Thomas Henry Huxley

Haziran 29th, 2012

4 Mayıs 1825 yılında İngiltere’de doğdu.

Kuşların bu gün hala geçerli olan sınıflandırmasını yapmış, jeolojik devirler boyunca dünyada yaşamış canlılar üzerine araştırmalar yapmıştır.

Charles Darwin’in de yakın arkadaşı ve evrim teorisi savunucusudur. Charles Darwin’in genellikle tartışmalardan kaçınmasına karşın Thomas Huxley evrimin ateşli bir savunucusu olmuştur. Bununla birlikte agnostizm (bilinemezcilik) kelimesini ilk kullananda Huxley olmuştur.

Babası bir matematik öğretmeni olan Huxley Londra yakınlarındaki Ealing’de doğdu. Londra Üniversitesi’nde tıp öğretimi gördükten sonra İngiliz donanmasında dört yıl cerrahlık yaptı. Donanmasında çalışırken , Avustralya ile Yeni Gine arasındaki bölgeye gittiğinde, deniz anası ve başka deniz canlılarını toplamaya ve incelemeye başladı.

31 yıl süreyle Kraliyet Madencilik Okulu’nda ders verdi ve bilimsel araştırmalarla uğraştı. Karşılaştırmalı anatomi ve mikroskop kullanma tekniği konusunda uzmanlaştı. Biyoloji öğretimine laboratuar yöntemini getirdi.

Bunun yanı sıra Thomas Huxley Huxley ailesinin en büyük bireyidir. Thomas Huxley’in büyük oğlu Leonard Huxley eğitim, edebiyat ve bilimle ilgili yazılar yazan bir bilgin, onun oğlu Julian Sorell, UNESCO’ya iki yıl başkanlık yapmış olan bir biyolog, Julian’nın küçük kardeşi Aldous Huxley geçtiğimiz yüzyılın önemli edebiyat ve eleştirmenlerinden ve Aldous Huxley’in üvey kardeşi Andrew Fielding 1963’te Nobel ödülünü kazanmış bir biyologtur.

Prof. Dr.Arif Amirov

Haziran 29th, 2012

26 Ocak 1952’de Azerbaycan’ın Kusar şehrinde dünyaya geldi. 1969 yılında Bakü Fen Lisesi, 1974’de Azerbaycan Devlet Üniversitesi Mekanik Matematik Fakültesinden mezun oldu. 1978 yılında SSCB Bilimler Akademisinin Sibirya Bölümü Hesaplama Merkezi’nde fizik matematik bilimleri alanında ilk doktorasını yaptı. 1978-1987 yıllarında SSCB Bilimler Akademisi Sibirya Bölümü Hesaplama Merkezi’nde, 1987-1990 yıllarında da aynı bölümün matematik enstitüsünde bilim adamı olarak çalıştı.
1989 yılında ikinci doktorasını tamamladı, 1990-1993 yıllarında Bakü Devlet Üniversitesi’nde profesör olarak görev yaptı. 1993’te TÜBİTAK’ın davetlisi olarak Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik Bölümü’ne misafir profesör olarak geldi.
1994-1995 yıllarında Kocatepe Üniversitesi’nde sözleşmeli profesörlük, 1995’ten 2002’ye kadar da ZKÜ Fen Edebiyat Fakültesi Matematik Bölümü’nde öğretim üyeliği yaptı.

Amirov, 2002’den bugüne kadar da matematik bölümü başkanlığı görevini yürüttü.
Uluslararası dergilerde yayınlanmış 100’ün aşkın makalesi ve İngilizce basılmış kitabı bulunan, birçok uluslararası dergide editörlük ve hakemlik görevlerini üstlenen Amirov, 2007 yılında dünya bilim insanları arasında ilk bine girerek ‘Outstahding Scientist’ unvanını aldı.

Prof. Dr. Amirov’un Emine, Medine ve Sevil isimlerinde 3 kızı bulunuyor.

Theodore William Richards

Haziran 29th, 2012

Amerikalı kimyacı, 1914 Nobel Kimya Ödülü sahibi.

Harvard’da profesör oldu, Amerika Sanatlar ve Bilimler Akademisi’nin başkanlığını yaptı (1919).

Özellikle elektrokimya, sıcaklıkölçüm ve kimyasal termodinamik konularında çalıştı. 1905’te, ısı miktarlarının kesin çözümü için adiyabatik ısıölçeri icat etti.

Özellikle, atom kütleleri üzerine araştırmalarıyla ün kazandı; radyoaktiflikle uranyumdan türeyen kurşunun atom kütlesini saptadı ve bu değerin, olağan kurşunun atom kütlesinden farklı olduğunu buldu.

Wilhelm Conrad Röntgen

Haziran 29th, 2012

Wilhelm Conrad Röntgen

Alman asıllı, Nobel Fizik Ödülü sahibi fizikçi. Röntgen ışınlarını bulması ile tanınır.

Röntgen Prusya’nın Lennep şehrinde doğdu. Çocukluğu ve ilköğretim yılları Hollanda’da ve İsviçre’de geçti.1865 yılında girdiği Zürih Politeknik’te üniversite eğitimi gördü ve 1868 yılında makine mühendisi olarak mezun oldu.

1869 yılında Zürich Üniversitesi’nden doktorasını aldı. Mezuniyetinin ardından 1876’da Strazbur’da, 1879’da Giessen ve 1888’de Würzburg Julius-Maximilians-Üniversitesi’nde fizik profesörü olarak öğretim görevi yaptı. 1900’de Münih Üniversitesi Fizik kürsüsüne ve yeni Fizik Enstitüsünün yöneticiliğine getirildi.

Karısının ölümünden dört yıl sonra 1923 yılında,I. Dünya Savaşı’nın yarattığı yüksek enflasyon ekonomisi ortamında maddi sıkıntılar içinde Münih’te öldü.

Öğretim üyeliği görevinin yanı sıra araştırmalar da yapmaktaydı. 1885 yılında kutuplanmış bir geçirgen hareketinin, bir akımla aynı manyetik etkileri gösterdiğini açıkladı.

 1890’lı yılların ortalarında çoğu araştırmacı gibi o da katot ışın tüplerinde oluşan lüminesans olayını incelemekteydi. “Crookes tüpü” adı verilen içi boş bir cam tüpün içine yerleştirilen iki elektrotdan (anot ve katot) oluşan bir deney düzeneği ile çalışıyordu.

 Katottan kopan elektronlar anoda ulaşamadan cama çarparak, floresan adı verilen ışık parlamaları meydana getirmekteydi. 8 Kasım 1895 günü deneyi biraz değiştirip tüpü siyah bir karton ile kapladı ve ışık geçirgenliğini anlayabilmek için odayı karartıp deneyi tekrarladı.

Deney tüpünden 2 metre uzaklıkta baryum platinocyanite sarılı olan kağıtta bir parlama farketti. Deneyi tekrarladı ve her defasında aynı olayı gözlemledi. Bunu mat yüzeyden geçebilen yeni bir ışın olarak tanımladı ve cebirde bilinmeyeni simgeleyen X harfini kullanarak “X ışını” ismini verdi. Daha sonraları bu ışınlar, “Röntgen ışınları” olarak anılmaya başlanmıştır.

Bu buluşundan sonra Röntgen farklı kalınlıktaki malzemelerin ışını farklı şiddette geçirdiğini gözlemledi. Bunu anlamak için fotoğrafsal bir malzeme kullanıyordu. Tarihteki ilk tıbbi X ışını radyografisini de (Röntgen filmi) yine bu deneyleri sırasında gerçekleştirdi ve 28 Aralık 1895 yılında bu önemli keşfini resmi olarak duyurdu.

Olayın fiziksel açıklaması 1912 yılına kadar net olarak yapılamasa da, buluş fizik ve tıp alanında büyük heyecan ile karşılandı.

Çoğu bilim adamı bu buluşu modern fizik|modern fiziğin başlangıcı saydı. Amerikalı mucit Pasteur 1898 yılında tıpta fizik tedavide kullanılmak üzere X ışınları üreten bir aygıt geliştirdi.Ama çok miktarda X ışınına maruz kalındığında meydana gelebilecek sağlık sorunlarını kimse farketmedi.

Prof. Dr.Seyyid Hüseyin Nasr

Haziran 29th, 2012

Seyyid Hüseyin Nasr, 7 Nisan 1933 yılında Tahran’da doğdu. Yüksek öğrenimini ABD’de Massachusette Institute of Technology’de fizik dalında yaptı. Harvard Üniversitesi’nde jeoloji ve jeofizik alanında yüksek lisans, bilim tarihi alanında da doktora yaptıktan sonra 1958 yılında İran’a döndü. Bir süre Tahran Üniversitesi’nde felsefe ve bilim tarihi profesörlüğünde bulundu. 1962-1965 yılları arasında Harvard’da bilim tarihi dersleri verdi.

1972 yılında Tahran Üniversitesi rektörlüğüne getirildi. Dünyanın birçok yerinde İslâm, felsefe, karşılaştırmalı din ve çevre bunalımı gibi konular üzerine konferanslar verdi. Gifford Lectures (1981), The Cadbury Lectures (1994), Burke Lecture (1995) ve Paul Watson Lecture (1995), Batı üniversitelerinde verdiği önemli ve ünlü konferanslardır. Doğu ve Batı dillerinde 250 civarında makalesi bulunan Nasr, halen ABD’de George Washington Üniversitesi’nde İslâm araştırmaları profesörü olarak görev yapmaktadır.

Nureddin Batruci

Haziran 29th, 2012

Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Kurtuba’nın kuzeyinde, Pedroches şehrinde doğduğu tahmin edilmektedir. İspanya’daki İşbil’de (bugünkü adıyla Seville) yaşadığı için, El-İşbili lakabıyla meşhur oldu. Meşhur tabiplerden İbn-i Tufeyl’in talebeliğini yaptı.

Hayatı hakkında daha fazla bilgiye kaynaklarda rastlanamamıştır. 1217 yılına kadar yaşadığı bilinmektedir.

El-Batruci, İslam ve Latin dünyasının astronomi sahasında büyük bir alimi olarak tanınmıştır. Avrupalı bilim adamları üzerindeki tesiri çok olduğundan, Batı dünyası onun ismini; Latince olarak, Alpetrazius şeklinde değiştirdi ve bu isimle tanıdı.

El-Batruci’nin tek bilinen kitabı Kitab fi’l-hey’e (Astronomi Prensipleri) olup, Arapçadır. Eserini, 1185 yılından kısa bir süre sonra bitirdi. Tesiri asırlarca devam eden bu kitap, Hıristiyan ve Yahudilerce kaynak kabul edildi.

Johannes Kepler

Haziran 29th, 2012

27 Aralık 1571 yılında Almanya’nın güneyinde bulunan Weil’da doğdu. Tübingen Üniversitesi’ne girdi ve öğrenim gördü. 1591’de yüksek lisans derecesi aldı. Graz’da matematik profesörlüğü yaptı. Bu dönemde yazdığı Mysterium cosmographicum (Evrenin Gizleri, 1596) adlı yapıtında açıkladığı gezegen sistemiyle ünlü astronomlar arasına katıldı.

Kopernik ve Galileo ile birlikte Rönesans’ın en büyük gökbilimcileri arasında yer alan Kepler, döneminin toplumsal sorunlarıyla boğuştu, kilisenin doktrinlerine ve yerleşik bilimsel inançlara karşı çıkarak “anıtsal” keşifler yaptı.

Kepler, çocuklukta geçirdiği ve görme konusunda sıkıntılar yaşamasına neden olan hastalık sonucunda gözle ilgili çalışmalara da yöneldi ve göz yapısının incelenmesi konusuna önem kazandıran çalışmalara, göz sağlığıyla ilgili optik araştırmalara  ön ayak oldu. Gözbebeğinden geçen ışınların nasıl kırıldıklarını ilk açıklayan kişi olan Kepler, görme sorunu yaşayan kişilerin, görüntünün, retinanın önüne ya da arkasına düşmesi şeklinde optik bir bozukluğa sahip olduğunu da öne süren ilk bilimadamıdır.  Teleskopu da yakından inceleyerek, merceklerde görüntünün nasıl büyütüldüğünü daha net biçimde anlatmış ve kendisinden sonra üretilen teleskopların daha da geliştirilebilmesine olanak vermiştir.

 Danimarkalı astronom Tycho Brahe’nin çağrısıyla Prag’a yerleşen Johannes Kepler,  Tycho’nun ölümü üzerine İmparator II. Rudolf tarafından onun yerine atandı. Tycho Brahe’nin derlediği değerli astronomik gözlemlerden yararlandı. Mars’ın yörüngesini incelerken kendi adıyla anılan yasaların ilk ikisini buldu. II. Rudolf’un yerine geçen kardeşi, Kepler’i Yukarı Avusturya devletleri matematikçisi olarak atadı. Linz’de kaldığı 14 yıl içinde iki kitap yazan Kepler, burada üçüncü yasasını keşfetti. 1. yasası: Bütün gezegenler, odaklarından birinde Güneş’in bulunduğu elips biçimli yörüngeler üzerinde hareket eder. 2. yasası: Bir gezegeni Güneş’e bağlayan doğru parçası eşit zaman aralıklarında eşit alanlar tarar. 3. yasası: Gezengenlerin dolanım sürelerinin karesi ile Güneş’e olan uzaklıklarının küpünün oranı tüm gezegenler için aynıdır.

Johannes Kepler, 1629 yılında  Silezya’ya çağrıldı. Orada bir yıl çalıştıktan sonra, 15 Kasım 1630 yılında Almanya’nın Regensburg kentinde öldü.

Arnaldus de Villa Nova

Haziran 29th, 2012

Katalonyalı bir aileden geldiği düşünülen simyacı, gök bilimci ve fizikçidir. Bu bilim dallarının yanında kimya, tıp ve Arap felsefesi de okumuştur.

Bir süre Aragon’da yaşadıktan sonra Paris’e gitti ve orada yaşamaya başladı. Savunduğu tezler nedeniyle kilisenin şiddetli baskısına maruz kaldı ve bulunduğu yerden kaçmak zorunda kaldı, Sicilya’ya sığındı.

1313 yılında Papa V. Clement’in durumunu duyması üzerine, Papa tarafından Avignon’a davet edildi. Ancak gidiş yolunda hastalanarak yaşamını yitirdi.
Thesaurus Thesaurorum ya da Rosarius Philosophorum, Novum Lumen ve Flos Florum gibi simya ile ilgili kitapların onun yazdığı düşünülmektedir.

Ancak bu konuda kesin bir kanıt yoktur. Bilim dünyasına en bilinen katkısı ise korbonmonoksit ve saf alkolü bulmasıdır.

Şarap üretimi, korunması ve bozulmaya başlayan şarapları kurtarmaya yönelik yardımcı bilgiler verdiği kitabı üzerine Liber de Vinis o dönemde büyük ilgi görmüştür.

David Levy

Haziran 29th, 2012

Kanadalı astronomdur. Shömaker-Levy 9 adlı kuyruklu yıldızın kaşifidir. Astronomi üzerine kitapları mevcuttur.

Janet Akyüz Mattei

Haziran 29th, 2012

2 Ocak 1943 yılında doğdu. Kariyerini ABD’de yapmış bir Türk gökbilimcidir. 30 yılı aşkın bir süre boyunca, dünyanın en büyük yıldız gözlem kuruluşu olan ve çoğu amatör olmak üzere 10 milyon yıldız gözlemcisini bir çatı altından toplayan AAVSO (American Association of Variable Star Observers – Amerikan Değişken -veya Serbest- Yıldız Gözlemcileri Birliği)’nin başkanlığını yapmış, Birliği bugünkü prestijine ulaştırmıştır. 180 kadar bilimsel yayını, pek çok uluslararası ödülü bulunmaktadır.

Uluslararası bilim dünyasında Türkiye’nin (ve şahsında, özelde Türk kadınının) yüzünü ağartan, ancak ülkemizde kısıtlı bir çevre dışında maalesef fazla tanınmayan bir iftihar vesilesidir.

Janet Akyüz Mattei 1942’de Bodrum ‘da doğmuş, üniversite öğrenimini Izmir ‘de yapmıştır. Lisans için gittiği ABD ‘de Nantucket, Massachusetts ‘deki Maria Mitchell rasathanesinde çalışmaya başlamıştır. Astronomi Doktorasını bunun için bir süre döndüğü Türkiye’de Ege Üniversitesi’nden 1982’de almıştır.

AAVSO’ya başkanlık yaptığı 30 yılı aşkın süre boyunca, amatör astronomlarca dünya genelinde yapılan gözlemlerin sonuçlarının toplanmasına, değerlendirilmesine, bilimselleştirilmesine ve tasnifine öncülük etmiştir. AAVSO’yu aynı zamanda astronomi alanında uluslararası düzeyde en önde gelen eğitim kurumlarından biri haline getirmiştir.

Dr. Janet Akyüz Mattei’nin kazandığı önemli bilimsel ödüller arasında Société Astronomique de France (Fransız Astronomi Cemiyeti) yüzyıl madalyası, 1987; American Astronomical Society (Amerikan Astronomi Cemiyeti) George Van Biesbroeck Prize (GVB ödülü), 1993; Astronomical League (Astronomi Derneği) Leslie Peltier Ödülü, 1993; Unione Astrofili Italiani (İtalyan Astronomi Sevenler Derneği) Giovanni Battista Lacchini Ödülü, 1995; ve Royal Astronomical Society (Kraliyet Astronomi Cemiyeti) Jackson-Gwilt Medal (J-G madalyası), 1995 bulunmaktadır. Asteroid 11695 Mattei onun Dr. Janet Akyüz Mattei’nin şerefine isimlendirilmiştir.

2004 Mart’ında Boston’da lösemiden vefat etmiştir.

Astronomi sevdasının kendisine çocukluğunu geçirdiği Bodrum’un yıldızlı gecelerinden aşılandığını her fırsatta dile getirmiştir.

Yuri Alekseyeviç Gagarin

Haziran 29th, 2012

Yuri Alekseyeviç Gagarin 9 Mart 1934 yılında doğdu. Sovyet kozmonot, 1961 yılında uzaya çıkan ve dünyanın çevresini turlayan ilk insan.

Yuri Gagarin, Gzhatsk yakınlarındaki Kluşino`da 9 Mart 1934 tarihinde dünyaya geldi (bu kasabanın adı 1968`de Gagarin olarak değiştirildi). Annesi ve babası kolektif bir çiftlikte çalışıyordu. Yuri dört çocuktan üçüncüsüydü, özellikle ablası Yuri`yle yakından ilgilendi. Sovyetler Birliği`ndeki milyonlarca aile gibi Gagarin ailesi de İkinci Dünya Savaşı`ndan kötü biçimde etkilendi. İki abisi 1943`te Almanya`ya götürüldü ve savaş bitene kadar geri dönemediler. Hocaları Gagarin`i zeki ve çalışkan fakat biraz da yaramaz bir çocuk olarak tanımlardı. Matematik hocası savaş esnasında Kızıl Ordu Hava Kuvvetleri`nde uçmuştu, bunun da Gagarin üstünde büyük bir etki bıraktığı söylenir.

Bir dökümhanede çıraklığa başlayan Gagarin daha sonra Saratov`da bulunan yüksek teknik okuluna seçildi. Oradayken “Hava Kulübü”`ne girdi ve küçük uçaklarla uçmayı öğrendi. Bir hobi olarak başladığı bu iş zamanla hayatının önemli bir bölümünü kaplamaya başladı. 1955`de okulunu tamamladı ve bir pilot okulunda savaş uçağı eğitimi almaya başladı. Orada 1957 yılında evleneceği Valentina Goryacheva ile tanıştı. Eğitimden sonra hava şartlarının kötü olduğu Norveç sınırında bir bölgeye atandı. Yetişkin biri olduğunda boyu 157,5 cm civarındaydı.

Uzay Yarışının başlangıç döneminde, Sovyetler kozmonot adaylarını belirlemek için geniş bir tarama programı başlatmışlardı. 20 kozmonot ile Sovyet uzay programına seçilen Gagarin bütün testleri başarıyla atlattı. En sonunda gene yetenekli ve başarılı bir kozmonot olan German Titov ile Yuri Gagarin arasında bir tercih yapılacaktı, Yuri Gagarin seçildi. Bu seçimde soğuk Titov`un aksine Yuri`nin güler yüzlü ve cana yakın bir karakterinin olması ve sade bir çocukluk sürmesinin önemli olduğu söylenir.

12 Nisan 1961 tarihinde Gagarin uzaya çıkan ilk insan oldu. Uzaygemisinin adı Vostok 1 idi. Uluslarası medyaya göre Gagarin, uzayda “Burada Tanrı falan göremiyorum.” demişti. Ancak uzay uçuşu sırasında dünya ile yaptığı konuşmaların yayımlanan metninde böyle bir cümle yer almaz. Gagarin daha yörüngedeyken rütbesi TASS tarafından yükseltildi. Sovyet otoritelerine göre rütbe değişimin hemen yapılmasının sebebi Gagarin`in iniş sırasında ölebileceğini düşünmeleriydi. Ama bu gerçekleşmedi ve Gagarin dünyaya çok ünlü biri olarak döndü. Sovyetler Birliği Komünist Partisi`ni “bütün başarılarımızın düzenleyicisi” olarak övdü. Dönemin lideri Nikita Kruşçev de Gagarin`in ününden ve başarısından korkarak onu kendine politik bir rakip olarak düşünmeye başladı.

Gagarin dünya çapında ün kazanmış biri ve Sovyet başarısının sembolü olarak dünyayı dolaşmaya başladı, popülaritesini de kontrol edebiliyordu. Fakat kısa bir süre sonra alkol bağımlısı oldu, 1961`de Kırım`da genç bir hemşireyle maceraya atıldı. 1962`de kendini toparlayarak kozmonot yetiştirme merkezinde çalışmaya başladı.

Kurumun antrenör vekili olma sürecinde, Gagarin savaş uçağı pilotu olmayı yeniden hak kazanması gerekti. 27 Mart 1968`de MiG-15 model uçağıyla rutin bir deneme sürüşü sırasında eğitmeniyle birlikte hayatını kaybetti. Kazaya neyin sebep olduğu bilinemedi, 1986 yılında bir soruşturmada Su-11 model bir uçağın yol açtığı türbülansın kazaya yol açtığı söylendi. Aynı zamanda hava koşulları da kötüydü. Başka bir söylenti de Gagarin`in sarhoş olduğudur, oysa ki bu doğru değildir çünkü uçuştan önce iki testten geçmiştir ve yapılan araştırmalarda alkol veya uyuşturucu izine rastlanmamıştır. Yeni bir teori de pilot kabininin yanlışlıkla açıldığı ve bir anda güçlenen hava dolaşımı yüzünden uçağın kontrolünü Gagarin`in kaybettiğidir.

Konstantin Eduardoviç Tsiolkovski

Haziran 29th, 2012

Konstantin Eduardoviç Tsiolkovski 5 Eylül 1857 yılında doğdu. Rus bilgin ve kâşifi. Roket biliminin kurucusu kabul edilmektedir.

Hayatının büyük bölümünü Rusya’daki Kaluga kentinin eteklerinde, tahta bir kulübede geçirdi. Tsiolkovski bir matematik öğretmeniydi. Bolşevik devriminden sonra, 1921’de, Sovyetler, Tsiolkovski’nin başarıları nedeniyle kendisine maaş bağladılar. Böylece 64 yaşında emekli olan Tsiolkovski, zamanının tümümü araştırmalarına ve eserlerine verdi.

En önemli eseri Kozmik Uzayın Tepkili Motorlarla Keşfi‘nde, sıvı yakıtla çalışan yeterince güçlü bir roketin Dünya’nın yerçekiminden kurtularak diğer gezegenlere ulaşabileceğini teorik olarak açıklamıştır. Bu yöntem, daha sonra ilk olarak Tsiolkovski’nin ülkesinde (o zamanki adıyla SSCB’de) başarıyla kullanılmış, uzaya ve diğer gezegenlere roketler gönderilmiştir.

Tsiolkovski, ayrıca Dünya’nın çekiminden kurtulmak için gereken hızı doğru olarak hesaplamış, roket yakıtı olarak daha sonra gerçekten de kullanılacak olan sıvı oksijen ve sıvı hidrojeni önermiş, roketlerin birden fazla kademeden oluşmasının daha etkin olacağını ortaya koymuştur. Tsiolkovski, roketlerin boşlukta hareketini açıklayan Tsiolkovski denklemini de bulmuştur. Wright kardeşlerle hemen hemen aynı zamanda havadan ağır uçan cisimler üzerine çalışmalar yapmıştır. Ancak tüm bu çalışmalar teorik düzeyde kalmış, uygulamaya geçirilmemiştir.

Tsiolkovski, hayatı boyunca uzayla ilgili 500 kadar esere imza atmıştır. Bunların bir kısmı teorik çalışmalar, bir kısmı ise bilim kurgu denemeleriydi. Bu eserlerde; uzay istasyonu, uzay boşluğuna çıkış için basınç odaları, uzayda besin sağlayabilecek kapalı ekosistemler gibi daha sonra gerçekleşecek fikirlere rastlanmaktadır.

Tsiolkovski’nin fikirleri uzun süre kendi ülkesinde kalmıştır. Onyıllar sonra Avrupa’da ortaya çıkan roket bilimciler, bu fikirleri kullandılar. Uzay Yarışı’nın başlamasıyla birlikte, Amerikalılar, Sovyetler’in başarılarının nedenini anlamak için Tsiolkovski’nin eserlerini incelediler.

Tsiolkovski’nin uzun süre yaşadığı kent Kaluga’da adına bir uzay müzesi kurulmuştur. Ay’ın arka kayüzündeki bir kratere ve bir göktaşına Tsiolkovski’nin adı verilmiştir.

Neil Alden Armstrong

Haziran 29th, 2012

Neil Alden Armstrong, 5 Ağustos 1930 yılında doğdu. Amerikalı test pilotu ve ilk Ay astronotu. Ay’a ilk ayak basan insan.

Neil Armstrong 5 Ağustos 1930’da Wapakoneta, Ohio’da dünyaya gelmiştir. İlk ve orta öğrenimi sırasında izcilik yapmıştır. 16 Temmuz 1969 tarihinde Apollo 11 ile yaptığı ay yolculuğunda aya ilk ayak basan insan unvanını kazanmıştır.

Ay’a ayak bastığında ilk söylediği tarihi cümle şudur:

İnsan için küçük, insanlık için büyük bir adım.
 
Kore üzerinde Deniz Kuvvetleri Pilotu olarak 78 saat uçuş yapan Armstrong 1971 yılında NASA’dan ayrılarak Cincinnati Üniversitesinde çalışmaya başlamıştır. 1979 yılına kadar uzay mühendisliği bölümünde profesör olarak çalışmıştır.

1985’ten 1986’ya kadar Uluslararası Uzay Komisyonunda hizmet vermiştir. 1986 yılında Challenger kazasının araştırma komisyonuna başkan yardımcısı olarak atanmıştır. Armstrong evli ve iki çocuk babasıdır.

Valentina Vladimirovna Tereşkova

Haziran 29th, 2012

Valentina Vladimirovna Tereşkova, 6 Mart 1937 yılında doğdu. Emekli Sovyet kozmonotu, uzaya çıkan ilk kadın.

SSCB’de, Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlı Yaroslavl’da küçük bir köy olan Bolşoye Maslennikovo’da doğdu. Okulu bitirince bir lastik fabrikasında çalıştı, daha sonra mühendislik tahsili yaptı. Bu sırada hobi olarak paraşütçülüğe başladı. 1961’de yerel Komsomol’un (Komünist Gençlik Kolu) sekreteri oldu ve ardından Sovyetler Birliği Komünist Partisi’ne katıldı.

Uzay Yarışı’nın başlangıç yıllarında, Sovyetler uzayda mümkün olduğunca çok “ilk”e imza atmaya çalışıyordu. 1961’de Gagarin‘in uzaya çıkan ilk insan olmasının ardından, Sovyet uzay programını yöneten başmühendis Korolyov, bu kez bir kadını uzaya gönderme fikrini öne sürdü. Böylece Sovyetler yeni bir teknoloji geliştirmeye gerek kalmadan dünya çapında prestij kazanmış olacaktı. Ayrıca kadınların erkeklerle eş başarılar göstermesi, Sovyet ideolojisine son derece uygundu.

İlk uzaykadınını belirlemek için geniş çaplı bir tarama başlatıldı. Kıstaslar, adayların paraşütçü, 30 yaşın altında, 170 cm’den kısa ve 70 kg’dan hafif olmasıydı. Tereşkova, seçilen dört kişiden biri olmayı başardı ve seçilen diğer arkadaşlarıyla birlikte yoğun bir eğitim programına tabi tutuldu. Programda ağırlıksız uçuşlar, paraşüt atlamaları, izolasyon sınamaları, merkezkaç sınamaları, roket kuramı, uzay mühendisliği ve pilotluk eğitimi bulunuyordu.

Tereşkova, “proleter” geçmişi sayesinde diğer adaylardan daha şanslı görülüyordu. Programın sonunda Tereşkova’yı bizzat Nikita Kruşçev ilk uzaykadını olarak seçti.

16 Haziran 1963’de Tereşkova Vostok 6 ile uçarak uzaya çıkan ilk kadın ve ilk sivil oldu. Dünya yörüngesinde 48 tur attı ve neredeyse üç gün uzayda kaldı (o zamana kadar uzaya giden ABD’li uzayadamlarının toplam süresinden fazla).

Buna karşın, başmühendis Korolyov, Tereşkova’nın gösterdiği performanstan memnun değildi. Tereşkova, Dünya’dan gelen telsiz çağrılarına cevap vermemiş ve uzun süre suskun kalmıştı. Korku yüzünden paralize olduğu iddia edilmekteydi. Bunun üzerine uzay aracının kontrolü ilk uzaykadınına bırakılmadı ve otomatik sistemle dünyaya dönmesi sağlandı. Tereşkova, uçuştaki başarısızlığıyla ilgili iddiaları reddetmektedir.

Belki de Tereşkova’nın başarısız olduğuna ilişkin kamuoyundan gizli tutulan bu iddialar yüzünden, Sovyetler daha sonra uzun süre uzaya kadın personel göndermedi. Uzaya çıkan ikinci kadın, Tereşkova’dan 19 yıl sonra yine bir Sovyet olan Svetlana Savitskaya’dır. Tereşkova’nın grubundaki arkadaşları uzaya gitmemiştir.

Tereşkova’nın ardından ABD de uzun süre uzaya bir kadın göndermeyi denemedi. ABD, büyük ihtimalle Uzay Yarışının taktiklerinden biri olan birinci olamıyorsan ikinci de olma düsturuyla hareket etmiştir. Nitekim Ay’a iniş konusunda da ABD’nin ardından ikinci olma imkânları varken Sovyetler bunu yapmamıştır.

Tereşkova’nın uçtuğu Vostok 6, Vostok serisinin son uçuşudur.

Uçuştan sonra Tereşkova, tıpkı Gagarin gibi dünyanın çeşitli ülkelerini ziyaret etmiş, konuşmalar yapmış ve uluslararası görevlerde bulunmuştur. Bu ziyaretler Soğuk Savaş döneminde hiçbir propaganda fırsatını kaçırmayan Sovyetler tarafından destekleniyor, dünya da uzaya çıkan ilk kadını tanımak istiyordu. Tereşkova Sovyetler Birliği’nde Sovyet Kahramanlık Madalyası ile ödüllendirildi, Ayrıca Doğu Bloku ülkelerinden de çeşitli madalyalar aldı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi üyeliği gibi önemli siyasi mevkilere geldi. Ay’daki bir kratere Tereşkova adı verildi.

Tereşkova, siyasi baskı sonucu Sovyet uzayadamı Andrian Nikolayev ile evlendi. Nikâh töreninde Kruşçev ve diğer üst düzey Sovyet yönetimi ile uzay programı camiası hazır bulundu. Nikolayev’den 1982’de boşanan Tereşkova daha sonra bir evlilik daha yapmıştır.

Sovyetler’in yıkılmasının ardından siyasi hayatı sona erse de, prestijinden hiçbir şey kaybetmedi. Rus halkının ve dünya kamuoyunun gözünde Tereşkova, Gagarin ve Aleksey Leonov gibi uzay kahramanlarından biridir.

Galileo Galilei

Haziran 29th, 2012

Modern fiziğin ve teleskobik astronominin kurucularından olan İtalyan bilim adamı. 1564’te İtalya’nın Pisa şehrinde doğdu. Döneminin tanınmış müzikçilerinden Vincenzo Galileo’nun oğlu olan Galileo, ilk tahsilini Floransa’da yaptı. 1581’de Pisa Üniversitesi’nde tıp tahsiline başladı. Ancak parasızlıktan okulu terk etti. 1583’ten itibaren matematiğe ilgi duyan Galileo, bu konudaki çalışmaları sayesinde, 1589’da Pisa’da profesörlük elde etti.

Sarkacın, yüzen cisimlerin ve hareketin Aristo fiziğinden farklı bir düşünceyle matematiksel olarak ele alınması gerektiğine inanan Galileo, Pisa Kulesi’nden ağırlık düşürerek Aristo’nun yanlışlığını açıkça gösterdi. Bu davranışı yaşlı profesörlerle anlaşmazlığa düşmesine sebep oldu. 1592’de Pisa’yı terk ederek, Padova Üniversitesi matematik kürsüsüne geldi.

1597’de pratikte çok faydası olan pusulayı ticari olarak piyasaya arz etti. 1600 senesinden hemen sonra ilkel bir termometre, insan kalp atışının ölçümünde kullanılmak üzere bir sarkaç ve 1604’te serbest düşüşün matematik kanunlarını keşfetti. Ancak düzgün ivmeli hareket kavramı hatalıydı.

1609’da Hollanda’da teleskopun bulunduğunu işitti. Kendisi daha ileri bir alet yaparak bunu astronomi gözlemlerinde kullandı. 1610’da aydaki dağlar, yıldız kümeleri ve Samanyolu üzerine ilk tespitlerini yayınladı. Bu arada Jüpiter’in dört uydusunun varlığını bildirdi. Bu kitabı çok ilgi uyandırdı ve Floransa’da saray matematikçisi olmasını sağladı. Hemen sonra Venüs gezegeninin devreleri ve Satürn’ün şekli hakkında bilgi verirken, astronomideki Ptolemy (Batlamyus) sistemini tartıştı.

1611’de Roma’ya gitti ve oradaki Bilim Akademisi’ne üye seçildi. Floransa’ya dönüşünde hidrostatik üzerine pek çok profesörün itirazına sebep olan kitabı ile 1613’te güneş lekeleri üzerine yazdığı eserini yayınladı. Bu eserinde Kopernik sistemini açık bir şekilde müdafaa etti. Bundan dolayı papazların ağır hücumuna uğradı.

1615’te bizzat Roma’ya giderek iddiasını müdafaa etti. Ancak 1616’da Papa Beşinci Paul tarafından kitaplarını tetkik için bir komisyon kuruldu. Bu komisyon Galileo’nun kitaplarını yasaklamadı. Sadece dünyanın döndüğü iddiasından vazgeçmesini istedi.

Galileo, bir müddet bilimin pratik yönüne döndü, mikroskobu geliştirdi. Ancak 1618’de üç kuyruklu yıldızın görülmesiyle kiliseyle münakaşaya girdi. Arkadaşının Sekizinci Urban olarak Papa seçilmesinden cesaret alarak yazdığı “İki Kainat Sistemi Üzerine Konuşmalar” adlı eserini 1632’de yayınladı. Ancak kitabı daha önce yapılan uyarılarla çeliştiği söylentilerine rağmen Roma’da mahkemeye çağrıldı. 1633’te bu kitap yasaklandı ve Kutsal Engizisyon’ca müebbet hapse mahkum edildi. Cezası kendi evinde göz hapsine çevrildi. Yetmiş yaşında hapsedilen Galileo kör oldu ve 1642 yılında öldü.

Ahmed ibn el-Mecdî

Haziran 29th, 2012

Muhtemelen Kâhire’de yaşayan ve İbnü’l-Mecdî adıyla meşhur olan bu bilginin tam adı, Şihâbüddin Ebû’l-Abbâs Ahmed ibn Receb ibn Tanboğa el-Atabeğî (1358-1447) idi. Özellikle mîkât ile ferâiz alanlarında eserler vermiş ve astronomların kullandıkları altmışlık hesaplama yöntemini tanıtan Keşfü’l-Hakâ’ik fî Hisâbi’d-Derec ve’d-Dakâ’ik (Derecelerin ve Dakikaların Hesaplanmasında Gerçeklerin Keşfi) adlı kitabı sonradan öğrencisi Bedreddin Sıbt el-Mârdînî tarafından şerh edilmiştir.

Mirim Çelebi

Haziran 29th, 2012

Asıl adı Mahmut olup, 16. Yüzyılda yaşamış, tanınmış Osmanlı matematik ve astronomi alimlerindendir. Dedesi ünlü Ali Kuşçu’dur. İstanbul’da doğdu. Medreselerde okudu ve Şehzade Bayezid’in şehzadeliği zamanında hocalık etti ve onun zamanında önemli makamlarda görev aldı.

Daha sonraları I. Selim tarafından Anadolu Kazaskerliği’ne atandı. Uluğbey’in ünlü “Zeyç” ini farsça şerhetmiştir. Aynı zamanda büyükbabası Ali Kuşçu’nun astronomi ile ilgili “Fethiye” adlı risalesini şerhetmiştir. Matematik ve astronomi ile ilgili yedi sekiz risalesi daha vardır.

Abderalı Demokritos

Haziran 29th, 2012

Doğum ve ölüm tarihleri belli olmamakla birlikte, Zenon’dan 30 yıl sonra doğduğu sanılmaktadır. Çok gezmiş, Babil’e ve matematik öğrenmek üzere Mısır’a gitmiş ve orada beş yıl kalmıştır. Hatta bu seyahatları sırasında Hindistan’a kadar uzanmış olduğu sanılmaktadır. Ancak Demokritos bir gezgin değil, bir bilgi arayıcısıdır.

Demokritos’a göre, evren doluluk ve boşluktan oluşmuştur. Dolu kısım, bölünemez küçük parçacıklar, yani atomlar tarafından doldurulmuştur; bunlar ölümsüz ve yalındırlar. Nitelikleri aynı ama biçimleri ayrıdır. Varlıklar bu atomların bir araya gelmelerinden oluşmuşlardır ve bir arada bulundukları sürece vardırlar; şayet bunları oluşturan atomlar bir nedenle dağılırsa yok olur giderler. Evrende gözlemlenen değişim, atomların birleşmesi ve dağılmasından ibarettir. Atomcu kuram, özünde mekanist ve deterministtir, ama bu dönemde atomların nasıl hareket ettiklerine ilişkin güçlü bir yaklaşımın eksikliği duyulmaktadır.

Demokritos, ruhu maddeden ayırmaz; ruhu oluşturan atomlar daha ince, daha hafif ve daha hareketlidir; hepsi o kadar. Bu tür ince atomların birleşimine ruh dediği gibi akıl da der. Bunlar, evrenin her yerine dağılmıştır; öyleyse evren canlı ve akıllıdır. Ancak Tanrı yoktur; Anaksagoras’ın belirttiği anlamda bir nous da bulunmaz.

Hindistan’da da atomcu görüşlerle karşılaşılmaktadır; ancak tarihini saptamak olanaksızdır. Eğer daha önce ise, Yunanlıların bundan haberdar olup olmadıkları düşünülebilir. Haberdar olmaları olanaksız değildir; çünkü Demokritos İran’da bulunduğu sıralarda doğrudan veya dolaylı olarak bu görüşleri öğrenmiş olabilir. Gerek Yunan’da ve gerekse Hint’te birbirlerinden bağımsız olarak düşünülmüş olması da mümkündür; ancak atomcu görüşün Doğu kökenli olduğuna ilişkin başka bulgular da vardır. Mesela Poseidonius (M.Ö. 1. yüzyıl) bu kuramı, bir Fenikeli olan Sidonlu Mochos’a, yine Byblioslu Filon ise Beyrutlu Sanchuniaton’a atfetmektedir. Filon, bu adamın kitaplarını Yunanca’ya çevirmiştir.

Demokritos matematikle de ilgilenmiş ve Bir Daire veya Bir Küreye Çizilen Teğet, Geometri Üzerine, Sayılar Üzerine (aynı adı taşıyan bir yapıtı daha vardır) ve İrrasyoneller Üzerine adını taşıyan yapıtlar vermiştir.

Bir Daire veya Bir Küreye Çizilen Teğet’te, kürenin veya dairenin teğetle ortak olan bir tek noktası bulunduğunu ve teğet biraz oynatılacak olursa, bu defa daireyi ve küreyi iki noktada keseceğini ve teğet olma özelliğini kaybedeceğini söyler.

Geometri Üzerine adlı yapıtın içeriğine ilişkin fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Chrysippus’a dayanarak Plutarkos’un yapmış olduğu şu aktarma gerçekten çok ilginçtir :

“Demokritos, bir koninin, tabanına paralel olan dairelerle kesilecek olursa, kesitlerin yüzeyine ilişkin neler söylenebileceğini sormuştur. Bunlar eşit midir? Yoksa değil midir? Eğer eşit değillerse, o zaman koninin yüzeyi merdivene benzeyecek, yani düzgün olmayacaktır. Eğer eşitlerse, o zaman da koni bir silindir özelliğine sahip olacaktır. Bu son derece gariptir.”

Bu yorum son derece ilginçtir; çünkü Demokritos, bu yorumunda, bir cismin sonsuz sayıda kesitten oluştuğunu göstererek Archimedes’e yaklaşmıştır. Demokritos şunu sezmiştir : Eğer iki piramit, eşit tabana ve eşit yüksekliğe sahipseler, tabana paralel olan düzlemler tarafından eşit yüksekliklerden kesildiklerinde oluşan piramit kesitleri birbirlerine eşit olacaktır. Sonsuz sayıdaki kesitleri eşit olduğu için, iki piramidin hacimleri de eşittir. Bu bir bakıma, Cavalier’in ortaya koyduğu, “İki hacimin, aynı yükseklikten alınan kesitleri, her konumda eşit iseler, bu iki hacim eşittir.” ilkesine benzemektedir.

Demokritos’un incelemiş olduğu konular, Eukleides’in Elementler’de incelemiş olduğu bazı konularla paralellik göstermektedir.

İrrasyonel Doğrular ve Hacimler adlı yapıtı, konilere ilişkin yapmış olduğu çalışmaların sonucunda yazılmıştır. Burada irrasyonelleri incelemiş olması çok doğaldır. İçeriğinin ne olduğu bilinmese de, irrasyonel doğruların bölünemez olduğunu düşünmüş olabilir. Konilerde karşılaşmış olduğu sürpriz karşısında, nasıl bir tavır takınmış olduğu bilinmiyor. Acaba benimsemiş olduğu atom kuramıyla, bu sonucu nasıl uzlaştırmıştır? Çünkü atomun parçalanamaz olduğunu kabul ederse, koni kesitlerinin merdiven biçiminde olduğunu da kabul etmek zorunda kalacağı açıktır.

Platon, Demokritos’tan hiç söz etmez, ama Aristoteles övgüler düzer. Archimedes ise, aynı taban ve aynı yüksekliğe sahip bir koni ile bir silindirin hacimleri arasında 1/3 oranının bulunduğunu keşfetmiş olmasına büyük bir değer verir; ancak bunun kanıtını vermemiş olduğunu da ekler.

Demokritos’un Gezegenler Üzerine ve Büyük Yıl veya Astronomi adlı yapıtları ise astronomiyle ilgilidir. Yer’in, ortası delik, düz bir disk biçiminde olduğuna inanır. Gök küresini, kuzey ve güney gökküreleri olmak üzere iki yarım küreye böler ve güneydeki yıldız kümelerinin kuzeydekilerden farklı olduklarını söyler. Bu görüşleri, Yer’in düz olmasıyla nasıl uzlaştırabilmiştir? Bunu açıklamak güçtür; ancak bu yaklaşımı, kendisinin büyük ölçüde Babillilerin etkisi altında kaldığını göstermektedir.

Aynı zamanda iyi bir kozmologdur (yani evrenbilimcidir). Ona göre, evrende çok sayıda ve çeşitli büyüklüklerde dünyalar vardır. Bunlar birbirlerinden farklı uzaklıklarda bulunurlar. Bazıları oluşmaktadır; bazıları oluşmuştur ve bazıları ise çökmektedir. Bunlardan bazıları çarpışarak yok olurlar. Bazılarında su, bitki ve hayvan yoktur. Bizim bölgemizde ilk önce Yer oluşmuştur. Ay, yıldızların en altında bulunur; onu Güneş ve gözle görülebilen beş gezegen izler.

El-Biruni

Haziran 29th, 2012

Yaşadığı çağa damgasını vurup ” Biruni Asrı” denmesine sebep olan zekâ harikası bilgin 973 yılında Harizm’in merkezi Kâs’ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Muhammed’dir. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaşta araştırmacı bir ruha sahipti. Birçok kOnuyu öğrenmek için çılgınca hırs gösteriyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hârizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrûnî’nin en iyi bir eğitim alması için her imkânı sağladı.

Bu arada İbni Irak ve Abdüssamed b. Hakîm’den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi. Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sönmeyen azmiyle birleşince 17 yaşında eser vermeye başladı. Fakat Me’mûnîlerin Kâs’ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî’nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı ve Kâs’ı terketmek zorunda kaldı. Ancak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ünlü bilgin Ebü’lVefâ ile buluşup rasat çalışmaları yaptı. Daha sonra hükümdar Ebü’lAbbas, sarayında Bîrûnî’ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlendirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi, bilginimizin de devlet başkanları yanındaki yüksek itibarının belgesiydi.

Gazneli Mahmud Hindistan’ı alınca hocalarıyla Bîrûnî’yi de oraya götürdü. Zira onun yanında da itibarı çok yüksekti. “Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir’ derdi. Bu yüzden tedbirli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî’yi Hazine Genel Müdürlüğü’ne tayin etti .O da orada Hint dil ve kültürünü bütünüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sürede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağlanan siyasî ve ilmî araştırmalarına devam etti. Bir devre adını veren, çağını aşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sultan Mes’ud, kendisine ithaf ettiği Kanunu Mes’ûdî adlı eseri için Bîrûnî’ye bir fil yükü gümüş para vermişse de o, bu hediyeyi almadı.

Son eseri olan Kitabü’s Saydele fi’t Tıb’bı yazdığında 80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıyla yâd edilen yalnız İslâm âleminin değil, tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne’de hayata gözlerini yumdu.

Bîrûnî, “Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu kalbi tefekkürden dûr olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunanca ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında çalışmalar yaptı, eserler verdi.

Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi, Allah’ın kevnî âyetlerini anlamak, kâinatın yapı ve düzeninden Allah’a ulaşmak, Onu yüceltmek gâyesine yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasını amaçlardı. Kurân’ın belâğat ve i’cazına olan hayranlığını her vesileyle dile getirdi. İlmî kaynaklara dayanma, deney ve tecrübeyle ispat etme şartını ilk defa o ileri sürdü.

İbni Sinâ’yla yaptığı karşılıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yorumları, günümüzde yazılmış gibi tazeliğini halen korumaktadır. Tahkîk ve Kanûnı Mes’ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünkü ilmî seviyeye tâ o günden, ulaştıgı açıkça görülür. Bu eser astronomi alanında zengin ve ciddî bir araştırma âbidesi olarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dine hizmetten mutluluk duymaktadır.

Gazne’de kıbleyi tam olarak tespit etmesi ve kıblenin tayini için geliştirdiği matematik yöntemi dolayısıyla kıyamet günü Rabb’inden sevap ummaktadır. Ayın, güneşin ve dünyanın hareketleri, güneş tutulması anında ulaşan hadiseler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı rasatlarda, çağdaş tespitlere uygun neticeler elde etti. Bu çalışmalarıyla yer ölçüsü ilminin temellerini sekiz asır önce attı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapını ölçmeyi başardı. Dünyanın çapının ölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz matematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır. Avrupa’da buna BÎRÛNI KURALI denmektedir.

Newton ve Fransız Piscard yaptıkları hesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu ölçüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl önce Pakistan’da bulmuştu. O çağda Batılılardan ne kadar da ilerideymişiz.

Biruni, hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes’ud’un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir.

Daha o çağda Ümit Burnu’nun varlığından söz etmiş, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa’dan geniş bilgiler vermişti. Christof Coloumb’dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya’nın varlığından ilk defa sözeden O’dur.

Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu, yerçekimin varlığını Newton’dan asırlarca önce ortaya koydu. Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirdi.

Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğildi. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mahmud, Sebüktekin ve Harzem’in tarihlerini yazdı. Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusuna eğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı bir ilim haline gelebilen Mukayeseli Dinler Tarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî’ye çok şey borçludur.

Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulup kalmadı. Meseleleri doğrudan Allah’a dayandırdı. Tabiat olaylarından sözederken, onlardaki hikmetin sahibini gösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıp kalmadı.

Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve “Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah’a tövbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah’tan yardım dilerim. Bâtıl şeylerden korunmak için de Allah’tan hidayet isterim. İyilik O’nun elindedir!” demiştir.

Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrûnî’ye Armağan adıyla bilginimize tahsis etti. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî’yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO’nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî’ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, “1000 yıl önce Orta Asya’da yaşayan evrensel dehâ Bîrûnî; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog, Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist” diye yazılarak tanıtıldı.

Batlamyus

Haziran 29th, 2012

Geç İskenderiye Dönemi’nde yaşamış (M.S. ikinci yüzyılın birinci yarısı) ünlü bilim adamlarından birisi de Batlamyus’tur. Hayatı hakkında hemen hemen hiç bir bilgiye sahip değiliz. Müslüman astronomlar 78 yaşına kadar yaşadığını söylerler. Belki Yunan asıllı bir Mısırlı, belki de Mısır asıllı bir Yunanlıdır. Yunanca adı Ptolemaios’tur, ama harf uyuşmazlığı nedeniyle Ortaçağ İslâm Dünyası’nda Batlamyus diye tanınmıştır.

Batlamyus astronomi, matematik, coğrafya ve optik alanlarına katkılar yapmıştır; ancak en çok astronomideki çalışmalarıyla tanınır. Zamanına kadar ulaşan astronomi bilgilerinin sentezini yapmış ve bunları Mathematike Syntaxis (Matematik Sentezi) adlı yapıtında toplamıştır. Bu eserin adı, daha sonra Megale Syntaxis (Büyük Derleme) olarak anılmış ve Arapça’ya çevrilirken başına Arapça’daki harf-i tarif takısı olan el getirildiği için, ismi el-Mecistî biçimine dönüşmüştür; daha sonra Arapça’dan Latince’ye çevrilirken Almagest olarak adlandırıldığından, bugün Batı dünyasında bu eser Almagest adıyla tanınmaktadır.

Almagest, onüç kitaptan oluşur; Birinci Kitap, kanıtlarıyla birlikte Yermerkezli Dizge’nin anaçizgilerini verir; İkinci Kitap, Menelaus’un teoremiyle, küresel trigonometri bilgilerini ve bir kirişler tablosunu içerir; burada örnek problemler de çözülmüştür; Üçüncü Kitap, Güneş’in hareketini ve yıllık süreyi ve Dördüncü Kitap ise, Ay’ın hareketini ve aylık süreyi konu edinir; Beşinci Kitap aynı konularla ilgilidir, Ay’ın ve Güneş’in mesafelerini tartıştığı gibi, bir usturlabın yapılışı ve kullanılışı hakkında da ayrıntılı bilgiler sunar; Altıncı Kitap’ta gezegenlerin kavuşumları ve karşılaşımları incelenir ve Güneş ve Ay tutulmalarına temas edilir; Yedinci ve Sekizinci Kitap, durağan yıldızlarla ilgilidir, meşhur presesyon tartışmasını, Ptolemaios’un durağan yıldızlar katalogunu ve bir gök küresi âleti yapabilmek için gerekli olan yöntem bilgisini içerir; geriye kalan beş kitap ise devingen yıldızların, yani gezegenlerin hareketlerine tahsis edilmiştir ve yapıtın en özgün kısmıdır.

Batlamyus, bu eserinde anaçizgileriyle göksel olguları anlamlandırmak maksadıyla kurmuş olduğu geometrik kuramı tanıtmaktadır; Aristoteles fiziğini temele alan bu kuramda, evren küreseldir ve Yer bu evrenin merkezinde hareketsiz olarak durmaktadır. Şayet günlük veya yıllık görünümler Yer’in hareketleri sonucunda meydana gelseydi, her şey uzaya saçılır ve Yer parçalanırdı. Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jüpiter, Satürn ve sabit yıldızlar Yer’in çevresinde, muntazam hızlarla, dairesel hareketler yaparlar. Sabit yıldızlar küresi evrenin sonudur.

Ancak, Yer’in merkezde olduğu ve gök cisimlerinin de onun çevresinde muntazam bir şekilde dolandıkları kabul edildiğinde, kuramın bazı gözlemleri, örneğin Ay ve Güneş’in Yer’e yaklaşıp uzaklaşmalarını, bazen hızlı, bazen yavaş hareket etmelerini açıklaması olanaksızdı. Bunun için Batlamyus Yer’i belli bir ölçüde merkezden kaydırmıştır. Klasik astronomide bu düzenek (eksantrik) dış merkezli düzenek olarak adlandırılır. Gezegenlerin gökyüzünde ilmek atmalarını, yani durmalarını ve geriye dönmelerini açıklamak için de, (episikl) taşıyıcı düzenek adı verilen başka bir düzenek daha kabul etmiştir.

Batlamyus, Almagest’in girişinde trigonometriye ilişkin kapsamlı bilgiler vermiştir; çünkü küresel astronominin sınırları içinde kalan klasik astronomiye ait hesaplamalar, küresel geometriye dayanmaktadır. Batlamyus’tan yaklaşık olarak üç asır önce yaşamış olan Hipparkhos (M. Ö. 150) açıların kirişlerle ölçülebileceğini bildirmiş ve bir kirişler cetveli hazırlamıştı; ancak bu konuya ilişkin yapıtı kaybolduğundan, bu cetveli nasıl düzenlediği bilinmemektedir. Bazı yayların kirişlerinin bulunması çok kolaydı ve bu kirişlere ana kirişler adı verilmişti; ama bunların dışındaki yayların kirişlerinin bulunması uzun işlemleri gerektiriyordu. Bu nedenle Batlamyus kirişler cetvelini hazırlarken bir dairenin içine çizilmiş dörtgenlere ilişkin Batlamyus Teoremi’ni (AB . CD + AD . BC = AC . BD) kullanmak suretiyle, açılar toplamı ve farkının kirişlerini (kiriş (A-B), kiriş (A+B), kiriş A/2 , kiriş 2A gibi) bulma yoluna gitmişti.

Batlamyus, coğrafya araştırmalarına da öncülük etmiş ve Coğrafya adlı yapıtıyla matematiksel coğrafya alanını kurmuştur. Bu kitap Kristof Kolomb’a (…. – ….) kadar bütün coğrafyacılar tarafından bir başvuru kitabı olarak kullanılmıştır.

Almagest’ten sonra yazılan Coğrafya, sekiz kitaba bölünmüştür ve matematiksel coğrafya ile haritaların çizilebilmesi için gerekli olan bilgilere tahsis edilmiştir; Almagest gibi Coğrafya da derleme bir eserdir; Batlamyus bu kitabı hazırlarken Eratosthenes, Hiparkhos, Strabon ve özellikle de Surlu Marinos’tan büyük ölçüde yararlanmıştır.

Coğrafya’nın Birinci Kitab’ı Dünya’nın veya doğrusunu söylemek gerekirse Yunanlılar tarafından bilinen Dünya’nın büyüklüğü ve kartografik izdüşüm yöntemleri hakkında ayrıntılı bilgiler verir; İkinci Kitap’la Yedinci Kitap arasında ise tanınmış memleketlerdeki önemli yerlerin, yani önemli kentlerin, dağların ve nehirlerin enlem ve boylamları verilmek suretiyle Dünya’nın düzenli bir tasviri yapılır; enlem ve boylamlardan, yani bir başlangıç dâiresine enlemsel ve boylamsal uzaklıklardan söz eden ilk bilgin Batlamyus’tur; Batlamyus’un enlem ve boylam tablolarıyla betimlemeye çalıştığı Dünya, kabaca 20* Güney’den 65* Kuzey’e ve en Batı’daki Kanarya Adaları’ndan, bunların yaklaşık olarak 180* Doğu’sundaki bölgelere kadar uzanmaktadır; bunun dışında kalan bölgeler ise Yunanlılar ve dolayısıyla Batlamyus tarafından tanınmamaktadır; söz konusu tablolar, haritaların çizilmesini olanaklı kılmaktadır ve nitekim bu haritalar belki de eserin eski nüshalarında mevcuttur; çünkü astronomik bilgileri kapsayan Sekizinci Kitap’ta bunlara belirgin atıflar yapılmıştır.

Ancak Batlamyus’un coğrafya anlayışı yeteri kadar geniş değildir. İklim, doğal ürünler ve fiziki coğrafyaya giren konularla hiç ilgilenmemiştir. Başlangıç meridyenini sağlam bir şekilde belirleyemediği için, vermiş olduğu koordinatlar hatalıdır. Ayrıca, Yer’in büyüklüğü hakkındaki tahmini de doğru değildir. Ancak Kristof Kolomb bu yanlış tahminden cesaret alarak, Batı’ya doğru gitmiş ve Amerika’ya ulaşmıştır.

Aynı zamanda, bu dönemin önde gelen optik araştırmacılarından olan Batlamyus, daha önceki optikçilerin çoğu gibi, görmenin gözden çıkan görsel ışınlar yoluyla oluştuğu görüşünü benimsemiştir. Ancak, görsel yayılımın fiziksel yorumunu da vermiş ve bu yayılımın, kesikli ve aralıklı bir koni biçiminde değil de, kesiksiz ve sürekliliği olan bir piramid biçiminde olduğunu belirtmiştir. Şayet böyle olmasaydı, yani ışınlar gözden sürekli bir biçimde çıkmasaydı, nesneler bir bütün olarak görülemezlerdi. Buna rağmen, Batlamyus’un görsel piramid fikri, optikçiler arasında tutunamamış ve görme söz konusu olduğunda daha çok koni göz önüne alınmıştır. Nitekim kendisinden sonra, İslâm Dünyasında, bilginlerin görsel koni fikrine dayandıkları ve görme geometrisini bunun üzerine kurdukları görülmektedir.

Batlamyus, katoptrik (yansıma) konusuyla da ilgilenmiş ve yapmış olduğu ayrıntılı deneyler sonucunda üç prensip ileri sürmüştür:

1. Aynalarda görünen nesneler, gözün konumuna bağlı olarak, aynadan nesneye yansıyan görsel ışın yönünde görünür.

2. Aynadaki görüntüler nesneden ayna yüzeyine çizilen dikme yönünde ortaya çıkarlar.

3. Geliş ve yansıma açıları eşittir.

(*BOT = *GOT)

Bu prensipler çizim yoluyla yandaki şekilde gösterilmiştir. Buna göre, AY * ayna, G * göz, B * nesne, B’ * görüntü, O * ışının aynada yansıdığı nokta, TO * Normal’dir.

Bu üç prensipten ilk ikisini kuramsal, üçüncüsünü ise deneysel olarak kanıtlayan Batlamyus, ayna yüzeyine gelen ışının eşit bir açıyla yansıdığını gösterebilmek için, üzeri derecelenmiş ve tabanına düz bir ayna yerleştirilmiş olan bakır bir levha kullanmıştır. Bu levhaya teğet olacak biçimde bir ışın huzmesini ayna yüzeyine gönderip, gelme ve yansıma açılarının büyüklüklerini belirlemiş ve bunların birbirlerine eşit olduğunu görmüştür. Batlamyus bu deneyini küresel ve parabolik bütün aynalar için tekrarlayarak, ulaştığı sonucun doğru olduğunu kanıtlamıştır.

Batlamyus, dioptrik (kırılma) konusuyla da ilgilenmiş ve ışığın bir ortamdan diğerine geçerken yoğunluk farkından dolayı yön değiştirmesinin nedenini araştırmıştır. Bu araştırmanın sonucunda, az yoğun ortamdan çok yoğun ortama geçen ışının, Normal’a yaklaşarak ve çok yoğun ortamdan az yoğun ortama geçen ışının ise Normal’den uzaklaşarak kırıldığını ve kırılma miktarının yoğunluk farkına bağlı olduğunu ileri sürmüştür.

Nitekim onun bu konuyu ele alırken benimsediği bazı prensiplerden bunu açıkça görmek olanaklıdır:

1. Görsel ışın az yoğundan çok yoğuna veya çok yoğundan az yoğuna geçtiğinde kırılır.

2. Görsel ışın doğrusal olarak yayılır ve farklı yoğunluktaki iki ortamı birbirinden ayıran sınırda yön değiştirir.

3. Gelme ve kırılma açıları eşit değildir; fakat aralarında niceliksel bir ilişki vardır.

4. Görüntü, gözden çıkan ışının devamında ortaya çıkar.

Batlamyus ortam farklılıklarından dolayı ışığın uğradığı değişimleri, aynı zamanda kırılma kanununu da içerecek şekilde deneysel olarak göstermeye çalışmış ve çeşitli ortamlardaki (havadan cama, havadan suya ve sudan cama) kırılma derecelerini gösteren kırılma cetvelleri hazırlamıştır. Ancak verdiği değerler küçük açılar dışında tutarlı olmadığı için kırılma kanununu elde edememiştir.

Batlamyus, daha önce Babil ve Yunan astronomları ve astrologları tarafından derlenmiş bilgi birikimden yararlanmak suretiyle astrolojiyi de sistemleştirmiştir! Dört bölümden oluştuğu için Tetrabiblos (Dört Kitap) olarak adlandırmış olduğu yapıtında, gezegenlerin nitelik ve etkileri, burçların özellikleri, uğurlu ve uğursuz günlerin belirlenmesi gibi astrolojinin sınırları içine giren konular hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Ortaçağ ve Yeniçağ astrolojisi bu kitabın sunmuş olduğu birikime dayanacaktır.

Astroloji bir bilim değildir, ama astronomi ile birlikte doğmuş ve yaklaşık olarak 18. yüzyıla kadar, bu bilimin gelişimini, kısmen olumlu kısmen de olumsuz yönde etkilemiştir; bu nedenle astronomi tarihi araştırmalarında astrolojiye ilişkin gelişmelerden de bahsetmek gerekir.