Nurullah Ataç

Haziran 30th, 2012

21 Ağustos 1898 tarihinde İstanbul’da doğdu. İlkokuldan sonra dört yıl kadar Galatasaray Sultanisi’ne, sonra da bir süre Edebiyat Fakültesi’ ne (1922) gittiyse de Fransızca öğrenmesi ve yetişmesi okullarda değil, kendi kendine ve özeldir. 1921’ de Nişantaşı Lisesi’nde Fransızca okutarak başladığı öğretmenlik hayatı, 1925-26 arası Ticaret Vekaleti’ndeki görevi bir yana hep Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak İstanbul, Adana ve Ankara’da 31 Mayıs 1945’e kadar sürdü, sonra Cunhurbaşkanlığı Mütercimliği’ne geçerek emekliye ayrılıncaya kadar ( 7 Şubat 1951 ) bu görevde çalıştı. 17 Mayıs 1957 tarihinde öldü.

Edebiyat dünyasında ilkin Dergah dergisinde yayımladığı şiirleri (1921-22, 6 şiir), makale ve tiyatro eleştirileriyle görünen Ataç, Cumhuriyet devrinde, yalnız deneme, eleştiri yazdı ve çeviriler yaptı. Yeni Şiir’ in, başta Cumhuriyet devri şairleri, genç sanatçıların tanınmasında öncülük etti. Türkçe’ nin özleşmesi, arınması için yılmadan savaştı, bu uğurda yazdığı yazılarda hiçbir yabancı söz kullanmadığı oldu, kendine özgü, devrik cümleleri çoğunlukta; yeni bir dil ve anlatım biçimi yarattı, genç yazarların çoğu onun etkisinde kaldılar. Kabul edilmiş değerleri yeniden ele alarak tartışmalara yol açması onun arayıcı olumlu yönlerinden biri oldu.

Lev Troçki

Haziran 30th, 2012

Asıl adı Leon Davidoviç Bronstein olan Troçki, 7 Kasım 1879’da Güney Ukrayna’nın Yenovka köyünde doğdu. 1896’da Nikolayev’de sosyalist düşüncelerle tanıştı. 1897’de Rusya İşçi Birliği adlı gizli örgütü kurdu. Çar polisince tutuklanıp Sibirya’ya sürgüne gönderildi.

1902 yılında Troçki takma adını kullandığı sahte pasaportla Viyana’ya, oradan da Londra’ya kaçtı. 1905 devriminde St. Petersburg’a dönüp İşçi Sovyeti başkanlığına seçildi. Devrimin yenilgiye uğramasıyla tutuklanıp 1907’de Doğu Sibirya’ya sürüldü. Londra’ya kaçtı.

1917 devriminde Rusya’ya döndü. Dışişleri Komiserliği, ardından da Savaş Komiserliği’ni üstlenip Başkumandan sıfatıyla Kızıl Ordu’yu kurdu. 1924’te Lenin’in ölümünden sonra Stalin’le giriştiği iktidar mücadelesini kaybetti.

1926’da Politbüro’dan çıkartıldı. 1928’de Alma Ata’ya, bir yıl sonra da Türkiye’ye sürüldü. 1933’te Fransa’ya, sonra Oslo’ya geçti. 1937’de Mexico City’ye yerleşti.

1940’ta bir İspanyol komünisti olan Ramon Mercader tarafından başına kazmayla vurularak öldürüldü.

Berthold Brecht

Haziran 30th, 2012

Burgen Berthold Friedrich Brecht, 1898 Augsburg’da bir kağıt fabrikası müdürünün oğlu olarak dünyaya geldi. Brecht, Koniglisches Realgymnasium’a gitti, ilk şiirleri 1914’te yayınlandı; edebiyata ve tiyatroya ilgi duymasına karşın, Münih’te Ludwig Maximilian Üniversitesi’nde tıp okumaya başladı. 1918’de askere alındı, gezici askeri hastanede çalıştı; 1918’de Bavyera’daki Baal’i yazdı. 1919 yılında itibaren siyasetle uğraşmaya başlayan Berthold Brecht, Münih’te Bağımsız Sosyal Demokrat Parti’ye girdi. Bu dönemde Augsburger Volkwille’ye tiyatro eleştirileri yazdı; tıp öğrenimini bırakarak, Müncher Kammerspiele’ye girdi; ikinci oyunu olan Trommeln in der Nacht (1918-20, Gecede Trampetler) burada sahnelendi ve Kleist Ödülü’nü kazandı. Münih sanat çevresine katıldı, Bavyera halk güldürüsünün temsilcisi olan Karl Valentin’le dostluk kurdu.

1924’te Berlin’e geçti, Deutsches Theatre’da Max Reinhardt’ın yanında yönetmenlik yaptı; 1924’te Marlowe’dan serbest bir uyarlama olan Leben Eduards des Zweiten vom England’ı (İngiliz Kralı II. Edward’ın Yaşamı) sahnelendi; Haşek’in Aslan Asker Şvayk’ını uyarlaması için Erwin Piscator’a yardım etti (1923); epik tiyatro üstüne görüşlerinin etkisi altında kaldığı Piscator’la işbirliği sonucunda Mann ist Mann’ı (1927, Adam Adamdır) yazdı. Eşi, oyuncu Maianne Üç Kuruşluk Opera’dan bir manzara; Tara Hugo ve Tom Hollander, Brecht’in Donmar Tiyatrosunda sahnelenen Üç Kuruşluk Opera’sındaki sahneleri Zoff’tan ayrıldıktan bir yıl sonra, ömür boyu birlikte çalışacakları Helena Weigel’la evlendi; yakın işbirliği yapacakları besteci Kurt Weill’la tanıştı; Die Dreigroschenoper (1928, Üç Kuruşluk Opera) adlı ilk epik operası, bu işbirliğinin verimli ürünü oldu.

NAZİ İKTİDARI VE VATANDAŞLIKTAN ÇIKARILIŞ

Naziler’in yönetime geçmesiyle birlikte, Brecht’in oyunlarını sahneleme imkanı da kalktı; 1933’te Reichstag yangınından bir gün sonra Prag Üzerinden Viyana’ya kaçtı; Die sieben Todsünden der Kleinbürger (1933, Küçük Burjuvanın Yedi Günahı) oyununun Paris’te oynanışından sonra, Kurt Weill’la işbirliği sona erdi. 1933 yılı sonunda Danimarka’ya geçti; 1933’te Üç Kuruşluk Opera’ya dayanan Der Dreigroschennovel (Üç Kuruşluk Roman) Hollanda’da yayınlandı; 1935’te Nazi Yönetimince Alman vatandaşlığından çıkarıldı; o yıl New York’ta sahnelenen, Gorki’nin aynı adlı romanına dayanarak yazdığı Die mutter (Ana) adlı oyununu izlemek üzere ABD’ye gitti.

Nazi yönetimine karşı etkinlikler arasında, Moskova’da yayınlanan Des Wort (Söz) adlı derginin yabancı ülke editörü oldu; bu yıllarda Nazi yönetimini hedef alan Furcht und Elend des Dritten Reiches (1935/38, Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti) gibi oyunlar ile 1938’de uranyum atomunun ilk kez parçalanması üzerine bilim adamının sorumluluğunu işleyen Leben des Galilei(1938/39, Galile’in Yaşamı) adlı oyunu yazdı. 1939’da Hitler’in Danimarka’ya girmesi üzerine İsveç’e, 1940’da da Finlandiya’ya geçti; 1941’de Helsinki Birleşik Devletler Konsolosluğu’ndan vize alarak Sovyetler Birliği üzerinden ABD’ye (Santa Monica) gitti.

Hollywood için senaryolar yazarak geçimini sağlamaya çalıştıysa da, ancak bir senaryosu filme alındı ( Hangman Also Dies, 1942, Cellat da Ölür); burada müzikçi H. Eisler ve Paul Dessau’la yönetmen Piscator ve yazar Heinrich Mann’la buluştu; Charles Kaughton’la ve Joseph Losey’le birlikte Galile’nin Yaşamı’nı yeniden düzenleyerek İngilizceye çevirdi ve sahneye koydu (1947), Charlie Chaplin’le ve kendi düşüncelerinin bir savunucusu olan yazar Eric Bentley’le dostluk kurdu; 1947’de Komünist Parti’siyle ilişkileri konusunda Amerikanca Olmayan Etkinlikler Kurulu karşısına çıktı, Hanns Eisler’in kendisinin 1930’da partiye girmiş olduğu yolundaki ifadesini yalanladı ve Kurul’un sorularını yanıtlamadı; ertesi hafta, Gelileo’nun New York temsilini beklemeden İsviçre’ye kaçtı. 2. Dünya Savaşı sırasında Brecht’in üç oyununu sahnelemiş olan Zürich Shauspielhaus kendisine yardımcı oldu ve burada kendi Antigone (1948) uyarlamasını sahneledi, Augsburg günlerinden dostu sahne

Bertolt Brecht’in Cronet Tiyatrosundaki, Galileo oyunundan bir manzara – Charles Laughton, Galileo rolünde, yardımcısı Eda Reisse Merin tarafından hizmet edilirken tasarımcısı Caspar Neher’le birlikte çalışmalar yaptı.

1948’de Doğu Almanya’dan gelen öneri üzerine Doğu Berlin’e geçti, orada karısı Helena Weigel’le birlikte Berliner Ensemble’ı kurdu (1949); topluluk, 12 Kasım’da Herr Puntila und sein Knecht Matti (Bay Puntila ile Uşağı Matti) oyunuyla sanat yaşamına girdi. Berliner Ensemble’ın dramaturg ve yönetmeni olarak görev alan Brecht, Berliner Ensemble’ı “epik tiyatro okulu” ve dünyanın en iyi tiyatrolarından biri yaptı; peş peşe sahnelediği oyunlarıyla, Berliner Ensemble, epik tiyatro pratiği ve estetiğinin merkezi oldu. 1950’de gezi özgürlüğüne kavuşabilmek için karısıyla birlikte Avusturya vatandaşlığına Geçen Brecht, 1953’te PEN Kulüp Başkanı oldu; Die Tage der Commune’den (1949, Komün Günleri) sonra oyun yazmayı bıraktı; 1939’da yazmış olduğu Paul Dessau’nun müziklerini yaptığı Das Verhör des Lukullus (Lukullus Duruşması) adlı operası Berlin Devlet Operası’nda bir temsil yaptıktan sonra kaldırıldı; 1951’de Doğu Alman Devlet Ödülü’nü aldı; 1953’teki komünizm karşıtı ayaklanma üzerine hükümete uyarıcı bir mektup yazdı; 1954’te, Berliner Ensemble, Schiffbauerdamm’daki kendi yerine yerleşti; açılış oyunu, Der Kaukasische Kreidekreis (1943/45, Kafkas Tebeşir Dairesi)

Juliet Stevenson, Kafkas Tebeşir Çemberi’nde çocuğu tutarken; Simon McBurney, Kafkas Tebeşir Çemberi oyunundaki repliğini konuşurken Juliet Stevenson, çocuğu tutuyor. Royal National Tiyatrosu

, basında yer almadı; 1955’te Moskova’ya giderek (Üç Kuruşluk Opera dışında hiçbir oyunu Sovyetler Birliği’nde sahnelenmemiş olduğu halde) Stalin Ödülü’nü ve Paris uluslar arası Tiyatro Şenliği’nde (Berliner Ensemble’la) !. Ödülü’nü aldı. Kendi tiyatrosunda (Farquhar, Hauptmann, Lenz ve Shakespeare’den) oyunlar koymayı sürdürdü; 1956’da kalp yetmezliğinden yaşamını yitirdi.

Walter Benjamin

Haziran 30th, 2012

Walter Benjamin 15 Temmuz 1892’de Berlin’de dünyaya geldi. Benjamin; Berlin, Freiburg im Breisgau, Münih ve Bern’de felsefe öğrenimi gördü. 1920’de Berlin’e yerleşerek edebiyat eleştirmenliği ve çevirmenlik yapmaya başladı. 1928’de sunduğu Ursprung des deutschen Trauerspiels (Alman Tragedyasının Kökenleri) adlı doktora tezi Frankfurt Üniversitesi’nde geri çevrilince zaten pek sıcak bakmadığı akademik kariyerden bütünüyle vazgeçti.

Ernst Bloch, Theodor W. Adorno ve Bertolt Brecht’in etkisiyle 1930’larda giderek Marksizme yakınlaşan Benjamin 1933’te Almanya’yı terk ederek Paris’e yerleşti. Burada edebiyat dergilerine ve New York’ta Adorno ve Horkheimer tarafından yayımlanan Sosyal Araştırmalar Dergisi’ne eleştiri ve denemeler yazdı. 1939 yılında, Alman mülteciler tarafından yayımlanan bir dergide çıkan yazısı nedeniyle Alman vatandaşlığından çıkarıldı. Almanların Fransa’yı işgal etmesi ve Paris’teki evini Gestapo’nun basması üzerine Fransa’nın güneyindeki Port-Bou kentine kaçtı; burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince , 26 Eylül 1940’da intihar etti. Bu ölümü Bertold Brecht ‘Hitler‘in Alman edebiyatına verdiği ilk ciddi kayıp olarak’ yorumlamıştı.

Jacques Derrida

Haziran 30th, 2012

Jacques Derrida, 15 Temmuz 1930 yılında Cezayir’in El-Biar kasabasında doğdu. Erken yaşlarda yaptığı Rousseau, Nietzsche, Gide, Valery, Camus okumalarıyla edebiyat ve felsefeye yöneldi. 1952’de, Paris’in saygın okulu Ecole Normale Superieure’e kaydoldu. 1956’da, özel bir bursla Harvard ve Cambridge üniversitelerine dinleyici olarak gitti.

Husserl’in Ursprung der Geometrie (Geometrinin Kökeni) adlı eserini uzun bir önsözle Fransızca’ya çevirdi. 1960’dan sonra Sorbonne, Ecole Normale Superieure, Johns Hopkins, Yale ve California üniversitelerinde dersler verdi. 1967’de yayımladığı, La Voix et le phenomene, Introduction au probleme du signe dans la phenomenologie de Husser! (Ses ve Fenomen, Husserl Fenomenolojisinde Gösterge Sorununa Giriş), De la Grammatologie (Gramatoloji Üzerine) ve L’ecriture et la differance (Yazı ve Ayrım) adlı üç eser, kariyerindeki önemli çıkışı gösterir.

08 Kasım 2004 yılında pankreas kanserinden ölen Derrida’nın, uluslararası düzeyde katıldığı çok sayıda bilimsel-akademik toplantı ve atölye çalışmaları mevcuttur. 1997 ve 1999’da, İstanbul’da çeşitli konferanslar vermiştir.

1967  De la Grammatologie
1972  La Dissemination, Marges de la philosophie
1978  La verite en peinture
1980  La cartepostale
1987  Psyche, inventions de l’autre
1990  Du Droit a la philosophie
1996  Apories
1991  L’Autre cap
1993  Spectres de Marx
2002  Marx & Sons
2004  Cosmopolites de tous les pays, encore un effort!;Le Siecle et le Pardon

Hans Christian Andersen

Haziran 30th, 2012

Hans Christian Andersen, 2 Nisan 1805 yılında Danimarka Odense’de doğdu. Danimarka’nın en tanınmış yazarı ve dünyanın en büyük masalcılarından biridir. 1816’da ölen bir ayakkabı tamircisinin oğludur. Kendi başına bir kukla tiyatrosu açtı, kuklalarının elbiselerini kendi dikti. Kuklalarına Shakespeare ile Hölberg’in oyunlarından parçalar oynatırdı.

Opera sanatçısı olmak için Kopenhag’a gitti. Müzisyen Weyse ve şair Guldberg ile tanıştı. Kraliyet tiyatrosunda da dans etmeğe başladı sonunda da o tiyatronun hamisi durumuna geldi. Kral Frederik VI Andersen ile ilgilendi ve onu Slagelse’deki  okulda okuttu.

1830’da birçok dillere çevrilmiş olan “Ölen Çocuk” adlı şiirinide içinde bulunduran, ilk şiir kitabını yayınladı, ardından “Amerika’ya Bir Gezinti” adlı edebi eserini yazdı. Eserlerinin arasında en çok tanınanı “Andersenin Masalları” adlı kitaptır. Asıl başarısını “Kibritçi Kız”, “Küçük Claus ve Büyük Claus” ve “Güzel Prenses ve Bezelye” gibi masalları içeren “Çocuk Masalları” (1835) kitabıyla yakaladı.

Masallarının bazılarında iyiliğin ve güzelliğin zaferine olan iyimser bir inanç açığa vurulurken; bazıları da oldukça kötümser ve acıklıydı ve kendi yaşamından güçlü izler taşıyordu. Kendine özgü masal anlatma yöntemiyle çocuk edebiyatına gerçek bir yenilik getirdi. Gündelik dilin deyimlerini ve kalıplarını kullandı. Masallarının çoğu Türkçeye de çevrildi.

1872’ye kadar masal yazmayı sürdüren Andersen, 4 Ağustos 1875’te Kopenhag’da hayata veda etti.

 

Eserleri

Sinderella
Uçan Sandık
Kıt Akıllı Karga
Bülbül
Küçük Deniz Kızı
Çirkin Ördek Yavrusu
Kibritçi Kız
Kralın Yeni Elbiseleri
Karlar Kraliçesi
Papatya ile Tarla Kuşu
Kurşun Asker
Parmak Kız
Parmak Çocuk
Andersen Masalları
Andersen Masalları I
Andersen Masalları II

Albert Magnus

Haziran 30th, 2012

Albertus Magnus (1207-1280) Dominiken tarikatına girmiş ve Aristoteles’i ve Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd ve İbn Tufeyl gibi Müslüman filozofların Aristoteles felsefesine ilişkin yorumlarını öğrenmiştir; daha sonra bu yorumlara dayanarak Hıristiyan inançlarıyla bağdaşabilecek yeni yorumlar getirmiştir. Felsefe sorunlarını akılla çözmeye çalışırken Kutsal Kitap’la çatışmamaya ve dolayısıyla inançla çelişmemeye büyük bir özen göstermiş ve bu yaklaşımıyla öğrencisi Thomas Aquinas’ı büyük ölçüde etkilenmiştir. Albertus Magnus’un Platon’dan çok Aristoteles’in felsefesini seçmiş olması tesâdüfî değildir ve bu seçimi, özellikle İbn Rüşd gibi Müslüman filozofların etkisi ile açıklamak olanaklıdır.

Albertus Magnus’a göre, biri akıl ve öbürü ise inanç için doğru olan ve birbirleriyle çelişen iki doğru yoktur; gerçekten doğru olan her şey, büyük bir uyum içinde birleşmiştir.

Birçok bilimle ilgilendiği için Doctor Universalis (Evrensel Bilgin) lâkabıyla tanınan Albertus Magnus, kimya alanında da çalışmış, nitrik asidin madenler üzerindeki etkisi ve altının arıtılması gibi kimyevî konuları incelemiştir; ayrıca astronomi ve biyoloji ile de ilgilenmiştir.

Albertus Magnus biyoloji alanındaki çalışmalarında kelime kelime Aristoteles’in Arapça çevirilerini izlemiş ve bunlar üzerinde yorumlar yapmıştır; kendisine özgü gözlemler ve saptamalar da bulunmaktadır. Hayvanlar Hakkında adlı eserinde kuş ve balıkların kan damarlarının dağılımı konusunda Aristoteles’in verdiği bilgilerden ayrılmıştır. Yumurtadan itibaren embriyonun gelişmesini anlatırken, organların sırasıyla nasıl şekillendiğini, göbek kordonu denen yapının yerini gelişim süreci içinde hangi damarın aldığını açık ve seçik bir şekilde anlatmıştır.

Bitkilerle de ilgilenmiş ve bu konuya ilişkin Bitkiler Hakkında adlı bir eserinde, ana çizgileriyle bitki betimlemeleri yapmıştır. Bir ara İtalya’ya giden Albertus Magnus orada portakal ağacını görmüş, bundan çok etkilenmiş ve özellikle portakal yapraklarını ayrıntılı bir biçimde tanıtmıştır.

Ömer Hayyam

Haziran 30th, 2012

Asıl adı Giyaseddin Ebu’l Feth Bin İbrahim El Hayyam’ dır. 18 Mayıs 1048’de İranin Nişabur kentinde doğan Ömer Hayyam bir çadırcının oğludur. Tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmalar yapmıştır. O herkesten farklı olarak yaptığı çalışmaların cogunu kaleme almamış, oysa O ismini çokça duyduğumuz teoremlerin isimsiz kahramanıdır.

21 Mart 1079 yılında tamamladığı, halk arasında “Ömer Hayyam Takvimi” bugün ise “Celali Takvimi” olarak bilinen takvim için büyük çaba sarf etmiştir. Eserleri arasında İbn-i Sina’nın Temcid (Yücelme) adlı eserinin yorum ve tercümesi de yer alır. Öğrenimi tamamlayan Ömer Hayyam kendisine bugünlere kadar uzanacak bir ün kazandıran Cebir Risaliyesi’ni ve Rubaiyat’ı Semerkant’ta kaleme almıştır.

Ömer Hayyam, İlmini genişletmek için zamanın ilim merkezleri olan Semerkand, Buhara, İsfahan’a yolculuklar yapmıştır. 4 Aralık 1131’de doğduğu yer olan Nişabur’da dünyaya veda etmiştir.

Prof. Dr.Nermi Uygur

Haziran 30th, 2012

Türkiye’nin önde gelen felsefecilerinden Nermi Uygur, 1925 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde ve Almanya’da Köln Üniversitesi’nde okudu.

1952’de, felsefe doktoru oldu. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde araştırmalar yaptı. 1963 yılından sonra İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe Profesörü olarak çalıştı; Almanya’nın Wuppertal Üniversitesi’nde dersler verdi. 2000 yılında, Türkiye Bilimler Akademisi Hizmet Ödülü’nü aldı.

Yurtiçi ve yurtdışında özgün bir düşünür ve denemeci olarak tanınan Uygur’un, kısa incelemeleri ile çevirileri de bulunuyor.

Eserlerinden bazıları şöyle: Edmund Husserl’de Başkasının Ben’i Sorunu, Dilin Gücü, Felsefenin Çağrısı, Dünyagörüşü, Güneşle, İnsan Açısından Edebiyat, Türk Felsefesinin Boyutları, Yaşama Felsefesi, Kültür Kuramı, Çağdaş Ortamda Teknik, İçi Dışıyla Batı’nın Kültür Dünyası, Başka-Sevgisi, Salkımlar, Dipten Gelen, Denemeli Denemesiz, İçimin Sesi.

Hugo Grotius

Haziran 30th, 2012

1583-1645 yılları arasında yaşamış bir hukuk düşünürüdür. Hugo Grotius’a göre bütün insanlığı kapsayan ve değişmez nitelik taşıyan bazı tabii hukuk kuralları vardır. Bunların başında “pacta sunt servanda”yani“söze bağlılık esası gelir.

Grotius’a göre hukuk doğru aklın emridir. Matematik bilimi ile hukuk arasında bağlantılar da kuran Grotius, sosyal sözleşme görüşünü de ortaya koymuştur.

Grotius doğal hukuktan hareket ederek hukuku kilise kurallarından arındırıp laik bir temel üzerine oturtmuştur. Böylece aydınlanma döneminde aklın kurallarına dayanan yasaların meşruiyetini temellendirmiştir. Ayrıca uluslararası hukukun kurucusu kabul edilmektedir. Gratius savaşlarda dahi belirli hukuk kurallarının uyulması zorunluluğunu ifade etmiş, modern savaş hukuku onun düşüncelerinden esinlenerek şekillendirilmiştir.

Thomas More

Haziran 30th, 2012

Ütopya‘nın mimarı Thomas More, 1478’de Londra’da doğar. 8 yaşında girdiği St. Anthony okulundan sonra, o yıllarda çocukların bilgi ve görgülerini daha iyi attıracaklarına inanılan başka ailelerin yanına verilmeleri geleneğine uygun olarak babası onu bir kardinalin evine verir. Burada çağın önde gelenlerini yakından tanımanın yanında birçok alanda bilgisini geliştirme olanağı bulan More, 14 yaşında kardinal tarafından Oxford’a gönderilir. Grocyn, Colet, Linacre gibi devrin tanınmış hümanistlerinin öğrencisi olduğu bu okulda Latince ve Yunancasını ilerleten More, Yunanca eğitime düşman olan din adamları karşısında akademisyenlerle öğrencileri korumak amacıyla iki okulun adli işlerine bakan kuruma girer. Oxford’da Yunanca ve felsefeyle ilgili çalışmalarını sürdürmek istemesine rağmen babasının onu kendi mesleğine yönlendirmek istemesi sonucu New Inn ve Lincoln’s Inn’de hukuk öğrenimi yapıp, 23 yaşında baroya girer. Bu tarihten itibaren, 4 yıl boyunca,dönemin aynı zamanda bilgi merkezleri olan manastırlardan birinde, kendini yoğun çalışmalarına verir. Bir süre sonra rahiplikten vazgeçerek kendini ailesine adar. Çağının aile anlayışının çok ötesinde bir kavrayışa sahip olan More, kadınların da tıpkı erkekler gibi eğitilmesi ve toplumda onlarla eşdeğerde sorumluluklar alabilmesi taraftarıdır.

Ütopya’dan

bizim toplumumuzda kadınlar, rahipler, hizmetçiler, dilenciler çoğunluk yararlı bir iş yapmaz. Zenginlerin varlığı dolayısıyla da gereksiz lüksler için çok emek harcanır. Ütopya cumhuriyetinde bunların önüne geçileceğinden çalışma 6 saat olarak belirlenmiştir. Eğer artık değer ortaya çıkarsa, günlük çalışma saati kısıtlanır. Aile ataerkildir. Evlenen oğul babasıyla oturur. Eve sığmazsa yeni bir eve aktarılınır. Kentler büyürse yeni bir kent kurulur. Hayvanların öldürülmesi, özgür yurttaşlar zalimliği öğrenmesin diye kölelere havale edilir. Yemek kamuya ait salonlarda yenir ve buradaki ayak işlerini de köleler görür. Evlenirken hem erkeğin hem kadının bakir olması esastır. Demirin olmadığı adada bunu sağlamak için dış ticaret yapılır. Savaş zaferleri ile övünülmez, ancak zorunluluk halinde savaşa girilir ve mümkünse paralı askerler tutulur. Altın ve gümüş birikimi savaş için yapılır. Gündelik hayatta ise altın ve gümüş oturak ya da hayvan zinciri olarak kullanılır ki nefret edilsinler. Mutluluğu zevkte bulan bir ahlak ve çilecilikten uzak bir dinsel tutum söz konusu. Kadınlar da rahip olabilir, rahipler onurlandırılır ama toplumda güç sahibi de değillerdir. Tanrıya inanmayanlar yurttaş sayılmaz ve siyasal yaşantıya katılmazlar ama hiçbir bakımdan rahatsız edilmezler.

Hayatı boyunca yakın dostu olacak Rotterdam’lı Erasmus’la 1499’da tanışır. Böylelikle, savaşlara, çalışmadan yaşayan asalak aristokratlara ve idam cazasına karşı oluşu gibi hümanist kişiliğinin önemli unsurları konusunda ortak paydaya sahip bir yoldaş edinir.

Elizabeth çağındaki ‘Sir Thomas More’ adlı oyundaki bir sahnede o sıralarda Londra’da dillere destan olan bir öykü şöyle hicvedilir: Parası çalınanları iyice azarlayıp onlara üstlerinde fazla para taşımakla hırsızları kışkırttıklarını söylemesiyle bilinen bir yargıç vardır. Bu çeşit sözleri çok dinleyen More, meslek arkadaşına bir ders vermeyi aklına koyar: Londra’nın en ünlü yankesicilerinden birini çağırıp, yargıca gizli para vermek bahanesiyle ona yaklaşıp parasını çalmasını ister. Soyulan yargıç kıyametleri koparınca More, onun başkalarına söylediklerini, harfi harfine yargıç arkadaşına tekrarlar. Gülünç duruma düşen yargıç, paraları geri vermeye razı olan usta yankesicinin suçunu bağışlamak zorunda kalır.

Thomas More ünlü yapıtı Ütopya’da, Amerigo Vespucci’nin seyehatindeki gözlemlerinden faydalanır. Onun ulaştığı kara parçasındaki; özel mülkün bulunmadığı, altına önem verilmeyen, her şeyin ortak paylaşıldığı ve hükümdar kavramının bilinmediği bir dünyayı tasfir ederek yüceltir. Tek farkla ki; Vespucci’nin uygarlıktan yoksun yerlileri, More’da uygarlık sahibi gözükür.

Kral 8. Henri’nin danışmanlığına getirilen More’a bir gün damadı, kralın saygısını kazandığı için çok mutlu olması gerektiğini söylemesi üzerine, More olacakları sezmişçesine: “Kellem sayesinde Fransa’da bir kaleyi ele geçireceğini bilse, kellemin uçacağından hiç kuşkun olmasın.” der. Gerçekten de, Avrupa’daki bitmek bilmek bilmeyen savaşları durdurabilecek güç olarak gördüğü Katolik kilisesinin İngiltere üzerindeki yaptırım gücünü kaldıran krala karşı çıkmasını canıyla öder.


*Ütopya:Sözcük ilk olarak Sir Thomas More tarafından 1516 yılında telaffuz edildi. Terimi yunanca qu (değil) ve topos(yer) sözcüklerinden türeten More, olmayan yer anlamına gelen sözcüğü, bütünüyle akıl yoluyla yönetilen ortak mülkiyete dayalı bir kent devleti olarak betimledi. Ana Britanica’ya göre ütopya; “yaşayanlarına kusursuz bir düzen içinde var olma olanağı sağladığı kabul edilen ideal ülke”.

Rene Girard

Haziran 30th, 2012

1923 yılında Avignon’da doğan Girard, 1943-47 yılları arasında Paris’teki Ecole des Chartres’de tarih ve arşiv okudu. Ortaçağ tarihi konusunda uzmanlaştı ve 1947’de bir yıllığına Indiana Üniversitesi’ne gitti. Burada çalışmalarını sürdürürken dile merak saldı. Duke Üniversitesi’nde bir süre görev yaptıktan sonra Johns Hopkins’te profesör oldu. 1981’de Stanford’da göreve başladı ve 1995’te emekli oldu. Meslektaşları, Girard’ın tezlerini tartışmak üzere 1990 yılında ‘‘Şiddet ve Din’’ isimli bir platform oluşturdu. Söz konusu platform, her yıl ABD’de veya muhtelif Avrupa ülkelerinde çalışmalarına devam ediyor. Ayrıca yine Girard’in fikirlerini tartışmak üzere kurulan Contagion Dergisi de 1994’ten beri yıllık olarak yayımlanıyor.

Kitapları arasında, Feodor Dostoyevski: Yeraltının Doğuşu, Şiddet ve Kutsal, Kıskançlığın Tiyatrosu: William Shakespeare, Şimşek Gibi Düşerken Şeytanı Gördüm sayılabilir. İnsan Doğasının Geleceği, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü var.

Kazimierz Ajdukiewicz

Haziran 30th, 2012

1890 yılında Polonya’da doğan Polonyalı felsefeci Kazimierz Ajdukiewicz, dil felsefesi, mantık, bilgi kuramı ve bilim felsefesi üzerine önemli çalışmaları bulunmaktadır. Lvov-Varşova Okulu’nun önde gelen bir üyesi olan Ajdukiewicz, 1930 yılında Duhem ve Poincare’nin bilim felsefesindeki uzlaşımcılığının bir uzantısı olan radikal uzlaşımcılığın bir uyarlamasını ortaya koymuştur. Burada Ajdukiewicz, bilimsel bilginin ancak kapalı ve bağlantılı dil dizgeleriyle ifade edilebileceğini savunur. Kapalı ve bağlantılı bir X dilinin anlam dizeleri onun kavramsal aygıtlarıdır ve bu X diline ilişkin genel kanıtsavlardan, iki kavramsal aygıtın özdeş olup olmadıkları ya da birbirlerine çevrilebilir olup olmadıkları çıkartılabilir.

Bir bilimsel ifadenin kabul görüp görmemesi belirli bir X diliyle bağlantılıdır. Eğer X dili kapalı ve bağlantılı ise kavramsal aygıtlarımızı her zaman için değiştirebileceğimizden ötürü deneysel durumlar haerhangi bir önermeyi kabul etmemizde ya da reddetmemizde etkili olamazlar.

Ajdukiewicz’e göre deney verileri kavramsal aygıtlarla yakından bağlantılıdır ve her kavramsal aygıt bir dünya görüşü ürettiğinden kuramlar ve gözlem raporları mutlak kabul edilmeyip bunların belli bir dünya görüşü ya da bakış açısına bağlı oldukları söylenmelidir. Bu nedenledir ki Ajdukiewicz’in uzlaşımcılığı “radikal” olarak adlandırılır.

Ajdukiewicz sonraları, 1930’ların ortasında, bağlantılı ve kapalı diller düşüncesinin bir “kağıt üzerinde kurgu” olduğu sonucuna vararak radikal uzlaşımcılığını anlambilgisel bilgi kuramı adına terk etmiştir.

Anlambilgisel bilgi kuramında bilgikuramı ile varlıkbilgisini birleştirmeye çalışan Ajdukiewicz, dünya üzerine konuşurken bir “nesne dili” kullandığımızı belirtir. Ajdukiewicz’e göre bilgikuramı, dünya ve onun hakkındaki bilgimize ilişkin olduğından, bir bilgikuramcı bilgiyi ve onun nesnesini kavramak için bir “üstdil” kullanmak zorundadır.

Ayrıca Ajdukiewicz, bilim felsefesinde saptama ya da karar verme kuramına dayanan genel bir yanılabilir çıkarımlar kuramı oluşturmaya çalışmıştır. Mantık felsefesi alanında da çalışan Ajdukiewicz’in bu alandaki en büyük katkısı dizimsel kategoriler için geliştirdiği biçimsel yazılıştır. Ajdukiewicz’in başlıca yazıları “Bilisel Dünya Görüşleri İle Diğer Denemeler 1931-1963 / The Scientific World – Perspective And Other Essays 1931-1963, 1978” adlı yapıtta toplanmıştır. Diğer çalışmaları arasında “Tümdengelimli Bilimlerin Yöntembilgisi Üstüne” ile “Dil ve Bilgi” sayılabilir.

Victoria Camps

Haziran 30th, 2012

Kendisini ‘‘milliyetsiz’’ olarak tanımlayan Victoria Camps, 1941 yılında İspanya’nın Barcelona kentinde dünyaya geldi. Barcelona Üniversitesi’nde felsefe, Bağımsız Barcelona Üniversitesi’nde ise etik hocası. Ölü Tanrı’nın İlahiyatçıları (1968), Analitik Felsefe ve Pragmatik Dil (1976), Etik İmgelem (1983), Etik, Retorik, Siyaset (1988) Halk Erdemleri (1990), Gündelik Hayatın Huzursuzluğu (1996), Kadın Yüzyılı (1998) gibi mühim kitapların altında imzası var. Barcelona’daki çeşitli hastanelerin etik komitesinde yer aldığı gibi, çeşitli alternatif kuruluşların da başkanlığını veya yönetim kurulu üyeliğini yürütüyor. Bir taraftan da, Isegoria Dergisi’nin yazı kurulu üyeliğini ve Etik Tarihi isimli ortak bir kitabın koordinasyonunu yapıyor.

‘‘Geleceği geçmişten değil, bugünden başlayarak inşa etmeliyiz’’ diyen Camps, Katalan milliyetçiliği kadar, İspanyol milliyetçiliğine de karşı çıkıyor.

Klemens von Metternich

Haziran 30th, 2012

Prens Klemens von Metternich, Avusturya’lı diplomattır. Aslen Alman olan Metternich, 1790’da Avusturya tebası olup dış işlerine girdi. 1795’te Almanya şansölyesi (İmparatorluk başkanı) von Kaunitz’e damad oldu. Çeşitli elçiliklerden sonra 1806’da tayin edildiği Paris büyükelçiliğinde dünyaca tanındı. Bu sırada Fransa’da I. Napoleon imparator idi. 1809’da Avusturya imparatorluk şansölyesi (federal başbakan) ve dışişleri bakanı oldu. Genellikle bu iki görevi birlikte yürüttü. İç aleminde nefret ettiği, Avrupa’nın düzenini bozan Fransız ihtilali’nin en büyük anarşisti saydığı Napoleon’u yıkmak için, çok sinsi bir diplomasi yürütmeye başladı. Resmen Fransa’nın müttefiki idi, fakat o bu görüntü altında Napoleon’a karşı gizliden gizliye politikalar üretiyordu. 1813 sonunda resmen Fransa’ya cephe aldı. Metternich 1814-1815 yıllarında yapılan ve “Napoleon’un karma karışık ettiği” Avrupa’yı yeniden düzenleyen Viyana Kongresi’nin toplanmasına öncülük etti. Avusturya o kadar güçlü olmamasına rağmen kongreye hakim oldu. Metternich hemen hemen bütün söylediklerini kabul ettirdi.

Fransız ihtilaline ve onun getirdiği prensiplerin, bilhassa cumhuriyetin amansız düşmanı olan Prens Klemens von Metternich, “devletlerin, hanedanların meşruluğu üzerine kurulduğu; aksi takdirde anarşi olacağı” fikrindeydi. Bu suretli Kutsal ittifak denin birliği meydana getirdi. İngiltere ve Fransa gibi liberal krallıklar katılmamakla beraber, bu anlaşmanın ruhuna sadık kalındı.

Avrupa’da 1830 ihtilalleri, büyük diplomatı müşkül durumda bıraktı., fakat avrupa düzeninin bozulmaması için mümkün mertebe çalıştı ve krizi atlattı. İhtilalcilere karşı amansız, ihtilalci olmayan halka karşı liberaldi. Avusturya imparatorluğunun suni yapısını biliyordu. Bu yapının parçalanmasından yalnız Almanlık ve Habsburglar’a bağlılık bakımlarından değil Avrupa düzeni ve barışı bakımından da endişe ettiği çok açıktı.

1848 ihtilali, yarım asırlık Metternich sistemini yıktı. 75 yaşına gelen Şansölye, tam 39 yıllık aralıksız bir başbakanlık ve dış işleri bakanlığından ve bu müddet içinde Avrupa sisteminin düzenleyicisi, koruyucusu olduktan sonra istifa etti. İmparator da değişti ve 18 yaşındaki Franz-Joseph tahta geçti.

Metternich 1848 ihtilalinden tam 11 yıl sonra 1859’da öldü. Hatıraları oğlu Prens Richard von Metternich-Winneburg (1829-1895) tarafından yayınlandı.

Abderalı Protogoras

Haziran 30th, 2012

Sofistlerin en önemli temsilcilerinden birisi olan Protogoras, konferanslar ve dersler vererek bütün Yunanistan’ı dolaşmış ve kısa bir süre içinde çok zengin olmuştur. Felsefesi, bir çeşit Herakleitoscu relativizm idi. Gerçeği konu alan kitaplarından birinde “İnsan her şeyin ölçüsüdür”, yani mutlak bir gerçeklik yoktur diyordu. Yine başka bir kitabında, “Tanrılara gelince, onların var olup olmadıklarını söyleyemem. Pek çok şey, bizi gerçeği bilmekten alıkoyar. İlk olarak maddenin karmaşıklığı, sonra insan yaşamının kısalığı.” demiştir. Bu sözler atomcuları çok kızdırmıştı; kitaplarını Agora’ya götürüp yakmışlar ve kendisini de ölüme mahkum etmişlerdi. Ancak Protogoras, son anda kaçmayı başarmıştır.

Protogoras’a göre, bilim edinmek için yapılacak çalışmalar değersizdir. Bu görüşleri nedeniyle, Protogoras’ın bilimin gelişmesini engellediği savunulur.

Bala Hatun

Haziran 30th, 2012

Osman Gazi’nin hanımı, Aladdin Paşanın annesi, Şeyh Edebali’nin kızıdır. Bazı kaynaklarda adı Rabia Hatun olarak da geçer.

Gianni Vattimo

Haziran 30th, 2012

İki büyük Alman düşünürü Nietzsche ile Heidegger’in ortaya koyduğu düşünceler üzerinden giderek özellikle yorum bilgici felsefe bağlamında ortaya koyduğu özgün yorumlarla yakın dönem kıta felsefesinin adından en çok söz ettiren İtalyan felsefecisi. 1936 yılında İtalya’nın Torino kentinde doğan Gianni Vattimo, “Liceo classico” adı verilen zorlu klasik çalışmalar programını başarıyla tamamladıktan sonra, Luigi Pareyson ile birlikte Torina Üniversitesi’nde 1950’li yılların ortalarına dek Alman felsefesi yönelimli çalışmalarda bulundu. Pareyson, 1940’ların başlarında faşist rejim altındaki İtalyan kültürünün özgür düşünme ortamından bütün bütün yoksun olması gerçeğine karşın, İtalya’da varoluşçuluğu keşfetmeyi başarmış tartışmasız ilk büyük düşün adamıdır. Nitekim savaşın bitimini izleyen yıllarda, faşizmin küllerinden yeni ve daha kozmopolit (evrendeşçi) bir kültür yaratma amacıyla yürütülen ortak bir çabanın göze çarptığı İtalya’da, Pareyson Heidegger düşüncesini yorum bilgisi disipliniyle birlikte çağdaş İtalyan felsefesine tanıtan ilk kişilerden biri olmuştur.

Vattimo, Pareyson’un yönetiminde Torino Üniversitesi’nde doktorasını verdikten sonra, felsefe çalışmalarını Batı Almanya’daki Heidelberg Üniversitesi’nde, her ikisi de 1920’lerde Marburg’da Heidegger’in öğrencisi olan Hans-Georg Gadamer ve Karl Löwith’le birlikte sürdürmüştür. 1960’ların başlarına gelindiğinde, Vattimo’nun yürütmekte olduğu araştırmaların yönünü XIX ile XX. yüzyıl felsefelerine, en çok da öteden beri fırsat buldukça hep çalıştığı bir alana, yorum bilgisi ile varlık bilgisine çevirdiği görülmektedir.

Vattimo’nun düşünce yolundaki bu yön belirleyişi ya da yönünü bulmuşluk duygusu, 1960’lardan başlayıp 1990’lara dek süren yoğun bir düşünce üretimine, özellikle de Schleiermacher, Nietzsche ve Heidegger felsefeleri üzerine odaklanan bir dizi kitabın ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir. Öyle ki 1966’da -henüz 30’undayken- Vattimo, Royaumount Heidegger Kollokyumu’nda sunmuş olduğu son derece övgüye değer bir bildiriyle uluslararası tanınırlık kazanmıştır. Pareyson’un öğretim üyeliğinden emekliye ayrılmasıyla Estetik Profesörü olarak onun yerine Torino Üniversitesi’ne atanan Vattimo, 1982’den beri de aynı yerde Kuramsal Felsefe Profesörü olarak çalışmalarını hız kesmeden sürdürmektedir.

Düşüncelerine çok genel olarak bakıldığında, yorum bilgici düşünme kipine geçişi hem geleneksel metafiziğin hem de modernliğin sonunun doğal bir sonucu olarak değerlendiren Vattimo, bir yandan “temeldenci” düşünce dizgelerinin sona erişinin “özgürleşimci” ve “aydınlanmacı” bir yaşam bağlamına yol açtığı gerçeğine parmak basarken, öbür yandan bu yeni durumun modern toplumlar ile bireylerin deneyimleri üzerindeki açılımlarını araştırmaktadır.

Vattimo, Nietzsche ile Heidegger’in izinden yürüyerek, il pensiero debole diye adlandırdığı, Türkçe’ye “güçsüz düşünce” diye çevrilebilecek düşünce çerçevesinde, çağdaş dünyada kendisine dayanabileceğimiz sağlam bir varlık yapısının olmadığı saptamasından yola koyularak varolan bütün her şeyin tarihsel bakımdan belirlendiğini, dilsel sınırların dışında herhangi bir varlık bilgisel ilişki tasarlamanın bütünüyle olanaksız olduğunu ileri sürmektedir. Vattimo’ya göre “güçsüz düşünce”, hep kendisini aşan bir söylem olarak tasarlanan, seslendiğiyle yetinmeyen felsefi usun yeniden değerlendirilmesine olanak tanıdığı gibi, günümüzün modern dünyasındaki deneyim süreksizliklerini ve kopukluklarını görebilmemizi sağlamaktadır.

Vattimo, kendi kuşağının Avrupa’daki pek çok üyesi gibi, 1968 öğrenci başkaldırısı sonrasında oluşan toplumsal durumdan önemli ölçülerde etkilenmiştir. Nitekim 1974 yılında Nietzsche üstüne yazdığı II soggetto e la maschera (Özne ile Maskesi) başlıklı çalışması 1968 başkaldırısıyla birlikte meydana gelen “burjuva öznenin ölümü” gibi son derece önemli bir olayı hem Marxçı ve Nietzscheci kavramlarla harmanlayarak çözümlemekte, hem de söz konusu ölüm olayını canı gönülden olurlayarak taçlandıran izlekler yansıtmaktadır.

Yine aynı dönemde Vattimo, dönemin toplumsal yaşam pratiklerine etkili bir biçimde katılmış, kısa bir süreliğine olsa da Torino’daki Radikal Parti’nin güncel politikalarının belirlenmesinde etkin bir rol oynamıştır. 1970’lerin sonlarından bu yana, özellikle il pensim debole’ye ilişkin yazılarıyla İtalya’nın en seçkin, en gözde çağdaş felsefecilerinden biri olarak tanınan Vattimo, modernliğin sonuna gelindiği bir dönemde düşünce ile varlığın “güçten düşmüşlüğü” üstüne sunduğu yorumlarla, 1980’li yıllar boyunca İtalya’da üstünde durmaya değer bir tartışma ortamının doğmasına yol açmıştır.

Vattimo’nun yazdığı kitaplar arasında en önemlisi olarak gösterilen Modernliğin Sonu: Post-Modem Kültürde Yoksayıcılık ile Yorum bilgisi (La fine della modernita: Nichilismo ed ermeneutica nella cultura post-moderna, 1985) kendi deyişiyle en genel anlamda ait olduğu “Avrupa Yoksayıcılık Geleneği” çerçevesine yerleştirilerek anlaşılması gereken bir çalışmadır. Ne var ki yoksayıcılık geleneğinin Almanya ile Fransa gibi ülkelerdekinin tersine İtalya’da öyle çok derin kökleri olmadığından, Vattimo ister istemez geçmişin ya da günümüzün öteki İtalyan felsefecilerinin yapıtlarına ancak tek tük göndermede bulunabilmiş, kendi düşünsel yönelimlerini besleyebilmek amacıyla sıcak ve etkin bir tartışmaya girebileceği bir İtalyan düşünürü olmayışının büyük eksikliğini çekmiştir. Nitekim bu eksiklik nedeniyle uzun yıllar çalışmalarını Nietzsche ile Heidegger üstüne yoğunlaştıran Vattimo, son dönemlerde Avrupa felsefesinin gelişiminde kilit önemde değeri bulunan düşünürlerden biri olmaya başlanmıştır.

Vattimo’nun çağdaş felsefede yaşanan bunalımın bir “bunalım felsefesi” ürettiğini açımlamaya yönelik olara geliştirdiği “güçsüz düşünce” tasarımı da son çözümlemede bu bunalımın en iyi biçimde teşhis edilmesi amacıyla geliştirilmiştir. Bu bağlamda Vattimo’nun postmodern felsefesinin önemi, günümüzde düşüncenin yaşadığı tıkanıklık durumundan kurtulmak için felsefece yoksayıcılığın içerdiği olanakları özgün araştırmalarla ortaya koymuş olmasında yatmaktadır. Vattimo’nun Modernliğin Sonu‘ndaki ana uslamlaması, yoksayıcılık ile yorumbilgisi (Ya da “yorumlama felsefesi”) arasındaki kilit önemdeki bağlantılardan birini kendisinden yararlanmaya açmaktadır. Nitekim yapıtın alt başlığı Post-Modem Kültürde Yoksayıcılık ile Yorumbilgisi de açıkça bunu öne sürmektedir. Doğruluğun değere (ya da Nietzsche’nin “inanç” yerine kullandığı terimle bir “bakışaçısı”na) indirgenmesi, sırasıyla yeni bir doğruluğun ya da düşünme için yeni bir temelin bulunmasına götürmez; çünkü varolan tek dünya “ayrım dünyası”dır.

Ayrım felsefesi bütün metafizik doğruluk savlarının olduğu gibi bütün mantık dizgelerinin de sökülmesine ya da yıkılmasına yoğunlaşmaktadır; ama aynı anda ortadan kaldırılmış olanın yerine geçme olasılığı bulunan yeni bir doğruluk olanağını da, yeni bir us olanağını da yadsımaktadır: XX. yüzyılın insanı için çelişen, çoğunlukla da birbirleriyle çatışan yorumlardan başka bir çıkış yoktur. Bu bakımdan Modemliğin Sonu, belli ölçülerde, Nietzsche ile Heidegger’in kendilerine özgü yoksayıcılık tasarımları arasındaki ayrılığı da araştırmaktadır. Vattimo, Nietzsche’nin yoksayıcı düşüncede “erk istenci”nin değiştirilmesi olanaklı olmayan başköşedeliğini vurgulayışını gözden geçirerek düzeltirken Heidegger’i izlemektedir.

Vattimo, bir başka önemli yapıtı La societa trasparente’de (Şeffaf Toplum, 1989), sürülen modern yaşamda karşılaşılan modem hastalıkları sonuna dek götürerek bir bunalım haline getirmenin doğruluğunu savunmaktadır. Buna göre, modern bunalımın koşulları yaratıldığı vakit, “tarihsel yenilik” düşüncesine anlam ve değer yüklemenin felsefi zemini ortadan kalkacak, böylelikle de modernlik hareketi kendiliğinden kendisini çözüştürecektir. Yenilik tasarımının yadsınmasıyla birlikte, büyük darbelerle bile yıkılacak gibi görünmeyen modernlik yapısı bastığı zemini yitirdiğinden ötürü bütün temelleriyle birlikte kendiliğinden çökecektir.

Geleneksel metafiziğin zaman tasarımlarından kurtarılarak tarihin anlamına açıldık getirilmesiyle tarih sonrasına (post-history) giden yolun önünün açılacağını düşünen Vattimo, modernliğin sonuna varabilmek için öncelikle “tarihin sonu” görüşünün yaşama geçirilmesinin gereğine değinmektedir. Bu anlamda Vattimo, çağdaş tarih deneyimini “tarihin sonu deneyimi” olarak okumasına karşın, bu okumanın kesinlikle zamanın akışının sonuna ya da toplumsal yapının sonlanışına karşılık gelmediğini özellikle belirtmektedir. Vattimo’nun okumasında tarihin sonu deyişinden anlaşılması gereken, kendi içinde tutarlı, bütünlüklü ve birlikli olarak deneyimlenen belli türden bir tarih duyumunun sona ermiş olmasıdır.

Vattimo, Şeffaf Toplum başlıklı çalışmasında sunduğu bu çözümlemeden yola koyularak, yenilik düşüncesinin yerine, “yaşanmış bir acıyı ya da kötü olayı yenebilmek” anlamına gelen Heidegger’in Verwindung kavramından esinlenerek geliştirdiği ve “yeniden anımsama”, “yeniden düşünme”, “yeniden yapılandırma” tasarımlarında en iyi biçimde örneklendiğini düşündüğü “yeniden-lik” deneyimini derinleştirmeyi önermektedir. Son çözümlemede, Vattimo’nun post-modern felsefesi, Nietzsche ile Heidegger tarafından uzun uzun çözümlenen modern yoksayıcılık deneyiminin izlerinin geleceği yaratma yolundaki olumlu içerimlerinin “teknolojikleştirilmiş toplum” ile “ussallaştırılmış birey” pratikleri üstüne odaklanarak araştırılmasından oluşmaktadır.

Cevat Şakir Kabaağaçlı

Haziran 30th, 2012

Halikarnas Balıkçısı
Cevat Şakir Kabaağaçlı, Bodrum’a olan aşkı ile tanınan ünlü roman ve hikaye yazarı.

Cevat Şakir, 1890 yılında babası tarihçi, yazar ve vezir Mehmet Şakir Paşa Girit’te yüksek komiserlik görevinde iken Girit‘te doğdu. Doğum yeri ve tarihi konusunda farklı kaynaklar farklı bilgiler vermektedirler. Annesi İsmet Hanım‘dır. Cevat Şakir baba tarafından Şakirpaşa Ailesi olarak tanınan köklü bir Osmanlı ailesine mensup olup, amcası II. Abdülhamit’in sadrazamlarından Cevat Şakir Paşa‘dır.

Çocukluğu babasının elçilik yaptığı Atina’da geçmiştir. 1904’te Robert Kolej’ini bitirdi ve yüksek öğrenimini 1908’de İngiltere’de Oxford Üniversitesi Yeni Çağlar Tarihi Bölümü’nde tamamladı. 1913’te evlendiği İtalyan eşiyle İtalya’da kaldı. Bu sırada resim dersleri aldı, İtalyanca ve Latince öğrendi. 1914’te babası Mehmet Şakir Paşa, Cevat Şakir’in tabancasından çıkan bir kurşunla Afyon’da ölünce Cevat Şakir 14 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Cezasının yedi yılını çektikten sonra yakalandığı verem hastalığından ötürü affedilip tahliye edildi.

Bir süre tekkeye devam etti. 1910-1925 arasında Resimli Ay ve İnci gibi dergilere yazılar yazdı; kapak resimleri, süslemeler, karikatürler çizdi. Zekariya Sertel ’in çıkardığı Resimli Hafta ’da Hüseyin Kenan takma adıyla yazdığı “Hapishane İdama Mahkum Olanlar Bile Bile Asılmağa Nasıl Giderler” adlı öykü yüzünden Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı ve Bodrum’da 3 yıl sürgün cezasına çarptırıldı (1925). Bir buçuk yıl sonra cezası affa uğrayınca İstanbul’a dönmedi, çok sevdiği Bodrum’da kaldı. 1947’de İzmir Karataş’a yerleşerek hayatını gazetecilik ve turist rehberliğiyle kazandı.

1973’te kemik kanserinden İzmir’de öldü. Vasiyeti üzerine Bodrum’da manevi oğlu Şadan Gökovalı ile birlikte seçtiği yerde gömüldü.

Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın iki çocuğu vardı. (Oğlu Suat Kabaağaçlı, Kızı İsmet Kabaağaçlı Noonan)


HALİKARNAS BALIKÇISI’NIN VASİYETİ

Şadan Gökovalı, (Manevi oğlu) Halikarnas Balıkçısı’nın kendisine yaptığı vasiyeti şöyle anlatıyor;

“Yazacağım bunlar ama belki yazamadan giderim. Sana şimdiden söylemiş olayım. Bodrum’a gömülmek istiyorum. Bittabi orayı çok sevdim. Hayli hizmetimde geçti. Belediye’yede yazmak istiyorum ama sana söyleyeyim daha iyi. Mindos kapısı tarafında bir yere gömsünler beni, yanımda Hatice’ye de (son eşi) bir yer ayırsınlar. Sakın mermer, beton filan istemem ha… Bir taş bulun, uzunca bir taş, yazısız. Onu diken mezarımın başına. Falanca oğlu filancaymış şu tarihte doğup şu tarihte ölmüşüm. Katiyen yazı istemiyorum, basit bir taş. Eh bizim tekne su almaya başladı. Şatafatı da sevmem, tepelere, deniz gören yerlere gömülmem şart değil. Nasıl olsa yattığım yerden denizi seyredemem, denizi ruhumda yaşatıyor gönül gözüyle her zaman görüyorum. Suat (oğlu) sık sık ziyaret edebilmeleri için İzmir’e gömmek istediklerini söylüyor. İstemem yahu. Bodrum’u severim bilirsin. Beni ziyaret için çocuklar arasıra da olsa gezmiş, hava almış olurlar. Zaten ben saygı duruşu isteyecek değilim ya. Balıkçı’ya bir Merhaba yaraşır.”

Halikarnas Balıkçısı’nın mezarının yerini nasıl tespit ettiğini kızı İsmet Noonan kendisiyle yaptığımız şöyle anlattı;
“1972 yılında babamla beraber Bodrum’a geldik. Artemis pansiyonda kaldık. Babam hasta olduğu için yanından hiç ayrılmıyordum. Babamın Hasip diye bir arkadaşı vardı. Bana onun yanına gideceğini söyledi. Turizm müdürü Çam’ı, arkadaşı Hasip’i ve Belediye Başkanını alarak gömülmek istediği yeri göstermiş. Biz babamın naaşını getirdiğimizde mezar hazırlanmıştı.”


Sanat hayatı

1926’dan sonra deniz hikayeleriyle tanındı. Konularını Ege Bölgesi ve Akdeniz Bölgesi kıyı ve açıklarında gelişen, denize bağlı olaylardan çıkardı. İçinde yaşadığı, en küçük ayrıntılarına kadar bildiği hür ve asi denizi, kaderleri denizin elinde olan balıkçıları, dalgıçları, sünger avcılarını ve gemileri zengin bir terim ve mitologya hazinesinden güçlenerek, denize karşı sonsuz bir hayranlıktan gelen şiirli, yer yer aksayan, ama sürükleyip götüren bir anlatımla hikaye ve romana geçirdi.

Yazı ve düşünceleriyle Azra Erhat gibi döneminin önemli aydınlarını etkilemiş bir kişi olarak, çeşitli dillerden yüz kadar da kitap çevirmiş olan ve kendi eserlerinin sonraki baskıları yapılagelen Balıkçı’ya Kültür Bakanlığı’nca 1971 Devlet Kültür Armağanı verilmiştir.

Geniş bibliyografyası Yeni Yayınlar dergisinin Ekim 1974 sayısındadır. Bütün Eserleri Bilgi Yayınevi’nce toplanmaktadır.

Eserleri
Hikaye kitapları
Ege Kıyılarından (1939)
Merhaba Akdeniz (1947)
Ege’nin Dibi (1952)
Yaşasın Deniz (1954)
Gülen Ada (1957)
Ege’den (1972)
Gençlik Denizlerinde (1973)
Parmak Damgası (1986)
Dalgıçlar (1991)

Romanları
Aganta Burina Burinata (1945)
Ötelerin Çocuğu (1956)
Uluç Reis (1962)
Turgut Reis (1966)
Deniz Gurbetçileri (1969)

Deneme kitapları
Anadolu Efsaneleri (1954)
Anadolu Tanrıları (1955)
Mavi Sürgün (Anıları, 1961)
Anadolu’nun Sesi (inceleme, 1971)
Hey Koca Yurt (1972)
Merhaba Anadolu (1980)
Düşün Yazıları (1981)
Altıncı Kıta Akdeniz (1982)
Sonsuzluk Sessiz Büyür (1983)
Çiçeklerin Düğünü (1991)
Arşipel (1993)

Jürgen Habermas

Haziran 30th, 2012

Geliştirdiği “İletişimsel Eylem Kuramı” ile toplum kuramı alanında oldukça yankı uyandırmış, özellikle iletişim felsefesi alanındaki düşünceleriyle üstfelsefe tartışmalarına önemli bir açılım kazandırmış Frankfurt Okulu’nun en önemli son kuşak felsefecisi, Alman toplum kuramcısı ve eleştirmeni. Adı çok büyük ölçüde modern kamu alanı düşüncesi doğrultusunda temellendirdiği “kamusallık” ile “özgür kamusal ussallık” anlayışlarıyla öne çıkmasına karşın, Habermas iletişim kuramı, biçimsel olmayan uslamlama, etik, toplum bilimlerinin temelleri ve yöntembilgisi gibi alabildiğine değişik alanlara son derece önemli katkılarda bulunmuştur. Habermas, 1968 yılında yayımladığı “Bilgi ile İnsan İlgileri/Çıkarları” (Erkenntnis und Interesse) adlı kitabıyla Frankfurt Okulu’nun eleştirel kuramının önde gelen adlarından biri olarak düşün çevrelerinin dikkatlerini bir anda üstüne çekmiştir.

1981 tarihini taşıyan iki ciltlik “İletişimsel Eylem Kuramı” (Theorie des komunikativen Handelns) adlı çalışması toplum kuramına yapılmış çok önemli bir katkı olarak görülmektedir. Söz konusu yapıtında Habermas, temelde tek yönlü ussallaştırma sürecinin sonucu olarak modem toplumun karşılaştığı çeşitli siyasal, ekonomik ve kültürel bunalımların kökenlerini ortaya koymakta, bu bunalımlar sürecinin aşılması bağlamında temelde “uzlaşım” yoluyla normlar ile değerler üstüne kurulmuş ortak karar alma biçimlerini savunan bir çözüm önerisi getirmektedir.

1962 yılında yayımladığı ilk çalışması Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü: “Burjuva Toplumunun Bir Kategorisi Üzerine Araştırmalar”da (Strukturwandel der Öffentlichkeit: Untersuchungen zu einer Kategorie der bürgerlichen Gesellschaft) Habermas, devlet ile toplum arasında hiç değilse belli bir süreliğine arabulucu olacağı düşüncesiyle önerilmiş burjuva kamusal alanının izlerini sürmektedir. Özünde liberal kapitalizmin ekonomik ve toplumsal koşullarında köklenen burjuva kamusal alanı, özel kulüpler, kareler, eğitimli topluluklar, yazınsal örgütlenmeler, yayınevleri, dergiler ve gazeteler gibi devletin saltıkçı iktidarına karşı XIX. yüzyılda ortaya çıkan sosyokültürel kurumlara göndermede bulunmaktadır. Bir bütün olarak alındıklarında tüm bu kurumlar, çeşitli temel hak ve özgürlüklerin yasalaşmasıyla belli ölçülerde güvence altına alınmış “özel kişilerin kamusal düşünme alanı”nı oluşturmuştur.

Kuramsal bakımdan (bir ölçüde pratik bakımdan da) söz konusu kamusal alan, hem piyasanın özel alanından hem aileden hem de devletin siyasal jktidarından farklıdır. Bu açıdan bakıldığında, özel kişiler kendi ortak çıkarlarını ortaklaşa bir biçimde düşünme noktasına geldikleri her anda bir alan oluşturmaktaydılar. Bu kamusal alanın temel işlevi, yönetsel devlet eliyle uygulamaya konan siyasal iktidarı bir yandan sınırlamakken, bir yandan da onu meşru kılmaktır. Buna karşı Habermas’ın savı, bu kamusal alan tasarımının oldukça sınırlı bir yaşam oluşturduğu yönündedir. Kuram düzeyinde “düşünen kamu” tasarımı gerek tutucularca gerekse ilericilerce kuşkuyla karşılanmış olsa da liberal kuramda kamusal alanın savunulması kısıtlı bir dizi doğal siyasal hakkın ya da yurttaşlık haklarının biçimsel teminatından ileri gitmemekteydi. Tarihsel bir görüngü olarak burjuva kamusal alanı da eş derecede talihsiz bir yazgının kurbanı olmuştur.

Habermas, XIX. yüzyılın ikinci yansında “sivil toplumun yeniden feodalleşmesi” diye adlandırdığı saptama doğrultusunda “sivil toplumun ticarileşmesini, siyasal ya da siyasal olmayan otoritenin bürokratikleşmesini, en önemlisi de kitle iletişim araçlarını yönlendirip güdümleyen propaganda güçlerini büyüteç altına almaktadır. “Yeniden siyasallaşmış alan”, burjuva kamusal alanının, tüketime yönlendirilmiş bir toplumun, yarışmaya dayalı bir siyasetin zorunlu toplumsal koşulu olan devlet ile toplum arasındaki ayrımı kemirmektedir.

Habermas, burjuva idealinde açığa vurulan normatif iddiaları asla ortadan kaldırmamış olmasına karşın, Kamusal Alanın Yapısal Dönüşmü geç dönem kapitalist toplumun başkalaşmış koşullan altında yenilenmiş bir kamusal alan olanağına oldukça temkinli yaklaşmaktadır. Aradan ancak otuz yıl geçtikten sonra Habermas “Olgular ile Normlar Arasında” (Faktizitat und Geltung, 1992) adlı kitabındaki oldukça iyimser bir notta karmaşık, çoğulcu toplumlarda demokrasi umuduna geri dönmektedir.

1960’lı ve 70’li yıllarda Habermas, birbiriyle yakından bağlantılı bir dizi konunun izini sürmüş; “siyasetin bilimselleştirilmesi”ni, çağdaş toplumlarda giderek arttığını gözlemlediği “teknokrat bilinç”i kesin bir dille eleştirmiştir. Habermas’a göre teknokrasinin her yeri sarması kaçınılamayacak bir durum olmamasına karşın, kuram ile pratik arasındaki, pratik bilgelik (phronesis) ile teknik beceriler (tekhne) arasındaki klasik ayrımın korunamamış olması böyle bir sonucu doğurmuştur.

Birçoğu “Kuram ile Praksis: Toplum Felsefesi Araştırmaları” (Theorie und Praxis: Sozialphilosophische Studien, 1963) adlı kitapta toplanmış bir dizi etkili yazısında Habermas, söz konusu ayrımın Hobbes’tan Hegel’e oradan da Marx’a dek modern siyaset kuramında hangi yollarla ortadan kalkmış olduğunun izini sürmektedir. Bu noktada Marx’a karşı Habermas, yabancılaşmış emeğin sonunun tek başına toplumsal aydınlanış getirmeyeceğini ileri sürerek, Marx’ın kendi “pratik” kavramının, onunla ilgili ve bir o denli önemli olan emek ile ortak dünya yorumlarına dayalı toplumsal etkileşim tarzları arasındaki ayrımı gölgelediğini dile getirmektedir.

Marxçı kuram Habermas’ın bakış açısına göre insan eylemlerini salt üretim paradigması içinde kalarak kavramsallaştırmadaki ısrarı nedeniyle insan eylemlerinin özünü oluşturan iletişim boyutunu görememiş; buna bağlı olarak da yanlış çıkarım mantıklarına dayalı yanlış sonuçlara varmıştır.

Yine bu aynı dönem boyunca Habermas, Alman toplumbiliminde “olguculuk tartışması” diye bilinen tartışma bağlamına oldukça dizgeli ve kapsamlı bir olguculuk eleştirisiyle katkıda bulunmuştur. Söz konusu eleştiri, eleştirel bir girişim olarak bilgi kuramını kaynağına alarak, Kant ile başlayıp XX. yüzyılın başında da görece eleştirel olmayan “bilim kuramı” haline gelişine değin “bilgi kuramının çözülmesi” sürecini incelemektedir.

Habermas’a göre olguculuk (ya da bilimcilik) hiçbir eleştirel çözümlemeye ya da temellendirmeye gerek duymaksızın yalnızca bilimlerin gerçek bilgi verebileceği sayıltısı üzerine kurulmuştur. Habermas, özellikle o dönemde çok gözde olan bu görüşe karşı çıkmış, bütün bilgi biçimlerinin de temel insan çıkarlarından ya da ilgilerinden doğduğunu ileri sürerek bilimin eleştirisine yönelik sağlam bir temel oluşturmaya çalışmıştır. Bu bağlamda Habermas, farklı bilgi türlerinin birbirlerinden ayırt edilmelerine olanak tanıyacak “yarı-aşkın” ya da insanbilimsel bakımdan kökleri derinlere uzanan” üç bilişsel ilgi/çıkar tanımlamaktadır: teknik ilgiye / çıkara karşılık gelen doğa bilimleri; pratik ilgiye/ çıkara karşılık gelen tarihsel-yorumbilgisel bilimler, aydınlanışa karşılık gelen eleştirel bilimler (örneğin, kendi bilimsel temellerini yanlış anlamaktan kurtulmak koşuluyla Marxçılık ile ruh çözümleme).

Böylelikle Habermas, toplum kuramı aracılığıyla bilgi kuramının devamlılığını sağlamış olduğu gibi, etkili bir olguculuk eleştirisi doğrultusunda eleştirel bir toplum kuramı için de “prolegomena”, bir başlangıç noktası ya da ilk adım sunmuş olmaktadır. Ancak bu çabanın insanbilimsel desteklerini tam olarak içine sindiremeyen Habermas, çalışmalarında öteden beri etkili olan dil konusuna dönerek, “dilsel dönemeç”ten geçmiş bir bağlamda düşüncelerini yeniden yapılandırmıştır.

Habermas’ın başyapıtı sayılan “İletişimsel Eylem Kuramı” (1981) çağdaş düşünme evrenine gerek amaçları gerekse yapısı bakımından toplum kuramının yönünü değiştirecek denli önemli katkılarda bulunmuştur. Habermas kitabına tıpkı Weber ile Parsons gibi bir eylem tipolojisi geliştirmeyi amaçlayan üstkuramsal düşüncelerle başlamaktadır. Bu doğrultuda “uzlaşım yönelimli” (iletişim yönelimli) eylemler ile “başarı yönelimli” (ussal amaç yönelimli) eylemler arasında çok temel bir ayrım yapmış; buna bağlı olarak da “stratejik eylemler” ile “araçsal eylemler” arasında ayrıca bir ayrıma gitmiştir. Araçsal eylemler her zaman için fiziksel dünyada gerçekleştirilen amaç yönelimli müdahalelerdir. Genellikle etkililikleri açısından değerlendirilirken, teknik kurallara bağlı olarak da betimlenirler. Buna karşı stratejik eylemler belli sonuçlar elde etmek için insanları etkilemeyi amaçlayan eylemlerdir. Aynı araçsal eylemler gibi stratejik eylemler de etkililikleriyle değerlendirilip, oyun kuramının sunduğu araçlar yanında ussal seçim kuramlarınca betimlenirler.

Bu anlamda pek çok araçsal eylem aslında stratejik eylemdir de, buna karşı stratejik eylemlerden ancak kimileri araçsaldır. Öte yanda iletişimsel eylem, bütünüyle bağımsız ve ayrı bir toplumsal eylem türüdür. İletişimsel eylemin en son amacı başkalarını etkilemek olarak dile getirilemeyeceği gibi bu eylem türü sırf etkilemek yoluyla da gerçekleştirilemez. O nedenle daha çok dünyadaki herhangi bir şey üzerine uzlaşıma varma, bu konuda karşılıklı anlamaya ulaşma çabası olarak anlaşılması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında bütün eylem türleri eninde sonunda amaç yönelimli olmasına karşın, iletişimsel eylemde ulaşılmak istenen tek amaç, karşıdaki kişi ya da kişilerin yaşam dünyalarına değgin onlarla işbirliği yaparak beraber yürütülen yorumlama süreci yoluyla ortak bir anlayışa varmaktır. Böyle bir süreçte, yani iletişimsel olarak eylemde bulunurken, Habermas’a göre kişiler az ya da çok ortaya koydukları savların geçerli olduğunu kabul ederler; ayrıca her iki taraf da karşılıklı olarak kendi savlarının geçerliliğini tanıtlayacak nedenler göstermeye, gösterdikleri bu nedenler doğrultusunda savlarının geçerliliğinin sorgulanmasına izin vermeye hazırlıklı olmalıdırlar.

Habermas daha teknik bir düzeyde, modern ussallık yapıları bağlamında, iletişimsel olarak karşılıklı anlamaya varma uğraşı içinde olan bireylerin kendi yorumlarını gerçekte üç temel “konuşma edimi”ne karşılık gelen üç ayrı geçerli sav türüyle dillendirdiklerini savunmaktadır: 1) sabit, değişmez konuşma edimlerinde ileri sürülen doğruluk savlan; 2) düzenli konuşma edimlerinde ileri sürülen normatif doğruluk savları; 3) dile getirmeci konuşma edimlerinde ileri sürülen doğruluk savları. Bu üstkuramsal ve yöntembilgisel düşünceler dışında İletişimsel Eylem Kuramı, bir ussallaştırma ve toplumsal ayrımlaşma sürecinin sonucunda ortaya çıkan modern toplum üzerine oldukça kapsamlı bir yorum sunmaktadır.

Habermas’ın geliştirdiği özgün “söylem etiği” (iletişim etiği) onun iletişim kuramının ayrılmaz bir bileşenidir. Söylem etiğinin temelde yararcılık ile Kantçı etik kuramlarına karşı bir seçenek olarak geliştirilmiş; uzlaşım sonrası bir etik anlayışa karşılık gelen bir yaklaşım olduğunu söyleyen Habermas, bu yaklaşımın ana düşüncesinin birbiriyle çarpışan farklı savların geçerliliklerinin sınanabilmesine olanak tanıyacak bir uslamlama ilkesi geliştirmek olduğunu belirtmektedir. Habermas’a göre böyle bir ilke, ancak iletişim ile uslamlamanın genel pragmatik varsayımlarına bakılarak temellendirilebilecek bir ilkedir. İlkeyi temellendirirken Habermas’ın izlediği yol en genel anlamda şu biçimde özetlenebilir: Belli ifadeleri dile getirirken konuşmacılar en azından üstü örtük bir biçimde farklı türden geçerlilik savlarına başvurmaktadırlar. Bunlar sırasıyla “doğruluk savı”, “normatif doğruluk”, “içtenlik ya da dürüstlük” diye sıralanmaktadır. Bu geçerlilik savları aynı zamanda dışsal kısıtlamalardan kurtulmuş “ideal konuşma ortamı”nın da yeter koşullarını oluşturmaktadır.

Habermas, 1992 yılında yayımladığı “Olgular ile Normlar Arasında” başlıklı görece yakın tarihli kitabında önceki çalışmalarında ilgilendiği siyasal sorunlara yeniden dönerek iletişimsel eylem kuramının siyasal içerimleri doğrultusunda bu sorulan başka bir gözle yeniden irdeleme gereği duymuştur. Kitabın temel savı, demokrasi (halk egemenliği) ile anayasacılık (bireysel hakların teminatı) arasındaki temel karşıtlığın, her ikisi de kavramsal olarak birbirlerine bağlı olduklarından, gerçekte olduğundan daha büyük gösterilmiş olduğunun tanıtlanmasıdır. Buna göre halk egemenliği ile temel haklar özünde aynı kaynaktan doğmaktadırlar; çünkü her ikisi de iletişimsel us kavramında örtük olarak bulunan bir idealden türemişlerdir.

Habermas, hemen bütün düşünsel yaşamı boyunca kültürel ve siyasal tartışmaları yakından izlemiş; etkin bir biçimde bu tartışmalarda yer alarak çeşitli düşünürlerle sıcak polemiklere girmekten kaçınmamıştır. Bu tartışmaların en önemlilerinden biri olan postmodernizm tartışması, Habermas’ın 1985 yılında yayımladığı Modernliğin Felsefi Söylemi: On İki Ders’in de (Der philosophische Diskurs der Moderne: Zwölf Vorlesungen) ana konusunu oluşturmaktadır. Habermas’ın kitaptaki temel savına göre, Nietzsche’den Foucault’ya, Lyotard’dan Demrrida’ya postmodern düşünceyi bina edenlerin çok büyük bir bölümü ironik biçimde hep o yerin dibine soktukları modern bilinç felsefesinden kurtulamamışlardır. Söz konusu gelenekte bilen ve eyleyen özne ya dünyada yer alan öteki nesneler arasında bir nesne olarak  değerlendirilmiş ya da bilinç etkinlikleri yoluyla kavranamayacak aşkın bir özne olarak görülmüştür.

Habermas bu durumdan kurtulmanın olanaklı tek yolunun öznelliğin bilinç felsefesinden kurtularak her zaman için “öznelerarasındalık” doğrultusunda yol alan iletişimsel eylem paradigması olduğunu ili sürmektedir. Buna bağlı olarak da çoğu postmodern düşünürün ileri sürdüğünün tam tersine, modernliğin henüz bütün olanaklarının tam anlamıyla araştırılmadığı düşüncesi temelinde, “bitmemiş bir tasarı” olarak gördüğü modernliğin tüketildiği sanılan ama gerçekte el değmemiş biçimde araştırılmayı bekleyen olanaklarının yeniden tartışılması gerektiğini savunmaktadır.