Günümüzde, Rönesansla birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının yaratıcılarından ve en büyük temsilcilerinden biri olarak bilinen Rotterdamlı Erasmus, 1465 yılında Hollanda’nın Rotterdam kentinde doğdu. Bugünkü ortaöğrenimi karşılayan bir öğrenim döneminin ardından Augustin tarikatına girerek rahip oldu. Ancak hiçbir zaman geleneksel anlamda bir rahip olarak etkinlik gösteremedi; kendini daha çok bilime adamak istediği gerekçesiyle, dini makamlardan “cüppe giymeme” iznini aldı. Paris Üniversitesi’ne devam etti. 1499’da İngiltere’ye gittiğinde, john Colet, Thomas Morus (More) gibi aydınlarla tanıştı ve bu dostluklarla ufku daha da genişledi.
Papalığın düşünceler üzerinde kurduğu hegemonyaya karşı çıkarak, gerçek Hıristiyanlık ruhunu antik çağın yalınlığında aradı. Güzel sanatların ve bilimlerin yayılmasını, Avrupa’nın ortak bir sanat ve bilim anlayışının çatısı altında birleşmesini, hümanizmin birinci koşulu saydı. Özgün yapıtlarıyla ve çevirileriyle antik çağ düşüncesinin Avrupa’da yayılmasına çok büyük katkılarda bulundu. Martin Luther’in reformları başladığında, kilisenin yenilenmesi görüşüne katılmakla birlikte, Hıristiyan dünyasının kargaşaya, parçalanmaya sürüklenmesine şiddetle karşı çıktı.
1536’da Basel’de öldüğünde Avrupa’nın düşünce yaşamında papaların bile ziyaretine geldikleri bir kişi olacak kadar saygın bir yer edinmişti.
Deliliğe Övgü (özgün adıyla: Morias enkomion seu laus stultitiae),Erasmus’un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze değin değişmeden koruyabilmiş tek yapıtıdır. Bu küçük kitabın taslağını 1509 yazında, İtalya’dan İngiltere’ye yaptığı yolculuk sırasında çıkaran Erasmus, yazma işini İngiltere’de, dostu Thomas Morus’un evine vardıktan kısa süre sonra gerçekleştirdi; kitabı da Thomas Morus’a adadı. Yapıtını birkaç gün gibi kısacık bir sürede tamamlayan Erasmus, bu arada hiçbir kitaptan yararlanmadı.
Gülmece türündeki yapıta egemen olan iki temel görüş vardır. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilge olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Kitapta delilik (stultitia) , kendi kendisine övgüler düzer; bu arada çocuklukta ve yaşlılıkta, aşkta, evlilikte ve dostlukta, politikada ve savaşta, yazında ve bilimde deliliğin nasıl her zaman egemen olduğu gösterilir.
Tüm uğraş alanları, bu arada özellikle din kurumu ve din adamları bu panorama çerçevesinde sergilenir. Deliliği konuşturma kisvesi altında Erasmus, çağının kilisesine ve o kilisenin mensuplarına en acımasız eleştirileri yöneltir. Bu niteliğiyle Deliliğe Övgü çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuştur. Yapıtın yazılışım izleyen sonraki yüzyıllarda -haklı olarak- düşünce düzeyindeki bağnazlığın her türlüsüne yönelen bir eleştiri diye yorumlanması, belki de bugüne değin koruduğu kalıcılığın baş nedenidir.
Yazınsal açıdan Deliliğe Övgü, Latin ozanı Horatius’un “hakikati gülerek söylemek” ilkesinin belki de en yetkin örneğidir. Biçim açısından Erasmus, yapıtını kaleme alırken daha önce yapıtlarım çevirdiği Lukianos ve Libanios’tan da esinlenmiştir.
Pariste 1859da doğdu. Musevî bir ailenin çocuğu olan Bergson, son çağın en önemli filozoflarındandır. Condorcet Lisesinde güçlü bir klasik eğitimden sonra 1877de açılan bir genel retorik müsabakasında onur mükafatını kazandı. Daha o zamanlarda bile geniş bir hayal gücüne, orjinal şahsî düşüncelere sahip bulunuyordu. Aynı zamanda matematik mükâfatını da kazanmıştı. Hocası, öğündüğü öğrencisinin Pascalla boy ölçüşecek bir matematikçi olacağını düşünüyordu. Fakat Bergson, matematik bilimlerini çok yorucu buldu ve hayatını felsefe ile geçirmeye karar verdi.
Bergsonun tahsil hayatı bir tekamüldü. Lisan yeteneği kuvvetliydi. Canlı ifadelere bayılırdı. İki özelliği göze çarpıyordu: Sert bir titizliği ve geniş bir hayâl gücü. İlim adamı kafasında şair ruhu taşıyordu.
Bergson zamanında geçerli görüş ve moda eğilimler hep maddeci idi. Tamamen materyalist bakış açısı revaçtaydı. Önceleri Bergson bu akımlara kapıldı ve tanrı-tanımaz olarak tanındı.
Mezun olduktan sonra Auvergne vilayetinde bir kasabaya öğretmenliğe tayin edildi. Buraya geldiğinde şüpheciydi, fakat burada şüpheciliği yok oldu. Kırda yürüyüşler yapıyordu. İçindeki şair ve isyan ruhu nihayet kendini gösterdi. Laboratuar denemeleri, fizik formülleri, ateist aydınların gösterişli cümleleri onun tanrı anlayışında önemli dönüm noktalarını oluşturdu.
Yaradılışın sonsuz sadeliğini karışık formüllerle ve zahiri teorilerle izaha çalışan bilim, Bergson tarafından eleştirilmeye başlandı.
Ona göre bilime sığınmak* (19. yüzyıl pozitivizmi böyleydi) Ümit ve cesaretini kaybeden yorgun kafaların işiydi.
AKIL YERİNE SEZGİ
Bergson, akıl yerine sezgiyi ön plâna çıkardı. Dikkatleri ruhçuluğa çekerek metafiziği güçlendirmeye çalıştı ve materyalizme karşı çıktı. Bergsonun sezgiciliği zekâdan ve akıldan ayrı bir bilme gücü olarak sezgi ile doğrudan doğruya ve bütün halinde eşyayı ve özünü bilebileceğimizi ileri sürdü. Zekâ eşyayı bölerek ve ayırarak inceleyip kavrayabildiği halde sezgi doğrudan şuurdan çıkarak ilahi sevke benzer bir ilham gibi eşyanın mahiyetini bilirdi. Bu bilgi, hadiseler ve ruh üzerinde yabancı bir bakış gibi kalmayıp, insanın en derin tarafını değiştirirdi. Bu sanatkârane malûmat sayesinde insan eşyaya, maddeye, hayata hulûl eder, içine girerdi. Böylece tecrübe üstü hakikati bilmenin, metafiziğin ve mutlakın bilgisinin mümkün ve meşrû olduğunu ileri sürdü. Halbuki zekânın bilgisi tecrübeye, akıl yürütmeye ve analize dayanırdı. Bergson, din adamının, ahlâkçının, sanatkârın ruhî gerçeğe nüfüz eden bilimdışı bir gücünden, sezgiden bahsetti. Âlem sonsuz, insan zihni sınırlıydı.
Hakikat akılla değil, sezgi ve insiyakla kavranabilirdi. Akıl fenomenlerle, yani gerçeğin dış görünüşleriyle uğraşabilir; o görüntülerin gerisindeki realite, ancak sezgi ile kavranabilirdi. İlim ve metafizikte büyük icadların çoğunun sezgiden doğ(ar)duğunu ileri sürdü.
Bergsona göre bilim ancak dinamik bir tecrübe olan hareketi sembolleştirebilir, izah edemez. Basitleştirmek için biz kara tahtadan tebeşir ile iki noktayı birleştiririz ve bunu mekândaki noktaları izah için yaparız. Fakat mekânda nokta diye birşey yoktur. Çünkü muayyen sonlu bir şeydir. Mekân ise sonsuza kadar bölünebilir.
Bergson soruyordu: Hiç kimse bir fikrin azametini ölçemez. Bir heyecan hararetin kalori miktarından mı oluşmuştur? Hürriyet uğrunda hayatlarını veren insanların kahramanlığı, cesaret hislerinin uyarılması gibi telâkki edilebilir mi?
Avrupada insanlığın hissiyat ve imanının kurtarıcısı olarak ortaya çıkan ünlü filozof, Ahlâk ve Dinin İki Kaynağı adlı eserinde şöyle diyordu: Kapalı bir cemiyet, zekânın bozucu aksiyonuna karşı ancak bir din sayesinde mukavemet edebilir ve yaşayabilir. Onun delili, iç tecrübe delilidir. Yani hissiyatla, sezgiyle, mistik yolla Allaha ulaşma kanaati taşır.
Aynı eserinden bir başka bölüm: Bir şeyin varolabileceğini tasavvur etmekle, onun varolduğundan emin olmak arasında fark vardır. Birinciyi elde etmekten öteye gidemeyen aklın, Allaha iman karşısındaki başarısızlığı ortadadır.Allahın varlığı ve mahiyeti ile ilgili problemi, konuyu tecrübî açıdan yaklaşan mistik yol çözebilir.
Bergson eserleriyle eski ve yeni dünyanın ufuklarında fırtınalar oluşturdu.
Bergson, ömrünü materyalizm, pozitivizm ve komünizmle mücadeleye ayırdı. Akılcılara, herşeyi aklın hükmü altında görenlere, rasyonalistlere cevap verdi. Ona itiraz şuydu: Sen hiç şüphesiz aklı yıktın, fakat yine akılla bunu yaptın! metodun aklîdir, yine aklın rehberliğini gösterir.
Yani aklın yıkılışındaki payı yine akla isnad edilerek akıl yine tahtına oturtulmak istendi. O zaman Bergson, onlara şu tarihî cevabı verdi:
Eğer ben aklı akılla yıktımsa, demek ki aklın son durağı, nihaî gayesi intihar ve âczini itiraf etmekmiş.
Henry Bergsonun sükunet arayışı içinde geçen hayatı 1941 yılında son buldu.
KAYNAKLAR
1. Büyük Filozoflar. Çeviren: Münir Yarkın. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1969.
2. Filozoflar Ansiklopedisi. Cemil Sena. Remzi Kitabevi, 1970.
3. Sahte Kahramanlar. Necip Fazıl Kısakürek. Büyük Doğu Yayınları, 1990.
4. İlim ve Din. Prof. Dr. İrfan Yılmaz ve ark., Zaman Gazetesi Yayını, 1998.
İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yaptığı dil, kültür ve ahlâk felsefesi çalışmalarıyla tanınan felsefecimiz Bedia Akarsu, 27 Ocak 1921’de İstanbulda dünyaya geldi. Çapa İlkokulu ve Çapa Ortaokulu’ndan sonra İstiklâl Lisesi’ni bitirdi. Yükseköğrenimini 1943 yılında mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde yaptı. Aynı bölümde Ernst von Aster’in yönetiminde başladığı doktora çalışmalarını Joachim Ritter’in yanında Wilhelm von Humboldtda Dil-Kültür Bağlantısı konulu tezle tamamladı (1954). Arnold Gehlen ve Hans Freyer’in İstanbul Üniversitesi’nde verdiği bir dizi konferansı ve Ritter’in derslerini Türkçe’ye çevirdi.
1956-1958 yıllarında Almanya’ya giderek Heidelberg Üniversitesi’nde Gadamer’in fenomenoloji seminerlerine katıldı ve Scheler üzerine araştırmalar yaptı. 1960 yılında “Max Scheler’de Kişilik Problemi” adlı çalışmasıyla doçent oldu. 1968’de Felsefe Tarihi!Kürsüsü’nde profesörlüğe yükseltildi. Bölümde Ahlâk Felsefesi, Çağdaş Felsefe Akımları, Felsefe Tarihi Semineri gibi dersler verdi. Felsefe Bölümü başkanlığı yaptı. 1963-1983 yıllarında Türk Dil Kurumu yönetim kurulu üyeliğinde bulundu ve felsefe terimlerinin Türkçeleştirilmesi çalışmalarında Macit Gökberk’le birlikte etkin rol aldı. Ardından 1984 yılında emekliye ayrıldı.
1988-1989’da Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Felsefe Grubu Öğretmenliği Bölümü’nün kurucusu olarak görev aldı. 1990-1996 yılları arasında ise İstanbul Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde doktora dersleri verdi.
İstanbul Üniversitesi’nde Takiyettin Mengüşoğlu’nun başlattığı fenomenoloji ve felsefi antropoloji geleneği Nermi Uygur’la gelişirken, Bedia Akarsu Ernst von Aster’in de etkisiyle daha çok dil, kültür ve ahlâk felsefelerine eğildi. Doktora çalışmasında gerek yöntem gerekse yaklaşım açısından hocası Alman felsefe tarihçisi Ritter’in oldukça etkisinde kaldı. Öğrenciliği sırasında izlediği Mengüşoğlu’nun felsefi antropoloji seminerleri ve daha sonra Heidelberg Üniversitesi’nde katıldığı Gadamer’in fenomenoloji seminerleri ise onun Scheler üzerine çalışmasını olumlu yönde etkilemiştir.
Bedia Akarsu’nun Kant ahlâkına yönelmesiyle, 1933 Üniversite Reformu’ndan sonra Türkiye’de egemen konuma gelen Alman felsefe eğiliminin temelinde yer alan Kant, Mengüşoğlu’ndan sonra bir kez daha öne çıkmıştır. Akarsu, Çağdaş Felsefe Akımları adlı eserinde de daha çok Alman felsefe akımlarını ve filozoflarını tanıtır.
Eserleri: Wilhelm von Humboldt’da Dil-Kültür Bağlantısı (1955), Max Scheler’de Kişilik Problemi (1962), Modern Toplumda Kadın (1963), Ahlâk Öğretileri I: Mutluluk Ahlâkı (1963), Ahlâk Öğretileri II: Immanuel Kant’ın Ahlâk Felsefesi (1968), Çağdaş Felsefe Akımları (1979), Atatürk Devrimi ve Yorumları (1969), Felsefe Terimleri Sözlüğü (1979), Çağdaş Felsefe: Kanttan Günümüze Felsefe Akımları (1987), Atatürk Devrimi ve Temelleri (1995), Max Scheler Felsefesi’nde Kip Kavramı ve İnsan-Olma Sorunu (1998), Metafizik ve Din Üzerine Görüşmeler (Malebranche’tan çeviri, 1946). Ayrıca makaleleri Felsefe Arşivi, Felsefe Tercümeleri Dergisi, Türk Dili, Arayış, Gösteri, Çağdaş Eleştiri ve Cogito gibi dergilerde yayımlanan Akarsu’nun Cumhuriyet gazetesinde de yazıları çıkmıştır.
Toplumbilim, ruhbilim ve müzikbilim alanlarında çalışmış, Frankfurt Okulu’nun “eleştirel kuramının felsefi mimarlarından olan Alman düşünür Adorno, 11 Eylül 1903 yılında Almanyada doğdu. Sonraları tüm felsefece görüşlerine damgasını vuracak olan Kant’ın Arı Usun Eleştirisi adlı kitabını toplum eleştirmeni ve sinema kuramcısı Siegfried Kracauer’le birlikte I. Dünya Savaşı’nın bitmesine yakın her cumartesi öğleden sonraları okumaya başladı. Kracauer’in rehberliği Adorno’ya, bu kitabın yalnızca bir bilgikuramı kitabı olmadığını, aynı zamanda tinin tarihsel konumunun da okunabileceği kodlanmış bir metin olduğunu düşündürttü. Annesinin ve kız kardeşinin etkileriyle müziğe karşı beslediği ilgiyi beste yapmaya dek vardıran düşünür, II. Dünya Savaşı yıllarını ise California’da sürgünde geçirdi.
Adorno, 1924’te Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi’nde Edmund Husserl üzerine yazdığı tezi tamamlayarak felsefe doktoru derecesini aldı. Bir yıl sonra Alban Berg ile kompozisyon çalışmak ve Arnold Schoenberg etrafında toplanmış müzisyenlere, bestecilere katılmak için Viyana’ya gitti. Viyana gezisinin Adorno üzerindeki etkisi çok kalıcı oldu; “yeni müziğin” hem önde gelen bir savunucusu oldu, hem de felsefece biçemi Schoenberg ile Berg’in “atonal” kompozisyon tekniklerinin izlerini hep taşıyacak hale geldi.
Frankfurt’taki çalışmalarına dönen Adarno, Kierkegaard: Konstruktion des Asthelischen (Kierkegaard: Estetik Olanın Kuruluşu, 1933) adlı kitabıyla doçentlik sınavını verdi. Bu güç kitapta üç konu daha bir öne çıkmaktadır: 1) Kierkegaard’da, öznellik kavramında olduğu gibi, varoluşsal öğeleri soyut kategorilere dönüştürmek yoluyla varoluşçuluğun somutlaşma arzusunun açığa çıkarılarak eleştirilmesi; 2) şeyleşmiş toplumsal dünyanın yani kişilerin üzerinde baskı kuran öznelliğin savlarına kayıtsız kalan kurumlar dünyasının bir okuması; 3) tanrıbilimsel düşüncelerin tarihsel ve maddi somutlaştırılmasının sağlanması girişimi.
Adorno, Hitler Almanyası’ndan 1934’te kaçarak Oxford’a Merton College’a geldi. Burada geçirdiği üç buçuk yıl içinde o zamanlar arkadaşı Max Horkheimer’in yönetimindeki Institut für Sozialforschung’un (Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü) dergisine makaleler yazdı; daha sonra 1956’da yayımlanacak Husserl üzerine bir kitap hazırladı. II. Dünya Savaşı yıllarını ABD’de geçiren düşünür bu sıralarda Horkheimer ile ortaklaşa Dialektik der Aufklarung (Aydınlanmanın Diyalektiği, 1947) adlı kitabı yazdı.
Savaş sona erince Enstitü’yü yeniden kurmak için Frankfurt’a dönen Adorno izleyen yirmi yıl içinde müzik, edebiyat eleştirisi, toplumsal kuram ve felsefe üzerine çığır açıcı pek çok kitap ve makale yazdı. Örneğin, 1957 tarihli “Sociology and Empirical Research” (Toplumbilim ve Deneysel Araştırma) adlı makalesi artık, 1960’larda Almanya’yı kasıp kavuran “olguculuk tartışması”nın başlatıcısı sayılmaktadır. Adorno’nun iki önemli felsefe kitabı da bu dönemde yazılmıştır: Negative Dialektik (Olumsuzlayıcı Diyalektik, 1966) ile Asthetische Theorie (Estetik Kuram, 1970).
Adorno’nun felsefesi, içinde yaşadığı toplumsal dünya anlayışına gösterdiği bir tepki olarak okunabilir. O, ileri Batı toplumlarının Marx’ın çözümlediği kapitalist üretim ilişkileriyle kurulmuş olduğundan asla kuşku duymamış, özellikle de Marx’ın meta fetişizmi ile kullanım değerinin değişim değerince baskı altına alındığı konusundaki görüşlerine tümüyle katılmıştır. Adorno, ayrıca iktisadı biçimlendiren düzeneklerin aynısının sonuçta kültürel etkinlikleri de belirdiği düşüncesini de benimsedi. Sermayenin, iktisadı ussallaştırmasının doğal sonucu tahakküm ve yoksulluk (kabaca söylenirse “adaletsizlik”) olurken, kültürün ussallaştırılmasının sonucu yabancılaşma ve anlamsızlık (kabaca söylenirse “yoksayıcılık”) olmaktadır.
Avrupa’da faşizmin yükselmesinin ve işçi hareketlerinin çözülmesinin ardında yatan -ve daha sonraları Yahudi Soykırımı ile doruğuna ulaşan- nedenlere karşılık Adorno, modern dünyanın toplumsal ve iktisadi örgüsüne sinmiş gerçekten kayda değer ilerici eğilimlerin varlığından kuşku duymaya başladı. Hatta modern toplumların ussallaştırılması tasarısının tamamlanmış olmaktan uzak olduğuna ve dolayısıyla içgüdüsel olarak ilerici toplumsal oluşumların gelişmeci kesimleri de içinde olmak Üzere Marx’ın tarih kuramının da egemen kapitalist üretimininkine benzer ussallaştırma yapıları talep ettiğine inanmaya başladı. Adorno’ya göre modernliğin en köklü ikilemlerinin kökeninde usun ve ussallaştırmanın bu yapıları varsa, modernliğin bunalımı temelde “usun bunalımı” demektir. Her şeyden önce gerekli olan da usun eleştirilerek tedavi edilmesidir.
Adorno’nun modern usun bunalımının merkezinde yöntemin, çözümlemenin, sınıflandırmanın, evrenselliğin ve mantıksal dizgeliliğin her şeyden önce geldiği modern bilimsel usçuluğun olduğuna inancı tamdır. Adorno, nesnelerden kökten bir biçimde bağımsız tanımlanan usun dağıldığını, bozulduğunu ileri sürer.
Aydınlanmanın Diyaletkiğinde Adorno, ussallığın soy kütüğünü çıkarmayı amaçlar. Aydınlanma, insanın korkularının ve umutlarının bulaştığı doğal dünyaya, söylenlere karşıdır. Usun söylenden üstünlüğü varsayımı, böylelikle, usun insanbiçimci yansıtımlarından kurtuluşu haline gelir. Us dünyayı öznel izdüşümlerden çok nesnel bir biçimde resmeder. Adorno, bu abartılı us tablosunu hem biçim hem de içerik bakımından çelişkili bulur. Ona göre söylen de us da insanlığın kendisini söylensel güçlerden kurtararak gereksinimlerini karşılamak ve tutkularını doyurmak için doğal dünya üzerinde denetim kurma savaşımı sonucu ortaya çıkmıştır. Demek ki, aydınlanmış usun özerkliği varsayımı için gerekli biçimsel nitelikler, gerçekte insanın doğayla savaşımı içinde insanın soy kütüğü üzerinde temellenmektedir. Aydınlanmış us nesnel değildir; doğayı denetim altında tutmak isteyen insanın tutkularının hizmetindedir. Böylesi bir us insanın ayakta kalma güdüsünün somutlaşmasıyla, dolayısıyla ancak kendisi bir araç oldukça anlam kazanır.
Adorno’nun felsefece duruşu ya da etkinliği, kendisini açıkça sanatsal modernliğin eylemlerine ve yazgısına bağlar; bu nedenle de iç tutarlığı eksiksizdir. Adorno, felsefenin foyasını ortaya çıkarmak ister; usçuluğu ve anlama yetisini, bunların “özdeşi olmayan ötekisiyle” temellendirmek ister.
6 Ağustos 1969da ölen Adorno’nun diğer önemli yapıtları arasında Arnold Schoenberg’in atonal müziğini müzikal modernizmin en üst noktası olarak savunduğu Philosophie der neuen Musik (Yeni Müziğin Felsefesi, 1949); somut, bireysel deneyimin modern, burjuva toplumundaki yok oluşuna ilişkin düşüncelerini yansıtan yüz elli üç çarpıcı aforizmadan oluşan MinimaMoralia (1951); Husserl’e ilişkin, görüngübilimin kaçınılmaz soyutluğu ya da aradığı somutluğu yitirmeye yazgılı oluşu üzerinde duran ve “yoğun” bir okuma sonucu ortaya çıkan Zur Metakritik der Erkennistheorie. Studien über Husserl und die phanomenologischen Antonomien (Bilgikuramının Üsteleştirisi: Husserl ile Görüngübilimsel Çatışkılar Üstüne incelemeler, 1956); Hegel üzerine denemelerden oluşan Drei Studien zu Hegel (Hegel Üstüne Üç Çalışma, 1963) ile Heidegger’in varoluşçuluğunu soyut ve tarihdışı olarak yorumladığı Jargon der Eigentlichkeit (Sahicilik Jargonu, 1964) sayılabilir.
Friedrich Engels, 28 Kasım 1820’de Almanya’nın Barmen kentinde doğdu. Babası bir pamuklu dokuma fabrikatörüydü. Üniversitede felsefe öğrencisiyken geleneksel dinin ve varolan devletin, Prusya Devleti’nin yıkılmasını hedefleyen sol Hegelcilerin toplantılarına katıldı. 1837’de babasının baskısıyla ona ait dokuma fabrikasında çalışmaya başladığı için okulu bırakmak zorunda kaldı .
Manchester’deki fabrikada çalıştığı bu dönemde kapitalist üretim tarzının İngiliz işçi sınıfı üstündeki etkileri konusunda bir araştırma yaptı .
1844 Eylül’ünde Paris’te Marx‘la tanıştı ve onunla ortak kuramsal çalışmalara yöneldi. 1847 Haziran’ında Londra’da, sonradan Komünistler Birliği’ne dönüşen Doğrular Birliği’nin kongresine katıldı. 1848 devrimi sırasında, Marx’la birlikte Köln’e geçti ve ayaklanmalara katıldı.
1864’te Uluslararası Emekçiler Derneği (Enternasyonal)’nin kuruluş çalışmasında yer aldı ve yürütme organına seçildi. Çalışma dünyasına ilişkin gündelik deneyimleri, kapitalist üretim tarzının gelişme biçimlerini derinlemesine çözümleyebilmesine olanak sağladı. Marx’ın ölümünden sonra Kapital’in ikinci ve üçüncü ciltlerinin bazı bölümlerini tamamlayarak yayınladı. Anti-Dühring, Doğanın Diyalektiği (1873-1886), üretim ilişkilerinin akrabalık biçimleri üstünde belirleyici rol oynadığını gösterdiği Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) adlı eserlerini yayınladı. 5 Ağustos 1895’de Londra’da öldü.
22 Ocak 1561 yılında Londrada dünyaya geldi. Babası Kraliçe I. Elizabethin baş mühürdarlığını yapıyordu. 1573te Cambridgede felsefe ve hukuk öğrenimine başladı; 1576da Pariste diplomat olarak görev yaptı. 1578de ise babası ölünce mecburen Avukatlık mesleğine başladı. Büyük Yenilenmenin ilk düşünceleri burada gelişti. 1593te Avam Kamarasına seçildi. 1597de Denemeleri yayınladı.
Bu dönemde Baconun başından trajik bir olay geçer. Avam Kamarasına girdiği dönemde tanıştığı ve kendisine himayesine alan Kraliçe Elizabethin gözdesi olan Esexin karıştığı büyük bir olay, onu da zor durumda bırakmıştı. Bacon da velinimetine komuoyu önünde suçlamak zorunda kaldı. Bu hamleyle kendisinin saraydaki konumunu güçlendirmeye çalıştı. Bu hamle birkaç yıl sonra ürününü verdi. Kraliçe Elizabethin 1603te ölümü ve I. Jamesin hükümdarlığı Bacona başarının yollarını açtı.
1613te başsavcı, 1616da kralın özel danışmanı, 1617de başmühürdar, 1618de başyargıç oldu. Aynı yıl Verulam baronu, 1621de de Saint Albans vikontu payelerini aldı. Bütün bunlar olurken felsefi çalışmalarını da sürdürüyordu. 1609da Eskilerin Bilgeliği, Yeni Organonu yazdı. Buckingam sarayının ve kralın gözdeki olan Bacon, göreviyle bağlı dürüstlük ilkelerini dilediğince uyguladı. Çaşitli davalarda pazarlıklara giriştiği ve servetini yolsuzlukla elde ettiği yolunda kuşkular doğdu. Bütün bunlar Baconun tekrar başladığı yere dönmesini sağlayacaktı. 1621de bütün resmi görevlerinden uzaklaştırma ve sarayı terk etme cezasına çarptırıldı ve hapse girmekten sadece kralın iyilikseverliği sayesinde kurtuldu.
Bacon bütün bunlardan sonra köşesine çekilme kararı aldı. Artık fazla zorlamayacaktı. Ve Baconun felsefi üretkenliği doruk noktasına ulaştı. 1621de Büyük Yenilenme önsözünü kaleme aldı ve ertesi yıl VII. Henrynin tarihini anlatan bir kitabı tamamladı. Fakat Baconun ömrü Büyük Yenilenmeyi tamamlamaya yetmedi ve 9 Nisan 1626da öldü.
Felsefenin Müslümanlar arasında tanınmasında ve benimsenmesinde büyük görevler yapmış olan Türk filozoflarının ve siyasetbilimcilerinden Fârâbî’nin, fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalışması, Boşluk Üzerine adını verdiği makalesidir. Fârâbî’nin bu yapıtı incelendiğinde, diğer Aristotelesçiler gibi, boşluğu kabul etmediği anlaşılmaktadır.
Fârâbî’ye göre, eğer bir tas, içi su dolu olan bir kaba, ağzı aşağıya gelecek biçimde batırılacak olursa, tasın içine hiç su girmediği görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabın tamamını doldurduğundan suyun içeri girmesini engellemektedir. Buna karşılık eğer, bir şişe ağzından bir miktar hava emildikten sonra suya batırılacak olursa, suyun şişenin içinde yükseldiği görülür. Öyleyse doğada boşluk yoktur.
Ancak, Fârâbî’ye göre ikinci deneyde, suyun şişe içerisinde yukarıya doğru yükselmesini Aristoteles fiziği ile açıklamak olanaklı değildir. Çünkü Aristoteles suyun hareketinin doğal yerine doğru, yani aşağıya doğru olması gerektiğini söylemiştir. Boşluk da olanaksız olduğuna göre, bu olgu nasıl açıklanacaktır? Bu durumda Aristoteles fiziğinin yetersizliğine dikkat çeken Fârâbî, hem boşluğun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açıklayabilen yeni bir varsayım oluşturmaya çalışmıştır. Bunun için iki ilke kabul eder:
1. Hava esnektir ve bulunduğu mekanın tamamını doldurur; yani bir kapta bulunan havanın yarısını tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabın her tarafını dolduracaktır. Bunun için kapta hiç bir zaman boşluk oluşmaz.
2. Hava ve su arasında bir komşuluk ilişkisi vardır ve nerede hava biterse orada su başlar.
Fârâbî, işte bu iki ilkenin ışığı altında, suyun şişenin içinde yükselmesinin, boşluğu doldurmak istemesi nedeniyle değil, kap içindeki havanın doğal hacmine dönmesi sırasında, hava ile su arasındaki komşuluk ilişkisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle oluştuğunu bildirmektedir.
Yapmış olduğu bu açıklama ile Fârâbî, Aristoteles fiziğini eleştirerek düzeltmeye çalışmıştır. Ancak açıklama yetersizdir; çünkü havanın neden doğal hacmine döndüğü konusunda suskun kalmıştır. Bununla birlikte, Fârâbî’nin bu açıklaması, sonradan Batı’da Roger Bacon tarafından doğadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doğa boşluktan sakınır biçimine dönüştürülerek genelleştirilecektir.
Milattan Sonra yaklaşık I. yüzyılın sonu ile II. yüzyılın başında dünyaya gelen Agrippa, İlkçağ Yunan felsefesindeki kuşkucu geleneğin, özellikle de Pyrrhoncu Kuşkuculuk’un sürdürücüsü olan Romalı kuşkucu filozoftur. Akademia Kuşkuculuğu öğretisiyle yollarını ayırıp kuşkuculuğun “gerçek evi” olarak gördüğü Pyrrhon’un öğretisine yönelen Aenesidemos’un ardılı olan Agrippa, kuşkuculuğu temellendirmek için Aenesidemos’un ortaya koyduğu on troposu (diyalektik uslamlama) beşe indirerek kendi öğretisini kurmuştur.Kuşkuculuğu savunmak, yargıda bulunmaktan kaçınmayı (*epokhe) ve bilginin olanaksız olduğu düşüncesini temellendirmek için Agrippa’nın türettiği beş tropos kısaca şöyledir:
1- Aynı konu üzerinde öne sürülen görüşler başka başka olup birbirleriyle çatışır.
2- Akıl yürütme ya da öncüllere dayalı kanıtlama özü gereği bir çıkmazla karşı karşıyadır: her kanıtlama ayrıca kanıtlanması gereken öncüllere dayandığından ve bu sonsuza dek böyle sürüp gittiğinden hiçbir akıl yürütme kendi kendini kanıtlama ya da açıklama gücüne sahip değildir.
3- Akıl yürütme sürecindeki bu sonsuz geriye gidişin önünü alabilmek için kanıtlanmamış öncülleri ileri sürmek zorunludur: dogmacı filozoflar önermeler dizisinde sonsuza dek geriye gitmekten kaçındıkları için hiçbir zaman kanıtlayamayacakları varsayımlar öne sürerler.
4- Hem algılar hem de bunlara dayanan yargılar görelidir. Gerek algılar gerekse bunların doğurduğu yargılar özneye ve öznenin içinde bulunduğu koşullara göre değişir.
5- Kanıtlanacak şeyi kanıtın dayanağı yapmaktan doğan bir döngüsellik söz konusudur: herhangi bir ilkeyi tanıtlamaya kalkıştığımızda kendimizi bir kısır döngünün içinde buluruz; başka bir deyişle sonucu kanıtladığı düşünülen öncül ya da öncüller doğruluklarını yine sonuçtan aldıklarında, bu öncüllerin sonucu kanıtladığı ya da sağlama aldığı düşüncesi havada kalır.
Agrippa ayrıca, filozofların bir yandan akılla ilgili olanı duyularla, bir yandan da duyularla ilgili olanı akılla tanıtlamaya giriştiklerinden ötürü hep ikili bir kısırdöngüye düştüklerini de vurgular.
Agrippa, öne sürdüğü tüm bu gerekçe ve kanıtlara dayanarak, ne duyuların tanıklığına ne de insanın anlama yetisine güvenilebileceğini, bu nedenle de hiçbir konuda kesin hükme varılmaması gerektiğini savunur. Tıpkı Aenesidemos gibi o da dogmacılığın bu aşılamaz güçlüklerden dolayı tökezlemeye mahkum olduğunu düşünür ve ister bilginin olanaklılığı ister varlık ya da gerçeklik üzerine olsun her türden yargının askıya alınmasını (epokhe) salık verir.
Buna karşılık, Aenesidemos’un daha çok duyu algılarımızın yol açtığı güçlüklere yoğunlaşan troposlarıyla karşılaştırıldığında Agrippa’nın tropos’ları, herhangi bir metafizik sorununu çözmenin olanaksızlığını gösteren kanıtları da içerdiğinden, çok daha derin bir kuşkuculuk barındırır. Bu yüzden kimi felsefe tarihçileri, kuşkuculuğu Akademia’nın uzlaşmacılığından kurtarıp eski ihtişamlı günlerine -katı Pyrrhoncu kuşkuculuğa- döndürmesinden ötürü, “yeni kuşkuculuk”un kurucusu olarak Aenesidemos’u değil de onu anarlar.
Son çözümlemede, Agrippa, insan bilgisinin, “bilgi” denilen şeyin birtakım varsayımlar ile ön kabullere dayandığını ve “yetkin” bilgiye ulaşmanın olanaksızlığını vurgulamasıyla birçok modern ve çağdaş düşünürü öncelemiştir.
İstanbul’da doğan Benhabib, Amerikan Kız Koleji’nde okudu. ABD’ye giderek Brandeis Üniversitesi’nde felsefe tahsil etti ve öğrenimini Yale Üniversitesi’nde sürdürdü. 1993’ten beri Harvard Üniversitesi’nde profesör olan Benhabib, bir ara New School Araştırma Merkezi’ni yönetti. Liberal demokrasilerde çokkültürlülük, vatandaşlık kavramının değişimi gibi konularda çalıştı ve Cambridge Üniversitesi’nde dersler verdi. Benhabib, feminist teoriye en önemli katkıları yapan isimlerden biri olarak kabul ediliyor. Feminist Mücadele: Felsefi Değişim kitabı, bu konuyu tartışıyor.
1995’ten bu yana Amerikan Sanatlar ve Bilimler Akademisi üyesi olan Benhabib, Marx, Hegel, Weber ve Habermas üzerine yaptığı çalışmalarla da tanınıyor.
Pek çok felsefe tarihçisinin gözünde skolastik felsefenin doruğunu temsil eden; kimilerince XII. yüzyıl Rönesansının diyalektik şövalyesi, kimilerince de ortaçağ felsefesinin tek değme dil filozofu ilan edilen Fransız mantıkçı, ahlâk filozofu ve tanrıbilimci Abelardus, 1079da Fransa’da dünyaya geldi. Ortaçağ felsefesinin en önemli tartışmalarından biri olan tümeller tartışmasını da başlatan Petrus Abelardus, oradan oraya, okuldan okula dolaşarak verdiği diyalektik ve tanrıbilim dersleriyle (nitekim Abelardusun diğer bir adı da Palatinumlu Gezimci anlamına gelen Peripateticus Palatinustur) girdiği tartışmaların yanı sıra zeki, bilge ve bir o kadar da güzel Heloissa ile yaşadığı acı aşk serüveniyle de felsefe tarihinin en gözde filozoflarından biri olmuştur.
Zengin bir ailenin büyük oğlu olmasının getirdiği ayrıcalıklar ile yükümlülükleri elinin tersiyle bir kenara iterek kendisini felsefe, tanrıbilim ve mantık öğrenmeye adayan Petrus Abelardus, bu vazgeçişini özyaşamöyküsü Historia Calamitatumda (Felaketler Tarihi/Bir Mutsuzluk Öyküsü) şöyle betimler: …Minervanın bağrına sığınmak için Marsın savaş alanını terkettim. Diyalektiği ve onun savunma biçimini felsefenin tüm öğretilerine yeğ tutarak, savaş ordularını mantığın ordularıyla değiştirdim; savaş ganimetlerini de tartışma saldırılarına kurban ettim (Bir Mutsuzluk Öyküsü, çev. Betül Çotuksöken, s.16)
İlkçağ felsefesine ilişkin bilgisi oldukça sınırlı olan ve bu bilgisi daha çok Augustinus gibi ilk Hristiyan düşünürlerin yorumlarına dayanan Abelardusun mantık alanında elinde en azından Aristotalesin Kategorileri, Yorum Üzerinesi, Boethiusun bu yapıtlar üzerine yorumları ile Porphyriusun Isagogesi gibi temel kaynaklar bulunduğu bilinmektedir. Abelardusun bu kaynaklardaki kimi yanlışlıkları ve atlamaları fark edip bunlar üzerine yoğunlaşması, her ne kadar kendisini geleneksel Aristotalesçi çerçevenin bir uzantısı ya da uyarlaması olarak sunsa da, mantık konusundaki temel çalışması Logica Ingredientibus (Yeni Başlayanlar İçin Mantık/Porphyrios Üzerine Yorumlar) aracılığıyla özgün bir dil felsefesi ve mantık kuramı geliştirmesini sağlamıştır. Abelardus adı geçen özgün kaynakları gelişkin ve kapsamlı bir sözcüklerin ve tümcelerin anlamlandırılması kuramını üretmek üzere kullanan ilk felsefecidir. Abelardusun mantık kuramının Aristotalesinkinden ayrıldığı temel nokta, önermelere (tümcelere) ve önermelerin ne söylediklerine, terimlerden (sözcüklerden) ya da terimlerin anlamlarından daha çok ağırlık tanımasıdır.
Abelardusun ahlâk felsefesi ile tanrıbilimi, mantık felsefesinde tümeller konusunda ulaştığı sonuca dayanır. Başka bir deyişle Abelardusa göre tanrıbilimin dogmaları ve ahlâk felsefesinin kavramları birer tümeldir ve dilde bağlamlarına göre yer alırlar. Hem Stoacı etikten hem de Hristiyanlığın cezalandırma ve ödüllendirme öğretisinden etkilenen Abelardus, etik konusundaki düşüncelerini ortaya koyduğu Ethica (Etik) diye de bilinen Scito te ipsum (Kendini Tanı/Bil) ve Dialogus inter philosophum, iudaeum et christianum (Filozof, Yahudi ve Hristiyan Arasında Diyalog) adlı yapıtlarında insan ilişkilerindeki öznel öğeyi kurgular ve yönelimin ya da niyetin bir eylemin ahlâki niteliğindeki önemi üzerinde durur.
Eylemi kökeni bakımından ele alan ve kötülüğün eylemin kendisinde değil eylemin kökenindeki yönelimde (niyette) yattığını savunan Abelardus, kötülük ile günahı birbirinden ayırıp kötülüğün bir günah değil, günah işlemeye bir yönelim olduğunu öne sürer. Abelardusun görüşünde günah, kişinin yapılmaması gerektiğini bildiği halde o şeyi yapması ya da o şeyin yapılmasına rıza göstermesi veya yapması gerektiğini bildiği halde o şeyi yapmayı atlaması ya da unutmasıdır.
Yalnızca bu eylemler, bu atlayıp unutmalar kişiyi Tanrının gözünde suçlu kılar ve Tanrının cezasını hak ettirir. Yapılmaması gereken birşeyi yapmaya rıza gösterme ya da eğilim duyma nesnel olarak kötü olsa da rıza gösteren kişi bilgisiz ya da cahil ise cezalandırılmaz. Rıza gösterme ya da eyleme olur verme yalnızca Abelardusun Tanrının küçümsenmesi ve aşağılanmasıyla bir gördüğü doğrunun ve iyinin hor görülüp aşağılanmasına neden olduğunda günahtır. Buna karşı benzer bir akıl yürütmeyle rıza iyiye, başka bir deyişle Tanrıya saygı ve sevgi gösterdiğinde ise erdemlidir.
Abelardus tanrıbilime ilişkin düşüncelerini ise tanrıbilimin temel kavramlarından biri olan Theologia Summi Boni (En Yüce İyinin Tanrıbilim), Introductio ad Theologiam (Tanrıbilime Giriş) ve Theologia Christina (Hristiyan Tanrıbilimi) adlı yapıtlarında sunmuştur. Bu yapıtlarında Tanrının üçlüğüne, birliğine ya da tekliğine ilişkin çeşitli görüşleri diyalektik yöntem aracılığıyla ele alıp çeşitli uslamlamalar ileri süren Abelardusun Tanrının varlığını tanıtlayan uslamlamasına göre, akıllı varlıklar olarak akıllı olmayan şeyler dünyasına kesinlikle üstün olsak da bizlerin kendimiz tarafından oluşturulmadığımızı kabul etmemiz gerekir. Eğer dünya kendi kendisinin nedeni olsaydı-varoluşu için kendisinden başka bir şeye dayanmayan, varoluşu için kendisinden başka bir şeye dayanan şeye üstün olacağından-böyle olamazdı. Dolayısıyla dünya başka bir şey; bizim Tanrı diye adlandırdığımız bir yapıcı ya da yönetici tarafından varoluşa getirilir.
Abelardusun bu uslamlama temelinde ulaştığı sonuç, varolan ya da meydana gelen herşeyin varolmak ya da meydana gelmek için bir nedenin olduğudur. Başka türlü olasaydı, Tanrının meydana gelmeleri için hiçbir neden bulunmaksızın meydana gelmesini olanaklı kıldığı ya da varolmasına izin verdiği bir takım şeylerin bulunduğunun savlanmasına yol verilmiş olunurdu. Nitekim Abelardus bu savın düşünülmesinin bile kutsal iyiliğin değerine gölge düşürdüğünü düşünür. Abelardus bu görüş uyarınca Tanrının yaptıklarının dışında yapmayı unuttuğu savlanan başka şeyleri ne yapabileceği ne de unutabileceği sonucunu çıkarır.
1142 yılında ölen Abelardusun diğer önemli yapıtları arasında tanrıbilim alanında aynı konu üzerine öne sürülen karşıt görüşler ile bunların tutarsızlıklarını serimlediği bir alıntılar derlemesi olan Sic et Non (Evet ve Hayır/Hem Öyle Hem Öyle Değil) ile salt felsefe yazılarının en önemlilerini içeren Dialectica (Diyalektik) daha bir öne çıkmaktadır. Abelardusun dil bilgisi üzerine yazdığı kitabı Grammatica ise günümüze ulaşmamıştır.
Kierkegaarda göre felsefe Aristotelesten bu yana hep özlerle, idealarla, her türden mantıksal kurgularla ilgilenmiştir. Bu yüzden bireyin gerçek yaşamı gözden kaçmıştır. Kierkegaard, ilk eleştirilerini bu tutuma ve bu tutumun büyük temsilcisi Hegele karşı yapar; ona göre soyut düşüncelere dalmak ile ya da doğa bilimlerinde yapıldığı gibi ölçüp biçmekle bireyin varoluşu anlaşılamaz.
Varoluş, “somut, öznel ve uyanık insanın yaşamıdır.” Varoluş terimini modern anlamda kullanan ilk filozoftur Kierkegaard. Varoluş derken ne anlıyor? İlkin soyut düşünmeye karşı somut düşünüşe yönelir o. Soyut düşünme de varoluşla ilgili kaygılarıyla birlikte tek kişi unutulmuştur. İkinci olarak nesnel düşünceye karşı çıkar. Nesnel düşünce de kişisel tutkunun, sevgi ve nefretin, ilginin kısaca her içten olan şeyin öldüğüne inanır. Nesnel düşünme karşısına, öznel düşünmeyi koyar. Öznel düşünen, kendi geçek varoluşunun iç yönünü ortaya koyarak felsefe yapar en çok karşı çıktığı filozofta yukarıda belirttiğimiz gibi “soyut düşünür” Hegeldir.
Hegelde öznel varoluşu içinde tek kişinin ortadan kalkmasına dahinin bile düşüncenin sürüklediği boş bir yaprak gibi olmasına karşılık, bu yeni felsefesi ile Kierkegaard tek kişiyi, kendi, asıl varoluşunu en uyanık bilinci içinde toplamak ister.
Bu felsefe doğrudan doğruya şu çağrıyı duyurmak ister: “yaşamını boşuna harcama, günlerini öldürme, uyku içinde geçirme, uyan ve insan ol!” Kendisi “bütün yaşamını, doymuşluğu içinde uyuklayan insanları nasıl uyandırabileceğini düşünmekle geçirdiğini” söyler. Belki insanları biri cılız biri kanatlı eşit olmayan- iki atın çektiği bir arabaya oturup yürü diye bağırsa! Belki o zaman uyanacaktır. Kanatlı at sonsuzluk, cılız at zaman, arabacı da içimizden her biri. Zaman içinde sonsuzluğun kendisine parıldadığı kimse, kendi varoluşunda uyanmış olan kimsedir. En iyi uyandırma aracı da kaygılı korku ya da iç-daralmasıdır. Her insanın içinde bu korku yerleşiktir. Ona göre dünya da yapayalnız kalabileceği, tanrı tarafından unutulmuş olabileceği, milyonlarca iş güç arasında gözden kaçmış olabileceği korkusu. Ama korku, bu iç daralması korkak ruhlar için değildir. Ancak korkuyu ta yüreğinde bütün uyanıklığı ile tutan ve bundan kaçmayan kimse, bu korkuyla varoluşunun uyanıklığını sürdürebilir.
Böylece varoluş sorusuna Kierkegaardın verdiği cevap: varoluş, somut, öznel ve uyanık insanın yaşamıdır. Varoluş, uyanık insanın yaşamını en açık sorumluluğu içinde sürdürdüğü bir bölümüdür, bir parçasıdır. Ancak varoluş, üzerinde düşünmeye elverişli değildir, onu düşündüğümüz anda onu ortadan kaldırmış oluruz. “kendisini düşündürmeyen bir şey vardı” diyebiliriz ancak, o da şu: varolmuş olan. Kavranamayan, olağanüstü bir şey ona ancak sezerek ve inanarak yakınlaşabiliriz.
Varoluş öyle ise irrasyonel yani us dışıdır. Onu kavramlarımızla kavramaya çalışır çalışılmaz kaçıp gider elimizden. Öyle ise varoluş, paradoksal bir şeydir. Ancak düşünmeden önce veya sonra, ancak tutkular ve eylemlerle bir an için onu yakalayabiliriz, bir anlık, birden bire olan bir parlama içinde onu görebiliriz. Büyük ruh hareketlerinde ve tutkulu eylemlerde mantıksal düşünme çözülür, kaybolur. Düşünmek ve varoluş-olmak birleşemez.
Materyalizme karşı spiritüalizmi (tinselcilik) savunarak gelenekteki kelami düşünceden felsefeye geçişi temsil eden II. Meşrutiyet dönemi Osmanlı felsefecisi Filibeli Ahmet Hilmi, 1865de Filibede doğdu, 1914de İstanbulda öldü.
İlköğrenimini Filibe’de yaptıktan sonra, bir süre Filibe Müftüsü’nden Arapça ve temel İslâm bilimleri eğitimi aldı. Daha sonra İstanbul’a gelerek Galatasaray Mektebi’ni bitirdi. 1890 yılında Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi’nde çalışmaya başladı. Bu idare tarafından memur olarak Beyrut’a gönderildi ancak siyasi nedenlerden Mısır’a geçti. Burada Terakki-i Osmani Cemiyeti’ne girmiş; bir de Çaylak adlı bir mizah gazetesi çıkarmıştır. 1901’de İstanbul’a dönse de bir jurnal üzerine Fizan’a sürüldü. Orada da araştırmalarını sürdürmüş, tasavvufla ilgilenmiştir.
Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a dönerek Darülfünun’da felsefe dersleri verdi. Aynı zamanda 1908’de İttihâd-ı İslâm adlı haftalık bir gazete çıkarmaya başladı ve buna 1910’da haftalık Hikmet gazetesi dergisini çıkarmayı da ekledi. Bir yıl sonra günlük olarak yayımlamaya başladığı Hikmet gazetesi İttihat ve Terakki hükümetini eleştiren yazıları üzerine defalarca kapatılsa da Mübahese, Coşkun Kalender, Münakaşa, Kanat ve Nimet adlarında kısa süreli gazete / dergiler çıkararak yayıncılığa devam etti. Ayrıca İkdam ve Yeni Tasvir-i Efkâr gazetelerinde, Sırât-ı Müstakim ve Şehbâl dergilerinde yazılar yayımladı.
Ahmet Hilmi; Baha Tevfik, Abdullah Cevdet ve Celâl Nuri’nin hemen hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeden Batı’dan Osmanlı toplumuna aktardıkları materyalist görüşlere ortaçağ mantığıyla ve geleneksel bilgilerle cevap verilemeyeceğini, bu görüşlerin ancak Batı’da yeni ortaya çıkan bilimsel bilgilere dayanan bir felsefe ile çürütülebileceğini ileri sürer. Bu bakımdan Ahmet Hilmi’de gelenekteki felsefeye karşı tutumun değişerek, felsefi düşüncenin kültürel değerlere uygun hale getirilmesiyle haklılaştırılması gibi oldukça önemli bir gelişme görülür. Bu gelişmede artık felsefe, “niçin” sorusunu sorarak varlığın temel sebeplerini anlamaya yönelen insanlığın zorunlu bir düşünce faaliyeti, bir ihtiyaç olarak algılanmaktadır.
Ahmet Hilmi’nin felsefeye karşı tutumu, bir yandan geleneksel felsefe karşıtı düşünceden ayrılırken, öte yandan bu tutum Tanrı’nın varlığı, ruhun maddeden ayrılığı gibi materyalist felsefenin karşı çıktığı İslam’ın temel inançlarının savunulmasında haklılaştırma aracı olarak kullanıldığı için gelenekteki “ilim” ve “hikmet” anlayışına dönülmüş olmaktadır.
Gerçekten de onun amacı doğrudan doğruya felsefe yapmak değildir. O tipik bir İslamcı düşünür olarak, II. Meşrutiyet’te Baha Tevfik ve Celal Nuri gibi materyalistlerin İslam’ın temel inançlarıyla çatıştığını ileri sürdüğü görüşlerinin toplumda yaratacağı manevi çöküntüye karşı, onları Batı’daki bilimsel gelişmelere ve yeni felsefi yaklaşımlara dayanarak çürütüp bu tehlikeyi savuşturmak amacındadır. Bu amacını Allah’ı İnkar Mümkün mü? Yahut Huzur-ı Fende Mesâik-i Küfür / Bilim Karşısında İnkarcı Doktrinler adlı eserinin önsözünde açıkça belirtir. Kaldı ki yayınladığı haftalık Hikmet ve aynı adı taşıyan günlük gazetede, misyonu açısından, doğrudan felsefeye değil, İslâmcı akımın eğildiği sosyal-politik konulara ağırlık verilmiştir.
Ayrıca bu ve diğer neşrettiği yayınların adlarındaki vurgunun da felsefeye değil “hikmet”e olması anlamlıdır. Bununla birlikte onun özellikle Celal Nuri’nin Tarih-i İstikbâl I / Mesâil-i Fikrîye (Geleceğin Tarihi I – Fikri Problemler, 1913) adlı eserinde Büchner’den aktarılan materyalist görüşleri eleştiren Huzur-t Akl ü Fende Maddfîyyûn Meslek-i Dalâleti / Akıl ve Bilim Karşısında Sapkınlık Doktrini Olarak Materyalizm adlı eseri, felsefi tartışmanın güzel bir örneğidir. Bu eserinde bilimsel olduğunu iddia eden Büchner’in biyolojik materyalizminin dayandığı “madde” ve “kuvvet” kavramları etrafındaki temel görüşlerin, Batı’da yeni gelişen fizik, kimya gibi pozitif bilimlerdeki yeni bilgilere aykırı olduğunu; materyalizmin, metafizik düşünceye tamamen karşı olduğu halde, bilimin sahasından çıkıp metafizik ve spekülasyon yaptığını ileri sürer.
Ahmet Hilmi, batılılaşma süreciyle birlikte Osmanlı aydınında gittikçe daha baskın olarak ortaya çıkan bilimin kesinliğine ve değerine olan metafizik ve hatta bir tür dinsel inanma ve kabullenme olgusundan oldukça farklı yeni bir bilim anlayışını Türk düşüncesine ilk kez getirenlerden biri olmasıyla Türkiye’de bilim felsefesinin öncüsü durumundadır. Hatta Türk düşüncesinde bilim felsefesinin önemli bir boş saha olduğunu belirterek bundan yakınır. Celal Nuri’nin “Hakikate ulaşmak için bir tek aracımız vardır: Bilim” görüşünü, “Acaba hakikat nedir?”, “Hakikatin ölçüsü nedir?” ve “Bilim ne demektir ve değeri nedir?” sorularıyla epistemolojik (bilgi kuramsal) planda sorgulayan Ahmet Hilmi; Henri Poincare ve Emile Boutroux’un eserlerine dayanarak bilimin aslında varsayımlara dayandığını, bu yüzden de değerinin göreli olduğunu, araştırma ve inceleme sonsuz olduğundan bilimin hiçbir zaman son sözü söylememiş bulunduğunu, o günlerde değişmez prensip olarak kabul edilen bazı fizik kanunlarının bile temellerinin sarsıldığını vurgular.
Ahmet Hilmi, materyalizmin ruhu beynin fonksiyonları olarak ele alan görüşünü reddeder. Ona göre bedenden bağımsız ve mahiyetçe ondan ayrı bir ruh vardır, ayrıca ruhun bedenin ölümünden sonra dağılmayarak hayatına devam etmesi fikri akla aykırı ve çelişik değildir. Yine ona göre ebedilik, ezelilik, sonsuz alemler ve Tanrı hakkında, deneyin alanına girmedikleri için, bilimle değil, ancak metafizik yaparak hükümler verilebilir. Bu gibi deney dışı fikirlerin değeri, akıl kuralları ve ortak duyu ile ölçülebilir. Bu görüşleriyle spiritüalizmin temel görüşlerinin materyalizme karşı ancak metafizik yoluyla ortaya konulabileceğini ileri sürmektedir.
O kendi felsefi mesleğini “Vahdet-i Vücûd” (A’mak-ı Hayâl -Hayalin Derinlikleri- adlı eseri, İslâm panteizmi olan bu tasavvuf felsefesini dile getiren bir romandır) olarak açıklamışsa da Darülfünun’da verdiği “Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz?” adlı konferansında öğrencilere, mevcut felsefi doktrinlerin hepsinin bazı yanlış varsayımlara dayandığından ve hiçbirisi mutlak olarak bütün hakikatleri tek başına bünyesinde toplayamadığından felsefe ve ahlâkta, her doktrinin taşıdığı doğru fikirleri seçici bir anlayışla alarak oluşturulacak eklektik bir yaklaşımı önerir.
Özellikle bilimsel, teknolojik ve ekonomik alanlarda İslâm dünyasının Batı’ya karşı gerilemesiyle XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren İslam’ın temel görüşlerini yeni bir sosyal-politik pratiğin oluşturulmasında referans kaynağı olarak yeniden yorumlayan İslâmcı aydınlardan biri olan Ahmet Hilmi, geleneği sorgulayan modernist bir düşünürdür. Bu açıdan İslâm medeniyetindeki kültür ve düşünce hareketleri ile sorunlarını ele aldığı Tarih-i İslâm (İslam Tarihi) adlı eseri dikkat çekicidir.
Eserleri: Abdülhamid ve Seyyid Muhammedü’l Mehdi ve Asr-ı Hamidi’de Alem-i İslâm ve Sunisîler (1325/1909), Tarih-i İslâm (2 cilt, 1326/1910), A’mak-ı Hayâl (1326), Vay Kız Beğciği Seviyor (1326), Öksüz Turgut (1326), İstibdadın Vahşetleri yahut Bir Fedainin Ölümü (1326), Allah-ı İnkar Mümkün müdür? Yahut Huzur-ı Fende Mesâlik-i Küfür (1327/1911), Felsefeden Birinci Kitap: İlm-i Ahval-i Ruh (1327), Yirminci Asırda Alem-i İslâm ve Avrupa (1327), Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi Nebimizi Bilelim (h.1331/1915), Muhalefetin İflâsı (h.1331), Huzur-ı Akl ü Fende Maddîyyûn Meslek-i Dalâleti (h. 1332/1916), Yeni Akadi: Üssü İslâm (h.1332), Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz (1329/1913), Akvâm-ı Cihan (1329), Türk Ruhu Nasıl Yapılıyor? (1329), Türk Armağanı (ty.), Müslümanlar Dinleyiniz (ty.).
Cumhuriyet döneminin ilk bilim tarihçisi Abdülhak Adnan Adıvar’dır. Ünlü romancılarımızdan Halide Edib Adıvarın kocası olan Adnan Adıvar, Fransa’da yaşadığı yıllarda yayımladığı (Paris 1939) adlı eseri ile Osmanlılar dönemindeki bilimsel uğraşlara ışık tutmuş ve bu alanda yapılan araştırmaların ne kadar yetersiz olduğunu göstermiştir. Adnan Adıvar, Türkiye’ye döndükten sonra, bu eserini İstanbul’daki elyazmalarını da inceleyerek düzeltmiş ve genişletmiş ve Osmanlı Türklerinde İlim (İstanbul 1943) adıyla Türkçe’ye tercüme etmiştir. Yaklaşımındaki öznelliğe ve bazı yönlerinin çürütülmesine rağmen, bugüne kadar bu konuyu işleyen daha mükemmel bir eser yazılamamıştır.
Türkiye’de bilim tarihi alanında ilk metin çalışması, Adnan Adıvar’ın da katıldığı bir çalışma topluluğu tarafından yapılmıştır. Arapça metni, elde mevcut olan üç nüshayı karşılaştırmak suretiyle Şerefettin Yaltkaya tarafından kurulan ve Abdülhak Adnan Adıvar ile Henry Corbin tarafından Fransızca’ya tercüme edilen bu çalışma, XV. yüzyıl Osmanlı düşünürlerinden ve matematikçilerinden Molla Lütfi‘nin Sunak Taşının İki Katının Alınması Hakkında adlı küçük bir risalesidir ve 1940 yılında Paris’te Fransızca olarak yayımlanmıştır. Arapça metinle Fransızca tercümesinin baş tarafına Adıvar ve Corbin tarafından yazılan 33 sayfalık geniş girişte, Molla Lütfi’nin hayat öyküsüne, risalenin kapsamına, probleminin tanıtılmasına, oluşturduğu geleneğe ve bazı yanlışlara ilişkin bilgiler verilmiştir.
Adnan Adıvar’ın bilim tarihimiz açısından önemli olan diğer bir eseri de 1944 yılında İstanbul’da yayımlanan Tarih Boyunca İlim ve Din‘dir. Bilimlerdeki ve özellikle fizikteki yeni gelişmelerden sonra Batı’da yeniden gündeme gelen din ve bilim ilişkilerini, tarihi gelişimi içinde inceleyen bu eser, zengin içeriği nedeniyle genel bilim tarihi görünümündedir.
Adıvar’ın Türk kültür hayatını yönlendiren ve çoğu zaman unutulan en önemli çalışmalarından birisi de, bir süre İslâm Ansiklopedisi’ni yayımlayan kurula başkanlık yapmasıdır. 1913-1938 yılları arasında Leiden ve Londra’da Encyclopaedia of Islam : A Dictionary of the Geography, Ethnography and Biography of the Muhammadan Peoples adıyla dört cilt ve bir ek halinde İngilizce olarak basılan ve İslâm medeniyetini tanıtan bu ansiklopedi, Türk bilginlerinin de dikkatini çekmiş ve 1939’da Ankara’da toplanan I. Türk Neşriyat Kongresi’nde, Türkçe’ye çevrilerek yayımlanması gündeme gelmiştir. Alınan tavsiye kararı doğrultusunda yayını gerçekleştirmeyi üstlenen Milli Eğitim Bakanlığı, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Adnan Adıvar’ın başkanlığında bir kurul oluşturmuştur. Ancak kurul çeviriyle yetinmediği ve özellikle Türkler hakkında yeni maddeler eklenmesine ve bazı maddelerin de genişletilmesine karar verdiği için (ve diğer teknik nedenlerden ötürü), ansiklopedi, beşinci ve on ikinci ciltleri iki kısım olmak üzere toplam on üç cilde ulaşmış ve ancak 1988 yılında, yani ilk cildinin yayımından tam 48 sene sonra tamamlanabilmiştir. İslâm Ansiklopedisi’ne Adnan Adıvar da bazı maddeler yazmıştır. Bunlar arasında en önemlileri, Ali Kuşçu, Ebu’l-Kâsım Zehrâvî, Fârâbî, Hârizmî, İbn Bâcce, İbn Haldûn ve Kınalızâde maddeleridir.
Salih Zeki gibi, Adnan Adıvar da bilim felsefesi ile ilgilenmiş ve daha ziyade İngilizlerin kullanmış oldukları felsefe diline âşinâ olabilmek için Bertrand Russell’ın (1872-1970), tümevarım, tümdengelim, doğru ve yanlış, sanı, felsefî bilginin sınırları, felsefenin kıymeti gibi konuları tartıştığı The Problems of Philosophy (Londra 1911) adlı eserini Felsefe Meseleleri (İstanbul 1935) adıyla Türkçe’ye tercüme etmiştir.
Değer felsefesini temel alan bir yaklaşımın öne çıkmasını sağlayan Kuçuradi, 4 Ekim 1936’da İstanbulda doğdu. İlköğrenimini İstanbul Merkez Rum Ortaokulu’nda, ortaöğrenimini ise Zapyon Rum Kız Lisesi’nde yaptı. 1954’te girdiği İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden 1959 yılında mezun oldu. Aynı yıl Takiyettin Mengüşoğlu’nun asistanı olarak bu bölümde göreve başladı. Ancak bir yıl sonra görevden ayrıldı. 1965’te hazırladığı “Schopenhauer ve Nietzsche’de İnsan Problemi” adlı çalışma ile doktorasını tamamladı.
1965-68 yıllarında Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Felsefe ve Latince dersleri verdi. 1968’de Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi Eğitim Bölümü’ne geçti. 1969 yılında yeni kurulan Felsefe Bölümü’nün başkanlığına getirildi. 1970’te “İnsan Felsefesi Bakımından Değer Problemi” adlı teziyle doçent; 1978’de ise “Aristoteles’in Ousia’sı ve Substans Kavramı” adlı çalışmasıyla profesör oldu. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün kuruluşundan bu yana başkanlığını yapmaktadır.
İonna Kuçuradi, 1970’li yılların ortalarından itibaren ve özellikle de 1980’lerden sonra felsefenin ne işe yaradığını gösterebilmek için önemli faaliyetlere girişti. 1973 yılında Varna’da gerçekleştirilen XVI. Dünya Felsefe Kongresi’ne ilk kez katıldığı sırada edindiği izlenim sonucunda Türkiye’nin ülke olarak bu kongrelerde temsil edilebilmesi için gereken bir mesleki örgütün kurulması ihtiyacından hareketle 1974 yılı başlarında Ankara’da “Felsefe Kurumu” adıyla kurulan derneğe öncülük etti. Felsefe Kurumu’nun adı 1979’da Bakanlar Kurulu kararıyla “Türkiye Felsefe Kurumu” olarak değiştirildi. Bu değişiklik, aynı yıl içinde kurumun Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonu’na (FISP) üye olmasını sağladı. Türkiye Felsefe Kurumu’nun 1980 yılına kadar genel sekreterliğini yürüten Kuçuradi, o yıl Nusret Hızır’ın ölmesiyle başkanlığa getirildi. 1982’de Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonu’nun yönetim kurulu üyeliğine seçilerek 1988’de genel sekreter oldu. 1998’de ise federasyonun başkanlığına getirildi.
Türkiye Felsefe Kurumu, Kuçuradi’nin gerek genel sekreterlik döneminde gerekse bugüne kadar süren başkanlık döneminde, özellikle Hacettepe Felsefe Bölümü’nün öğretim üyelerinin katkı ve çalışmalarıyla yurt içinde hem yayın olarak değerli ürünler vermiş hem de seminerler, konferanslar, paneller, anma toplantıları gibi çeşitli önemli etkinlikler gerçekleştirmiş; yurt dışındaki çeşitli etkinlikler ve kongrelere katılmada da öğretim üyelerine yardıma olmuştur. İoanna Kuçuradi, felsefi antropoloji alanındaki çalışmalarını “yüzyılımız felsefesi antropolojisine bir katkı” olarak değerlendirdiği hocası Takiyettin Mengüşoğlu’nu Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde özellikle felsefi etik açısından izlemiş bir felsefeci olarak dikkati çekmektedir. Yalnız hocasının çalışmalarını izlemekle kalmamış; aynı zamanda felsefi bilginin ancak gerçekliğe bakarak üretilebileceği noktasında felsefe anlayışı bakımından da Mengüşoğlu’nun etkisinde kalmıştır.
İoanna Kuçuradi’nin “değer” ve “değerler”e olan ilgisi de Mengüşoğlu’nun Nietzsche üzerine verdiği derslerle başlamıştır. “Max Scheler ve Nietzsche’de Trajik” adlı çalışmasında Scheler’den hareketle bir “insan fenomeni”, bir “yaşam fenomeni” olarak trajiğin “özü”nü belirlemeye çalışırken, onun “her zaman değerler ya da değer karşılaştırmalarıyla ilgili” olduğunu, “mekanik bir dünyada trajik” olanın ortaya çıkamadığını vurgulayarak trajedinin günlük hayatla olan ayrılmaz ilişkisine değinir. Yaşanan hayatın olup bitmeleri içinde sanatın ve felsefenin bir araya getirildiği bu çalışmasında, bir fenomen olarak insanın trajik durumunu temellendirmeye çalışır. Doktora aşamasında değer felsefesine doğrudan doğruya eğilmeyen Kuçuradi, Mengüşoğlu’nun felsefi antropolojiyi esas alan yaklaşımını Schopenhauer ve Nietzsche’de insan problemini araştırırken de sürdürür. Kuçuradi için daha sonra giderek belirginleşen ve vurgulanan bir görüşe, “moral” ile “etik”i birbirinden ayırma konusuna ilk kez değinmesi itibariyle Schopenhauer’un onun felsefesinde ayrı bir önemi vardır.
İoanna Kuçuradi’nin felsefi antropolojiden etiğe doğru yol alan düşünce gelişiminin en önemli basamaklarından biri, aslında doçentlik tezi olan İnsan ve Değerleridir. Her ne kadar tezin adı “İnsan Felsefesi Bakımından Değer Problemi” olsa da felsefi antropoloji burada artık yalnız bir yaklaşım biçimidir. Temel sorun önceki çalışmalarında olduğu gibi bir fenomen olarak insan problemini araştırmak değil, bir fenomen olarak de ğer problemini ortaya koymaktır. Böylece felsefi etiğe giden yolda önemli bir problemi açıklığa kavuşturmak amaçlanır. Ancak Kuçuradi burada da Mengüşoğlu’ndan hareket etmiştir. Mengüşoğlu, Değişmez Değerler ve Değişen Davranışlar -Felsefi Ethik İçin Kritik Bir Hazırlık- adlı eserinde etik fenomenleri antropolojik-ontolojik bir yaklaşımla ortaya koymaya çalışırken, araştırmasını “değişen davranışlar”la değil “değişmez değerler”le temellendirmek isterken, antropolojik-ontolojik bir etik kurma amacındadır. Kuçuradi’nin yaptığı da hocasının bu girişimini daha sınırlı bir alanda, “değer problemi” çerçevesinde gerçekleştirmektir. Onun da vurgusu, değerlerin ve değerlendirmelerin değişmesine karşılık, “değer” in değişmez olduğu üzerinedir.
Böylelikle Kuçuradi etik ile ahlâkı birbirinden ayırma amacında oldukça önemli bir mesafe kaydetmiş olur. Öte yandan onun değer problemiyle ilgilenmesinde artık salt felsefi bir kaygı değil, aynı zamanda bugünün fenomenlerini kavrama, “çağı” arılamayı antropolojik bir değer felsefesi çerçevesinde ele alırken bir yandan da yaşanan hayattaki değer problemlerini “aydınlatma” da söz konusudur. Kuçuradi, soyutlamayı esas alan geleneksel etikteki kavram analizi yerine, bugünkü etikte fenomen analizinin değer problemini ortaya koymak bakımından daha uygun bir yaklaşım olduğunu belirtir ve etikle antropoloji arasındaki ilgiyi özellikle vurgular.
Değer konusunda antropolojiyi temele aldığı kadar zaman-üsrü ve evrensel olmaya da önem veren Kuçuradi, hareket ettiği Scheler ve bir ölçüde Hartmann’ın ve dolayısıyla da Mengüşoğlu’nun görüşlerinden ayrılarak ahlâk yasasını evrensel bir ölçü olarak alıp “numen”in metafiziğini temellendiren Kant’a yönelir. Fakat Kuçuradi, her çağa özgü niteliklerin değer probleminde dikkatten uzak tutulamayacağını da göz ardı etmez. Hatta bu durumu insan gerçekliğinin değerlendirilmesindeki çağdan çağa değişen insan anlayışlarını işleyen sanat eserlerinden örneklerle açıklar. Ancak yine de çağın insan anlayışının ve buna dayalı olarak yapılan değer biçmelerin “antik” bir temelden yoksunluğunu dikkate almak gerektiğini vurgular. Çünkü Kuçuradi için bütün insanları aşan ama tek tek kişilerin haklarını ve değerini ortaya koyacak bir etiğin kurulması esas amaçtır. Bu amaçla kurulacak bir değer felsefesinin başarabilecekleri can alıcı önemdedir.
Kuçuradi’nin eserlerinde karşılaşılan insan-değer-çağ üçlemesi, onun felsefe yolculuğunda oldukça önemli kavramlardır. Öyle ki irdelemelerinde felsefe tarihi bilgisinden çok “çağ”a ilişkin problemleri dile getirmeye çalıştığı, felsefe tarihine ait bilgilere genellikle bugünü anlamak için başvurduğu görülür. Nitekim hazırladığı Hacettepe Felsefe Bölümü’nün lisans programındaki hemen hemen tüm sistematik derslerin tanımında, ilgili felsefe problemlerinin tarih içindeki gelişimi yanında “bugünkü durum”u da vurgulanmaktadır.
Gerçekten de Kuçuradi’de felsefeye salt kuramsal bir yaklaşım ya da düşünce cambazlığı gözüyle bakılmaz. Onda “felsefi bilgi”ye dayanarak, “yaşanan hayat”ta “yapılanlar veya olan bitenler ile değerler bilgisi arasındaki aykırılığı” görme anlamında kazanılacak “problem bilinci” aracılığıyla “çağın olaylarını anlamak, temel hedef olarak belirginleşmektedir. Böylece onun düşünüşünde felsefenin bu hedef adına işe koşulması gibi bir amaçla karşılaşılır. Onun felsefeye sanat felsefesiyle başlayıp felsefi antropoloji ile devam ettikten sonra etikte karar kılmasında bu amacının önemli bir etkisi vardır. Kuçuradi’nin felsefe eğitimi anlayışı da böyle bir felsefe anlayışına dayanır. Bu anlayışta “felsefi bilgi” aracılığıyla “felsefi bakış”ı kazanmak, böylelikle de “çağın olayları”nı ve başta değerlendirmeler olmak üzere her günkü fenomenleri anlamak temel amaç olmaktadır.
Başta Goethe Madalyası olmak üzere birçok uluslararası ödülü olan İonna Kuçuradi, 2003 yılında düzenlenen 21. Dünya Felsefe Kongresinin Türkiyede yapılmasına öncülük etti. UNESCO, 21. Dünya Felsefe Kongresinin başarılı bir şekilde yapılmasına büyük katkısından ve bu alanda yaptığı bilimsel çalışmalardan dolayı, İoanna Kuçuradinin, 2003 Felsefe Ödülüne layık görüldüğünü bildirdi.
Üye Olduğu Kuruluşlar: – Türkiye Felsefe Kurumu (1979dan beri Başkan) – Klasikçağ Araştırmaları Kurumu – Türk Sosyal Bilimler Derneği – Unesco Türkiye Millî Komisyonu, İnsan Bilimleri Komitesi (Mart 1997ye kadar) – Alman Kültür Merkezi (Ankara) – Fédération Internationale des Sociétés de Philosophie (1983ten beri Yönetim Kurulu Üyesi, 1988-1998 yıllarında Genel Sekreter, Ağustos 1998den beri de Başkan) – Afro-Asian Philosophy Association (Asya için Başkan Yardımcısı) – Greek Philosophical Society (Ömür boyu üye) – Institut international de philosophie (Paris) – Humboldt Bursiyerleri Derneği – Birleşmiş Milletler Türk Derneği – Atatürkçü Düşünce Derneği – Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı – T.C. Başbakanlık İnsan Hakları Başmüşavirliği, İnsan Hakları Yüksek Danışma Kurulu (Kurulduğu Ekim 1994ten, kaldırıldığı Mart 1996ya kadar Başkan) – International Council for Philosophical Inquiry with Children – World Futures Studies Federation – International Academy of Humanism – Centre de Recherches Interdisciplinaires en Bioéthique (Onursal Komite Üyesi, Brüksel) – Türkiye İnsan Hakları Vakfı Etik Komitesi (Başkan) – İnsan Hakları Eğitimi On Yılı Ulusal Komitesi (Başkan) – v.d.
Voltaire 21 Kasım 1694’te Paris’te doğdu. Asıl adı François-Marie Arouet’dir. Bir Cizvit okulunda okuyup hazcı yaşam felsefesini benimsedi burada. Daha sonraları ise zekâsı ve hoş sohbetliliğiyle Paris sosyetesinin gözdesi oldu.
1717’de ülkeyi yöneten Orléans dükünü hicveden bir yazı yazdığı için tutuklandı ve on bir ay Bastille’de yattı. Hapisten çıktıktan sonra Oedipe ve Henriade adlı trajedilerini yazarak büyük başarı kazandı. Dönemin en büyük trajedi yazarı olarak geçmeye başladığı sıralarda Voltaire ismini kullanmaya başladı.1726’da Rohan düküyle kavga etmesinin ardından beş ay Bastille’de kaldı, daha sonra İngiltereye sürüldü.
Burada dönemin ünlü isimleriyle tanıştı. Edebiyat akımlarıyla, bilimsel gelişmelerle ilgilendi. 1729’da Fransa’ya döndü.Döner dönmez yeni yatırımlar yaptı ve kendine bir servet edindi. Tarihe yöneldi, yeni bir türü deniyordu. Yayınladığı Felsefe Sözlüğü, Fransız siyasal rejimini eleştiriyordu. Yerleşik dinsel ve siyasal kurumları açıkça karşısına alıyordu. Bu yüzden yeniden tutuklama kararı çıktı. Bunun üzerine Voltaire, Chatelet markizinin yanına sığındı. Şatosunda edebiyat çalışmalarına ve tarih araştırmalarına devam etti.
Hayranı olduğu ve yazıştığı Prusya Veliahtı II.Friedrich tahta çıkınca, Fransız hükümeti onu yarı resmi bir görevle Berlin’e gönderdi. Voltaire yeniden yükselmişti, dostlarının yardımıyla Versaillesda tarih yazmanlığına getirildi. Yazdığı Fanatizm veya Muhammet Peygamber trajedisi bir oyundan sonra yasaklandı. Bu arada Fransa kralıyla arası açıldığı için Cenevreye yerleşti.
Yazılarıyla protestanları kızdırdı ve Rousseau ile arası açıldı. Diderot’nun Encyclopedie sinin cildi için yazdığı Cenevre maddesi buradaki düşünürleri kızdırınca, Cenevre’de de kalamadı. Bundan sonra İsviçre-Fransa sınırında, biri İsviçre’de diğeri Fransa’da iki malikane alarak polis takibinden kurtulmaya çalıştı.
1778’de Paristen gelen daveti kabul etti ve Irene adlı oyunun provaları için Paris’e gitti. 30 Mart 1778 günü Fransız Akademisi’ne ve Comédie Française’e kabul edildi. Mayıs 1778’de öldü.
Erich Fromm 1900de Frankfurt-am-Meinde doğdu. Heidelberg, Frankfurt ve Münih Üniversitelerinde ruhbilim ve toplumbilim okudu; 1922de Heidelberg Üniversitesinden doktorasını aldı. Münihte ruh hekimliği ve ruhbilim konularında çalışmalarını sürdürdükten sonra Berlin Ruh çözümleme enstitüsünde eğitim görerek burayı 1931de bitirdi.
Dr. Fromm 1933te Chicago Ruh çözümleme Enstitüsünün çağrısı üzerine Amerika Birleşik Devletlerine gitti. 1934te, Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsüyle birlikte New Yorka taşındı; 1938e dek bu Enstitünün üyesi olarak kaldı. Sonra özel olarak çalışmaya başladı ve Columbia Üniversitesinde dersler verdi. 1946da William Allonson White Ruh hekimliği, Ruh çözümleme ve Ruhbilim Enstitüsünün ilk kurucularından biri oldu. Yale, New York Üniversitesi, Bonnington College ve Michigan Devlet Üniversitesinde de dersler verdi.
1949da Ulusal Özerk Meksika Üniversitesinde kendisine önerilen profesörlüğü kabul etti; Üniversitedeki Tıp Okulunun Lisans Üstü Bölümüne bağlı Ruh çözümleme Bölümünü kurdu; 1965te emekliye ayrıldıktan sonra burada kendisine onursal profesörlük önerildi. Dr. Fromm 1980 yılında uzun süredir yaşamakta olduğu İsviçrede öldü.
Martin Heidegger, 26 Eylül 1889 tarihinde Almanya’nın Baden eyaletinin Messkirch kasabasında bir Katolik zangoçun (Kilisede çan çalan görevli) oğlu olarak dünyaya geldi. Küçüklüğünde dine ve felsefeye olan ilgisi dolayısıyla liseden sonra rahip adayı olarak Cizvitlere katıldı ve teoloji eğitimi aldı. Freiburg Üniversitesi’nde Katolik İlahiyatı ve Hristiyan felsefesi okudu.
1914 yılında “Psikolojizmde Yargı Kuramı” adlı doktora tezini yayımlayarak insana ilişkin temel araştırma alanlarında felsefeye karşı psikolojinin etkili olmasını savundu. Bu konuda hocası ve Fenomenolojinin kurucusu olan Edmund Husserl’den etkilenerek kaygı, düşünme, merak, sıkıntı, saygı gibi durumlar üzerine yazdıklarını psikolojik değil felsefi düzeyde ele aldı. 1923 yılında Marburg’da profesör oldu. 1927 yılında da en ünlü yapıtı ve tek derli toplu kitabı olan Sein und Zeit (Varlık ve Zaman)ı yayımladı. Bu kitapta temel amacı Varlık (Sein, Being) sorunu üzerine düşünerek varlığın anlamı, varlığın nasıl olup da var olabildiği, varlığın varoluşunu nasıl ortaya çıkardığı, insanın diğer varolanlar arasında nasıl olup da kendi varlığını anlayabildiği gibi soruları ortaya atarak felsefenin tekrar varlığa yönelmesine katkıda bulunmaktı. O, bu konuları zaman, ölüm, korku, hiçlik, kaygı gibi kavramlar çerçevesinde ele alıyor. En temel kavramı Dasein olup buna, “kendini anlayabildiği kadarıyla insan, burada bulunan insan” anlamı veriyor. Bu kitapta Heidegger, 2000 yıllık kökeni olan Batı Felsefesini temelinden eleştiriyor ve onu metafizik olmakla, 2000 yıldır metafizik bir yöntemi kullanmakla suçluyordu. Beklendiği gibi oldu ve kitap büyük yankı yaptı. Heidegger ayrıca, teknik, sanat, şiir, tarih ve tarihsellik konuları üzerine de kafa yoruyor.
1927 yılında Varlık ve Zaman yayımlandıktan birkaç yıl sonra Heidegger’in düşüncelerinde dönüş (kehre) adı verilen bir değişme görüldü. Heidegger, 1933 yılında siyasal olayların rüzgarına kapılarak Nazi Partisi‘ne girdi ve aynı yılın Nisan ayında Freiburg Üniversitesi’ne rektör oldu.*
Heidegger’in bu düşünsel dönüşümü ışığında Nazi Partisi’ne girişi daha sonra büyük tartışmalara yol açacak, yanlış yaptığını itiraf etmesine ve benimsemiş olduğu faşist eğilimi terkettiğini açıklamasına rağmen ölene kadar bunun etkisini hissedecektir.
Heidegger, 10 ay süren rektörlük görevinden Nazi aleyhtarı iki dekanın görevden alınmasını ve üniversitedeki Yahudi aleyhtarı kampanyayı protesto ederek istifa etti. Bunun ardından ders vermesi ve kitaplarının okunması bir süre yasaklandı. 1936 yılından itibaren Nietzsche üzerine dersler vermeye başladı. 1945’te de bu sefer, daha önce Nazilere yakınlık gösterdiği için Fransız işgal kuvvetlerince üniversiteden uzaklaştırıldı. 1950 yılında görevine geri dönebildi.
Heidegger, betimleyici psikoloji görüşleriyle tanınan Franz Brentano’nun etkisiyle tüm yaşamı boyunca “olmak” (to be, sein, etre) fiilinin çeşitli kullanım biçimlerinin ardında temel bir anlamın yatma olasılığı üzerinde durdu. Düşünce ve ilgilerinin oluşumunda Eski Yunan düşünürlerinden Parmenides ve Aristoteles’in; Gnostiklerin; modern varoluşçuluğun kurucularından Danimarkalı filozof Kierkegaard’ın; insan ve tarih bilimleri üzerinde yeni bir çığır açan ve açıklamaya değil “anlama”ya dayalı antropoloji yöntemini öneren Wilhelm Dilthey’in ve tabii Edmund Husserl’in olumlu ya da olumsuz etkileri görülmüştür. Ancak O, bunların hepsinden farklılaşan bir düşünce geliştirmiştir. Varlık ve Zaman yayımlanınca varoluşçuluk (existentialism) akım içinde değerlendirildi ise de tam anlamıyla bir varoluşçu düşünür değildir. Kendisi “varlık felsefesi” içerisinde ele alınmalıdır. Heidegger, 26 Mayıs 1976 tarihinde yine Messkirch kasabasında öldü.
*O’nu Nazilere yaklaştıran ve kehre olarak anılmasına yol açan değişiklikleri şöyle özetlenebilir:
– Önceden reddettiği “halk tini” kavramını benimsiyor ve Hegel ile aynı çizgiye geliyordu bu hususta. Artık hakikat, bir halkın hakikatidir.
-Büyük yaratıcılar, devlet önderleri yarı-tanrısal varlıklardır (Hölderlin’deki yarı-tanrı anlayışından mülhem (ilham edilmiş, esinlenmiş) ).
-Önderler, büyük yaratıcılar, varolanın kendi varlığı içinde nereye yönlendiğini ve yönleneceğini bilirler, onlar varlığın hakikatini eylemleştirirler, olaylaştırırlar.
-Düşünme, şiir ve sanat etkinliği kendilerini yaratıcı önderlere ve devlete adamalıdır.
– Dasein’ımız, anlama yetisinin kendi düzleminde ele alamayacağı şeyleri de bilir. Bu nedenle Dasein’ın salt düşünsel ve şiirsel oluşu değil ancak eylemsel oluşu söz konusudur (Pöggeler, 1994:64-70).
21 Haziran 1905’te Paris’te doğdu. Babası o çok küçük yaştayken öldü ve annesi de ailesinin yanına döndü. Sartre, hep örnek çocuk olarak gösterildi. La Rochelle Lisesi’ne devam etti, ama olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi’nde verdi. Eğitimini Ecole Normale Supérieure’de, İsviçre’deki Fribourg Üniversitesi’nde ve Berlin’deki Fransız Enstitüsü’nde sürdürdü.
1929 yılında Simone de Beauvoir’la tanıştı. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı. 2. Dünya Savaşı sırasında, Almanlar tarafından hapse atıldı; hapisten çıktıktan sonra Direniş Hareketi’ne katıldı. “Sinekler” adlı tiyatro oyunu, onun Direniş Hareketi’nde olduğunu bilmeyen Almanların izniyle oynandı (1943). Aynı durum, “Varlık ve Hiçlik” adlı oyununda da meydana geldi (1943). Oyunlarının her ikisi de baskı karşıtıdır; “Varlık ve Hiçlik”te Sartre, ilk kez felsefesini ortaya koydu.
1945 yılında öğretmenliği bırakarak “Les Temps Modernes” adlı edebi-politik dergiyi kurdu. Kitaplarının çoğunda edebi ve politik sorunları işledi. Savaş sonrası dönemde özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkan Sartre, eleştirilerini saklamasa da SSCB’ye destek veriyor, Fransa’nın Cezayir’e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkanların başında geliyordu;Les Temps Modernes, sömürgelerdeki savaşlara karşı 1953’ten başlayıp, 1957’de yoğunlaşan bir savaş yürüttü.
Sartre, “121’lerin Bildirgesi”ni imzaladı, 1961-62 yılındaki büyük gösterilere katıldı. 1964 yılında Nobel Ödülü’nü geri çevirdi; böylesi bir ödülün, yapıtlarının bütünlüğünü zedeleyeceğini düşünüyordu. 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı’nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russel Mahkemesi’nin de başkanlığını yaptı.
1968 yılında, Sovyetler’in Prag’a müdahalesinin ve Fransa’daki öğrenci hareketlerinin üzerine, Sovyet sosyalizmini ve kendi klasik aydın tutumunu sorgulamaya girişti. O dönemde Maocularla da bir yakınlaşması oldu. 1973 yılında Liberation’u kurdu.
1974 yılında gözleri büyük oranda görmez oldu, bu nedenle etkinliklerini yavaşlatarak, daha çok Doğu Ülkeleri üzerindeki baskıların sona erdirilmesi, insan haklarının korunması gibi konularda çalışmaya başladı. Pierre Victor’la (Benny Levy’nin takma adı), aydının rolü, bireyin tarihteki yeri, şiddet ve kardeşlik konuları hakkında “Pouvoir et liberté” adında bir yapıt hazırladı.
Siyasal etkinliklerinin, yazar tarafını bazen maskelemiş olmasına karşın, Sartre, son derece düzenli bir zihinsel çalışma yürüterek, gününün altı saatini yazmaya verdi. Edebi nesne Sartre’a göre “Yalnızca hareket halindeyken varolan bir topaçtır. Onu ortaya çıkarmak için, adına okumak denen somut bir eyleme ihtiyaç vardır.” Yazmak, okurun özgürlüğüne çağrıda bulunmaktır. Sartre, 15 Nisan 1980’de Paris’te öldü. Sartre’ın önemli kitapları arasında Özgürlüğün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvar sayılabilir; bunun yanı sıra, yayınlanmış ya da bitirilemeyerek yayınlanmamış birçok yapıtı vardır.
Sartre’ın adıyla birlikte anılan varoluşçuluk, aslında 17. yüzyıldan beri vardır; Blaise Pascal’le başlar; ama Sokrates’in felsefesinde, hatta İncil’de varoluşçuluğun izlerinin bulunduğu düşünülürse, Pascal’i varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul etmek de doğru olmaz. Soren Kierkegard ise, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Nietzsche, Heidegger ve tabii Sartre varoluşçudurlar. Camus ve Dostoyevski de, diğer çok ünlü varoluşçu yazarlardır.
Sartre, varoluşçuluğun iyimser bir felsefe olduğunu söyler; çünkü tüm insanlar birbirinin aynıdır; bir kahraman ya da bir alçak olmak tamamıyla onların elindedir; insan önceden-tanımlanmamıştır; ne bir kahraman olarak doğar, ne de bir alçak. Ama aynı felsefeye göre, insan varlığının durumuna da güvenmemelidir, çünkü o halde kalacağının hiçbir güvencesi yoktur. Özet olarak, Sartre insanın tek yazgısının, elinden geldiğince “bağımlı” olmak olduğunu söyler. Bu da, kendini bütünün içinde düşünebilmekten geçer.
12 Aralık 1916’da Hatay Reyhanlı’da doğdu. Hatay Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Öğrenimini tamamlayamadan Hatay’a döndü. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nâhiye müdürlüğü, Tercüme Kaleminde reis muâvinliği yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyâtı bölümünü bitirdi. Elâzığ Lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptı (1942-45). İstanbul Üniversitesi yabancı diller okulunda okutman olarak çalıştı (1946). 1955’te gözleri görmez oldu. Fakat talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 senesinde İstanbul Üniversitesinden emekli oldu. 13 Haziran 1987 günü İstanbul’da vefât etti.
Cemil Meriç’in ilk yazısı Hatay’da Yeni Gün Gazetesi’nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyâtı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Cemil Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo’dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Batı medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu. Sansüre ve anarşik edebiyâta şiddetle çattı.
Cemil Meriç 38 yaşında iken gözlerini kaybetti. O dönemden itibaren de çalışmalarını sürdürdü. doğrunun peşinde koşan bir cengaverdi sanki.
Cemil Meriç, miskinler tekkesi olarak kabul ettiği fildişi kulelerin dışındaki aydın olacakken, fildişi kuleye sığınmak zorunda kalır. Yıllarca fildişi kulesindedir, yıllarca yalnız. Kavganın dışındadır, fikir ve sanat kavgasının. Politikadan da, kurtarıcılığına inanmadığı için kaçar.
Cemil Meriçin yeri hep kütüphane oldu. Kütüphanesinde Don Kişot’luk yapar sanki. Argoya, arenaya, ateş hattına, politikaya hiç inmedi.
70li yıllarda fildişi kulesinden çıktı. Makalelerinde, yayımladığı eserlerde Asyanın Avrupa ile hesaplaşmasına tanık oluruz, 150 yıldır gölgeler aleminde yaşayan ve insanından kopan aydının trajedisini izleriz adım adım; kaypak, müphem, tarif edilmemiş, Avrupanın emellerini dile getiren ama bizim şuursuzca benimsediğimiz mefhumlar, ideolojiler, sloganlar… aydınlığa kavuşur tek tek gözlerimizin önünde.
Eserleri: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Hint Edebiyâtı, Saint Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir.
Aldığı ödülleri: Kırk Ambar adlı eseriyle “Türkiye Millî Kültür Vakfı” ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneğinin”Yılın Yazarı”, Kayseri Sanatçılar Derneğince, “İnceleme”, Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği “Yılın Fikir Eserleri” ödüllerini aldı.
CEMİL MERİÇ KRONOLOJİSİ
1877 Babası Mahmut Niyazi Bey’in yaklaşık doğum tarihi.
1912 Balkan Harbi sırasında ailesi Yunanistan/Dimetoka’dan Hatay’a göç eder.
1916 12 Aralık günü Hatay’ın Reyhanlı kazasında Hüseyin Cemil dünyaya gelir. İki de ablası vardır: Zehra ve Nadide. Bir-yedi yaş çocukluğu Antakya’da geçer. Babası aynı şehirde Ziraat Bankası müdürü, sonra da mahkeme reisidir.
1920 Birinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarla 1936 arası, Suriye Fransa’nın mandası altındadır. Misak-ı Milli dışında bırakılan Hatay’da da muhtar bir idare kurmuştur Fransa: Bağımsız İskenderun Sancağı.
1923 Babasının memuriyetten ayrılması üzerine Reyhanlı’ya dönerler. Aynı yıl Reyhanlı Rüştiyesi’nde okula başlar. Bu ilkokulda, üçüncü sınıftan itibaren Fransızca dersleri de okutmaktadır.
1928 İlkokulu bitirir, elindeki diplomanın adı: “Certificat d’études primaires”dir. Aynı yıl Antakya’ya gider ve Antakya Sultanîsi’nde ortaokula başlar. Eğitim Fransız kültürü ağırlıklıdır.
1933 Çalışkan bir öğrenci olmasına rağmen cebirden ikmale kalır, gözleri zayıftır ve sınıftaki tahtayı iyi görmemektedir, altı numara miyobu olduğu anlaşılır. Aynı yıl, yerel Yenigün gazetesinde ilk yazısı yayımlanır: “Geç kalmış bir muhasebe” (23.09.1933)
1934-1935 On birinci sınıfı, birinci bölüm bakaloryayı alarak bitirir; ama liseden mezun olamaz, çünkü aynı yıl, lise on iki sınıf olur ve ikinci bakalorya konur. Yani bir yıl önce on birinci sınıfı bitirenler üniversiteye girebilirken, onun on ikinci sınıfı da bitirmesi gerekir.
1935-36 On ikinci sınıf felsefe sınıfıdır, bu sınıftayken, milliyetçi tutumu, yayımlanan bir yazısı ve bu yazıda bazı hocalarına, onları yeteri kadar milliyetçi bulmadığı için sert çıkması (“Türk Genci”, Yıldız, (5.7.1935), parlak bir talebe olmasına rağmen ve mezuniyetine pek az bir zaman kala, ikinci bölüm bakaloryayı alamadan okulu terk zorunda kalmasıyla sonuçlanır. Okulu bitirdiğinde tahsiline Mülkiye’de devam edebilecekken, bu imkân da böylece ortadan kalkar.
1936-37 İstanbul’a gelir. Üniversiteye giremez. Bir süre pertevniyal lisesi 12. sınıfına devam eder. Hocaları, felsefede İhsan Kongar, tarihte Resat Ekrem Koçu, edebiyatta Keyise İdali, Fransızca’da Nurullah Ataç’tır. Kumkapı ve kadırga talebe yurtlarında kalır. Nazım Hikmet ve Kerem Sadi ile tanışır. Onlar için kendi imzasını kullanmadan iki kitap çevirir Türkçe’ye: Gaston Jèze’in maliye ile ilgili 400 sayfalık bir kitabı ile Stalin’in “Pratik ve Teori” adlı kitabı. Vaad edilen tercüme paralarını alamaz.
1937 İstanbul’da geçinebilmesi zordur, Mayıs ayında vapurla İskenderun’a dönmek mecburiyetinde kalır. Aynı yıl İskenderun’un Haymeseki adlı köyünde dokuz ay kadar ilkokul öğretmenliği yapar, hemen hiç öğrencisi yoktur. Aynı yıl İskenderun Tercüme Bürosu’na sınavla reis muavini olur, Türkçe basını Fransızca’ya çeviren bir ekibin başındadır. Beş altı ay kadar bu işte kalır.
1938 Hatay bağımsız bir cumhuriyet olmaktadır. Türkiye’nin sancaktaki idare amirlerinin Türk olması için Fransızlar nezdindeki girişimi sonucu, Fransızlar tarafından Aktepe’ye nahiye müdürü tayin edilir. Sadece yirmi iki gün süren bir memuriyet. İşine Hatay Valiliği’nden gelen bir telefonla son verilir. Reyhanlı’ya dönüp Batı Ayrancı köyünde ilkokul öğretmenliğine başlar. Türk Hava Kurumu’nda sekreterlik, Belediyede katiplik gibi geçici görevlerde de bulunur.
1939 Nisan ayında tevkif edilir, üç yüz kadar kitabına ve dergi koleksiyonlarına el konur. Antakya’ya götürülür, Hatay hükümetini devirmek suçundan idam talebiyle yargılanır, iki ay sonra beraat eder. Aynı yıl 29 Haziran’da Hatay Türkiye’ye katılır.
1940 Tekrar İstanbul’dadır. Bir arkadaşından İstanbul’da Yabancı Diller Okulu’na burslu talebe alındığını, oraya girebileceğini öğrenmiştir. Okula müracaat eder, giriş sınavını kazanıp iki yıl okur, iki yıl da Fransa’ya staja gönderilecektir. Tarlabaşı’nda bir pansiyonda kalmaktadır. Elit, Nisvaz gibi zamanın sanatçı ve aydınlarının bir araya geldiği kahvelere devam eder bir süre.
1941 İstanbul’daki ilk yazısı “İnsan” dergisinde yayımlanır: “Honoré de Balzac”
1942 İkinci Dünya Savaşı yüzünden Yabanci Diller Okulu öğrencileri Avrupa’ya gönderilemez, mecburi hizmeti vardır, kurada şansına Elazığ çıkar. Aynı yıl Elazığ’a gitmeden az önce tarih ve coğrafya ögretmeni olan Fevziye Menteşoğlu ile tanışır ve 19 Mart günü evlenir, eşi İstanbul’ludur. Aynı yıl, Haziran ayında babası ölür. Aynı yıl, 29 Ekim’de Elazığ Lisesi’nde Fransızca öğretmenliğine başlar.
1942-43 “Ayın Bibliyografyası” adlı dergide tercüme tenkitleri yayımlanır.
1943 Elazığ Askeri Hastanesi’nce düzenlenen bir kurul raporuna göre, her iki gözündeki yüksek ve ‘müterakki’ miyop askerlik yapmasına engeldir, askerlikten muaf tutulur. Aynı yıl, ilk kitabi yayımlanır, Balzac’dan bir çeviridir bu: “Altın Gözlü Kız” (Üniversite Kitabevi), 189 sayfalık kitabın 74 sayfası Balzac’la ilgili bir incelemenin yer aldığı önsözdür.
1944-47 arası, dönemin çeşitli dergilerinde (“Yurt ve Dünya”, “Yücel”, “Gün”, “Amaç”)özellikle Fransız edebiyatı ve düşüncesi üzerine incelemeler, daha da çok tercüme tenkitleri yazar.
1945 Şubat, Elazığ’daki stajyer ögretmenlik görevinden, iki sene dört ay sonra ayrılır. Eşinin Elazığ’a tayini çıkmadığı gibi, eşi burada iki de çocuk kaybetmiştir. Ancak İstanbul’da doğum yapabileceğinin anlaşılması üzerine İstanbul’dadır ve yedi aylık hamiledir. Tıp Fakültesi’nden gözlerinin yorgun olması nedeniyle aldığı rapora rağmen Bakanlıkça izinli de sayılmayınca istifa eder. Aynı yıl, 1 Nisan’da bir oğlu dünyaya gelir, ismini Mahmut Ali koyar. Aynı yıl, Balzac’dan iki çevirisi çıkar: “Otuzundaki Kadın” (A. Bolat Yayınevi, 168 sayfa) ve “Onüçlerin Romanı (Ferragus)” (Yüksel Yayınevi), 157 sayfanın 28 sayfası önsöz.
1946 16 Aralık, bir kızı gelir dünyaya: Ümit. Aynı yıl bir çevirisi daha basılır, hep Balzac’tan: “Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti” (İnkilap Yayınevi), 471 sayfa, 17 sayfalık bir önsöz. Aynı yıl, Aralık ayının son günlerinde sınavla İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde Fransızca okutmanı olur.
1947 Bir yıl kadar “Yirminci Asır” dergisinde yazar. 1947-53 yılları arasında makale yazmaya ara vermiş gibidir. 1953’te aynı dergide bir kaç makalesi daha yayımlanacaktır.
1948 Victor Hugo’nun “Hernani” adlı piyesinin manzum olarak tercümesi Milli Eğitim Bakanlığı tarafından kendisine verilir. 1949-50-51 tarihlerini taşıyan ve çeşitli okuma notlarından oluşan bir defter doldurur. Aynı zamanda yogun bir dosyalama ve fişleme çalışması içindedir. İlgisini çeken her konuda malzeme biriktirmektedir.
1951 Muafiyet imtihanına girecek Hukuk Fakültesi ögrencileri için, F. H. Saymen ve Mösyö Louat ile 43 sayfalık bir Fransızca “Yardımcı Metinler” kitapçığı hazırlar (Yabancı Diller Okulu, Fakülteler Matbaası). Aynı yıl Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne doktora ögrencisi olarak kaydolur.
1952-53 İstanbul Işık Lisesi’ne Fransızca öğretmeni olur.
1952-54 arası aldığı okuma notlarıyla iki defter daha doldurur.
1953-54 Yabancı dil okutmanlığına paralel olarak lise öğretmenliğini sürdürür.
1954 İlkbahar aylarında gözlerini kaybeder. Aynı yıl, yaz ayları boyunca İstanbul Cerrahpaşa Hastanesi’nde yatar, birkaç başarısız göz ameliyatı geçirir. Bir gözünde retina tabakası çatlamıştır, diğerine katarakt sonucu perde inmiştir. Ameliyatlara yurt dışından devam edilmesinin uygun olacağı sonucuna varılır.
1955 21 Ocak, Denizyollarının Tarsus vapuruyla, tek başına İstanbul’dan Marsilya’ya, oradan da Paris’e gider. Fakülte tarafından “tetkikatta bulunmak üzere” Avrupa’ya seyahate gönderiliyor kabul edilerek, yola çıkabılmişse de amaç Paris’te ünlü “Quinze-Vingts” (Kenzven) Hastanesi’nde ameliyat olabilmektir. Ocak sonuyla Temmuz ayı arasında birçok ameliyat geçirir, fakat gözdeki yüksek tansiyon ve kanama yüzünden son ameliyatlar yapılamaz, yurda dönmek mecburiyetinde kalır. Bir daha ameliyat olmayacak ve artık hayatının sonuna kadar göremeyecektir. 7 Temmuz günü uçakla Yeşilköy Havaalanı’na iner. Aynı yıl, Hatay’da oturan annesi Zeynep Hanım vefat eder. Aynı yıl jurnal tutmaya ve “Quinze-Vingts Geceleri” isimli bir roman yazmaya başlar, her ikisine de devam etmez.
1956 V. Hugo’nun “Sefiller” adlı eserini, sonra da H. Taine’in “Sanatın Felsefesi” adlı kitabını Türkçe’ye çevirmek talebi Maarif Vekaleti’nce geri çevrilir. Üç ay kadar sonra, Vekalaetten gelen bir yaziyla, J. J. Rousseau’nun “Emil” adlı eserini çevirmesi uygun görülür, çeviriye başlar. Yaptigi çalisma yarim kalmis titiz bir çeviri örnegidir. Aynı yılın Aralık ayında “Hernani” çevirisi, Maarif Vekaleti’nin “Klasikler” dizisi arasında yayımlanır.
1957 O yılın tiyatro sezonu için İstanbul Şehir Tiyatroları’nda “Hernani”nin temsili uygun görülmüş ve sahne çalısmaları tamamlanmış gibiyken “mühim bir sebepten dolayi daha sonra sahneye konacaktır” gerekçesiyle eser, son anda programdan kaldırılır ve bir daha da temsili söz konusu olmaz.
1959 Fransızca öğrenecekler için bir Fransız dili grameri hazırlar. Yaklaşık 100 daktilo sayfası tutan bu çalışması basılmaz. Aynı yıl, Hügo’nun “Sefiller” adlı eserini Türkçe’ye çevirmesi Bakanlıkça uygun görülür. Ne var ki Hint düşünce si ve edebiyatiyla ilgili geniş kapsamlı bir çalışma bütün zamanını almaktadır, çeviriye başlar ama devam etmekten vazgeçer.
1961 Eşi ağır bir rahatsızlık geçirse de hemen tamamen iyileşir.
1963 “Hint Edebiyatı”nın yazılması biter, eser baskıya hazırdır. Aynı yıl, yılbaşından itibaren düzenli olarak jurnal tutmaya başlar, “Jurnal”ine 64 ve 65 yıllarında da devam eder, bu dönemde “Mektuplar”la zenginleşen Jurnal, aralıklarla da olsa 1983 yılı ortalarına kadar sürecektir. Aynı yıl, Antakya’da İngilizce ögretmeni Lamia Çataloglu ile tanışır. Bu tanışma hayatının sonuna kadar sürecek bir dostluğa dönüşür. Aynı yıl, Edebiyat Fakültesi sosyoloji bölümünde, hem sosyoloji öğrencilerine hem de çeşitli fakültelerden derslerini izlemeye gelen öğrencilere sosyoloji ve kültür tarihi dersleri verir, bu dersler çok düzenli olmasa da emekliliğine kadar sürecektir.
1964 Bir yıl kadar bastırılamayan “Hint Edebiyati”, sonunda yayımlanır (Dönem Yayınları, 266 s.).
1965 1953 yılından sonra ilk kez “Dönem” ve “Çağrı” dergilerinde makaleleri çıkar.
1966 Victor Hugo’dan, Mahmut Sait Kılıççı ile beraber manzum olarak çevirdiği “Marion de Lorme” basılır (M.E.B. Yayınları, 192 s.). Aynı yıl, Hugo’dan yapmış olduğu “Hernani” çevirisi ikinci kez basılır (M.E.B. Yayınları, 184 s.).
1967 Makale yazmayı “Yeni İnsan” ve “Hisar” dergilerinde sürdürür. “Hisar”daki yazıları aralıklarla da olsa on yılı aşkın bir süre devam edecektir. “Saint-Simon İlk Sosyolog, İlk Sosyalist” bu yıl basılır. (Çan Yayınları, 143 s.). Aynı yıl, A. Meillet ile M. Lejeune’ün Encyclopédie Française’deki bir yazısını “Dillerin Yapısı ve Gelişmesi” başlığı altında, talebesi Berke Vardar ile Türkçe’ye çevirirler. (Dönem Yayınları, 86 s.).
1969 “Sosyalizm ve Sosyoloji Tarihinde Pierre Joseph Proudhon” adlı bir çalışması Fakülteler Matbaası’nda basılır. (Türkiye Harsi ve İctimai Araştırmalar Derneği, sayı 101, 23 s.).
1970 1968’de İ.Ü.E.F. Sosyoloji dergisinde çıkan “İdeoloji” ile ilgili bir başka çalışması (sayı 21-22), bir kitapçık halinde yayımlanır (Fakülteler Matbaası, 23 s.).
1973 Balzac’tan çevirmiş olduğu “Kibar Fahişelerin İhtişam ve Sefaleti” adlı eser, ikinci defa, “İhtisam ve Sefalet (Vautrin)” adıyla gözden geçirilip basılır (Ötüken Yayınevi, 543 s.).
1974 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransızca okutmanlığından emekli olur. Görmemesine ve oldukça zor çalışma kosullarına ragmen hocalık görevini sonuna kadar sürdürmüştür. Aynı yılın Nisan ayında bir erkek torunu dünyaya gelir, 58 yaşında dede olmuştur. Aynı yıl, Bu Ülke yayımlanır (Ötüken Yayınevi, 170 s.). “Ümranlar Uygarlığa” adlı eseri de bu yil basılır (Ötüken Yayinevi, 371 s.) ve Türkiye Milli Kültür Vakfı’ndan “fikir dalında” ödül alır. Aynı yıldan itibaren “Türk Edebiyatı”, “Kubbealtı Akademi” ve “Orta Doğu” gazetesinde yazıları çıkmaya başlar.
1975 “Bu Ülke” ikinci baskıyı yapar. (Ötüken Yayınevi, 200 s.). Aynı yılın Haziran ayında bir erkek torun sahibi daha olur.
1976 “Bu Ülke” ilavelerle üçüncü defa basılır (Ötüken Yayınevi, 244 s.). Aynı yıl, “Hint Edebiyatı” adlı eserı, “Hint ve Batı” başlıklı bir bölümün de eklenmesiyle “Bir Dünyanın Esiğinde” adıyla ikinci kez basılır (Ötüken Yayınevi, 344 s.).
1977 “Pınar”, “Köprü”, “Gerçek” dergilerinde makaleleri çıkar, en çok da “Pınar”da yazar. “Ümrandan Uygarlığa”nın ikinci baskısı yapılır (Ötüken Yayınevi, 366 s.).
1978 “Mağaradakiler” adlı eseri yayımlanır (Ötüken Yayınevi, 352 s.). Aynı yıl Mart ayında televizyonun birinci kanalında roman üzerine bir söyleşisi yayımlanır. 1978-84 yılları arasında, çoğu Kubbealtı Cemiyeti’nde olmak üzere yılda üç dört kere konferans verir.
1979 “Bir Dünyanın Eşiğinde” üçüncü baskısını yapar (Ötüken Yayınevi, 352 s.). “Bu Ülke” yeni ilavelerle dördüncü kez basılır (Ötüken Yayinevi, 275 s.). Aynı yıl “Hareket” dergisinde de yazmaya başlar.
1980 “Kırk Ambar”ı çıkarır Cemil Meriç (Ötüken Yayınevi, 487 s.). Aynı yıl eser, Türkiye Milli Kültür Vakfı Ödülü’ne layık görülür. Aynı yıl “Magaradakiler” ikinci baskısını yapar (Ötüken Yayınevi, 326 s.). Uriel Heyd’den “Ziya Gökalp, Türk Milliyetçiliğinin Temelleri” isimli kitabı çevirir (Sebil Yayınevi, 134 s.). “Milli Eğitim ve Kültür” dergisinde ve “Yeni Devir” gazetesinde makaleleri yayımlanmaktadır.
1981 “Bir Facianın Hikayesi” Ankara’da bir yayınevi tarafından basılır (Ümran Yayıınları, 167 s.). Thornton Wilder’in “Köprüden Düşenler” adlı kitabını Lamia Çataloğlu ile birlikte İngilizce’den Türkçe’ye çevirirler (Tur Yayınları, 112 s.). Aynı yıl, Ankara Yazarlar Birliği Derneği tarafından “yılın yazarı” seçilir.
1982 Kayseri Sanatçılar Derneği’nden, inceleme dalında bir ödül alır. Aynı yıl, 15 Ocak Nişantaşı Akademi Kitabevi’nde bir imza günü düzenlenir. İlk kez okuyucusuyla buluşur. Aynı yıl, 30 Ocak’ta “Cemil Meriç’le Türk kültüründeki değişmeler hakkında bir söyleşi” başlığını taşıyan bir televizyon programına katılır.
1983 Maxime Rodinson’un “Batıyı Büyüleyen İslam” adlı eserini dilimize kazandırır (Pınar Yayınları, 233 s.). Aynı yıl İletişim Yayınları’nın çıkardığı “Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi’ne makaleler yazar. 7 Mart günü 41 yıllık bir beraberlikten sonra eşini kaybeder. Aynı yıl TÜYAP Kitap Fuarı’nda kitaplarını imzalar.
1984 “Işık Dogudan Gelir” adlı kitabı yayımlanır (Pınar Yayınları, 233 s.). Aynı yılın Ağustos ayında bir beyin kanaması geçirir: sol hemipleji sonucu sol tarafına felç iner. Cerrahpaşa Hastanesi’nde üç ay süren bir tedaviden sonra taburcu olur.
1985 “Bu Ülke” Entelektüel Bir Otobiyografi ve Cemil Meriç Kronolojisini de içeren 63 sayfalık bir giriş bölümüyle beşinci kez basılır (İletişim Yayınları, 285 s.). “Kültürden İrfana” adlı eseri İnsan Yayınları arasında çıkar (405 s.). Aynı yayıneviyle bütün eserlerinin basılması konusunda imzalanan sözleşmeye rağmen diğer eserleri basılmaz.
1986 İletisim Yayınları’nın bu kez de “Tanzimattan Cumhuriyet’e Türkiye Ansiklopedisi”nde makaleleri yer alır.
1987 13 Haziran günü, kendisini yatağa mahkum eden uzunca bir hastalıktan sonra, 71 yaşında hayata gözlerini yumar. Karacaahmet mezarlığına eşinin yanına defnedilir. (Ada 8, No 890). Aynı yıl, ölümünden bir ay kadar önce, televizyonun birinci, kanalında, TRT tarafından hazırlatılan: “Sanatımızdan Portreler: Cemil Meriç” adlı bir belgesel yayımlanır. Ölümü üzerine aynı belgesel bir kere daha ekrana gelecektir. Aynı yıl, Dönemli Yayıncılık’la Cemil Meriç’in varisleri arasında, bütün eserlerinin basılması konusunda bir sözleşme imzalanır, iki eserinin yayına hazırlanıp baskıya verilmesi aşamasında, yayınevinin kapanması üzerine bu girişim sonuçsuz kalır.
Hayatının sonuna yaklaşmış bir insan olarak, zaten çoktan beri kaybettiğim yaşama sevincini, bu sınıflar üstü hakikatlerin taharrisinde buluyorum. Bu itibarla, mezarların ötesinden seslenir gibi seslenebilirim çağıma, daha doğrusu ülkeme. Ama okunur muyum, sesim duyulur mu? Meşhur bir adam da değilim, kalabalığın benimsediği edebi bir nevi de temsil etmiyorum. Ne romancıyım, ne şair, ne tarihçi. Sadece dürüstüm, çok okudum, çok düşündüm. Beşeri ihtiraslardan uzaklaşmışım: Bütün bu vasıflar bir düşünce adamının hamurunu yapar..
Cemil Meriç
1989 Cemil Meriç için, 13 Haziran günü Cağaloğlu Basın Müzesi’nde düzenlenen ikinci ölüm yıldönümü anma toplantısında yapılan çesitli konuşmalar, Hüriyet Gösreti’nin Eylül ayı sayısıyla birlikte çıkan Cemil Meriç ekinde yayınlanır.
1991 Dördüncü Ölüm yıldönümü dolayısıyla, Hatay Kültür Müdürlüğü ve İLESAM tarafından Antakya’da, “Türk Fikir Hayatında Cemil Meriç’in Yeri” konulu bir panel düzenlenir. Paneldeki konuşmalar, Mehmet Tekin tarafından “Cemil Meriç: Şair, filozof, yazar” adını taşıyan bir kitapçıkta toplanır (Antakya, 94 s.).
1992 Ocak ayında, Cemil Meriç’in bütün eserlerinin bir Külliyet halinde basılması konusunda, İletişim Yayınları ile Cemil Meriç’in varisleri olan çocukları arasında bir nesir sözleşmesi düzenlenir. Bu sözleşmeye göre, Cemil Meriç’in basılmış bütün telif eserleri, basılmamış “Jurnal” ve “Mektuplar”ı, çeviri eserleri ve yine basılmamış ders notları,konferansları, diğer yazıları yayınevince yayımlanacaktır. Cemil Meriç’in beşinci ölüm yıldönümünde “İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü Öğrenci Kültür Merkezi Edebiyat Kulübü” tarafından bir anma günü düzenlenir.
Bütün insanlık tarihinin en saygın kişilerinden birisi olarak tanınan Sokrates de aslında bir sofist*tir. Atina’da doğmuş (M.Ö. 470) ve iyi bir eğitim görmüştür. Babası, onu kendi mesleğinde, yani bir heykeltıraş olarak yetiştirmek istediği halde, Sokrates felsefeye ilgi duymuştur. Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartışmaların yapıldığı bir ortam içinde böyle bir istek gayet doğaldı. Sokrates, aritmetik, geometri, astronomi ve politikaya ilişkin yeterli düzeyde bilgiye sahipti. Çok basit bir yaşam sürmüştü. Her ne kadar görüşlerinin çok etkili olduğu kabul edilmişse de, hiçbir yapıt kaleme almamıştır. Onu iki öğrencisi, Platon ve Ksenofanes’in yazdıklarından tanımaktayız.
Sokrates diğer sofistlerden çok farklıydı. Düzenli bir öğretim yapmıyor ve öğrencilerinden ücret almıyordu. “Kendini bil!” ilkesi doğrultusunda, düşünürlerin bakışlarını evrenden insana çevirmişti. Evreni anlamlandırmadan önce kendimizi anlamlandıralım; “Biz kimiz?” bu sorunun yanıtını verelim diyordu. Bu nedenle, yalnızca bir tarlayı ölçebilecek düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik problemleriyle uğraşmanın yararsız olduğuna işaret ediyordu. Ona göre, insanlara, pratik ahlâk kurallarını öğretmek daha isabetli olacaktı. Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamalı bilim tartışmasını da açmış oluyordu.
Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamları belirlenmemiş kavramların ve terimlerin kullanılmasının sakıncalarına temas etmiştir. Her çeşit bilgide, kavramların ve terimlerin açık ve seçik bir biçimde tanımlamalarının yapılması gerektiğini savunmuş olması, dolaylı yoldan da olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkıda bulunmuştur.
*Sofistler:Yunan aydınlanmasının düşünürleri olan sofistler, inanç üzerinden yükselen geleneksel Yunan düşünüşüne karşın herşeyi akıl süzgecinden geçirme yolunu tutmuşlardır. “Bütün şeylerin ölçüsü insandır” diyen Protagoras, “Hiçbir şey yoktur, varsa bile kavranılamaz, kavranılır olsa da öteki insanlara bildirilemez ve anlatılamaz” diyen Georgias’ı “tabiattan hepimiz her şey’de aynı yaratılmışsızdır, Hellen olsun, barbar olsun.” diyen Antiphon, “Hak kudretlinindir” diyen Thrasymakhos’tır.