “Ayrılık Nikahı”, “Yalan Dünya” ve “İsyan Ediyorum”u Kibariye, “Hasret” ve “Gurbet “i ise İzzet Yıldızhan okudu.

“Yerli Liz” diye tanınan Hafiftaş, Türk Halk Müziği’ni insanlara sevdiren sanatçılardan bir tanesidir. Müzikal anlamda olsun, kişiliği ile olsun profesyonel müzik hayatına atıldığı günden bu yana çizdiği çizgiden ödün vermeyen Nuray Hafiftaş, Prestij Müzik etiketiyle piyasaya çıkan  “Eyvah Gönül” albümünde İsmail Derker’le çalıştı. Sanatçının, Bilal Ercan’la beraber “Çifte Yürek” adlı halk müziği programı sunuculuğu da çalışmaları arasında bulunmaktadır.

Franz Joseph Haydn

Cumartesi, Haziran 30th, 2012

1732 yılının bir nisan günü dünyaya gelen Franz Joseph, o güne kadar hiç duyulmamış olan Haydn ismini bütün dünyaya tanıtarak insanlığı şaşırttı. Neşeli, şakacı, yaramazlıktan  hoşlanan sevimli bir çocuktu. Haydn’ların fakir yuvalarında da neşeye gerçekten büyük ihtiyaç vardı. Avusturya’nın Rohrau  kasabasındaki bu tek katlı köy kulübesinde keder ve ölüm devamlı misafirdi. Haydn’ın babasının ilk eşinden olan oniki çocuğundan altısı daha bebekken ölmüşlerdi. Baba Haydn’ın ikinci evliliğinden olan beş çocuktan da biri olsun yaşamadı. Tabiat, o bitmek tükenmek bilmeyen denemelerinde bir şahaser meydana getirmek için pak çok yarım eseri bozup mahvetmeyi daima göze almıştır.  

Annesiyle babasının Sepperl adını verdikleri Franz Joseph daha küçük yaşta olağanüstü müzik kabiliyetiyle dikkati çekmişti. Müzik öğretmenliği yapan bir akrabasının sayesinde Haydn Rohrau’nun oniki mil kadar ilerisindeki Hainburg Katolik Kilisesinin korosuna girdi. 

Altı yaşındaki yaramaz koro üyesi için “büyük şehir” müzik, yaramazlık ve açlık karışımı bir yerdi.  Çeşitli ilahiler öğrenerek müzik bilgisini ilerletmeye bakıyordu ama koro çalışmaları sırasında önünde duran çocukların perukalarını çekerek onları kızdırmak da en belli başlı eğlencesiydi. Suçüstü yakalandığı zamanlar bir güzel dayak yiyordu. Haydn  kısa bir zaman içinde birbirleriyle geçinmelerine hiç imkan olmayan iki komşuyu bir çatı altında birleştirmeyi başardı. Bu geçimsiz komşular “boş mide” ile  “neşeli, kaygısız bir gönül” dü.  

Bir gün Hainburg caddelerinde yapılacak bir törene hazırlanırken şehir bandosunun davulcusu hastalandı.  Tören günü davulcunun yerini Haydn almıştı. Fakat Haydn öyle ufak tefekti ki davulun altında kayboluyordu. Sonra bu çalgının nasıl çalındığını da hiç bilmiyordu. Fakat bütün bunlar Haydn’ın davulu çalmasını önleyemedi.  Davul fazla ağır ve büyük geldiği için Haydn’dan daha iri ve güçlü kuvvetli bir çocuk davulu taşıyordu. Haydn da elinde tokmaklarıyla yanında yürüyüp davulu çalıyordu. 

Kısa bir süre sonra Haydn’ın müziğe olan kabiliyeti Viyana’da St. Stephen Katedralinin Koro şefi Johann Georg Ruetter’in de dikkatini çekti.  Hainburg’a kabiliyetli çocuklar aramak için gelmiş ve bu davul hikayesini duymuştu.  Bu arada Haydn’ın bir de şarkı söyleme kabiliyetini ölçtü. Aldığı sonuç onu şaşırtmıştı. Yalnız sesini titreterek şarkı söyleyememesini garipsemişti. Çocuğa bunun sebebini sordu. Haydn da :  

– “Benim öğretmenimin yapamadığı işi ben nasıl yapabilirim” cevabını verdi. 

Reutter, bu zeki bakışlı, sevimli çocuğu Viyana’ya götürdü, ona ülkenin en büyük kilisesinin korosunda ilahi söyletmek için gerekli çalışmaları yaptırttı.  Bu kilisenin korosunda çalışan çocukların her türlü ihtiyacını kilisede karşılıyordu. Onlar da matematik, din, müzik, yazmak ve okumaktan başka hiç bir şeyle ilgilenmiyorlardı. Ara sıra çocuklar  Viyanalı zenginlerin evlerine konser vermeye gönderiyorlar, burada ev sahibinin cömertliği tutarsa çocuklara mutfakta sofradan arta kalmış yiyecekler veriliyordu. Kilisede ise çocukların ancak açlıktan ölmelerini sağlayacak miktarda yiyecek veriliyordu.  Doğrusunu söylemek gerekirse Avusturya’nın en büyük kilisesinin korosunda çalışan çocuklar  burada sefil ve perişan bir hayat  sürmekteydiler. Haydn, onyedi yaşındayken Reutter ile arasında çıkan bir anlaşmazlık yüzünden koroyu terketti. Kimsesi yoktu, cebinde beş kuruşu da kalmamıştı. Üstelik kış da yaklaşıyordu. Haydn’a başını sokacak bir yer  lazımdı.  Rohrau’ya  dönmeyi düşünmedi değil. Fakat orada da babası günden güne kalabalıklaşan ailesinin ağır yükü altında ezilmekteydi.  Haydn Viyana’da kalıp, açlıktan ölmeyi tercih etti. Fakat iyi tesadüfler onu ölümden korudu . Eski arkadaşlarından tenor Spangler’e rastlamıştı. Bu genç adam da çok fakir olmasına rağmen Haydn’a evinde yatacak yer gösterdi ve biraz para kazanıncaya kadar yiyecek verdi.

Haydn’ın kendini kurtarması zor olmadı. O devirde Viyana bir müzik şehriydi. İş saatleri sona erince halk sokaklarda şarkı söylüyor, geç saatlere kadar dansediyordu. Genç, yaşlı herkes  eline bir çalgı alıp sokak sokak dolaşmayı adet edinmişti. Haydn da eline bir keman alıp caddelerde dolaşmaya başladı. Kalabalık grupların yanına sokulup onlara keman çalıyor, böylece cebine birkaç kuruş giriyordu. Genç kızlar onun  çevik hareketlerine, keman çalışına hayrandılar.  Kış aylarında da keman çalarak, zenginlerin baloları için dans parçaları besteleyerek para kazanıyordu.

Galiba Haydn’ın doğduğu gece uğur getiren yıldızlardan biri gökte parlamış olmalıydı. Bu yıldız, genç adamı daima doğru yola götürüyordu.  Altı yaşındayken onun kabiliyetini keşfeden öğretmenle, karşılaşmıştı, sekiz yaşında Reutter’in himayesine girmişti, onun sayesinde müzik bilgisini artırmıştı. Onyedi yaşında Spangler’le karşılaşmış onun yardımıyla ölümden kurtulmuştu. Yirmi iki yaşında da Viyana’nın ünlü öğretmenlerinden Nicolo Porpora ile tanışmıştı. O güne kadar Haydn ciddi bir müzik eğitimi görmemişti.  Öğretmenlerinin köklü bilgileri olmadığı için Haydn’ı gelişigüzel  yetiştirmişlerdi. Ama şimdi durum tamamen değişiyordu.  Nicolo Porpora ona müzik hakkında bilmediklerinin hepsini öğretebilirdi. Haydn’ın  bu ciddi öğretmene ders ücretini ödemesine imkan yoktu, onun için yanına uşak olarak girmek zorunda kaldı. Haydn, öğretmeninin elbiselerini fırçalıyor, perukasını tarıyor, öfkeli zamanlarında onu yumuşatmaya çalışıyor küfürlerini duymamazlıktan gelip onun müzik bilgisini kapmaya bakıyordu.  

Porpora’nın yardımıyla Haydn kendisine çok faydalı olacak başka bir dost edindi. Avusturyalı asilzade, Baron Karl Joseph von Fürnberg, oda müziğine meraklıydı.  Genç Haydn’ı da besteci ve kemancı olarak yanına aldı.  Haydn Baronun emrinde çalışırken yaylı sazlar için onsekiz kuartet bestelemişti.  Bu müzik çeşidini Haydn yeni keşfetmişti. Daha sonra da kuartetler onun ünlü senfonilerine temel olacaktı. 

Haydn gene uğur yıldızının yardımıyla Baron von Fürberg’den Kont Maximilian Morzin’den sonra da Prens Esterhazy’nin yanında çalışmaya başladı. Bu son görev genç bestecinin meslek hayatını sağlam temeller üzerine kurmasını sağlamıştı.  

1760 yılı, Haydn’ın müzik ve his hayatında bir dönüm noktası oldu. O yıl genç adam hem iyi bir patron, hem de bir iş bulmuştu. Bir süreden beri Viyana’nın ünlü perukacılarından  Johann Peter Keller’in genç ve güzel kızıyla ilgileniyordu.  Fakat Haydn ona evlenme teklifinde bulununca  genç kız manastıra girmeyi kararlaştırdığını söyleyerek bu teklifi geri çevirmişti.  Keller, besteciye büyük kızının onunla evlenmeyi kabul edebileceğini söylemiş, böylece Haydn, sevdiği kızın ablasıyla evlenmek üzere hazırlıklara başlamıştı. Fakat maalesef Keller’in kızı, Hayd’ın  ince ruhunu anlayacak, onun dehasını takdir edecek özelliklere sahip değildir. Bu bakımdan  Haydn’ın evlilik hayatı hiç de mutlu olmadı. Besteci, yıllar yılı anlayışsız bir kadınla hayatını paylaşmak zorunda kaldı. 

Şimdi Haydn’ın evindeki huzursuzluğu bir kenara bırakıp Esterhazy’nin sarayına dönelim. Haydn buraya geldiği zaman kendini tamamen Prensin emirlerine adamayı kabul etmişti.  Sarayda oturacak, Prensin istediği eserleri besteleyecek, o ne zaman emrederse konser verecek,  yemeklerini de diğer uşak ve hizmetçilerin yanında yiyecekti. Bütün bu fedakarlıklara karşılık olarak da Haydn sessiz, sakin bir çalışma odasına kavuşmuştu. 

Besteci, Esterhazy ailesinin yanında tam otuz yıl kaldı, hayatının en parlak, en verimli devresini burada geçirdi. Hayd, Esterhazy’lerin sarayına yerleştikten bir yıl sonra Prens ölmüş, yerine kardeşi Şahane Nicolas geçmişti. Genç Prens, Haydn’ı kendi sarayına aldı, ücretini artırdı, orkestrasını geliştirmesini sağladı. Orkestra üyeleri daima yanında bulunduğu için Haydn yeni bestelediği eserlerin denemesini hemen yapabiliyordu. Hangi sazların hangi notaları çalmasının  uygun olacağını bulması da kolay oluyordu. Bu şekilde çalışmak, Haydn’ın pek hoşuna gitmişti. Kısa zamanda her bakımdan kusursuz eserler meydana getirebilmesini de orkestra üyelerinin hep beraber olmasına borçluydu. Sosyal durumunun kötülüğünü ise evliliği gibi boyun bükerek kabullenmiş “kaderin bir cilvesi” olarak benimsemişti.  “Bir başkasının kölesi olmak gerçekten çok acı ama” diyordu, “Tanrının isteğine de karşı gelemem.” Zaten Esterhazy  ailesinin fertleri müzikle uğraşan kölelerine daima çok iyi davranımlarıyla  şöhret yapmışlardı. Nicolas Esterhazy, Hayd’na durmadan eser bestelemesini emrediyordu. “Zamanın bacaklarını kırmalısın” diye de nasihatte bulunuyordu.  Prens Nicholas da “bariton” adı verilen bir telli sazı çalmakta ustaydı. Bu saz madeni ve bağırsak tellerin birbirleriyle titreşim yapmalarından meydana gelen tatlı sesler çıkaran bir sazdı.  Haydn bu saz için iki yüze yakın eser bestelemişti. 

Estarhazy, Haydn’ın ücretini artırdıktan başka onun sarayında özel dersler vermesine de ses çıkarmıyordu.  (Öğrencilerinden bir de genç Beethoven’di.)  

Haydn, müziği seviyordu, durumundan memnundu, hepsinden önemlisi o bütün insanları seviyordu. Orkestrasında çalışanlara bir baba gibi davranıyordu. Onlar da besteciye “Baba Haydn” demeyi adet edinmişlerdi. Hayd, basit bir hayat sürüyordu. Boş zamanlarında balık tutuyor, yürüyüş yapıyor, ara sıra da ava çıkıyordu. Akrabalarına, dostlarına sık sık para gönderiyor, karısının kaprislerine gülümseyerek boyun eğiyordu.  Bu arada eser bestelemekten geri kalmıyordu. 

Canlılığına, oynaklığına rağmen Haydn’ın bestelediği eserlerde insanın kalbini acıyla burkan kederli bir hava vardı.  Altın kafeste şarkı söyleyen bir bülbülün yalvarışlarını andırıyordu onun besteleri… Haydn, seyahat etmeyi pek sevdiği halde patronu onun Viyana’ya kadar gitmesine bile izin vermiyordu. Bir keresinde Haydn, Prens’ten Viyana’ya gitmek için izin istemiş, patronu isteğini geri çevirmişti. Haydn bu üzüntüyle eline kağıdı kalemi alıp ünlü “veda senfonisi” ni besteledi.  

Kış mevsimi gelmek üzereydi. Orkestra üyelerinin hepsi evlerini ailelerini özlemişlerdi. Fakat prens inadından vazgeçmiyor, onları sayfiye sarayında bir süre daha hapsetmeye kararlı görünüyordu. Bir akşam da dostlarını konsere davet etti. Konserin son parçası, Haydn’ın yeni bestelediği “Veda Senfonisi” ydi. Dinleyiciler, senfoninin o güne kadar dinledikleri eserlere hiç benzemediğini farkederek şaşırmışlardı. Ama onları eserin sonunda daha büyük bir sürpriz bekliyordu. Eserin birinci bölümü kederli bir hava için sürüp gitti. Nefesli sazlardan çıkan sesler dertli bir insanın acı iç  çekişlerini andırıyordu. Üçüncü bölümde ise sazlar birden coşup öfkeli bir kimsenin çevresindekilere isyan edişini hatırlatan ilgi çekici bir melodiyi çalmaya başlamışlardı. Sonra birden ire sazların hepsi susuverdi ve yine ağır bir parçaya başladılar. 

Bu son parçada işleri biten müzikçiler, sazlarının başındaki mumu söndürüp yavaşça salondan çıkıyorlardı. Sonunda salonda iki kemancıyla Haydn kaldı. Kemancılar da gidince Haydn başını nota sehpasına dayanıp sessizce oturdu, beklemeye koyuldu. Prensin bu jesti nasıl karşılayacağını pek merak ediyordu. Biraz sonra da Prens, senfoninin manasını anladığını, ertesi gün tatile başlayabileceklerini söyledi. 

Haydn’ın Viyana’ya yaptığı ziyaretler, cenneti ziyaret etmekten farksız oluyordu. Güzel yiyecekler, güzel müzik ve iyi dostlar arasında geçen günler ona bir rüya gibi geliyordu. Bazen sarayda yalnızlıktan, kimsesizlikten de bunaldığı olmuyor değildi. Viyana dönüşlerinde sarayın havasını yadırgıyor, bu hayata daha fazla dayanamayacağını sanıyordu, fakat bu da geçiciydi tabii… 

Kısa bir süre içinde Haydn, sarayın sessizliğine de kendini alıştırmaktan güçlük çekmedi. Yeni eserler bestelemek Haydn’ın sıkıntılarını unutmasına yetiyordu. Şakalarını bile müziğin yardımıyla yapmaya kendini alıştırmıştı. İşte mesela konserlerinde dinleyicilerin çoğu zaman uyukladıklarını farketmiş, onları uykudan uyandırabilmek amacıyla “sürpriz senfonisi” ni bestelemişti. Başından  sonuna kadar ağır, uyku verici bir tempoda devam eden senfoninin son  kısmında sazlar müthiş bir gümbürtüyle yeni bir bölüme geçiyorlardı. Bu kısımda en derin uykuya dalmış bir kimsenin bile yerinden sıçramaması imkansızdı. 

Bazı çevrelerde Haydn için “senfoninin babasıdır” derler. Bu pek de doğru sayılmaz. 1744 yılında, Haydn daha oniki yaşında bir çocukken Paris’de senfoni besteleyen müzikçiler vardı. Ertesi yıl da Alman bestecileri bu yeni müzik çeşidini benimseyivermişlerdi.  O devirde senfoni üç bölümden meydana geliyordu. Birkaç yıl sonra ise senfoniye dördüncü bir bölümün eklenmesi uygun görüldü. Haydn olgunluk çağına eriştiği zaman Avrupanın büyük şehirlerindeki  besteciler yüzlerce senfoni bestelemişlerdi. Haydn ise bu yeni müzik çeşidini geliştirmek, daha sevilir bir şekle sokmak için  çalışmış ve bunu başarmıştır. Ama Haydn’ın binbir itinayla bestelediği senfoniler bile Mozart, Beethoven gibi bestecilerin senfonilerinin yanında sönük kalır. 

Belki Haydn, senfoninin babası değildi ama Mozart’ın  müziğinin isim babası sayılırdı.  Mozart da çocukluk yıllarında “Baba Haydn”  ın müziğine hayran olmuş, onun izinden yürümek istemişti. Daha sonra Estarhazy’nin sarayındaki konserlerde o da piyano çalmış, ilk bestelerinden bir kısmını Haydn’a ithaf etmiştir. Haydn’a gelince, o da bu genç  hayranını bir evlat gibi seviyor, onu desteklemek istiyordu. Mozart’ın genç yaşta  ve en verimli çağında hayata gözlerini kapayıp fakirler mezarlığına gömülmesine de pek üzülmüştü. Başlangıçta Mozart, Haydn’ın bestelerinin etkisi altında kaldığı halde sonradan Haydn Mozart’ın eserlerinden ilham alarak yeni eserler meydana getirmiştir. 

Haydn, her sabah, işe başlamadan önce Tanrı’ya o gün kendisine kabiliyet bağışlaması için dua  ederdi.  Çalışmaları iyi giderse Tanrının o günkü duayı kabul ettiğine, kötü giderse, Tanrının o günkü duayı kabul etmediğine inanırdı. Tanrının onu işlemiş olduğu günahlardan ötürü cezalandırdığını düşünürdü. Ömrünü Tanrıya ve Prens Estarhazy’ye hizmet ederek geçirmeyi çok istiyordu. Fakat 28 Eylül 1790 tarihinde Prens Estarhazy’nin ölümü üzerine Haydn da saraydaki görevini kaybetti. Bereket ki, prens ona yılda beş yüz dolar tutarında bir para ödenmesini vaziyet etmişti. Haydn, iki kere Londra’ya gitti. Oxford Üniversitesinden fahri doktorluk ünvanını aldı.

Gençlik yıllarında olsa bu başarı onu herhalde çok sevindirirdi ama Haydn’ın artık böyle şeylerden zevk alacağı yaşı geçmişti.  Besteci, altmış altı yaşındayken ünlü ingiliz şaiiri Milton’un “Kaybolan Cennet” isimli şiirinden ilham alarak “Yaratılış” oratoryosunu besteledi. Dünyanın, güneşin, yıldızların oluşunu anlatan bu dev eser Haydn’ın son oratoryosuydu. 

Hayd’ın yetmiş altıncı yaş gününde dostları besteciye güzel bir kutlama töreni hazırlamışlardı.  Artık yürüyemeyecek halde olan besteciyi tekerlekli sandalyesine oturtup “Yaratılış” oratoryosunun özel temsiline götürdüler. Dinleyiciler arasında  Haydn’ın öğrencilerinden Beethoven de vardı. Haydn salona girerken dinleyicilerin hepsi birden ayağa kalktılar, besteciyi çılgınca alkışladılar. Konserin  sonunda gene tekerlekli sandalyesiyle dışarı  çıkarken  Beethoven  Haydn’ın elini öptü. 

Bestecinin uzun, sükün  dolu hayatı artık sona ermek üzereydi. Fakat kader, onu sessiz sedasız ölmesine imkan bırakmayacaktı. “Sürpriz Senfonisi” nin bestecisine sürprizli bir ölüm yakışacaktı mutlaka.

10 Mayıs 1809’da Napolyon’un orduları Viyana kapılarına gelmişti.  Şehir bombalanırken biri Haydn’ın evinin yakınına düştü. Bombardımandan sonra Haydn da yatağa düştü. Üç hafta sonra her şey bitmişti. Besteci, ölüm döşeğinde : “Şu berbat savaş benim de sonumu getirdi” diyerek söyleniyordu…