Konfüçyüs

Haziran 30th, 2012

Büyük Çin bilgesi, filozof, siyasal yönetici ve Çin tarihinde resmi din olarak kabul edilen öğretilerin kuramcısı Konfüçyüs, M.Ö 551 yılında, Lu kentinde -şimdiki Shantung eyaletinde- doğdu. Chou hanedanlığı döneminde (M.Ö. 1027-256), Hristiyanlığın doğuşundan yaklaşık beş yüz yıl önce yaşadı. Küçük yaşlardayken babası ölünce, annesi tarafından mütevazı koşullarda büyütüldü.

Ambar bekçiliği ve kamu arazisi yöneticiliği yaptı ama asıl isteği, Chou hanedanlığının ilk zamanlarına özgü ahlak değerlerini yaymak, bu hanedanlığın kuruluş döneminde hüküm süren iki kralın, Wen ile Wu’nun ülkülerini yeniden canlandırmaktı. Ama onun dönemi zorlu bir dönemdi. Chou hanedanlığının ilk yıllarının ayırıcı özelliği olan siyasal birlik, siyasal güç, hanedanlığı oluşturan kent devletleri arasındaki çatışmalarla, hanedanlıktan olmayan devletlerin yayılmacı saldırılarıyla, dağlarla vahşi bölgelerden gelen göçebe toplulukların akınlarıyla büyük ölçüde örselenmişti.

Konfüçyüs’ün kenti Lu işgalcilerin denetimi altına girmişti. Konfüçyüs, öğretisine yetke, nüfuz sağlayacak bir kamu görevine atanmayı başaramamıştı. Bundan ötürü, benzer beklentiler taşıyıp benzer güçlüklerle karşılaşan diğerleri gibi Konfüçyüs de, küçük bir öğrenci, izleyici topluluğunun eşliğinde gittiği saraylara, yöneticilere hizmet sunarak gezginci öğreticilik yapmaya başladı.

KONFÜÇYÜSÇÜLÜK

Giriş
“Denge Felsefesi”
Ahlâk ve Jen
Bilgi ve İnsan
Adların Düzeltilmesi
Konfüçyüs ve Eski Yunan
Tarihi Serüveni
Seçmeler

Konfüçyüs’ün yaşam öyküsüyle kişiliğinin de ona atfedilen öğretilerin ayrıntılarının da doğruluğundan emin olmak olanaklı değil. Kaynaklarda, onun ölümünden sonra geliştirilmiş, kuşkusuz pek çok yönüyle izleyicileri tarafından elden geçirilmiş, zenginleştirilmiş, yeniden düzenlenmiş karma açıklamalar vardır. Mevcut bilgilerdeki kimi iç tutarsızlığa, kimi vurgu farklılığına karşın, bilgi ile ahlaksal erdem arayışına tutkuyla inanan, tüm yaşamı boyunca dürüstlüğünü koruyan, kendini sadece öğretmeye adayan bir adama ait bütünlüklü çizgileri seçmek olanaklı. Benzer şekilde, Konfüçyüs’e atfedilen yazılı özdeyişlerin ona ait olup olmadığını saptamak da olanaklı değil. Konfüçyüs’e atfedilen deyişlerle düşüncelerin çoğu ”Konuşmalar” diye bilinen bir seçkide toplanmıştır.

Konfüçyüs düşüncesi, 1583’te Pekin’e yerleşen Cizvit misyonerleri, Çin bilgisi ile kültürünü özümseyip bu yeni bilgilerini Avrupa’ya aktarancıya kadar Batı dünyasında bilinmiyordu. K’ung Fu-tzu adını Latinceleştiren de bu Cizvitler olmuştu ve böylece bu büyük bilge, dünyanın pek çok yerinde Konfüçyüs adıyla tanındı.


GİRİŞ

Konfüçyüs’ün felsefesi, ahlak ile siyaset felsefesinin ağırlıkta olduğu bir felsefeydi. Bu felsefe, hep devinimli olmalarına karşın gök ile yerin birbirini dengeleyen güçler olduğu, ortak varoluşlarının uyumlu olduğu inanışına dayanıyordu. Konfüçyüs’e göre insan bu koşullara tabidir, evreni örnek alıp ona benzemeye çalışması gerekir. Orta Öğretisi’nde şunlar söylenir: “Bu denge, dünyadaki tüm insan edimlerinin çıktığı eşsiz köktür; bu uyum tüm edimlerin izlemesi gereken evrensel yoldur.”


DENGE FELSEFESİ VE CHOU HANEDANLIĞI

Konfüçyüs’ün uyumlu yaşam öğüdü, hoş, sessiz sakin akıp giden bir yaşam sürmek adına tutkularla duygulan tümüyle bastırmak gerektiği anlamına gelmiyordu. Konfüçyüs denge ile uyum arasında önemli bir fark görür. Dengenin, “zevk kızgınlık, keder neşe, coşup taşma duygularına” kapılmamak olduğunu, uyumunsa “bu duyguların hep tam zamanında ortaya çıkması” olduğunu söyler. Konfüçyüs’ün dönemindeki çok eski bir inanışa göre, yeryüzündeki yönetici, tanrı vekilidir; eğer barışı, uyumu sürdürmeyi hedeflemezse bu vekalet elinden alınır. Konfüçyüs, hayranlık duyduğu Chou hanedanlığının, İlahi onayı almış, dolayısıyla selefi zorba Shang hanedanlığının yerini almaya hak kazanmış bir kişi tarafından kurulduğuna inanır.

Konfüçyüs, Chou hanedanlığının ilk yıllarını -beş yüzyıl önceyi- bir altın çağ olarak adlandırır. O dönemin ülkülerini canlandırmanın, bu çatışma, hizipleşme çağında Çin’in birliğini yeniden sağlamanın yolu olduğunu; kendisinin de o eski değerlerin aktarıcısı olduğunu, ortaya yeni değerler koymadığını düşünüyordu.

Uyum, bütünlük, denge, Çin düşüncesinin içgüdüsel kabulleri olagelmiştir hep. Bu olgu,

Konfüçyüsçülük kadar Taoculuk ile Budacılığın da Çin kültürünün bir parçası olmasına karşın, bu üç güçlü akım arasında rekabetin pek az olmasını açıklar. Bu üçünün karşılıklı ilişkileri, bir Çin özdeyişiyle “üç din tek dindir” sözüyle apaçık betimlenmiştir. Her biri diğer ikisinin tamamlayıcısı gibidir; her biri, mevcut duruma en uygunları olduğu düşünüldüğünde kullanılır. Taoculuk ile Budacılık Konfüçyüsçülüğün büyük ölçüde göz ardı ettiği gizemcilik, tinsellik boyutlarını sağlamıştı. Konfüçyüsçülük de kamu yaşamı ile devlet yönetiminde esin kaynağı olmuştur.


AHLÂK VE JEN

Konfüçyüs’e göre tüm toplumsal, siyasal erdemler, temelde, genişletilmiş kişi erdemleriydi. Eğitim ahlak bilgisi edinmekti. Ama bu bilgi, belirli eylemlerle tutumların iyi olduğunu söyleyen bir bilgi olmakla kalmazdı; aynı zamanda uygulamada, deneyim aracılığıyla -iyi olmakla, iyiyi yapmakla- edinilen bir bilgiydi. Kişi hocasını örnek alarak öğrenir; başkalarına da, onlara örnek olarak öğretir. Konfüçyüs, böylesi bir eğitimin erken yaşlarda başlayıp, yaşam boyu sürmesi gerektiğini savunurdu.

Ahlaksal iyilik kavramının merkezinde “jen”, yani iyilikseverlik ya da insan sevgisi düşüncesi vardır. Çince’deki bu sözcüğün tam karşılığını bulmak güçtür. İnsanlar arasında kurulması gereken en iyi ilişki biçimini karşılamak üzere, kimi zaman ‘iyilikseverlik’ kimi zaman da ‘insancıllık’ diye yorumlanır. Doğuştan gelme bir yeteneğin alıştırmalarla güçlendirilmesiyle değil, kişinin kendini eğitme çabasıyla geliştirilen özel bir yetidir “jen”. Konfüçyüs, Konuşmalar’da “jen” ya da iyilikseverlik hakkında şöyle der: “Eğer gerçekten dilersek olur.” Konfüçyüs’e göre “jen”, ‘efendi’ ya da ‘üst insan’ dediği kimsenin en önemli, biricik sıfatıdır. Bu kişi öğrenmeye öylesine düşkündür ki, içtenlikli öğrenme uğraşı ona “yemek yemeyi unutturur”, “yaşlandığının farkına varmaz.”

İyilikseverlik, kişinin kendisine dönük ilgisinin, kendinden hoşnutluğunun üstesinden gelmesini gerektirir; iyilikseverliğin yolu; her yönüyle insan davranışlarını düzenleyen, örnek eylemlere ulaşmasında kişiye kılavuzluk etmek üzere tasarlanmış olan bir kurallar ya da ilkeler bütününe uymaktır. Bunların ayrıntıları hep aynıdır. Bunlar, işlem, eylem ve tüm törenlerin yanı sıra, jestlere, tavırlara, giysilere, devinimlere, yüz ifadelerine ilişkindir.

Konfüçyüs, gerçek iyilikseverlik ya da gerçek insancıllığın, gönül ile zihnin dışsal davranışlarla tutarlık gösterdiği bir kişi bütünlüğünü gerektirdiğini savunurdu.

Konfüçyüs, öngörülen ahlaksal bütünlüğün sonucu olan eylemi, yani hep yararın, öğretmenin amaçlandığı bir kişi ahlakını geliştirmekle oluşan bütünlüklü iyilikseverliğe ahlak bakımından uygunluk diye tanımlardı. Öğrenme sevdası, burada gereken kavrayış biçiminin edinilmesindeki temel öğedir. Konfüçyüs’e göre, “öğrenme sevdası olmaksızın iyilikseverlik sevdasına düşmek insanı aptal eder”; iyi niyetli olmak yetmez. Örneğin, cömert olduğunu göstermek için, varlığını ayırım yapmaksızın başkalarına dağıtmak yetmez.

Bilgi ile öğrenme, ahlaksal kavrayışı geliştirmeye yardımcı olur; kişi, böylece, cömertliğini nasıl gerçek bir iyiye göre yönlendireceğini görebilir. Bilgi, öğrenme, deneyim, kişinin yaşamda nelerin değiştirilemez olduğunu görmesine, bunları çabayla değiştirilebilir olanlardan ayırmasına yardım eder. Konuşmaların sonunda şunlar söylenir: Konfüçyüs dedi ki ‘Yazgı anlaşılmadıkça iyiliksever olmak da olanaklı değildir’ Konfüçyüsçü öğretide yazgı değişmezleri yönetir, yani yaşam süresi, ölümlülük gibi şeylere ilişkindir. Değişmez zorunluluklar hakkında düşünmek, kişinin bunları değiştirmeye çalışmanın boşuna olduğunu kabul etmesini, çabayı geliştirilebilir olanla, yani ahlak yetileriyle, ahlak anlayışıyla uğraşmaya yöneltmenin daha iyi olacağının ayrımına varmasını sağlar.


BİLGİ VE İNSAN

Konfüçyüs, en iyi insanın bilge insan olduğu kanısındadır, ama kendisini bir bilge olarak görmez; pek az insanın bilge olmayı başardığını düşünür. Seçmeler’de “bir bilgeye rast gelmekten umudu kestiği”ni söyler. Efendi kusursuzlukta bilgeden sonra gelir, günlük yaşamda etkisi en çok duyulan da efendidir. Konuşmalar’da örnek olma özelliği ayrıntılarıyla anlatılan efendi, “dünya işlerinde… ahlaksal olanın tarafını” tutandır. Efendi, başkalarının mutluluğu için gösterdiği içten ilgide açığa çıkan ahlaksal yetkinliğinden ötürü, buyruk verebilir, itaat görebilir.

Konfüçyüs, yöneticilere “eğer siz iyiyi isterseniz, insanlar da iyi olur” der. Ayrıca, insanın insan olarak kalacağını, “efendinin doğasının yel, sıradan insanın doğasının da ot gibi olduğunu; yel estiğinde otların hep eğildiğini”; bundan ötürü de yönetimin, daima, her üyesinin açıkça belirlenmiş bir role sahip olduğu bir toplumda yetkesini iyilikseverlikle kullanan bir yönetici topluluğunun elinde olduğunu savunurdu.

Konfüçyüs insanların doğuştan eşit olduğuna inanırdı; eğitime ilişkin tüm görüşlerinin altında yatan, sonraki yüzyıllarda Çin’in eğitim siyasetini etkileyen onun bu inancıydı.


ADLARIN DÜZELTİLMESİ

Konuşmalar’da ‘adların düzeltilmesi’ diye anılan Konfüçyüs öğretisi ilginç felsefi sonuçlara varır. Konfüçyüs, kendi döneminde ‘efendi’ denilen kimseler eskiden öngörülmüş efendilik betimine göre davranmadığı için kaygılanırdı. “İnsancıllığı terk etmiş efendi, bu adı nasıl taşıyabilir?” diye sorar; yönetmenin doğru davranan kişiler için kolay bir iş olduğunu, böylece “prensin prens, bakanın bakan, babanın baba, oğulun da oğul” olacağını söylerdi.

Geçmişin, ataların yüceltilmesi, töremlere gösterilen büyük ilgi, evlatlık görevi ile baba oğul ilişkisinin öneminin ısrarla vurgulanması, Konfüçyüsçülüğün Batı geleneğine aykırı düşebilecek yönleridir. Gene de, Batı tüm bu yönelimlere -aile bağları ile büyüklere saygıya; adetlere, uylaşımlara, törenlere değer vermeye; ılımlılığın, sakinimin ölçülü bir alçakgönüllülüğün ahlaksal önemine- bir ölçüde aşinadır. Konfüçyüs’ün bakış açısını anlamamak, onun değerleri ile uygulamalarının birçoğunun evrensel olduğunu görmemek olanaksızdır.


KONFÜÇYÜS VE ESKİ YUNAN

Konfüçyüsçü düşünce ile eski Yunan’da, M.Ö. 6.-5. yüzyıllarda ortaya çıkan Sokrates öncesi filozoflarının kimi düşüncesi’ arasında büyük benzerlikler vardır. Bu filozoflardan Anaximenes (M.Ö. 585-528) insan ruhu ile doğanın, bir bütün olarak, tek bir ortamı paylaştığını öğretmişti; Pythagoras (M.Ö. 571-496) tinsel saflığı korumak üzere töremleştirilmiş davranış biçimleri geliştirmişti; matematikle kavranan göksel uyum ile insan ruhu arasında bir ahenk olması gerektiğini düşünürdü; Herakleitos ise (M.Ö. doğumu yaklaşık 504-501) Logos düşüncesini, bir tür evrensel adaleti ya da denkliği korumaya yarayan, dengeli geliş gidiş ilkesini atmıştı ortaya.

Konfüçyüs’ün kişiliği, alçakgönüllü bilgeliği, kendini öğretmeye adayışı, Sokrates’in benzer özellikleriyle karşılaştırıla gelmiştir; Sokrates’in altın kuralı, “kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma” diyen kural, ahlakçıların genel geçer kurallarından biridir.

Konfüçyüs metafizik kurgulamalar geliştirmekle uğraşmamıştı; insan bilgisinin doğasına ya da olanağına ilişkin bir kuram da geliştirmemişti. Ama yine de, insan zekasının bilme iddiasında olduğu şeylerin sınırları konusunda duyarlıydı. Dolayısıyla deneysel bilgi sayılacak bilgilere dayanma güvencesine sahip olmayan savları ortaya atmaktan kaçınırdı. Bir keresinde, karşısında düşüncesizce konuşan birine “efendi olanın bilgisiz olduğu konuda hiçbir kanı bildirmemesi beklenir” demişti. Tzu-lu’ya da şunları söyler: “Sana bilmenin ne olduğunu söyleyeyim mi? Bildiğin zaman bildiğini, bilmediğinde de bilmediğini söylemek, işte bilgi budur.”


KONFÜÇYÜSÇÜLÜĞÜN TARİHİ SERÜVENİ

Konfüçyüs’ün M.Ö. 479’da Çiyu-fu’da ölümünden sonra öğrencileri onun öğretisini sessiz sedasız sürdürdü. İki önemli izleyicisi Mensiyüs ile Hsun Tzu, Konfüçyüsçü düşünceye kendi fikirlerini, kendi vurgularını da katarak, seçkinlerin eğiticisi oldu. Onların çağı, yöneticilerin saraylarında ahlak ile siyasete ilişkin pek çok düşünsel tartışmanın geliştiği bir dönemdi. Tartışmalar düzenlenir, bilgili kişiler davet edilirdi. Bunlar, siyasal karmaşanın, Çin devletleri arasında süre giden çatışmaların yaşandığı -bundan ötürü de Savaşan Devletler Dönemi diye anılan- bir dönemde olup bitiyordu. Çekişmeler Ch’in hanedanlığının (M.Ö. 221-206) egemenliğiyle son buldu. Hükümdar Çh’in Shih Huang Ti Çin’i birleştirdi. İmparatorluğunu ilan etti ve Çin’i kuzeyden gelen İstilacılara karşı savunmak üzere Çin Seddi’ni yaptırdı. Han hanedanlığı döneminde (M.Ö. 206- MS 9) Konfüçyüsçü düşünce yeniden canlandı. Eski yazılardan parçalar derlenip elden geçirildi ve Hıristiyanlığın ilk yıllarında Budacılığın da Çin’e ulaşmasına karşın, Konfüçyüsçü düşünceler yeniden yaygın kabul gördü.

Bundan böyle Konfüçyüsçülük -daha doğrusu Yeni Konfüçyüsçülüğün çeşitli biçimleri- Çin kültüründeki ana akışın bir parçası olarak varlığını sürdürdü, eğitimin Konfüçyüsçü temel yapıtlara dayanmasından ötürü halka yayıldı. Böylece Konfüçyüsçülük geniş, değişken bir ülkede yaşayan milyonlarca insanı birleştirdi. Hem kişisel hem kamusal ülküler sunduğu, kişi ile kamu arasında net bir halka oluşturduğu için ayakta kaldı.

Konfüçyüs ile izleyicilerine atfedilen özdeyişlerle öğretiler, M.Ö. 6. yüzyıldan 1911’de Ch’ing hanedanlığının kaldırılışına kadar geçen 25 yüzyıl boyunca, Çin’in ahlaksal, toplumsal, siyasal yapısını biçimlendirdi. Çin İmparatorluğu’nun neredeyse tüm kurumları, gelenekleri, amaçları, özlemleri Konfüçyüs’ün erdemli birey, erdemli toplum anlayışına dayanıyordu. 20. yüzyılın ilk yıllarına kadar Çin’de eğitim, hemen hemen tümüyle, Konfüçyüs’ün ilkelerine göre biçimlendirilmişti. 1313’ten 1905’e kadar sürdürülen devlet görevliliği sınavları Konfüçyüs’ün “Dört Kitap” diye bilinen yapıtlarını okumayı gerektiriyordu.

20. yüzyıl ortalarında Çin’de Konfüçyüsçülük neredeyse tümden yadsınmıştır. Çin, Batı dünyası karşısında kendisini değerlendirmeye giriştiğinde, Konfüçyüsçülüğün katılığına, geçmişten devşirme ülkülerine, sıradüzen ile tören saplantısına yönelik eski eleştiriler yeniden gündeme geldi.

1960 Kültür Devrimi*‘nin, Halk Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında ortaya çıkan Konfüçyüs karşıtı eleştirileri pekiştirmesine karşın, Konfüçyüsçülüğü ortadan kaldırmayı hedefleyen yenilikler de Konfüçyüsçülük çizgisine, biçemine uydu. Komünizmin, işçi sınıfına yaraşır tutumlara göre kişiliği yeniden biçimlendirmeyi amaçlamasının, Konfüçyüsçü kendini yetiştirme öğüdüne pek benzediği; önder Mao’nun sözlerine gösterilen büyük saygının, eskiden Konfüçyüs’e gösterilen saygıyla türdeş olduğu sık sık dile getirildi.


SEÇMELER

” İyi yaşamayı sonraya bırakan; yolunda ırmağa raslayıpda akıp geçmesini bekleyen adama benzer. Irmak hiç durmadan akıp gidecektir.”

“Halkı kanunlarla yönetip cezalarla düzeni sağlarsanız, onlarda cezalardan kaçınacaklardır; ama bu arada ar duyguları da kaybolacaktır. Fakat onları kendi güzel ahlakınızla yönetip düzeni de vazifelere bağlılığınızla sağlarsanız, ar duyguları onları terk etmeyecek ve bu ölçüye göre yaşayacaklardır.”

“Onbeş yaşımda zihnimi vicdanıma bağladım. Otuzumda dimdik durdum. Kırkımda şüphelerimden kurtuldum. Elli yaşımda ilahi kanunları anladım. Altmışımda uysal bir kulağım oldu. Şimdi yetmişimde, doğruluğu elden bırakmadan kalbimin tutkularının peşinden gidebilirim.”

“Erdemsiz bir insan mahrumiyete fazla tahammül edemez; nasıl ki mutluluk içindeyken bile rahat edemezse. Fakat erdemli insanın barındığı yer yine erdemin içindedir, akıl sahipleri hep bunu arar.”

“Doğa eğitimin önüne geçerse, bir dağ adamı yetiştirmiş olursunuz. Eğer eğitim doğanın önüne geçerse, katip yetiştirmiş olursunuz. Doğa ve eğitim doğru oranla harmanlanabilirse ancak o zaman üstün özellikleri olan insanlar yetiştirebilirsiniz.”

“Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir.”

” Düşünmeden öğrenmek faydasızdır. Öğrenmeden düşünmekse tehlikeli…”

“Karanlığa söveceğine kalk bir mum yak.”

“Allah’ım, senden başka hiçbir şeyi olmayan ben senden başka her şeyi olanlara acırım.”

“Bildiğini bilenin arkasından gidiniz. Bildiğini bilmeyeni uyandırınız. Bilmediğini bilene öğretiniz. Bilmediğini bilmeyenden kaçınız.”

“Kamil insan; kişisel olarak ciddi, büyüklere hizmet ederken saygıyı elden bırakmayan, halka karşı çok nazik olan ve onları yönetirken de adaletli davranan kişidir.”

“Erdemli kişi, ne kadar zor olursa olsun, hizmeti öne koyar, ondan ne fayda temin edileceği ise daha sonra düşünülecek bir meseledir.”


*Kültür Devrimi: Mao Zedung iktidar mücadelesi sırasında çok planlı hareket etmiş, büyük bir sabırla başarısızlıklardan geçe geçe başarıya ulaşmıştır. Ülke içinde kendisine karşıt güçleri yenilgiye uğrattıktan, II. Dünya Savaşı sonrası emperyalizmin tasfiyesini sağladıktan, 1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan ettikten sonra, artık yeni hedefi kuracağı düzeni daim kılmaktı. Bu amaçla tasarlamış olduğu insan modeline ulaşmak için 1966 Kasımında “Büyük Proleter Kültür Devrimi”ni başlatmıştır. Bu devrimin önemli ilk öğesi, Mao Zedong‘un adeta putlaştırılmaya varan önemi yani halka benimsetilen; insanı, toplumu, doğayı dönüşüme uğratan; insanları kendi sistemine göre varoluşları hakkında bilgilendiren bir düşünce tarzı olan “Mao Zedung Düşüncesi(MZD)”dir. Bu düşünce tarzıyla Mao, bir çok sistemin, ideolojinin sahip olduğu yapısına uygun tek tip insan ütopyasını bir süreliğine gerçekleştirmiştir.

Platon

Haziran 30th, 2012

Soylu bir aileye mensup olan Platon, M.Ö. 428 yılında Atina’da doğmuş ve iyi bir eğitim görmüştür. 20 yaşında Sokrates’le karşılaşınca felsefeye yönelmiş ve hocasının ölümüne kadar (M.Ö. 399) sekiz yıl boyunca öğrencisi olmuştur; hocası ölünce, diğer öğrencilerle birlikte Megara’ya gitmiş ama burada uzun süre kalmayarak önce Mısır’a, oradan da Pythagorasçıların etkili oldukları Sicilya ve Güney İtalya’ya geçmiştir. Bir ara korsanların eline düşmüş, fidye vererek kurtulduktan sonra, kırk yaşlarında Atina’ya dönmüştür. Atina’da Akademi’yi kurarak dersler vermeye başlayan Platon, M.Ö. 347 yılında 81 yaşındayken ölmüştür.

Platon, hocası Sokrates gibi sokaklarda ve pazar yerlerinde öğretim yapmak istemiyordu; tam tersine ne yaptığını bilmeyen kuru kalabalıktan uzak bir yerde bir okul kurarak, seçkin öğrenciler yetiştirmeyi düşünüyordu. Atina’nın batısında bulunan ve adını bir Yunan kahramanı Academios’tan alan bölge, bu amaç için çok uygundu. Platon meşhur okulu Akademi’yi burada kurdu. Bu dönemde, Akademi bölgesinde esin perileri Müzler için bir tapınak, öğrenciler ve öğretmenler için odalar, toplantı odaları, konferans salonları ve yemekhaneler yapılmıştı. Ancak öğretimin nasıl yürütüldüğüne ilişkin yeterli bilgiye sahip değiliz. Büyük bir olasılıkla Sokrates’in diyalektik yöntemi uygulanmış, yani öğretim esnasında konferans yöntemi yerine tartışma yöntemi benimsenmiştir. Platon’un amacı, öğrencilerine bilgi aşkını aşılayarak, onları filozof bir yönetici olarak yetiştirmektir; bu yüzden ahlak ve siyasete ağırlık vermiş, ancak bunları mantık ve matematikle temellendirmeyi ihmal etmemiştir.

Akademi bu haliyle daha çok özel bir öğretim kurumunu andırmaktadır. Her yaştan öğrencisi vardır; fakat öğrenciler, sınavdan geçirilmez ve eğitimlerini tamamladıklarını gösterir özel bir diploma ile ödüllendirilmez; yalnızca doğruyu araştırmakla görevlidirler.

Platon’un ölümünden sonra Akademi’nin başına kız kardeşinin oğlu geçmiş ve Platon’un düşüncelerinin yerleşmesi ve gelenekselleşmesi için uğraşmıştır. Akademi uzun bir süre seçkin yöneticilerin yönetiminde ve denetiminde, seçkin öğrenciler yetiştirmiş ve 6. yüzyılın başlarında bir Pagan okulu olduğu gerekçesiyle Bizans İmparatoru Justinianus tarafından kapatılmıştır. Hıristiyanların tehditlerinden kaçan öğretmenlerden ve öğrencilerden bazıları, Sâsânî Kralı Anuşirvan’ın (M.S. 531-579) Cundişapur’da kurmuş olduğu tıp okuluna sığınmışlardır. Bu, uygarlık tarihi açısından çok önemli bir gelişmedir; çünkü buraya yerleşen Yunan filozofları ve hekimleri, birkaç yüzyıl sonra İslâm Dünyası’nda yeşerecek olan bilim ağacının tohumlarını atacak ve böylece bilim ve felsefe Atina’dan Bağdad’a taşınacaktır.

Justinianus’un Akademi’yi kapatmasının nedeni Pagan etkisini ortadan kaldırmaktı; ancak bu yolla, istemeden de olsa, Hıristiyanlığın en büyük rakibi olan Doğu uygarlığının (ve bu arada İslâm uygarlığının) güçlenmesine yardımcı olmuştur.

Platon, barbarlarla dost olmasa da, onlara karşı Aristoteles kadar katı bir tutum içerisinde de değildir. Mısır’a yapmış olduğu gezi sırasında, Mısırlıların bilimleri, dinleri ve yaşam biçimlerine ilişkin bilgi edinmiş ve Mısır uygarlığının Yunan uygarlığından daha önce geliştiğini ve onun biçimlenmesine yardımcı olduğunu anlamıştır. Bu husus, Timaios adlı diyalogunda açıkça görünmektedir. Burada Solon ile bir Mısırlı rahip arasında geçen bir konuşma cidden çok ilginçtir. Rahip Sais,

“Ah Solon Solon… Siz Yunanlılar daha dünkü çocuksunuz.” deyince, Solon bu söylediklerinin ne anlama geldiğini sorar ve bunun üzerine rahip şu karşılığı verir :

“Ruh olarak sen ve siz çok gençsiniz; çünkü ne eski geleneklere ne de yüzyıllar öncesinden gelen bir bilime sahipsiniz .”

Platon Mezopotamyalılara ilişkin fazla bir bilgiye sahip olmasa da, Asur hükümdarı Ninos’un kanunlarına atıfta bulunması, bu uygarlığa tamamen yabancı olmadığını göstermektedir. Eserlerinde görülen astroloji anlayışı büyük ölçüde Babillilerden gelmiştir.

Yunanlıların sürekli düşmanları olan Persleri ise, Platon çok iyi tanımaktaydı. Olasılıkla Herodotos ve diğer Yunan tarihçilerinin yapıtlarını okuyarak Achaemenidian İmparatorluğu’na hayranlık duymuştur. Perslerin otokrasisi, ona, Yunanlıların demokrasisinden daha sempatik görünüyordu.

Platon’a göre, insanlar bir mağaranın içinde yaşarlar ve yüzleri mağara girişinin karşısında bulunan duvara dönük olduğu için sadece ve sadece buraya düşen gölgeleri görebilirler; duyumlarımız yoluyla varlığından haberdar olduğumuz bu görünümler, gerçek değil, gerçeğin iyiden iyiye bozulmuş gölgeleridir; gerçeği görmek isteyen bir kimsenin, akıl yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak başını mağaranın girişine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan ideaları, yani görüntülerin oluşumunu sağlayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadığımız varlıklar birer gölgedir ve asıl var olan şeyler, bu gölgeler ve bu yanılsamalar değil, onların ardındaki ölümsüz idealardır. Mesela bir at ne kadar olağanüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideası ezelî ve ebedîdir, değişmez.

Öyleyse, değişim içinde bulunan görüntülerin bilgisini bir yana bırakarak, hiçbir zaman değişmeyen ideaların bilgisine ulaşmak gerekir; felsefenin amacı bu olmalıdır; gerçek bir filozof, bu aldatıcı görünümlerin ardına saklanmış olan mutlak bilgiyi, yani ideaların bilgisini yakalayabilen kişidir. Platon böylece bilginlerin yolunu da çizmiş olmaktadır; çünkü İlkçağ ve Ortaçağ’da bilim ve felsefe birbirlerinden ayrı birer etkinlik olarak görülmemiştir.

Son diyaloglarındaki dualist eğilim, Zerdüştçülükten kaynaklanıyordu ancak bu etki, büyük bir olasılıkla dolaylı bir yoldan gelmiş olmalıydı; çünkü Platon’un diyaloglarında Zerdüşt ismine sadece bir yerde rastlanmaktadır. Ayrıca felsefesinde, Hint felsefelerinin izleri de görülmektedir.

Platon, Phaidon adlı diyalogunda, bir filozofun ölmekten mutlu olacağını, çünkü ruh ideasının ölümsüz olduğunu söylemektedir. Bu anlayış sonraları yaygınlaşacak ve insanı anlamlandırmaya çalışan düşüncelerin merkezine oturacaktır.

Yapıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, Platon daha çok ahlak ve siyasetle ilgileniyordu. Devlet, Yönetici ve Kanunlar adlı kitaplarında ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini sorgulamış ve savunduğu görüşler, daha sonra Fârâbî ve İbn Sinâ gibi İslâm filozoflarının siyaset anlayışlarının biçimlenmesine büyük katkılarda bulunmuştur.

Matematik, Platon’un gözünde çok önemli bir bilimdi; çünkü onunla gerçek bilgiye, yani Tanrı İdeası’na ulaşmak olanaklıydı; zaten Tanrı’nın kendisi de bir matematikçiydi.

Platon’a göre, matematik, gölgeler alemi ile idealar alemi arasında bir ara alem veya iki alemi birbirine bağlayan bir geçittir. Mesela, ister doğada bulunsun isterse bulunmasın, geometrik biçimler bu ara alemin varlıklarıdır ve bu nedenle mükemmel değillerdir; bunlarla ilgilenenlerin, teğetlerin bir daireye veya bir küreye birden fazla noktada değdiklerini kabul etmeleri gerekir; ancak ideal bir daire veya ideal bir küre söz konusu olduğunda yalnızca bir değme noktasının bulunacağı zihinsel bir soyutlama ile kavranabilir. İşte bu nedenlerle, Platon Akademi’nin kapısına “Geometri bilmeyen bu kapıdan girmesin.” diye yazdırmıştır. Platon uygulamalı matematiği sevmemiş ve bu nedenle cetvel ve pergelin dışında bir araç kullanmaya yanaşmamıştır.

Platon da doğaya Pythagorasçılar gibi bakar ve gerçeğin kilidini açacak anahtarın aritmetik ve geometri olduğuna inanır. Matematikle ilgili orijinal denebilecek bir çalışması yoktur; katkıları daha çok felsefîdir. Tanımları düzeltmiş ve mantıksal bağlantıları güçlendirmiştir. Ancak geometrik analiz, Platon’a değil, Kioslu Hipokrates’e atfedilmektedir.

Platon’un matematiğe ilişkin görüşleri ve çalışmaları sonucunda, matematik, diğer bilimler arasında seçkin bir konuma yerleşecek ve yüzyıllardan beri süregelmekte olan bilimsel eğitim ve öğretimin esas öğesini oluşturacaktır.

Düzgün çok yüzlülerin Platon tarafından keşfedildiği söylenmekteyse de, ondan çok daha önce bilinmekteydi. Ancak Platon beş düzgün çok yüzlüyle, beş öğeyi eşleştirmiş ve dörtyüzlünün ateşi, altıyüzlünün toprağı, sekizyüzlünün havayı, onikiyüzlünün suyu ve yirmiyüzlünün eteri simgelediğini bildirmiştir; ama Platon atomcu değildir ve Aristoteles’le birlikte atomcu görüşe karşıdır.

Karl Marks

Haziran 30th, 2012

Karl Marx, 5 Mayıs 1818’de Almanya’nın Rhine Eyaleti’nin Trier kasabasında doğdu. Orta öğretimini Trier’de tamamladı. Bonn ve Berlin üniversitelerinde hukuk öğrenimi görürken tarih ve felsefeyle ilgilendi, Hegelci E. Gans’ın derslerini izledi. 1841’de “Demokritos’un ve Epikuros’un Doğa Felsefelerinin Farklılıkları” adlı doktora tezinde, dinin maddecilik açısından eleştirisini yaptı.

Sol Hegelcilere katılarak Bauer kardeşlerle dostluk kurarken, bir yandan da Feuerbach’ın etkisinde kalıp 1842’de, muhalefetteki radikal burjuvalar tarafından kurulan Rheinische Zeitung gazetesinin yazı işleri yöneticiliğini yaptı.

Saint-Simon, Fourier, Proudhon gibi yazarları okuyarak Fransız sosyalizmini tanımaya çalıştı. 1843’te çocukluk arkadaşı Jenny von Westphalen ile evlendi. Rheinische Zeitung gazetesi 1843’te kapatıldıktan sonra Paris’e yerleşti. Fransız-Alman Yıllıkları’nı yayımladı (1844). Derginin bu ilk ve tek sayısında, Yahudi Sorunu adlı yazısıyla siyasal savaşım konusundaki görüşlerini ilk kez açıkladı. Aynı yıl Engels‘le dostluk kuran Marx okurken tuttuğu notlardan oluşan 1844 El Yazmaları’nda, ana temasını yabancılaşmanın oluşturduğu hümanist bir felsefe geliştirdi.

Engels’le ortak ilk metninde (Kutsal Aile, 1845) tarih felsefesini maddeci görüş açısından eleştirdi. 1845’te Vorwarts gazetesi yazıkurulu üyeleriyle birlikte sürülünce Brüksele yerleşti. Birkaç ay sonra Engels’in de Brüksel’e gitmesiyle ortak eserlerinin ikincisini (Feuerbach Üzerine Savlar, 1845) ve üçüncüsünü (Alman İdeolojisi, 1845-1846) yayımladı. Kuramsal çalışmalarının yanısıra, sosyalist işçilerle ve Alman göçmenlerle ilişkilerini sıklaştırdı. Brüksel Alman İşçileri Derneği’ni kurdu ve Engels’le birlikte bir komünist yazışma ağı oluşturdu. Komünistler Birliği’nin isteği üzerine Komünist Manifesto’yu yazdıkları bu yıllar, ikisi için de geçmişteki felsefi bilinçleriyle hesaplaşma ve tarihsel maddeciliği geliştirme yılları oldu: Bu yüzden, geçmişten kopuşları hem siyasal hem de kuramsal nitelikteydi.

1848 İhtilali patlak verince, Belçika’dan sınır dışı edilen Marx, Köln’e yerleşerek, Neue Rheinische Zeitung gazetesini çıkarmaya başladı. Bu gazetede işçilere yönelik makaleler yayımladı (Ücretli Emek ve Sermaye, 1849).

Almanya’dan, hemen sonra da yeniden Fransa’dan sınırdışı edilince, 1849’da, ömrünün sonuna kadar kalacağı Londra’ya yerleşti. Yoksulluk içinde yaşadığı bu dönemde iktisat incelemelerine ağırlık verdi. Temel eseri olan Kapital’i hazırlamaya başladı. 1851-1861 yıllarında New York Daily Tribune gazetesinin Avrupa muhabirliğini yaptı.

1864’te Uluslararası İşçiler Derneği’nin kurucuları arasında yeraldı. 1. Enternasyonal’in açılış konuşmasını ve tüzüğünü yazdıktan sonra, Kapital’in birinci cildini Almanya’da yayımlattı (1867). Kızını görmek için gittiği Paris’te Paris Komünü’ne tanık oldu. İngiltere’ye dönünce Fransa’da İç Savaş (1871) adlı eserinde bu devrim denemesini değerlendirdi. Kapital’in yazımını sürdürürken, bir yandan da işçi partililerinin programlarının oluşturulmasına etkili biçimde katıldı. Dühring’e karşı kalem tartışmasında Engels’i destekledi. Anti-Dühring’in (1878) bir bölümünün yazımında Engels’le çalıştıktan sonra hastalanarak çalışmalarını büyük ölçüde yavaşlatmak zorunda kaldı. 14 Mart 1883’te Londra’da öldü.

Alev Alatlı

Haziran 30th, 2012

1944’de, İzmir’de dünyaya geldi. Ankara’da başladığı ilkokulu, babasının mesleği dolayısıyla ülkenin muhtelif okullarında tamamladı. Ortaokuldan sonra da babasının ateşemiliter olarak Tokyoya gönderilmesi Alev Alatlı’nın da Tokyo macerasını başlattı. Lise’yi Amerikan Kolejinde bitirdi. Daha sonra Türkiye’ye döndüler ve Alatlı üniversiteyi de Ortadoğu Teknik Üniversitesi Ekonomi-İstatistik bölümüne girdi.

Üniversite’yi bitirdikten sonra yüksek lisans yapmak üzere Amerika’ya gitti. Daha sonra doktorasını Felsefe üzerine verdi. Alatlı bu dönemde ilgi duymaya başladığı Düşünce Tarihi ve İlahiyat üzerine Türkiye’ye döndüğünde 5 yıl araştırmalar yaptı. Bu dönemde İstanbul Üniversitesi ve DPT’de görev aldı. Daha sonra Universty of California, Berkeley’in Türkiye’de yürüttüğü bir psiko-dilbilim projesinin İstanbul ayağını üstlendi. Cumhuriyet Gazetesi ile ortak “Bizim English” isimli, Türkçe temelli bir İngilizce öğretim dergisi çıkardı. YAZKO yazarlar kooperatifinde görev aldı. 1984 yılında hep yapmak istediği bir işi yapmak için eve çekildi ve yazmaya başladı.

Basılan ilk romanı “Yaseminler Tüter mi Hala?” Ocak, 1985’de çıktı. “Yaseminler Türer mi Hala?” Eleni olarak doğan, Naciye’ye dönüşen, Türk kocasına dört çocuk doğurduktan sonra Eski Hisar göçmeni bir Anadolu Rum’u ile evlenen bir kadının sahiciye yakın hikayesidir.

İkinci kitabı, “İşkenceci” bir yıl sonra geldi, 1986. Burada da “şiddet”i ve şiddetin türevi “işkence”yi irdeledi – Türkiye toplumunun şiddete yatkınlığına işaret etti.

Yazar bu eserden sonra Türkiye Psikoloji de denilebilecek eserler meydana getirmeye başladı. Bu bağlamda “Or’de kimse varmı?” adlı dört ciltlik kitabını yayımladı. Yazar bu kitap hakkında şunları söylüyor: “Or’da kimse var mı? Benim sorduğum bir soruydu. Bu düşündüklerimi sadece ben mi düşünüyorum diye bir soru. Gördük ki, hayır, kitap 1992’de basıldı, o zamandan beri her yıl sessiz sedasız yeni bir baskı yapıyor. Or’da ne çok insan varmış, meğer! Dörtlü, 1970-1990 arası Türk ruhunun cenklerini anlatır – sosyalizmle, sosyal demokrasiyle, ülkücülükle, İslamiyetle, Kürtçülükle cenklerini. Bu arada da trajik bir kadın, Günay Rodoplu, kimselere dert anlatamadan ömrünü tamamlar. Dert anlatamadan, çünkü Günay Rodoplu, hiç farkında değildir ama “fuzzy”dir. “Fuzzy” yani çokdeğişkenli mantık, yani, yeni fizik, yani kaos teorisi, Kelebek Etkisi. “Hem solcuyum hem de sağcı” dediği için dışlanmış, ne Şiran’a ne de Selahattin’e yar olamamıştır, mesela. Zamanın toplumu “Holistic” ya da “bütüncül” düşünceden çok uzaktır onun için kadına kıyarlar.”

Yazarın son kitabı iki ciltlik “Schrödinger’in Kedisi”. Kitap “2035 Türkiye’sine dair, fütüristik bir bilim kurgu değil, bilimi temel alan kurgu” olarak değerlendiriliyor yazar tarafından. Dinden, eğitime, ekonomiden, aile yaşamına kadar, bilimdeki yeni gelişmeler ışığı altında ülkemize neler olabileceğini anlatıyor kitap.

Soğomon Kevork Gomidas

Haziran 30th, 2012

Soğomon Kevork Gomidas, Kütahya’da 26 Eylül 1869 yılında doğdu. Sanatçı bir ailede büyüdü ve çocukluğu mahrumiyet içinde geçti. Henüz bir yaşına varmadan annesini, 11 yaşında da babasını kaybetti. Dini eğitimin yanı sıra Berlin’de klasik müzik eğitimi de alan Gomidas, aynı zamanda Ermeni kilise müziğinin yenilenmesini ve batı nota sistemine uyarlanmasını sağladı.

 Müziğe olan yeteneği, yaşam çizgisini tümüyle değiştirdi. Kütahyalı rahip Tertsagyan, episkopos olmak üzere Ermenilerin Ruhani Merkezi Eçmiyadzin’e giderken, o sırada 12 yaşında olan Soğomon’u ruhban okulunda eğitilmek üzere yanına aldı. O yıllarda Eçmiyadzin Ermeni Başpatrikliği, Anadolu’daki çeşitli illere bir heyet göndererek, yetim Ermeni çocuklarını din adamı olarak yetiştirmek üzere Ermenilerin kutsal şehri sayılan Eçmiyadzin’e getirttirdi. Gomidas da bu çocuklardan biriydi. Kevorkyan Ruhban Okulu’na kabul edilen Soğomon 1893 yılında, dini kurallara göre Gomidas adını alarak Apeğa (önrahip) olarak mezun oldu. 1893 yılından itibaren de Ermeni dini müziği nota dersleri vermeye başladı.

 1895 yılında Vartabed (rahip) oldu. Öğrencilik yıllarında müziğe olan aşırı ilgisi, Anadolu ve Kafkasya’nın her yerinden getirilen çocukların söylediği halk ezgilerine olan duyarlılığının sonucunda, Tiflis’e müzik eğitimine gittiğinde Magar Yegmalyan’dan etkilendi ve batı tipi nota sistemi ve müziği ile ilgilendi.Ermeni müziği başta olmak üzere Türk, Pers ve Kürt müzik derlemeleri yaptı. Müziğe en büyük katkısı sayabileceğimiz bu araştırması sonucunda Gomidas yaklaşık 3000 halk şarkısını notaya geçirip günümüze ulaşmalarını sağladı.

1910’da İstanbul’a yerleştikten sonra büyük bir koro kuran Gomidas,  22 Ekim 1935’te Paris Villejuif Psikiyatri Kliniğinde hayata gözlerini yumdu ve külleri Ermenistan’ın başkenti Yerevan’a gömüldü.

Doç. Dr.Ahmet Onay

Haziran 30th, 2012

1964 yılında Kemer’de doğdu. Lise’den sonra İlahiyat Fakültesi’ni tamamladı. Ankara Üniversitesinde din eğitimi alanında yüksek lisansını, İngiltere Leeds Üniversitesinde sosyal psikoloji alanında doktorasını tamamladı ve aynı üniversitede içerik çözümlemesi ve söylem analizi konularında post-doktora çalışması yaptı. 2009 yılı Ocak ayında da din, bilgi ve kültür sosyolojisi alanında doçent oldu. Bu arada, Leeds Üniversitesi’nde ve 19 Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde misafir öğretim görevlisi olarak çalıştı. Diyanet İşleri Başkanlığı için Cami Bilgi Bankası ve Hac Hizmetlerinin Değerlendirilmesi gibi projeleri yürüttü.

Vaizlik, müftülük ve müfettişlik görevleri yanında 2003-2004 yıllarında Diyanet İşleri Başkanlığı Dini Yayınlar Dairesi Başkanlığına da vekâlet eden Onay, iyi derecede İngilizce ve Arapça bilmekte ve halen Diyanet İşleri Başkanlığında iç denetçi olarak çalışmaktadır. Evli ve üç çocuk babasıdır.

YAYIMLANAN ESERLERİ

Kitaplar

Onay, A. (2008). Türkiye’nin Cami Profili, (Fizikî ve Sosyolojik Açılardan Bir Analiz), Dem Yayınları, İstanbul.
Onay, A. (2008). Hacıların Gözüyle, Türkiye’nin Hac Organizasyonu, Dem Yayınları, İstanbul.
Onay, A. (2004). Dindarlık Etkileşim ve Değişim, Dem Yayınları, İstanbul.

Hakemli Dergilerde Yayımlanan Makaleler

Onay, A. (2007). Türkiye’de Camilerin Gruplandırılması, Sınıflandırılması ve Görevli İhtiyaçlarının Belirlenmesine Yönelik Bir Çalışma, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 16: 77-121.
 
Onay, A. (2007). Cami Eksenli Din Hizmetleri, Değerler Eğitimi Dergisi, 12: 149-174.

Onay, A. (2006). Hac Yapan Kişilerin Hacdan Sonraki Dinî Tutumları, Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 14: 1-23.

Onay. A. (2004). Diyanet Hutbelerinin İçerik Analizi, İslami Araştırmalar Dergisi, 17 (1), 1-13.

Onay, A. (2003). Mezun Oldukları Liselere Göre Üniversite Öğrencilerinin Dindarlık Düzeyleri, Diyanet İşleri Başkanlığı Hizmetlerine ve Dini Gruplara Yönelim Durumları, Değerler Eğitimi Dergisi, 1 (1): 171-194.

•Onay, A. (2002). Dini Yönelim Ölçeği: Ölçek Geliştirmede Yöntem, Teorik Altyapı, Geçerlilik ve Güvenilirlik, İslamiyat Dergisi, 5 (4): 181-192.

Onay, A. 2001). Dindarlık Ölçme Çalışmaları: Dindarlık Ölümünde Üç Farklı Yaklaşım ve Ölçmenin Esasları, İslami Araştırmalar Dergisi, 14 (3-4): 439-449.

Diğer Makale ve Yazılar

Onay, A. (2008). Mabet İçinde Eğitim ya da İçinde Eğitim Olan İbadet, Dem Dergi,3: 42-45.

Onay, A. (2006). Ana-Baba Hakları ve Yaşlılara Saygı, Kürsüden Öğütler, 52 Konuda Vaaz Örnekleri, 337-345, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara.

Onay, A. (2005). İmam Hatip Liselerindeki Din Eğitimi ve Dindarlık Yansımaları, İmam Hatip Liselerinde Eğitim ve Öğretim, 97-112, Dem Yayınları, İstanbul.

Onay, A. (2005). Dini İçerikli Film, Dizi ve Dramalarda Senaryo ve Görsellik Sorunu (Sosyo-Psikolojik Bir Analiz), II. Dini Yayınlar Kongresi, Sesli ve Görüntülü Dini Yayıncılık 05-07 Kasım 200-Ankara, 113-120, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara.

Onay, A. (2005). Diyanet İşleri Başkanlığının Yurt Dışı Yayın Faaliyetleri, III: Din Şurası Tebliğ ve Müzakereleri 20-24 Eylül 2004, 555-562, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara.
 
Onay, A. (2004). İlahiyat Fakültesi Mezunlarının Cami Eksenli Din Hizmetlerinde Karşılaştıkları Sorunlar ve Bu Alandaki Formasyon İhtiyaçları, Türkiye’de Yüksek Din Eğitiminin Sorunları, Yeniden Yapılanması ve Geleceği Sempozyumu, Bildiriler Müzakereler, 409-423, Süleyman Demirel Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Baskı Merkezi, Isparta.

Onay, A. (1998). İngiltere’de İslam: Sosyo-Psikolojik Açıdan Kısa Bir Tahlil, Diyanet İlmi Dergi, 34 (2): 53-59.

Onay, A. (1993). İslam Fıkhında Vadeli Satış, Diyanet İlmi Dergi, 29 (2): 81-90.

YAYIMLANMAMIŞ ESERLERİ

Onay, A. (2000). Religious Attitudes and Muslim Identity, with Reference to Turkish University Students, Yayımlanmamış Doktora Tezi, University of Leeds, Leeds, UK.

Onay, A. (1997). Dini Yönelim Düzeyi ile Sınav Kaygısı İlişkisi ve Sınav Kaygısında Hipnoterapi, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara
.
İslam’da Borçlar Hukuku (Yayımlanmamış kitap çalışması).

KONFERANS VE SEMPOZYUMLARDA SUNDUĞU TEBLİĞLER

Cami Eksenli Din Hizmetleri, Din Hizmetleri Sempozyumu Bugünü ve Geleceği, 3-4 Kasım 2007, Kızılcahamam/Ankara.

Hac İbadetinin Sosyo-Kültürel Hayatımıza Yansımaları, Türkiye’de Hac Organizasyonu Sempozyumu, 7-9 Temmuz 2006 Conrad Hotel, İstanbul.

Interfaith Relations in Turkey (Türkiye’de Dinler arası Diyalog). 2004. The Study of Religions: Mapping the Field, British Sociological Association, Sociology of Religion Study Group, Oxford, UK.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Yurt Dışı Yayın Hizmetleri. 2004. III. Avrupa Din Şurası. Diyanet İşleri Başkanlığı, Ankara.

İmam Hatip Liselerindeki Din Eğitimi ve Dindarlık Yansımaları. 2003. İmam Hatip Liselerinde Eğitim ve Öğretim Çalışma Toplantısı. Değerler Eğitimi Merkezi, İstanbul.

Din Eğitiminde Bireysel ve Toplumsal Yardım Unsurlarının Bilinç Düzeyinde Ele Alınması (Cami Eksenli Din Hizmetleri Örneği). 2003.

Türkiye’de Yüksek Din Eğitimi ve Öğretiminin Sorunları ve Geleceği Sempozyumu. İlahiyat Fakültesi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Isparta.

Religiosity in Khutbas (Hutbelerde Dindarlık). 2001. Materialising Religion: Expression, Performance and Ritual, British Sociological Association, Sociology of Religion Study Group, Oxford, UK.

Data Collecting and Analysing in the Sociology of Religion (Din Sosyolojisinde Veri Toplama ve Analiz Sorunu). 2000. Sociology of Religion Conference, University of Bristol, Bristol, UK.

Religious Groups in Turkey (Türkiye’de Dini Gruplar). 1999. Religiosity and Identity Conference, British Sociological Association, Sociology of Religion Study Group, Durham, UK.

Religious Attitudes in Erzincan (Erzincan’da Dini Yönelimler). 1998. British Sociological Association, Sociology of Religion Study Group, Leeds, UK.

Dini Yönelim Düzeyi ve Sınav Kaygısı İlişkisi. 1997. 4. Ulusal Psikolojik Danışma ve Rehberlik Kongresi, Ankara Üniversitesi, Ankara.

Prof. Dr.Hayreddin Karaman

Haziran 30th, 2012

Erzurumlu bir ailenin çocuğu olarak 1934 yılında Çorum’da doğdu. İlkokulu burada bitirdikten sonra özel olarak Arapça ve İslâmî ilimler tahsil etti. İlk İmam Hatip okullarından biri olan Konya İmam Hatip Okulu’na girdi ve ikinci dönem mezunları arasında yer aldı (1959). Yeni açılan İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nde okudu ve ilk mezunlarından biri olarak 1963’te mezun oldu. İki yıl İstanbul İmam Hatip Okulu’nda meslek dersleri öğretmeni olarak çalıştıktan sonra açılan imtihanları kazanarak İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne fıkıh asistanı oldu. “Başlangıçtan Dördüncü Asra Kadar İslam Hukukunda İctihad” konulu tezi ile fıkıh öğretmeni oldu (1971). Aynı yıl İzmir Yüksek İslam Enstitüsü’ne tayin edildi. 1975’te tekrar İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne döndü. Yüksek İslam Enstitülerinin İlahiyat Fakültesi’ne dönüşmesinin ardından doktor, doçent ve profesör oldu. Eylül 1976-Eylül 1980 yılları arasında yayımlanan Nesil dergisini çıkaranlar arasında yer aldı.

Telif Eserleri:

Arapça Sarf-Nahiv ve Arapça Metinler (Ders Kitabı, Bekir Topaloğlu ile birlikte, 1964)
Fıkıh Usûlü (Ders Kitabı, 1965)
Hadis Usûlü (Ders Kitabı, 1965)
Arapça-Türkçe Yeni Kâmus (Bekir Topaloğlu ile birlikte, 1966)
Mukayeseli İslam Hukuku (I, 1974; II, 1982; III, 1991; tek cilt olarak, 1999, 2006)
İslam Hukuk Tarihi (1975, 2004)
İslam Hukukunda İctihad (tez, 1975)
İslam’ın Işığında Günün Meseleleri (I-II, 1975; genişletilmiş yeni baskı, I-II, 1988; III, 1992; tek cilt olarak, 2000, 2006)
Günlük Hayatımızda Haramlar Helaller (1979, 2007)
İslam’da İşçi-İşveren Münasebetleri (1981)
Anahatlarıyla İslam Hukuku (I. 1984; II, 1985; III, 1986)
İslam’da Kadın ve Aile (I, 1993; II, 1994)
İslamlaşmanın Önündeki Engeller (1995)
Gerçek İslam’da Birlik (1996)
İnsan Hakları (1996)
Laik Düzende Dini Yaşamak (1, 1997, 2002; 2, 2002; 3, 2002; 4, 2006)
Yeni Gelişmeler Karşısında İslam Hukuku (genişletilmiş 4. baskı, 1998)
Her Şeye Rağmen (söyleşiler, 2001, 2004)
Hayatımızdaki İslam (1, 2002, 2003; 2, 2006)
Dert Söyletir (şiirler, 2002, 2004)
İmam-ı Rabbani ve İslam Tasavvufu (2003)

Tercümeleri:

İslam Düşüncesinde Ekonomi, Banka ve Sigorta (Ahmet Zerkâ ve Muhammed Abdülaziz Neccâr, 2003)
-İctihad Taklîd ve Telfîk Üzerine- Dört Risale (İbn Teymiyye, Abdullah b. Abdulazim, Şah Veliyullah ve Senhurî, 2004)
Yolların Ayrılış Noktasında İslam (Muhammed Esed, 2004)

Yasin İpek

Haziran 30th, 2012

10 Eylül 1975 tarihinde Sivas’ta doğdu. İlköğrenimini Sivas’ta tamamladıktan sonra eğitimine Mersin’de devam ederek 1992 yılında Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nden mezun oldu. 1994 yılında girdiği Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 2000 yılında mezun oldu. Aynı yıl Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı, Dinler Tarihi Bölümü’nde yüksek lisansa başladı. 2003 yılında Dinler Tarihi Uzmanı olduktan sonra İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı, İslam Tarihi Bölümü’nde ikinci yüksek lisansını yaptı.
 
Tahtacı Alevileri ile ilgili olarak “Folklor ve Edebiyat Dergisi, Alevilik özel sayısında”; Kitap Yayınevi tarafından basılmış olan “Alevilik” isimli kitapta; Bitlis’in Adilcevaz ilçesi ile ilgili olarak “Betav Yayınları (12)” ve “Adilcevaz” isimli dergilerde yayınlanmış makalelerinin yanı sıra; Misyonerlik, Dinler arası Diyalog, Süryaniler ve Bahaîler üzerine yapmış olduğu çalışmaları da vardır. Ayrıca “Tarihle Doğanın Buluştuğu Yer Adilcevaz” ve “Mersin Latin- İtalyan Katolik Kilisesi İnanç Ve Uygulamaları” isimli yayınlanmış kitapları bulunmaktadır.

Kevork V

Haziran 30th, 2012

Eçmiyazin Katogigosu V.Kevork (1847-1930) Osmanlı Devleti’ne karşa Voronçov-Daşkov’-dan Rus himayesini isteyen ve Türkler’e karşı Ruslar ile birlikte savaşacaklarını ifade eden Katogigos.

Mahmud Sami Ramazanoğlu

Haziran 30th, 2012

1892 Yılında Adana’da Tepebağ mahallesinde dünyaya gelmiştir. Babası “Ramazanoğulları” diye bilinen aileden Müctebâ Bey, dedesi Abdurrahman Bey, büyük dedeleri İshak ve Hüseyin Efendilerdir. Annesi ise Ümmügülsüm Hanım’dır. Sami Efendi’nin ecdadı Nureddin Şehid yoluyla Hz. Hâlid b. Velid (r.a.) nesli ile münasebeti olduğu anlaşılmaktadır.

Sami Efendi, ilk, orta ve lise tahsilini Adana’da tamamlamış, yüksek tahsil için İstanbul’da o zaman ki adıyla Darü’l-Fünûn Mektebi’ne yani İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirmiştir.

Zahir ilimlerini tamamladıktan sonra Sami Efendi tasavvuf yoluna girmiş, Nakşî tekkesi Gümüşhaneli Dergâh’ında bir müddet erbain ve riyâzatla meşgul olmuştur. Daha sonra arkadaşı Beşiktaş Eski Müftüsü Fuad Efendi’nin babası Rüşdü Efendi’nin delaletiyle Kelâmi Dergâhı Şeyhi ve Meclis-i Meşâyıh Reisi M.Esad Erbilli Hazretleri’ne intisâb etmiştir. Kısa zamanda kesb-i kemâlât eyleyip seyr u sülûkunu tamamladıktan sonra hilâfetle irşada mezun olmuş, daha sonra memleketi Adana’ya irşada gönderilmiştir.

Ramazanoğlu Mahmûd Sami Efendi Hazretleri, tekkelerin kapatılmasından sonra Adana’da bir yandan Câmi-i Kebir’de vaaz ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütmüş, öte yandan da bir kereste ticarethanesinin muhasebesini tutmuştur. Ailesinden kalan büyük serveti almamış ve “Hiçbir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir” hadîs-i şerifi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih etmiştir.

1951 yılında İstanbul’a gelmiş ve iki yıl kadar İstanbul’da kalmıştır. 1953 yılında önce hacca, dönüşte de arkadaşı Konyalı Saraç Mehmd Efendi ile Şam’a gitmiş ve oraya yerleşmiştir.Şam hicreti dokuz ay kadar sürmüştür, ardından İstanbul’a gelmiş ve önce Bayezid Laleli’ye, sonra da Erenköy’e yerleşmiştir. Şam’dan İstanbul’a gelişlerinde zevceleri Râbia Hanım’a:”İstanbul’a tekrar geldik.Bizim gönlümüz Medine’de atıyor.Âhir ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu ederiz” buyurmuşlar.

İstanbul’da bir yandan Erenköy Zihnipaşa Camii’ndeki vaazları ve husûsi sohbetleriyle irşad hizmetini yürütürken bir yandan da Tahtakale’deki bir ticarethanenin muhasebesi ile ilgilenmiştir. Onun bu vaaz. irşad ve sohbetlerinden cemiyetin her sınıfından insan istifade ederek feyz almış, istikamet bulmuş ve böylece etrafında yepyeni bir nesil teşekkül etmiştir.

Ömrünün son yıllarında şöhretinin artması sebebiyle uzlete çekilmiştir. İhvanı ile gerek devlethanesinde, gerekse Ramazan’da hatimle kılınan teravih namazlarında ve diğer husûsi sohbetlerinde görüşmüştür. 1957 yılında kendilerine Eyüp Sultan’dan kabir yeri almayı teklif ettiklerinde:”Herkesi arzusuna bıraksalar biz, Cennetû’l-Bakî’yi arzu ederiz” buyurmuşlardı. Cenab-ı Jak, sevdiği kulunun arzusunu kabul buyururmuş. 1979 yılında gönlündeki Resûlullah aşkı ile tekrar hicret etmiştir. İstanbul’dayken yakalandğı hastalık, orada da nüksetmiştir. En acılı, ağrılı zamanlarında bile hiçbir şikâyette bulunmamış, yüzünden tebessümü eksik olmamıştır. 10 Cemaziyelevvel 1404/12 Şubat 1984 Pazar günü sabaha karşı saat 4.30’da Medine-i Münevvere’de vefat etmişler ve Cennetü’l-Baki’ye defnolmuşlardır.

Hrisostomos

Haziran 30th, 2012

Fanatik bir Türk düşmanı olan bu din adamı dini ayinlerde verdiği tüm vaazlarda ve basına verdiği demeçlerde, Ada’nın Yunanlılaştırılması için Türklere savaş açılmasını, adada yaşayan Türklerin kovulmasını ve kalanların da hristiyanlaştırılmalarını istiyor. Kilisenin zenginlikleriyle terör!örgütlerini besliyor. Kısacası din örtüsü altında savaş kışkırtmacılığı yapıyor.

Mıgırdiç Hırimyan

Haziran 30th, 2012

İstanbul Ermeni Patriği Mıgırdiç Hırimyan Osmanlı İmparatorluğu içinde muhtar bir Ermenistan kurulması düşüncesini ortaya çıkarmıştır.

Malachia Ormanian

Haziran 30th, 2012

İstanbul Ermeni Patriği Malakya Ormanyan, Ermeni Kilisesi’nin,””Kayıp ülkenin görünen ruhu” olduğunu söyleyen ve “Ermeni Kilisesi” adlı kitap yazan Katogigos.

Yrd. Doç. Dr.Mehmet Akgül

Haziran 30th, 2012

1965 yılında Karaman ili Sarıveliler’de doğan Akgül, ilk ve orta öğrenimini Karaman’da, üniversite öğrenimini Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde tamamladı.

1989 yılında S.Ü. İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi Bilim Dalı’na Araştırma Görevlisi olarak atandı. Yüksek Lisans ve Doktora çalışmasını S.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde yaptı. 1996 yılında öğretim üyeliği’ne atandı. Halen aynı fakültede çalışmalarını sürdürmektedir. Yazar, evli ve beş çocuk babasıdır.

Eghishe Tourian

Haziran 30th, 2012

İstanbul Ermeni Patriği.

Mateos İzmirliyan

Haziran 30th, 2012

İstanbul Ermeni Patriği Mateos İzmirliyan Patrikhâne’yi Ermeni teröristler ile dolduran, piskoposluklara isyân talimatları yazan ve Osmanlı Devleti’ni batı basın organlarına jurnal eden Patrik.

Gabriyel Akyüz

Haziran 30th, 2012

Papaz Gabriyel Akyüz: Mardin Süryani Ortodoks Cemaati Ruhani Reisi
 
     1959 yılında Mardin ilinin Midyat ilçesine bağlı Alagöz (Bakısyan) Köyünde doğdu. İlk öğrenimini köyde tamamladıktan sonra, Mor Gabriyel Manastırı’na giderek Mesihsel ve kilise öğrenimine ağırlık verdi. Orta dereceli öğrenimini ise Nusaybin ve Mardin de bitirdi. Bunun yanı sıra, İstanbul-Fono Mektupla Öğretim Kurumu İngilizce 2. Kursunu tamamladı. İngilizce olarak da, Soon Bible Course-England adlı İncil kursunu bitirdi.

     Nusaybin, Odabaşı Köyü Kilisesi’nde Diyakos ve eğitmen olarak sekiz yıl çalıştı. Mardin Süryani kadim Cemaati ve dönemin ruhani reisi Rahip Cebrail Allaf ‘ın istekleri üzerine, Metropolit Mor Temateos Samuel Aktaş tarafından 10 Mart 1985 tarihinde Papaz olarak takdis edilip, halen görev yaptığı Kırklar Kilisesi’ne atandı.

     P. Gabriyel Akyüz ; Papaz rütbesiyle göreve geldikten sonra Ruhanilik hizmetlerinin yanı sıra Süryaniler ile ilgili eserler yazmaya başlamıştır. Bu konuda yoğun gayretler içerisinde çalışmalarına devam etmektedir. Bugüne kadar “Deyrulzafaran Manastırı’nın Tarihi”, “Nusaybin’deki Mor Yakup Kilisesi ve Nusaybin Okulu”, “Süryani Müziği”, “Süryaniler’de Felsefik Şiirler”, “Mardin’in Merkezinde, Civar Köylerinde ve İlçelerinde bulunan manastırların Tarihi”, “Azizlerin Şefaati (Süryanice ve Arapça’dan Türkçe’ye çeviri)”, “Diyarbakır Meryemana Kilisesi’nin Tarihçesi” ve “Susamışlığı gideren Suruçlu Mor Yakub’un Yaşam öyküsü” adlı yapıtlara imza atmıştır.

Osman Nuri Topbaş

Haziran 30th, 2012

1942 yılında İstanbul Erenköy’de doğdu. Babası Musa Topbaş, annesi de H. Fahri Kiğılı’nın kerîmesi Fatma Feride Hanım’dır.

İlk eğitimini Erenköy Zihni Paşa ilkokulunda tamamladı. İlkokul yıllarında özel Kur’an eğitimi aldı. 1953 yılında İstanbul İmam -Hatip Okulu’na girdi. O yıllarda bu okul, Osmanlı’nın ulu çınarlarının bakiyyeleri sayılan M. Celaleddin Ökten, Mahir İz gibi üstadların, Nureddin Topçu gibi Batı’da eğitim almış mütefekkirlerin hocalık yaptığı önemli bir kurumdu. Amcası ve akranı Abidin Topbaş ile bu okulu 1960 yılında tamamladı. İmam-Hatipli yıllarda M. Zekai Konrapa, Yaman Dede (Abdülkadir Keçeoğlu), Ahmet Davutoğlu, Mahmud Bayram, Ali Rızâ Sağman hocalardan da ders aldı.

İmam-Hatip yıllarında Üstâd Necip Fazıl’ı tanıdı. O’nun yakın çevresinde bulundu, sohbetlerinin müdavimi, Büyük Doğu dergisinin takipçisi, eserlerinin okuyucusu ve de fikirlerinin maddî ve manevî destekçisi oldu.

İmam-Hatip Lisesini tamamladıktan sonra bir süre ticaret ve sanayicilik ile meşgul oldu. 1962 yılında askerliğini Siirt-Tillo’da yedek subay öğretmen olarak yaptı. Görevi sırasında gönlüne öğretmenlik sevdası düştü ve insanları eğitmekten ve gençlerle meşgul olmaktan haz alır oldu.

Askerlik dönüşü tekrar kendini sanayi ve ticaretin içinde buldu. Ancak o ilim ve hayır hizmetlerinden hiç kopmadı. İlim Yayma Cemiyetinde faal olarak çalıştı. Kendi işyeri bir hayır kurumu ve vakıf gibi, talebelere burs, fukaraya yardım merkeziydi. Ailenin hayır hizmetleri âdeta onun uhdesindeydi. İşyerinden yürüttüğü bu hizmetleri Hüdâyi Vakfının kuruluşundan sonra vakfa taşıdı. Kuruluşuna öncülük ettiği vakfın hizmet ufkunu açtı. Türkî Cumhuriyetler başta olmak üzere bütün akraba ulus ve topluluklardan gelen gençlere de maddi ve manevi destekte bulunarak yetişmelerinde yardımcı oldu.

Tarih, edebiyat, dînî ilimler ve şiire ilgisi sebebiyle 1990’lı yıllardan itibaren yazı hayatına başladı. Yayınlanan eserlerinden bazıları şunlardır:

1- Bir Testi Su, İstanbul 1996
2- Rahmet Esintileri, İstanbul 1997
3- Nebiler Silsilesi I- IV, İstanbul 1997-1998
4- Tarihten Günümüze İbret Işıklar, İstanbul 1998
5- Abide Şahsiyetleri ve Müessesleriyle Osmanlı, İstanbul 1999
6- İslam İman İbadet, İstanbul 2000
7- Muhabbetteki Sır, İstanbul 2001
8- İmandan İhsana Tasavvuf, İstanbul 2002
9- Vakıf-İnfak-Hizmet, İstanbul 2002
10- Son Nefes, İstanbul 2003

Kitapları birçok dile çevrilen Osman Nuri Topbaş, bu dillerin konuşulduğu ülkelerden gelen seminer, konferans ve panel tekliflerini kabul ederek, fikirlerini paylaşmakta ve bunu insanlığa hizmet anlayışı içersinde sürdürmektedir.

Osman Nuri Topbaş evli ve dört çocuk babasıdır.

Adnan Oktar

Haziran 30th, 2012

1956 yılında Ankara’da doğdu ve lise eğitiminin sonuna kadar orada yaşadı. İslam ahlakına olan bağlılığı lise yılları boyunca çok güçlendi. Bu dönemde büyük İslam alimlerinin hemen tüm eserlerini okuyarak, İslam hakkında derin bilgi edindi. Yine bu yıllarda, İslam ahlakını tüm insanlara anlatmaya ve onları doğruya ve güzele davet etmeye karar verdi.

1979 yılında, binlerce kişi arasından üçüncülükle girdiği Mimar Sinan Üniversitesi’nde eğitimine devam etmek üzere İstanbul’a taşındı. Sanatı, Allah’ın üstün yaratışının bir tecellisi olarak gören Oktar, resim yapma konusunda çocukluğundan beri yetenekliydi ve zaman zaman sürrealist tablolar yapardı. Arkadaşlarına hediye olarak verdiği çok sayıda tablosu bulunmaktadır. Ayrıca, Allah’ın sanatının birer tecellisi olarak gördüğü hayvanlara, bitkilere ve çiçeklere de özel ilgisi bulunan Adnan Oktar’ın, bahçe bakımı, iç mimari ve dekorasyon, ilgilendiği alanlar arasındadır.

Harun Yahya, müstear ismiyle, birbirinden değerli yüzlerce kitap yazdı. Özellikle Darwinizm’i bilimsel olarak çürüten eserler, bilim dünyasında büyük yankı uyandırdı. Evrimci yayınlarıyla tanınan New Scientist dergisinin 22 Nisan 2000 tarihli sayısındaki ifadeyle evrim teorisinin yanlışlığının ve yaratılış gerçeğinin anlatılması konusunda Sayın Oktar “uluslararası bir kahraman” haline geldi. Sayın Oktar’ın materyalizm ve Darwinizm’e karşı verdiği fikri mücadele sık sık National Geographic, Science, New Scientist, NSCE Reports gibi çoğunluğu evrimci olan yabancı yayın organlarında da gündeme getirildi. Örneğin National Geographic dergisinin Kasım 2004 tarihli İngilizce ve Almanca baskılarında, Adnan Oktar’ın, Yaratılış Gerçeği ile ilgili çalışmalarından bahsedilmiş, Evrim Aldatmacası adlı kitabından şöyle bir alıntıya yer verilmiştir: “Bu teori, dünya sistemini yönlendiren güçler tarafından bizlere empoze edilmeye çalışılan bir aldatmacadan başka birşey değildir.”

Nerses Varjabedian

Haziran 30th, 2012

İstanbul Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan, Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalamak yolunda faaliyet göstermiştir.