Çelikcan Şişmantürk

Haziran 29th, 2012

1924 yılında doğdu. Öğrenimini Harp Okulunda yaptı. Hava Subayı olarak ordumuz saflarına katıldı. Havagücü Takımı’nda futbol, voleybol ve basketbol dallarında komple bir sporcu olarak kendini gösterdi. Hava Kuvvetlerimizde General rütbesine kadar yükseldi. 1979 yılında öldü.

Cemal Reşit Rey

Haziran 29th, 2012

25 Ekim 1904’te Kudüs’te doğdu. Sarayla yakın ilişkileri olan, son Osmanlı ailelerinden birinin oğluydu. Babası Ahmet Reşit Bey, o dönemde Kudüs’e mutasarrıf olarak atanmıştı. Cemal Reşit’in müziğe yeteneği o yıllarda ortaya çıktı. Diğer çocuklar sokakta oynarken o bulduğu bir akordiyonu çalmaya ve ondan çıkan sesleri taklit etmeye çalışıyordu. Beş yaşındayken ailecek İstanbul’a geldiler. Burada bir yandan ilkokula giderken, bir yandan da piyano çalışmaya başlar. Galatasaray Lisesi’nde okumaya başladığı yıllarda babasının politik durumu nedeniyle 1913 yılında zorunlu olarak Paris’e taşınırlar. Burada özellikle Fransa Cumuhurbaşkanı Raymond Poincare aileye sahip çıkar. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasına çok az zaman vardır ve Ahmet Reşit Bey ve ailesi dünyanın kültür başkenti Paris’te yaşamaya başlarlar.Cemal Reşit Bey daha çocuk yaşlarında Mahler’i orkestra yönetirken görecek, konservatuvarda onu müdür ve ünlü besteci Gabriel Faure dinleyecektir. Faure onu dinledikten sonra ünlü pedagog Marguerite Long’a telefon açar ve “Madam size bir Türk çocuğu gönderiyorum ve hiçbir şey söylemiyorum, kendiniz göreceksiniz” der. Sonra babasına dönerek “Oğlunuz hayatta müzikten başka hiçbir şey yapamaz” diye onun müzik dehasını hemen keşfeder. Debussy’nin öğrencisi, Ravel’in en yakın dostlarından ve eserlerini en iyi yorumlayan piyanistlerden biri olan Marguerite Long, 19 yaşına kadar hiç para almadan Cemal Reşit’in eğitimi ile yakından ilgilenecektir.

Ahmet Reşit Bey ve ailesi, savaş başlayınca Paris’te uzun süre kalamazlar. Cenevre’ye yerleşirler. Cemal Reşit eğitimine burada Cenevre Konservatuvarı’nda devam ederken, normal lise eğitimini de sürdürür. Konservatuvarın ustalık sınıfına kadar yükselir ancak 1919’da babası dahiliye nazırlığına atanınca İstanbul’a gelirler. Baba oğlunu hemen İstanbul’da bir piyano öğretmenine götürür. Ancak çocuğun piyano bilgisi öğretmeninkinden fazladır. Cemal Reşit bu kez tek başına Paris’e eğitime gönderilecek, tekrar Marguerite Long’la çalışmaya başlayacaktır. Konservatuvarda Gabriel Fauret’den müzik estetiği dersleri alır. Besteci, piyanist ve orkestra şefliği üzerinde eğitim görür. Daha okul yıllarında besteleriyle ilgi çekmeye başlar.

Cemal Reşit, cumhuriyetin ilanından iki ay önce Paris Konservatuvarından mezun olur. Bu arada İstanbul Belediyesi Darülelhan’a (ilk konservatuvar) batı müziği bölümü açılmasına karar verilir ve hoca olarak genç Cemal Reşit çağrılır. Bu onun için dünyanın en büyük mutluluğudur. Henüz 19 yaşındadır, onu Avrupa’da büyük bir kariyer beklemektedir ancak hocalarının tüm engellemelerine karşın İstanbul’a döner. Belki Batı’daki büyük kariyerini bırakmıştır ama, Cemal Reşit Rey Türkiye’de klasik müziğin kuruluşuna öncülük etmiş, pek çok öğrenci yetiştirmiş ve yaşamı boyunca müzik dünyasının hep bir numarasında yaşamıştır. Türkiye’ye döndükten sonra yaşamı boyunca artık kendi ülkesinden hiç ayrılmayacak, çeşitli orkestralar kurup, bunlarla yurt içi ve dışında konserler yönetecek, dünyanın en ünlü sanatçılarını şef olarak Türkiye’de ağarlayacak, Türkiye’de bir yandan klasik müziğin yaygınlaşması için çalışırken, öte yandan yazdığı operetlerle tiyatro dünyasında unutulmayacak eserlere imza atacaktır.

Ankara ve İstanbul radyolarında uzun yıllar görev yapan Rey, yurtdışında sayısız konser verdi. Çoksesli Türk müziğini geniş kitlelere yaymak amacıyla, Türk halk müziği ezgilerinden yararlanarak, Lüküs Hayat (1933), Deli Dolu (1934), Saz-Caz (1935), Hava-Cıva (1937) gibi çok sevilen operetler besteledi. Bunların dışında konçertoları, senfonik şiirleri ve başka orkestra yapıtları da olan Rey Onuncu Yıl Marşı’nın da bestecisidir.

Cemal Reşit Rey’in yaşamı sürekli çalışarak, üreterek geçti. Ailesiyle birlikte oturdukları Nişantaşı’nda Şair Nigar Sokak’taki konutta anne babası, ağabeyi Ekrem Reşit, kız kardeşi Semine ve eşi Semih Argeşo ile birlikte yaşıyorlardı. Semih Argeşo Cemal Bey’in kurup yönettiği İstanbul Senfoni Orkestrası’nın baş kemancısıydı. Semine Hanım da orkestrada keman çalıyordu. Konakta hem ciddi klasik müzik çalışmaları yapılıyor, hem de ağabeyi Ekrem Reşit’le birlikte müzikaller üzerine çalışıyorlardı. Cemal Bey’in müzikalleri zevk almasının ötesinde yapacağı klasik müzik çalışmalarında özellikle yurt dışı konserlerinde değerlendirmek için para kazanmaya yönelik olarak da yaptığı oluyordu. Çünkü özellikle o yıllarda Türkiye’de klasik müzik yapmak bir misyoner gibi çalışmayı gerektiriyordu. Babasının ölümü, ardından Semine Hanım ve eşinin ayrı bir eve çıkarak konaktan ayrılmaları, Ekrem Reşit Bey’in ve 1962’de annesinin ölümü ile Cemal Bey’in konak yaşamı son buldu. Koca İstanbul’da tek başına kalmıştı. Yanında ağabeyine çok iyi baktığı için aile emektarı olan Rıfkı Ergün ve ailesiyle birlikte Serencebey’de bir apartman dairesine taşınır. Orkestradan emekli olan Cemal Bey, piyano dersleri vermekte, yine evi eski dostları ve öğrencileri ile dolup taşmaktadır ama artık o eski depdebeli günler geride kalmıştır. Bir zamanlar şık giysileri ile her yerde dikkat çeken Cemal Reşit Rey üzerinde eski kıyafetleri, mütevazı evi ile onu eskiden tanıyanların içlerini acıtmaktadır. Giderek Rıfkı Ergün’ün ailesini kendi ailesi gibi görmeye başlar. Hele içlerinde sağır dilsiz olan Melek’i özel bir ihtimamla büyütür.

1970’lerde Cemal Reşit Rey, Haldun Dormen’in sahneye koyacağı bir müzikalin siparişini alır. Ağabeyinin ölümünden sonra müzikal yazmamaya karar veren Rey, Erol Günaydın’ın yazacağı metinleri müzikleyebileceğini söyleyerek herkesi şaşırtır. Erol Günaydın’la kısa süre içinde çok iyi dost olurlar ve Yaygara 70 büyük başarı kazanır. Ardından Uy Balon Dünya isimli ikinci bir müzikal yapılır ama aynı başarıyı yakalayamaz. 1980’lerde Cemal Bey iyice kendi dünyasına çekilir. 1985’de Lüküs Hayat 51 yıl aradan sonra yine aynı sahnede İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenecektir. Cemal Bey, gala gecesi için özel olarak hastaneden çıkarılır ve Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’na getirilir. Eser yıllar sonra yine büyük bir başarı kazanmıştır. Haldun Dormen ve Gencay Gürün onu alkışlar arasında sahneye çıkarırlar. Anlatılmaz derecede mutludur. Seyirci onu dakikalarca ayakta alkışlar. Bu onun son sahneye çıkışı olacaktır. Ertesi gün tekrar hastaneye yatırılır ve buradan ikinci çıkışında Edirnekapı’daki aile mezarlığına defnedilecektir. (7 Ekim 1985)


10. YIL MARŞI


Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamaları için 1933’de bir marş yarışması düzenlenir. Cemal Reşit Rey, güftesi Behçet Kemal Çağlar ve Faruk Nafiz Çamlıbel’e ait olan şiir üzerine bir beste yapmaya karar verir. Uzun süre uğraşıp, herkesin coşku ile birlikte söyleyeceği bir marş oluşturmaya çalışır. Ancak ağabeyi Ekrem Reşit’e yaptığı çalışmayı bir türlü beğendiremez. Sonunda mehter ritmi gelir aklına Cemal Bey’in besteyi yapar ve herkesin rahatlıkla söyleyebileceği bir eser çıkar ortaya.

Ankara’da eseri piyanoda çalarak kendi seslendirir. Marşı degerlendirecek olan heyetin içinde bulunan dönemin Milli Eğitim Bakanı Cemal Bey’in “cumhuriyet” sözcüğünde majörden minöre geçtiğini bunu da cumhuriyeti küçük düşürmek için yaptığını iddia eder ancak Cemal Reşit şu örnekle durumu kurtarır:

“Minör küçük anlamına gelir ama müzikte bu anlamda kullanılmaz. Beethoven’in Napoleone’un kahramanlıkları için yazdığı Eroica’nın ikinci bölümü de do minör tonundadır.”

Jüride bulunan bir başkası ise bir kahramanlık öyküsü olan Marseillaise’in de minör tonundan olduğunu söyleyince durum tatlıya bağlanır. Türkiye Cumhuriyeti’nin 10. Yıl Marşı böylece ortaya çıkmış olur. Bu marşın ardından Cemal Reşit, Yedeksubay Marşı, Denizciler Marşı, Himaye-i Etfalin isimli çocuk marşı ile Atatürk için 100. Yıl Marşı’nı besteler.

CUMHURİYETİN 10 YIL MARŞI

Şiir: Behçet Kemal Çağlar/ Faruk Nafiz Çamlıbel

Müzik:Cemal Reşit Rey

Çıktık açık alınla on yılda her savaştan

On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan

Başta bütün dünyanın saydığı başkumandan

Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan

Bir hızda kötülüğü geriliği boğarız

Karınlığın üstüne güneş gibi doğarız

Türküz bütün başlardan üstün olan başlarız

Tarihten önce vardık tarihten sonra varız

Çizerek kanımızla öz yurdun haritasını

Dindirdik memleketin yıllardır süren yasını

Bütünledik her yönden istiklal kavgasını

Bütün dünya öğrendi istiklal kavgasını

Örnektir milletlere açtığımız yeni iz

İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kütleyiz

Uyduk görüşte bilgi, gidişte ülküye biz

Tersine dönse dünya yolumuzdan dönmeyiz.

( Dört satırda bir)

Türküz Cumhuriyetin göğsümüz tunç siperi

Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri

Korg.Lütfi Akdemir

Haziran 29th, 2012

Korgeneral Lütfi AKDEMİR 04 Ağustos 1935 tarihinde Ilgın/KONYA’da doğmuştur. İlkokulu 1948 yılında Konya İlkokulunda, Ortaokulu 1951 yılında Konya Ortaokulunda, Liseyi 1955 yılında Konya Lisesinde tamamlamıştır.

06 Eylül 1956 tarihinde İzmir Hava Harp Okulunu kazanmış 30 Ağustos 1958 tarihinde Asteğmen rütbesi ile mezun olmuş ve aynı yıl İzmir Hv.Eğt.K.Uçş. Okulunda Pilotaj Eğitimi ve görevine başlamıştır.

10 Ekim 1958 tarihinde A.B.D.’de Pilotaj ve Lisan Eğitimini 1960 yılında tamamlayıp yurda dönmüştür, 07 Haziran 1960 tarihinde İzmir Hv.Eğt.Uçş.Gr.Jet Av Plt.’u olarak görev almıştır, 20 Temmuz 1960 tarihinde Merzifon 5 nci Hv.Üs 142 nci Fl.Jet Av Plt.’u olarak atanmıştır, 25 Ağustos 1964 tarihinde Mürted/ANKARA 4 ncü Hv.Üs 141 nci Fl.Tak.Hv.Plt.’u olarak atanmıştır, 1964 yılında Mürted’te F-104  MTD  kursunu tamamlamıştır, 02 Ağustos 1967 tarihinde İstanbul Hava Harp Akademisine girme hakkını kazanmıştır.

1967 yılında Hv.Kr.İşb.-NBC, 1968 yılında F-84 MTD, 1969 yılında F-104  MTD  kurslarını tamamlamıştır, 27 Eylül 1969 tarihinde Akademiyi tamamlamıştır, aynı tarihte İstanbul Silahlı Kuvvetler Akademisine giriş hakkını kazanmış, 25 Ağustos 1970 tarihinde buradaki tahsilini tamamlamıştır.

28 Ağustos 1970 tarihinde Mürted/ANKARA 4 ncü Ana Jet Üs Hrk.Eğt.A.Eğt.Sb.’lığı görevine tayin edilmiştir, 08 Eylül 1971 tarihinde Ankara Hv.K.K.Hrk.Bşk.Pl.Ş.Eğt.Pl.Sb.’lığı görevine atanmıştır, 13 Temmuz 1972 tarihinde Mürted/ANKARA 4 ncü Ana Jet Üs 182 nci Fl.K.’nı olarak atanmıştır, 1973 yılında F-102-MTD   kursunu tamamlamıştır, 30 Ağustos 1973 tarihinde Mons/BELÇİKA  SHAPE Hrk.D.Nük.Faal.Ş.Nük.Pl.Ks.Kh.Sb.’lığı ile görevlendirilmiştir, 1974 yılında F-104  MTD  kursunu tamamlamıştır, 30 Ağustos 1975 tarihinde yurt dışı görevini tamamlayıp yurda dönmüş ve aynı tarihte Ankara Hv.K.K.Hrk.Bşk.Hrk.Pl.Ş. Talimname Ks.A.’liği görevine atanmış ve daha sonra, 23 Ağustos 1976 tarihinde Ankara Hv.K.K. Hrk. D. Hrk.Ş.Hrk. ve S.O.P.Sb.’lığı görevine atanmıştır.

16 Ağustos 1977 tarihinde Ankara Hv.K.K.Hrk. D. Bşk. Hrk. Ş.Md.’lüğü görevine getirilmiş buradan 01 Eylül 1978 tarihinde Ankara Hv.K.K.Gensek. Koor.Ş. Md.’lüğü görevine atanmıştır. 21 Ağustos 1979 tarihinde İstanbul Hv.Hrp. Ok. Öğrc.A.K.’lığı görevine tayin edilmiştir, 15 Ağustos 1981 tarihinde Ankara Hv.K.K.Gensek.’lik görevine atanmıştır.

20  Ağustos  1982  tarihinde  Ankara  Hv.K.K.Per.D.Bşk.’lığı  görevine  atanıp  buradan, 30 Ağustos 1982 tarihinde  AKDEMİR  Tuğgeneralliğe terfi etmiştir, 20 Ağustos 1984 tarihinde Malatya 7 nci Ana Jet Üs K.’lığı görevine atanmış ve 20 Ağustos 1986 tarihinde Ankara Hv.K.K.Loj.Bşk.’lığı görevine atanmış ve  30 Ağustos 1986 tarihinde AKDEMİR Tümgeneralliğe terfi etmiştir.

17 Ağustos 1989 tarihinde Eskişehir 1 nci Tak.Hv.K.K.Yrdc.’lığı görevine,  13 Ağustos 1990 tarihinde Ankara Hv.K.K.Kur.Bşk.’lığı görevine atandıktan sonra 30 Ağustos 1990 tarihinde AKDEMİR Korgeneralliğe yükselmiştir. 16 Ağustos 1992 tarihinde Eskişehir 1 nci Tak.Hv.Kv.K.’nı olarak tayin edilmiştir.

Korgeneral Lütfi AKDEMİR Eskişehir’deki görevine devam ederken 01 Mayıs 1994 tarihinde vefat etmiştir.

Prof. Dr.Özdemir Himmetoğlu

Haziran 29th, 2012

1947 yılında Bingöl’de doğdum.Orta öğrenimimi 1966 yılında Eskişehir Maarif Koleji’nde tamamladı.Aynı yıl Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne kaydolarak 1972 yılında mezun oldu.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kürsüsü asistanlığına 1972 yılında atandı ve mesleki eğitimine devam etti. 1977 ‘de ihtisas sınavını vererek uzman oldu.

1979-1980 öğretim yılında Avusturya Hükümeti’nin “Gelişmekte olan ülkeler”emrine vermiş olduğu bursu kazanarak T.C.Milli Eğitim Bakanlığı kanalıyla Avusturya’ya gönderildi.Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesi II. Kadın Hastalıkları ve Doğum Kürsüsü’nde (Allgemeines Krankenhaus der Stadt Wien -II.Universitats Frauenklinik) 9 ay süre ile Perinatoloji “Fötal Elektrokardiotokografi, Fötal monitoring sistemler”üzerinde Prof. Dr. Herbert Janisch, Prof.Dr.Alfred Kratochwil ve Prof Dr.Kurt Baumgarten yanında eğitim gördü.Ayrıca Viyana Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Jinekoloji-Obstetrik postgraduate çalışmalarıyla , bu dalda sınava dayalı Tıp Fakültesi diploması aldı.

1982 Haziran döneminde “Çeşitli Genital Kanserlerde Östrojen ve Progesteron Reseptörlerinin Değerlendirilmesi (Radyoimmünolojik Araştırma)”konulu doçentlik tezi hazırlayarak üniversite doçentliği sınavlarına müracat etti.Sınavın diğer aşamalarını başararak 29 Kasım 1983 tarihinde üniversite doçenti ünvanını aldı.19 Mart 1984 tarihine kadar Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’ndaki görevini sürdürdü.

19 Mart 1984 tarihinde Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı’na öğretim üyesi olarak atandı. İlgili anabilim dalının kuruluş çalışmalarında etkin görev aldı.

19 Eylül 1989 tarihine kadar aynı kuruluşun kadrolu doçenti olarak hizmet verdikten sonra bu tarihte Yüksek Öğretimle ilgili kanunlara dayalı Tüzük ve Yönetmelikler şartlarını yerine getirerek Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Profesörlüğü’ne yükseltilme ve ataması yapılmıştır. Halen Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanlığı’nı sürdürmekte olup bu bilim dalı ile ilgili yurtiçi ve yurtdışında yayınlanmış 100 civarında eseri bulunmaktadır.

Muzaffer Erdönmez

Haziran 29th, 2012

Şehit Hv. Plt. Ütgm Muzaffer Erdönmez
Türkiye Cumhuriyeti İlk Hava Harp Şehidimiz

25.11.1922’de İstanbulda doğmuştur. İlk ögrenimini Çapa’da orta öğrenimini Konya askeri orta okulunda lise öğrenimini Bursa Askeri Lisesi’nde tamamlamıştır. 1941 yılında girdiği Harp Okulu’ndan 1943 yılında mezun olmuştur.

1944 yılında teğmen, 1947 yılında da üsteğmenliğe terfi etmiştir. Bekardır.

KORE’DE BİR TÜRK PİLOT MUZAFFER ERDÖNMEZ

Hava Pilot Üsteğmen Muzaffer ERDÖNMEZ 729 ncu bombardıman filosu 452nci wing e atanır ve Amerikan pilotları ile aynı filoda B-26 INVADER uçaklarında uçmaya başlar. Hava  taarruzlarına katılır. 21 nisan 1951 tarihinde  6 uçaklık taarruz kolu ile KUNURİ yakınlarında YALU nehri üzerinde VONSANG kasabası 6 km kuzey doğusunda bir köprüyü imha görevi alırlar.. Bu taarruz için hedef üzerine geldiklerinde uçaksavar savunması ile karşılaşırlar.. Ütgm ERDÖNMEZ in uçağı vurulur ve irtifa kaybı başlar. 6 lı kolun diğer elemanları atlamasını ikaz etsede  ERDÖNMEZ atlamaz ve uçağını hedef köprüye çevirir. Tüm bomba ve roketleri ile köprünün tamamen imha edilmesini sağlar.

Fakat Hava Pilot Üsteğmen Muzaffer ERDÖNMEZ  KORE savaşının 731 şehidinden birisi olmuştur…

ERDÖNMEZ in kahramanlığı yabancı basında da yer alır.. Amerikan pasifik 5 inci hava kuvvetleri onun adına bir anma töreni tertip eder. Amerikan kongresi Erdönmez’ e madalya verilmesine karar verir. Madalya ve beratı Erdönmez’ in babası emekli albay Mehmet Naci ERDÖNMEZ teslim aldığında “Herkesten çok ağlamak ve herkesten çok sevinmek bizim hakkımızdır” der.

Üsteğmen Muzaffer Erdönmez Birleşmiş Milletlerin Güney Kore, Pusan’daki anıt mezarlığında yatmaktadır. Savaşa katılan ve Çin ve Kuzey Kore’lilerle çarpışan onaltı ülkenin bayrakları şehitlikte dalgalanmaktadır. Üsteğmen Muzeffer Erdönmez 28 yaşındaydı. Fotoğrafları Hava Kuvvetlerinde her tarafına aslıdı. Milli kahraman ilan edildi.

Ruhu şad olsun.

Yıldız Uçman

Haziran 29th, 2012

Türkiye’nin ilk kadın paraşütçüsü

Sabiha Gökçen tarafından yetiştirilen dört kadın pilot arasındadır (diğerleri Edibe Subaşı, Nezihe Viranyalı ve Sahavet Karapas).

Eylül 1935’de Rus R-5 uçağından yaptığı atlayış ile Türkiye’nin ilk kadın paraşütçüsü oldu.

Türk Hava Kurumu’ndan minare işçisi olarak emekli oldu. “O zamanlar en tehlikeli meslek minare işçiliğiymiş. İlk kadın pilotlar da o zamana göre bayan olarak tehlikeli bir meslek seçtikleri için sigortaları minare işçisi olarak yapılmış.”

Jacqueline Cochran

Haziran 29th, 2012

11 Mayıs 1906’da Florida’da doğdu. Amerika’nın ilk kadın pilotu’dur.

1953 ve 1954’te Yılın İş Kadını seçildi.

9 Ağustos 1980’de vefat etti.

Edibe Subaşı

Haziran 29th, 2012

Edibe Subaşı, Atatürk‘ün manevi kızı ve dünyanın ilk kadın savaş pilotu olan Sabiha Gökçen tarafından yetiştirilmiş olan 4 kadın pilottan biridir. (Diğerleri Nezihe Viranyalı, Yıldız Uçman ve Sahavet Karapas’tır.)

Edibe Subaşı‘nı Atatürk, vefatından kısa süre önce çıktığı Adana gezisinde ortaokul öğrencisiyken keşfetti. Subaşı, 1957’de geçirdiği bir uçak kazası sonucu vücudunun büyük bir bölümü yandığı için iki yıl yatarak tedavi gördü.

Subaşı, eşiyle birlikte İzmir’deki Emekli Sandığı’na ait huzurevinde hayatını sürdürüyor. Kendisi de birçok öğrenci yetiştiren Subaşı, 104 defa paraşütle atlamıştır.

Türk Hava Kurumu’ndan minare işçisi olarak emekli oldu. “O zamanlar en tehlikeli meslek minare işçiliğiymiş. İlk kadın pilotlar da o zamana göre bayan olarak tehlikeli bir meslek seçtikleri için sigortaları minare işçisi olarak yapılmış.”

Nezihe Viranyalı

Haziran 29th, 2012

İlk Türk kadın pilotlardan

Sabiha Gökçen tarafından yetiştirilen dört kadın pilotun (diğerleri Edibe Subaşı, Yıldız Uçman ve Sahavet Karapas) sonuncusudur.

1925’te Bulgaristan’ın Vidin şehrinde dünyaya geldi. İlk Türk kadın pilot Sabiha Gökçen’in uçakla Balkanlar’ı gezmesinden ve Sofya’da yaptığı gösterilerden çok etkilenerek Türkiye’ye geldi. Türkkuşu Eğitim Merkezi’ne kaydoldu. Sabiha Gökçen tarafından yetiştirildi. Önce paraşütçülük, daha sonra planör ve pilot brövesi aldı. Türkkuşu okullarında yüzlerce öğrenci yetiştirdi.

1955 yılında Hollanda ve Almanya’da yapılan uluslararası gösterilere paraşütçü olarak katıldı. Havacılık tarihinin efsanevi pilotu (Amerika’nın ilk kadın pilotu) Jacqueline Cochran tarafından ABD’ye davet edilmesi üzerine Tenesse Üniversitesi’ne giderek özel bursla sivil havacılık okulunda eğitim gördü. 1956 yılında Bağdat’ta yapılan uçuş gösterilerine pilot olarak katıldı.

Nezihe Viranyalı, 100’den fazla paraşütle atlayış gerçekleştirdi. Türk Hava Kurumu’ndan minare işçisi olarak emekli oldu. “O zamanlar en tehlikeli meslek minare işçiliğiymiş. İlk kadın pilotlar da o zamana göre bayan olarak tehlikeli bir meslek seçtikleri için sigortaları minare işçisi olarak yapılmış.”

Planörle 100 saatten fazla, motorlu uçaklarla 2800 saatten fazla uçuş yaptı. Amerikalı yazar Stuart Kline Türk Havacılık Kronolojisi adlı kitabında yazı ve resimlerle Türkiye’nin ilk kadın pilotlarından Nezihe Viranyalı’ya yer vermiştir.

Hayatının son yıllarını İstanbul’da bir huzurevinde geçiren Viranyalı’nın, kaza sonucu kırılan ayağı ve omzu nedeniyle geçirdiği ameliyatlar sonrasında kangren olan bir bacağı kesildi. 2004 yılında Dünya Gazetesi tarafından kendisine Türk Kadın Onur Ödülü verildi.

Bağırsak kanseri olan Viranyalı, 22 Aralık 2004 günü İstanbul’da hayatını kaybetti. Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Neziye Viranyalı, hayatı boyunca Atatürk’ün çizdiği çağdaş Türk kadını modeline uymak için çabaladı. 1940’lı yıllarda Ankara’da ilk özel otomobili olan kadınlardan birisiydi. Buz pateni yapar, akordeon çalardı. Almanca, İngilizce, Bulgarca, Rusça biliyordu.

Korg.Vecdi Özgül

Haziran 29th, 2012

1925 yılında İstanbul’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini İnebolu, Sinop ve Samsun’da tamamladı. Kuleli Askeri Lisesi’nden mezun oldu. 1945 yılında Harb Okulu’ndan, 1947 yılında Hava Kuvvetleri Uçuş Okulu’ndan, 1959 yılında Hava Harb Akademisi’nden mezun oldu. Değişik Hava Birlikleri ve Almanya’da NATO (Kuzey Atlantik Paktı) Uçuş Okulu’nda uçuş öğretmenliği yaptı.

1988 yılında Generalliğe terfi etti. Amasya’nın ilçesi Merzifon’da Hava Üs Komutanlığı, Hava Kuvvetleri Karargahında Hava Savunma ve Harekat Daireleri Başkanlıklarında bulundu. İtalya’nın Napoli kentinde NATO AİRSOUTH Karargahında iki yıl süre ile Hava Savunma Dairesi Başkanlığı, iki yıl süreyle Hareket Başkanlığı görevlerini yürüttü. İzmir’de NATO 6.Müttefik Taktik Hava Kuvvetleri’nde (ATAF) iki yıl süreyle Kurmay Başkanı olarak görev yaptı. 1976 yılında Korgeneralliğe terfi etti ve Diyarbakır’da 2. Taktik Hava Kuvveti Komutanlığı’na atandı. 1978 yılında tekrar İzmir’deki 6.ATAF’a ilk Türk Komutan olarak atanarak, görevi Amerikalı Korgeneralden devraldı.

Bu görevdeyken 1980 yılında Korgeneral rütbesinde emekli oldu. 12.09.1980 – 12.12.1983 yılları arasında Bülent Ulusu’nun başbakanlığındaki hükümette, Gençlik ve Spor Bakanı olarak görev yaptı.

Vladimir Mihailoviç Komarov

Haziran 29th, 2012

Bir Uzay görevi sırasında hayatını kaybeden ilk insan.

16 Mart 1927 tarihinde Moskova’da doğdu. 1960’ta uzaya gidecek ilk kozmonot grubuna seçildi. Vostok 4 uçuşunda Pavel Popoviç’in yedeği oldu. İlk uzay uçuşunu 1964’te Voskhod 1 ile yaptı. Soyuz 1 aracı ile yaptığı ikinci uzay görevi sırasında yere çakılarak öldü.

Soyuz 1, yeni uzay aracı Soyuz’un ilk uçuşuydu. Diğer uzay araçlarının aksine, Sovyetler, Soyuz’u insansız test uçuşu yapmadan, içinde Komarov olduğu halde uzaya gönderdiler. Bunun nedeni, Soğuk Savaş yıllarında Uzay Yarışı nedeniyle ABD ile rekabet içinde olan Sovyetler Birliği’nin Lenin’in doğum gününe özel bir kutlama yetiştirmek istemesiydi.

Uçuşun yedek kozmonotu olan Yuri Gagarin’in, kendisi gibi ünlü birisinin böyle tehlikeli bir göreve gönderilemeyeceğini bildiği için Komarov’un gitmesini engellemeye çalıştığı söylenir. Uçuştan birkaç hafta önce Komarov, “Bu uçuşa gitmezsem yedek kozmonotu gönderecekler. Benim yerime Yuri ölecek.” dedi.

Uçuşun başından itibaren ortaya çıkan ciddi arızalar, Soyuz 1’in insanlı uçuş için hazır olmadığını gösterdi. Bunun üzerine kontrol merkezi, uzay aracını Sovyetler Birliği toprakları üzerinden ilk geçişinde indirmeye karar verdi.

Dünyaya dönmek üzere yörüngeden çıkmadan önce, Komarov, eşi Valentina ile telsizde kısa bir görüşme yaptı. Komarov, doğrultu sabitleme sistemi bozuk olduğundan kontrolsüz şekilde dönen uzay aracının içinde soğukkanlılıkla eşine veda etti.

Soyuz 1, atmosfere girdikten sonra otomatik paraşütü açılmadı. Komarov’un elle açtığı yedek paraşüt de dolandığından işe yaramadı. Yere çakılmadan hemen önce Sovyet Başbakanı Aleksey Kosigin, telsizde Komarov’a “ülkesinin onunla gurur duyduğunu” söyledi. Ancak o sıralarda Türkiye’de (Sinop’ta, bazı kaynaklara göre İstanbul’da) bulunan ABD istihbaratına ait bir dinleme istasyonunun, Komarov’un düşüş sırasında Sovyet yetkililere ağır şekilde küfrettiğini tespit ettiği söylenir.

Komarov, ölümünden sonra Sovyetler Birliği Kahramanı nişanı ve Lenin Madalyası ile ikişer kez taltif edildi. Uzay aracının dünyaya çarparak patladığı mahalden toplanan külleri, Kremlin duvarına, diğer Sovyet büyüklerinin yanına defnedildi.

24 Nisan 1967 ölen Komarov, Valentina Yakovlevna Kiselyova ile evliydi, Yevgeni ve İrina adlı iki çocuğu vardı.

1971’de keşfedilen 1836 Komarov Asteroidi’ne ve Ay’daki bir kratere adı verilmiştir. Diğer onursal ödüllerin yanısıra, Ljubljana’daki Vladimir M. Komarov Uzay ve Roket Klübü, 1969’dan beri onun adını taşımaktadır. Fédération Aéronautique Internationale’in V. M. Komarov Diploması ve Yeisk’deki bir pilot okulu da onun şerefine isimlendirilmiştir.

Şenay Günay

Haziran 29th, 2012

İlk Kadın Savaş Pilotu
Emekli Albay Şenay Günay

Türkiye’de uçağa binen ilk kadın Belkıs Şevket Hanım‘dır. (1912) Türkiye’nin ilk uçağını kullanan kadın ise; Atatürk‘ün manevi kızı Sabiha Gökçen‘dir. Türkiye’nin ilk kadın askeri pilotu yine Sabiha Gökçen’dir. Atatürk’ün Türk kadınının her alanda başarılı olabileceğine inandığını, buna örnek olarak da kendisini yetiştirmek istediğini söylemesi üzerine 1935 yılında havacılığa başlayan Sabiha Gökçen, Sovyetler Birliği’nde Yüksek Planör Okulu’nu bitirdikten sonra, planör öğretmenliği yaptı. Türk havacılık tarihi ilerleyen yıllarda başka kadın pilotları da yetiştirdi. Bunlardan birisi var ki, bir ilke imza attı. Şenay Günay, ilk kadın savaş pilotumuz olarak tarihe geçti.

Şenay Günay, Antakyalı. 1938 yılında doğan sanatçı Türkiye’nin ilk kadın savaş hava albayı Günay, Hava Kuvvetleri’nin çeşitli kademelerinde görev aldı.

Demokrat Merkez Parti‘nin kurucu üyelerinden de olan Şenay Günay, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi‘nin ikinci sınıfında okurken, Hava Harp Okulu‘na kız öğrenci alınmasına dair çıkan yasadan yararlanarak 1956 yılında bir kız arkadaşı ile birlikte Hava Harp Okulu’na girer. İki yıl eğitim alan Günay, Asteğmen olarak mezun olduktan sonra İzmir-Gaziemir‘deki Uçuş Okulu‘na gider. Bu okuldan sonra Eskişehir Jet Filo Komutanlığı‘nda eğitimine devam eden Günay, jet brövesi alarak jet pilotu oldu. F-86 ve C-47’lerde uçan Şenay Günay Hava Kuvvetleri’nde 23 yıl görev yaptı ve Albay rütbesinde emekli oldu.

1980’de emekli olan Günay resme olan tutkusu sebebiyle zaman içinde, Ankara Kadın Ressamlar Derneği’nin yurt içi ve yurt dışında açtığı karma sergilerde resimlerini sergiledi. Washington’daki National Museum-Women’in Art üyesidir.

2006 yılının Nisan ayında 17. kişisel sergisini Gaziantep’te açtı.

Kendi İfadesiyle
‘Askerlik ve resim zıt değil’
Resim yapmayı her zaman çok sevdim. 4 yaşından itibaren resim yaptığımı hatırlıyorum. Fakat ancak emekli olduktan sonra resme vakit ayırabildim. 1960’ta dünyanın ilk kadın savaş pilotlarından biri oldum. 1980’de albay rütbesindeyken kendi arzumla emekliye ayrıldım. Emekliliğimle birlikte resme tekrar başladım, 17 kişisel sergi açtım. Empresyonist tarzda resim yapıyorum. Türk resmine yön veren asker ressamlarımızdır ve bu bir gerçektir.  TSK’nın, sanata verdiği önemi ortaya çıkarmak amacıyla böyle bir sergi yapmak istediğini düşünüyorum. Askerlik ve resim birbirine zıt alanlar değil. Çünkü ikisinde de bir disiplin mevzubahis.


25 Şubat 2002 tarihli SABAH Gazetesi’nde yayınlanan röportaj
(Röportajı yapan gazeteci: Hale GÖNÜLTAŞ)

* 50’li yılların Türkiye’sinde erkek egemenliği içinde Türk Silahlı Kuvvetleri’ne girmeye nasıl karar verdiniz?

O sıralar Hukuk Fakültesi öğrencisiydim. Birgün radyodan Hava Kuvvetleri’ne pilot adayı alınacağını anonsunu duydum. Aileme danıştım. Babam son derece muhafazakar bir insandı. Önce çok karşı çıktı. Sonra yoğun ısrarlarımla sınava girmeme izin verdi. İstanbul’dan sınava girmek üzere İzmir’e gittim. Sınavlara girdim ve kazandım. Hava Harp Okulu’nda pilot adayı olarak eğitime başladım.

KARDEŞ GİBİYDİK
* Erkek pilotlar sizi nasıl karşıladı?

Okulda sadece iki bayan pilot adayıydık. Erkek hegomonyasının olduğu ve askerliğin erkek işi olduğu bir dönemdi. Tabi önce şaşkınlıkla karşılamış olabilirler. Ama bizlere hissettirmediler. Erkek arkadaşlarımızla birlikte, aynı eğitimi aldık. Kadın olduğumuzu hiçbir zaman onlara hissettirmedik. Aynı eğitim kıyafetleri, postallar, şapka…

* Eğitiminizi tamamlayıp ilk uçuşa çıktığınız gün ne hissettiniz?

O gün dünya basını Ankara’ya alana akın etmişti. Uçuş öncesi hocam bana, “Şenay ne olur beni mahçup etme” dedi. Uçağı kırmadan başarı ile meydana indirdim. Bir ABD’li gazeteci yanıma yaklaşarak, “Lütfen arkadaşlarınızın sizi omuzlara almasını istiyoruz” dedi. Ama bizim bir muhafazakar tarafımız vardı. Bunu gazetecilere anlattım. Böyle bir fotoğrafı veremeyeceğimi söyledim. Daha sonra bana aynı gazeteci, “Orduda, cinsel tacize uğradınız mı?” diye sordu. Ben de Türk gelenek ve göreneklerinin asla böyle bir şeye izin vermeyeceğini ve Türk kızının aile içerisinde saygı ve sevgi içinde yoğrulduğunu söyledim. Çünkü bizler kardeş gibiydik.

* Havada tehlike atlattınız mı?

Evet, Bir gün askeri nakliye uçaklarından biri ile Diyarbakır’dan Ankara’ya ABD’li bir heyeti getiriyordum. Hava koşulları çok kötüydü. Hidrolik sistem arızalandı. Uçak irtifa kaybetmeye başladı. Tek motora kalmıştım. Uçak sol tarafa yattı. Heyet panik oldu. Sonra bir bulut parçası buldum. Oradan indim. Elmadağın karlı yamaçları ile burun buruna geldim. Buz kırıcı çalışmıyordu ama limit limite Ankara’ya indim.

SEN KIZSIN, JET KULLANAMAZSIN!
* Orduda kadın olmanın avantajları oldu mu?

Hayır. Tam aksine kadın olmamızdan dolayı bir adım geride kaldığımız zamanlar oldu. Örneğin, Hava Harp Okulu ikinci sınıftaydım. Hava Harp Okulu’nda yapılan bir sınavla jet pilotu yetiştirilmek üzere 2 pilot Teksas’a gönderilecekti. Sınava girdim. Ergin Celasin ve ben kazandım. İkimizi çağırdılar ve “Sizleri komutan görmek istiyor” dediler. Önce Ergin girdi içeriye. Sonra tabur komutanım “Hadi Şenay sıra sende” dedi. Postallarımı parlattım ve içeri girdim. Eğitim başkanı, gözlüğünün üzerinden bana baktı ve “Ama sen kızsın olamaz” dedi. Dışarı çıktım. Yerime yedekten biri kaydırıldı. Benim sınavım iptal edildi. Bir Türk genç kızı Teksas’a gitse dünya ayağa kalkardı. Türkiye’nin adı tüm dünyaya duyurulurdu. Ama kadınlara genişleme olanağı ve fırsatı verilmedi.

* Yükselme şansınız olmadığı için mi emekliye ayrıldınız?

Türk Silahlı Kuvvetler’deki tek kadın pilot albaydım. Eğer komutanlarım isteselerdi, “Şenay ayrılma. Kal. Sen general olabilirsin” diyebilirlerdi. Ama tam aksine, ayrılmamız için bütün şartları altın tepsiyle önümüze sundular. O yıllarda görev yapan kadın subaylar sessiz sedasız görevlerimizi yaptık. 1960’da Hava Harp Okulu’na bayan alınması durduruldu. Bugünün emekli albayları elleri öpülecek insanlardır. Türk kadınının yazgısının değişmesine neden olmuşlardır. Onlar Atatürk’ün özlemlerini yerine getiren sessiz kahramanlardır.

* Halen bir kadın albay generalliğe yükselemedi. Neden acaba?

Siz bir bayanı askeri okullara alıyorsunuz. Ona üniforma giydiriyorsunuz. Rütbe veriyorsunuz. Ama albaylıkta dur diyorsunuz. Böyle şey olamaz. Kadının önünün tıkanması ve rütbelerinin büyütülmemesi için hiçbir neden yok.

* Kadın komutan bir erkek komutandan farklı ne düşünebilir, nasıl bir politika ortaya koyabilir?

Erkekler sakın alınmasın. Ama kadınlar sayesinde dünyada savaşlar engellenecektir.

‘Regl döneminde bile uçardım’
Elinin hamuru ile erkek işine girmiş denmesin diye meslek hayatım boyunca özel günlerimde dahi uçtum. “Regliyim, uçamam” diyemezdim. Bir gün filo doktoru bana “Sizinle özel konuşmak istiyorum” dedi. “Aylardır bu filonun doktoruyum ve her sabah gelirim. Ama sen bir şey söylemiyorsun. Sen özel gün yaşamaz mısın?” diye sordu. “Beni rahatsız etmiyor” dedim. Doktor da bana “Bu çok önemli yukarda büyük tehlike yaratabilir” dedi. Ama yine de söyleyemedim. Bu durum ordudaki genç kızlar arasında şimdi de yaşanıyor. Ve çok sakıncalı.”

Leman Bozkurt Altınçekiç

Haziran 29th, 2012

İlk Türk kadın jet pilotu. NATO kuvvetlerinin de ilk ve uzun zaman boyunca tek kadın jet pilotu.

1933 yılında Sarıkamış, Kars’ta doğdu. Liseyi bitirdiği yıl Türkkuşu İnönü Tesisleri’nde planör eğitimi aldı. Hemen ardından Türkkuşu Motorlu Okulu’na öğretmen adayı olarak katıldı. 1954 yılında Silahlı Kuvvetler’e kadınların da alınmasıyla ilgili karar çıkınca İzmir Hava Harp Okulu’na başvurdu ve Ekim 1955’te burada eğitime başladı. Pervaneli uçaklarla eğitimini tamamlayarak 30 Ağustos 1957’de mezun oldu.

Daha hızlı ve daha yüksekten uçmak arzusuyla jet pilotu eğitimi almak istedi. Ağustos 1958‘de Eskişehir’deki jet eğitim filosuna katıldı ve kısa sürede eğitimini başarıyla tamamladı.

Kasım 1958’de jet pilotu brövesini takan Leman Bozkurt, dokuz yıl süreyle F-84 ve T-33 jet uçaklarında uçtu. Sonraki yıllarda Hava Kuvvetleri’nin karargâh hizmetlerinde çalıştı. Personel Plan Şube Müdürü ve Merkez Şube Müdürü olarak görev yapan Leman Bozkurt Altınçekiç, kıdemli albay olarak Hava Kuvvetleri‘nden emekli oldu.

Leman Bozkurt Altınçekiç, 4 Mayıs 2001’de İzmir’de hayatını kaybetmiştir.


Türkiye’de mesleklerinde ilk olan kadınlar
İlk Kadın Avukat – Süreyya Ağaoğlu
İlk Kadın Bakan – Prof. Dr. Türkan Akyol
İlk Kadın Başbakan – Prof. Dr. Tansu Çiller
İlk Kadın Belediye Başkanları – Müfide İlhan, Sadiye Ardahan
İlk Kadın Büyükelçi – Filiz Dinçmen
İlk Kadın Çöpçü – Elif Yazgandır
İlk Kadın Danıştay Başkanı – Füruzan İkincioğulları
İlk Kadın Danıştay Üyesi – Şükran Esmerer
İlk Kadın Dışişlerinde görev alan – Adile Ayla
İlk Kadın Dişhekimi – Ferdane Bozboğan Erberk
İlk Kadın Doktor – Safiye Ali
İlk Kadın Dünya Güzeli – Keriman Halis
İlk Kadın Eczacı – Rukiye Kanat Arran
İlk Kadın Emniyet Müdürü – Feriha Sanerk
İlk Kadın Fotoğrafçı – Semiha Es
İlk Kadın Gazeteci – Selma Rıza (Feraceli)
İlk Kadın Genel Müdür – Mükerrem Aker
İlk Kadın Hakim – Suat Berk
İlk Kadın Haz. Genel Müdürü – Aysel Gönül Öymen
İlk Kadın Hemşire – Esma Deniz
İlk Kadın Hesap Uzmanı – Müşerref Çallılar
İlk Kadın Heykeltraş – Sabiha Bengütaş
İlk Kadın Jet Pilotu – Leman Altınçekiç
İlk Kadın Karakol Amiri – Nevlan Kulak
İlk Kadın Kaymakam – Özlem Bozkurt
İlk Kadın Kimyacı – Remziye Hisar
İlk Kadın Makinist – Seher Aytaç
İlk Kadın Milli Eğitim Müdürü – Güler Karakülay
İlk Kadın Milli Maç Hakemi – Lale Orta
İlk Kadın Muhtar – Gül Esin
İlk Kadın Mühendis – Sabiha Gürayman
İlk Kadın Müzeci – Seniha Sami
İlk Kadın Orman Mühendisi – Binnaz Zehra Sert
İlk Kadın Petrol Mühendisi – Halide Ural Türktan
İlk Kadın Pilot – Sabiha Gökçen
İlk Kadın Polis Memuru – Betül Diker
İlk Kadın Profesör – Prof. Dr. Fazıla Şevket Giz
İlk Kadın Radyo Spikeri – Emel Gazimihal
İlk Kadın Rektör – Prof. Dr. Safet Rıza Alpar
İlk Kadın Savcılar – Işık Tüzünkan Koçhisaroğlu, N. Meliha Sanu
İlk Kadın Sayıştay Üyesi – Fahrünisa Etmen
İlk Kadın Sendika Başkanı – Dervişe Koç

Lionel Jospin

Haziran 29th, 2012

1937’de doğan Fransa Başbakanı Lionel Jospin, Fransa Sosyalist Partisi’nin 1981-88 ve 1995-97 yılları arasında birinci sekreterliğini yaptı. 1997’de başkanlığını yaptığı Sosyalist Parti iktidara gelince, komünistler ve yeşillerle koalisyon kurarak, tamamen sol kanatta yer alan hükümete imza attı.

Jospin hükümeti aynı zamanda Fransa tarihinin üçüncü koalisyon hükümeti özelliğini taşıyor.

Protestan olan Jospin politikaya Dışişleri Bakarlığı’nda çalışarak atıldı. 1972’de François Mitterand liderliğindeki Sosyalist Parti’ye katılan Jospin, 1981’de Paris banliyölerinden birinden milletvekili seçilerek girdi. Ilımlı tutumuyla tanınan Jospin, Sosyalist Parti’nin çizgisini da yumuşatarak sosyal demokrat bir görünüme bürünmesini sağladı.

1988-91 yılları arasındaki Rocard hükümetinde Eğitim Bakanı olarak görev yapan Jospin,1997’de seçildiği Fransa Başbakanlığı sırasında büyük bir popülarite kazandı.

Jospin, özelleştirme programını askıya alarak ve göçmen yasasını yenileyerek partisinin ve seçmeninin beklentilerini karşıladı. Ancak ülkede yükselen işsizlik oranı, Jospin’e karşı protestoların sesinin yükselmesine neden oldu.

Sabiha Gökçen

Haziran 29th, 2012

Sabiha Hanım 1913 yılında Bursa’da doğdu. II. Abdülhamid tarafından Bursa’ya sürgün gönderilen vilayet başkatibi Hafız Mustafa İzzet’in kızıdır. İlkokula gittiği yıllarda babasını kaybetti ve kardeşlerinin yardımıyla öğrenimini sürdürdü. Atatürk, 1925 yılında çıktığı Bursa gezisinde Sabiha Gökçen’le tanıştı ve içinde bulunduğu güç yaşama şartlarını öğrenince de onu evlat edindi. Ankara Çankaya İlkokulu’nu, daha sonra da Üsküdar Kız Koleji’ni bitiren Sabiha Hanım, Türk Hava Kurumu’nun Havacılık Okulu’na girdi (1935). Burada geçirdiği başarılı öğrenim hayatından sonra, yüksek planörcülük kurslarına katılmak üzere Sovyetler Birliği’ne gönderildi. Dönüşte Eskişehir Hava Okulu’na girdi, aynı zamanda 1.Tayyare Alayı’nda av ve bombardıman uçakları alanında uzmanlaştı.

Sabiha Gökçen, 1937 Ege ve Trakya manevraları sırasında başarılı uçuşlar yaptı. Aynı yıl çıkan Şeyh Rıza İsyanı sırasında yapılan kara harekatını, Dersim ve çevresini havadan bombalayarak kolaylaştıran Sabiha Gökçen 1938’de yaptığı Balkan turuyla ününü Avrupa’ya yaydı. 1938’de Türkkuşu’nda başöğretmenliğe atandı ve 1955’te uçuculuktan ayrıldı. Türk Hava Kurumu Yönetim Kurulu üyesi oldu.

Atatürk’ün manevi kızı, Türkiye’nin ilk kadın havacısı Sabiha Gökçen, tedavi gördüğü Gülhane Askeri Tıp Akademisi Hastanesi’nde (GATA) 22 Mart 2001 Pazartesi günü saat 08.15’te kalp ve solunum durması sonucu vefat etti.

İsmail Başyiğit

Haziran 29th, 2012

1952 yılında Manisa’da doğdu. Lise öğrenimini İzmir Hava Askeri Lisesi’nde tamamlayan İsmail BAŞYİĞİT, ODTÜ Elektrik/Elektronik Mühendisliği bölümünden BSc, Bilgisayar Mühendisliği bölümünden MSc dereceleri aldı.

HvKK’nda 1975 yılında yazılım mühendisi subay olarak göreve başlayan BAŞYİĞİT, 1982-1985 yılları arasında, NATO AEW Program Yönetim Ajansı’nda, NATO sivil kadrosunda uzman mühendis olarak çalıştı. 1985 yılından itibaren HvKK’nda F-16 Projesinde, Elektronik ve Yazılım Sistemleri’nden sorumlu Proje Subayı olarak göreve başladı ve F-16 Bilgi Sistemi’nin geliştirilmesi ve uygulamaya konması ile F-16 Elektronik Harp sistemi uçuş testleri ve Programlama simülasyon merkezinin kurulmasında görev aldı.

1995 yılında kendi isteği ile Yb rütbesi ile emekli oldu. 1995-1998 yılları arasında, STM’de Genel Müdür Yardımcısı olarak çalıştıktan sonra, 1998 yılında, Özel Teşebbüsün, Yazılım alanında Savunma Sanayiine yönelik olarak, uluslararası rekabeti hedefleyen MilSOFT’un kuruluşunda yer aldı. Halen MilSOFT Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Müdürlük görevini sürdürmektedir.

İsmail BAŞYİĞİT, evli ve 2 çocuk babasıdır.

Zemahşeri

Haziran 29th, 2012

Ebû’l-Kâsım Mahmud İbn Ömer ez-Zemahşerî el-Harezmî,  Büyük bir dilci, edebiyatçı, kelâmcı ve müfessirdir. Mekke’de uzun süre ikamet ettiği için Cârullah lakabı verilerek “Cârullah Zemahşerî” adıyla meşhur olmuş, ayrıca kendisine “Fahr-ı Harezm” ünvanı da verilmiştir. Zemahşerî, Selçuklu sultanlarından Melikşah devrinde Harezm kasabalarından Zemahşer’de Hicri 467 Miladi 1075 yılında dünyaya geldi. İlk tahsilini büyük bir ihtimalle, kasabanın imamı olan babasında yaptı; okuma yazma öğrenip hâfız olduktan sonra ilim tahsili için o zaman büyük bir ilim ve medeniyet merkezi olan Buhârâ’ya gitti.

Bu arada çocukluğunda bir gün bindiği hayvandan düşerek yaralandığını ve neticede bir ayağının kesilmiş olduğunu de zikretmeliyiz. Bazı kaynaklarda ayağının kesilmesi ile ilgili olarak annesinin bir bedduası olduğuna (küçük bir kuşu ayağına ip bağlayarak sürüklemesi ve kuşun ayağını koparması sebebiyle) dair bir hikâye kendisinden nakledilmektedir.

Zemahşerî’nin Buhârâ’ya hangi tarihte gittiğine dair kaynaklarda açık bir bilgi yoktur. Yalnız, Buhârâ’ya gittiğinde babası hayatta idi. Fakat kaynaklar babasının, Müeyyedü’l-Mülk (ö.1101) tarafından siyasî sebeplerle hapsedildiğini ve Zemahşerî Buhârâ’ya gittiği sırada hapiste olduğunu kaydederler. Babası Ömer İbn Muhammed İbn Ahmed ez-Zemahşerî hapiste iken 1095 yılında vefat etmiştir. O sırada Zemahşerî 21 yaşında bir genç idi.

Zemahşerî, Buhârâ’da muhtelif hocalardan usûl-u fıkıh, fıkıh (Hanefî fıkhı), hadis, tefsir, kelâm, mantık, felsefe ve arapça dersleri aldı. Bu yetişme devresinde Harezm ve Horasan bölgelerinde bir çok şehre gitti ve buralarda birçok ders halkasına katılarak bilgilerini ilerletti. 1109 yıllarında Mekke-i Mükerreme’ye gitti ve burada bir süre ikamet ederek zamanın meşhur ediblerinden Şerif Ali İbn Hamza Vehhâs (ö. 526/1132) gibi âlimlerden feyz aldı. Bu Vehhâs daha sonraları Zemahşerî’nin talebelerinden olmuştur. Bu arada Arap yarımadasındaki bazı yerleri ve Yemen şehirlerini gezdi ve Arapçaya vukufiyyetini güçlendirdi. O’nun, Ebû Kubeys Dağı’na çıkarak; “Ey Araplar, gelin atalarınızın dilini benden öğrenin” diye dil konusunda Araplara meydan okuduğu rivâyet edilir. Dile hâkimiyeti gerçekten yazdığı eserlerde ve söylediği şiirlerde, kasîdelerde, medhiyelerde açıkça görülmektedir.

Bu gezilerinden sonra Zemahşerî’nin memleketine gittiğini, 1124 yılında da tekrar Mekke’ye geldiğini görüyoruz. Mekke’ye bu gelişinde artık uzun süre burada kalmış ve eserlerinden bir çoğunu, bu arada meşhur tefsirini de burada kaleme almıştır. Daha sonra yetişmiş bir âlim olarak tekrar memleketine (Harezm) dönüp 1143 yılında Seyhan nehri kenarındaki Cüreaniye’de vefatına kadar orada kaldı.

Zemahşerî’nin hocaları arasında, nahiv ve edebiyat okuduğu Mahmud İbn Cerîr ed-Dabbî (ö. 507/1113-1114), Ali İbn Muzaffer en-Neysâbûrî; Fıkıh okuduğu el-Hayyâtî; Usûl ilimlerini öğrendiği Rükneddin Muhammed el-Usûlî; Hadis okuduğu Ebu Mansur Nasr el-Hâris, Ebû’l-Hattâb Nasr İbn Ahmed el-Batır (ö. 494/1101) gibi âlimler sayılabilir. Zemahşerî itikadda ateşli bir Mu’tezile, fıkıhta ise Hanefîdir. Mu’tezile oluşundan dolayı çok tenkid edilmiş ve bu yüzden çok muhalif kazanmıştır. Ehl-i sünnet âlimleri ile, onları tahkir etme derecesinde alay eden, keskin ve katı bir tutumu vardır. Hayatının sonlarına doğru Mu’tezile oluşundan tevbe edip ehl-i sünnet inancına döndüğü rivayet edilirse de bu, eserinde görülmez.

Sırf Mu’tezile oluşundan dolayı Selçuklu sultan ve verirleri tarafından ilimde ulaştığı yüksek mertebeye rağmen itibar görmemiş, hattâ haklarında methiyeler söylediği emirler bile yüzüne bakmamışlar, ama o bildiği yoldan şaşmamıştır.

Zemahşerî, yetiştirdiği çok sayıda talebe -ki bunların birçoğu nahiv, edebiyat ve İslâmî ilimlerde şöhret bulmuş âlimlerdendir (bunların bir kısmı için bk. Abdullah Nezîr Ahmed, Ruûsu’l-Mesâil Mukaddimesi, Beyrut 1987, 40-42)- yanında velûd, çok yazan bir âlimdir. Hal tercemelerinden bahseden eserler onun elli civarında eseri olduğunu belirtiyorlar. Bunlardan önemlilerini şöyle sıralayabiliriz:

Eserlerinden önemlileri:
1- Esâsu’l-Belâğa: Zemahşerî’nin, kelimelerin ilk harflerine göre (o zamana kadar te’lif edilen sözlüklerde bu sistematiği görmek mümkün değildi. Alfabetik olanlar da kelimelerin son harflerine göre sıraya konulmuştu) alfabetik olarak hazırladığı Arapça bir sözlüktür. O’nun, Arapçaya ne kadar hâkim olduğunu gösteren eseridir. Kelimelerin lüğâvî ve mecâzî manaları verilirken eski Arap şiirinde,n bolca istifade edilmiş, ancak bu şiirlerin sahiplerine nadiren işaret edilmiştir.
2- A’cebu’l-Ucâb fi Şerhi Lâmiyyeri’l-Arab: eş-Şenferî İbnü’l-Evs İbnü’l-Hacer’in Lâmiyyetu’l-Arab adlı eserinin (Kâtib Çelebi, Keşşfu’z-Zunûn, İstanbul 1971, II, 1539) şerhidir. Eser sadece lüğât, müfredât ve nahiv yönünden şerhedilmiş, belâğat konularına girilmemiştir. İlk baskısı İstanbul’da yapılan eser daha sonra Kahire’de (1324) neşredilmiştir.
3- el-Mufassal: Arap dili gramerine dair bu eseri Zemahşerî, 1119-1121 yılları arasında yazmıştır. Eser dört bölümden oluşur. Bölümler sırasıyla isim, fiil, harf (edatlar) ve müşterek lafızlara tahsis edilmiştir. Eserde anlatılan konular Kur’ân, Hadis, Arap şiir ve nesrinden bolca örneklendirilmiştir. Zemahşerî’nin bu eseri dilciler tarafından büyük itibar görmüş, bir çok şerh ve hâşiyesi yapılmıştır. Bunların en meşhuru Muvaffakuddîn Ebu’l-Bakâ Yaîş İbn Ali el-Halebî (ö. 643/1245)’nin şerhidir ve 18821886’da Leipziğ’de neşredilmiştir. Bunun dışında İ’râbu’l-Kur’ân adlı eserin müellifi el-Ukberî (ö. 616/1219)’nin ve İbnu’l-Hâcib (ö. 646/1248)’in de el-İzâh adında şerhleri vardır.
4- el-Enmûzec: el-Mufassal adlı kitabından kısaltarak yazdığı bu eseri Arap dili nahvi hakkındadır ve 1979-80’de Beyrut’ta neşredilmiştir.
5- Ruûsü’l-Mesâil: Hanefî ve Şâfiî mezhepleri arasında ihtilâflı olan fakhî konuları ihtiva eder. 1987 yılında Abdullah Nezîr Ahmed tarafından bir cilt halinde tahkikli bir neşri yapılmıştır.
6- el-Fâik fi Garîbi’l-Hadîs: Alfabetik ve geniş bir hadis lüğâtidir. Hadislerde geçen garîb kelimeleri izah eder. Haydarabad ve Kahire’de (1364) basılmıştır.
7- el-Keşaf fı Kırâât
8- el-Müstaksâ fi Emsâli’l-Arab: Arab darb-ı meselleri (atasözleri) ne dairdir. Esâsu’l-Belâğa’da olduğu burada da atasözleri ilk kelimelerine göre alfabetik olarak sıralanmıştır. Zemahşerî, bu atasözlerini -ki sayıları 3461’dir- sıralamakla yetinmemiş; açıklamalarını, doğuşunu, dil yapısını ve tahlillerini de vermiştir. Eser, 1381’de Haydarabad’da neşredilmiştir.
9- Makamât: Zemahşerî’nin Mekke’de 1118’de kaleme aldığı bu eser 50 makame ihtiva eder. Bu Makâmeler nasîhat, irşad ve mev’îzalardan ibarettir. Kendi şerhi ile birlikte 1312’de neşredilmiştir.
10- Mukaddimetu’l-Edeb: Müellifin, Harzemşahlardan Emîr Bahâeddin Alâuddevle Ebul-Muzaffer Atsız’a ithaf ettiği gramer ve lügat kitabıdır. Beş bölümden oluşan eserin ilk iki bölümü Arapça-Farçsa; kalan bölümleri ise Arapçadır. Bölümlerde sırasıyla isimler, fiiller, harfler (edatlar), isimlerin çekimleri,fiillerin çekimleri konuları işlenir. İlk iki bölümü 1843’de, kalan kısmı ise 1850’de Leipziğ’de neşredilmiştir (Zemahşerî’nin hayatı ve eserleri için bk. Ahmed Muhammed el-Hûfı, ez-Zemahşerî, Kahire 1980; Mustafa es-Sâvî el-Cuveynî, Menhecu’z-Zemahşerî fı Tefsîri’l-Kur’ân ve Beyâni İ’câzilıî, Kahire 1984; Abdullah Nezîr Ahmed Ruûsu’l-Mesâil (Mukaddime) Beyrut 1987; Muhammed Hüseyn ez-Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Mufessirûn, Kahire 1976, I, 429-431; Murtazâ Ayetullâhzâde eş-Şîrâzî, ez-Zemahşerî Lüğâviyyen ve Müfessiran, Kahire 1977, 83-131. Yalnız Murtazâ Âyetullâhzâde, Zemahşerî’nin Fars yani İran asıllı olduğunu iddia eder. Halbuki diğer bütün kaynaklar Zemahşerî’nin Türk olduğunda ittifak halindedir).
11- el-Keşşâf an Hakâikı’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvîl fı Vücühi’t-Te’vîl: Zemahşerî’nin bütün İslâm âleminde tanınmasını sağlayan tefsiridir. Kısaca Keşşâf olarak tanınır. Tefsir tarihinde önemli bir yer tutan, leh ve aleyhinde çok söz söylenen, üzerinde yüzlerce şerh, haşiye, ta’lîka ve reddiye yazılmış bir kitaptır. Zemahşerî bu eserini Mekke’de ikameti esnasında kaleme almış ve iki senede tamamlamıştır. Aslında çevresinden gelen istekler üzerine Fevâtihu’ssuver ve Bakara sûresi tefsirine dair bazı bilgileri daha önceden yazmışsa da daha önce adı geçen Mekke emirî ve edîb Ali ibn Hamza İbn Vehhâs’ın da teşviki ile tam bir tefsir yazmaya karar vermiş ve bu eserini meydana getirmiştir. Bu tefsirini vefat ettiği yıl tamamladığı nakledilir.

el-Keşşâf müellifi, kendinden önce yazılmış tefsir ve müfessirlerden büyük ölçüde istifade etmiş, eserinde onlardan nakillerde bulunmuştur. Bu cümleden olarak tâbiûn devri âlimlerinden olan Mücâhid İbn Cebr (ö. 104/722), Mu’tezile âlimlerinden Amr İbn Ubeyd (ö.144/761) ve Ebu Bekr el-Asamm (ö. 311/923), Maâni’l-Kur’ân müellifi Ebu İshak ez-Zeccâc (ö. 311/923), Abdullah İbn Deresteveyh (ö. 347/958), er-Rummânî (ö. 384/994) ve Kadı Abdülcebbâr (ö. 415/1024) gibi meşhur isimler yanında yüzlerce kurrâ, dilci, fakih ile sahabe ve tabiûn devri müfessirlerinden nakillerde bulunmuştur.

Zemahşerî’nin bu tefsiri daha ziyade dil ve belâğat bakımından önemlidir ve belâğat yönünden Kur’ân’ın mucizelinini ortaya koymaya çalışmıştır. Bu yönüyle kendinden sonra gelen bütün dirayet tefsirleri ondan istifade etmişler ve Keşşâf tefsiri “Ummu’t-tefâsîr=Tefsirlerin anası veya ana tefsir” kabul edilmiştir.

Ancak müellifi Mu’tezile mezhebinden olduğu ve mezhebini te’yid eder biçimde te’villere, açıklamalara gittiği için (kulların fiillerinin yaratıcısı olması, Allah’ın âhirette mü’minlerce görülmesinin imkânsız olması, fâsığın mü’min veya kâfir olmayıp ikisi arasında bir merhalede olması, sihrin hakikatinin olmaması vs. gibi) bu tefsir çok tenkide uğramış ve eserdeki Mu’tezile mezhebinin görüşlerine uygun te’villerin ayıklanması, çürütülmesi ve reddi sadedinde birçok eser, şerh, hülâsa, hâşiye ve ta’l-îka kaleme alınmış, kullandığı hadislerin tahrici yapılmıştır (Keşşâf üzerinde yapılan çalışmalar, tenkidler ve reddiyeler hakkında bk. Ömer Nasuhi Bilmen, Büyük Tefsir Tarihi, Ankara 1960, II, 291-293).

el-Keşşâf’ta, tefsire şahid olarak getirilen bin kadar beyit vardır. Bu beyitler anlamı ve ne yönden şahid olarak getirildiği zor anlaşılır beyitler olup bunların şerh ve açıklamaları için de müstakil eserler yazılmıştır (Meselâ bunlardan Muhibbüddîn Efendi’nin Tenzîlü’l-Âyât Ale’ş-Şevâhid mine’l-Ebyât Şerhu Şevâhidi’l-Keşşâf’ı çok meşhur olup Keşşâf’ın muhtelif baskılarının sonuna eklenmiştir). Keşşâf müellifi amelî mezheb bakımından Hanefi olduğu için eserde fıkhî meselelerin izahında bu mezhebe uyulmakla birlikte birkaç yerde Şâfiî mezhebinin tercih edildiğine de rastlanır.

Eserde kırâat farklılıklarına büyük ölçüde işaret edilir. Ancak çoğu kere bu kırâat farklılıkları tefsirde malzeme olarak kullanılmaz. Ayrıca Abdullah İbn Mes’ûd, Übeyy İbn Ka’b, Hâris İbn Süveyd mushafları ile bunlar dışında bazı mushaflardaki farklılıklara da işaret edilir.

Keşşâf’ın en çok tenkide uğrayan yönlerinden biri de şâz kırâatlara yer vermesi ve bunları tefsirde delil kabul etmesidir. Öte yandan az da olsa isrâiliyyâta ve zayıf, hattâ uydurma hadislere de eserde yer verilmiştir. Hadis ilminde otorite olan Zemahşerî’nin tefsirinde bu türden hadislerin bulunmasının izahı güçtür. Keşşâf’ta Ehl-i sünnet âlimlerine karşı oldukça ağır bir dille tenkidler de yer alır ve müellif Zemahşerî adetâ Ehl-i sünnet âlimleri ile alay ederek onların Kur’ân’ı ve âyetlerini anlamaktan âciz olduklarını ileri sürer.

Tefsirde genellikle soru cevap -eğer şöyle dersen ben de derim ki.- şeklinde bir muhavere metodu kullanılmıştır ki herhalde o devrin üslup özelliklerinden biri olmalıdır.

Ehl-i sünnet akîdesine ters düşen birçok te’vile yer vermiş olmasına rağmen sünnî İslâm dünyası medreselerinde en çok okutulan ve kendisinden en çok istifade edilen (meselâ Şeyhülislam Ebu’s-Suûd Efendi’nin tefsiri İrşâdu’l-Akli’s-Selîm’de, Ebu’l-Berekât en-Nesetî’nin Medâriku’t-Tenzîl’inde, Kâdî Beydâvî’nin Envâru’t-Tenzîl’inde ve son devir Türk müfessirlerinden Elmalılı Hamdi Yazır‘ın Hak Dini Kur’ân Dili adlı tefsirinde bu son derece açıktır) tefsir özelliğine sahip bu tefsirin, Kur’ân-ı Kerîm’in belâğat ve icâzını en güzel ortaya koyan eser olduğu tartışma götürmez.

Thomas Edward Lavrence

Haziran 29th, 2012

Arap Lawrence olarak da bilinir. 15 Ağustos 1888’de Tremadoc, Caernarvonshire, Galler’de doğdu. I. Dünya Savaşı sırasında Orta Doğu’da yürüttüğü istihbarat etkinlikleriyle tanınan İngiliz asker, arkeoloji uzmanı ve yazar. Savaş Anılarını, “Seven Pillars of Wisdom” (1926) “Aklın Yedi Dayanağı” adlı yapıtta topladı.

Osmanlı sınırında yer alan Sina’nın kuzey kesimini keşfe çıktı. I. Dünya Savaşı’nın hemen başında Sina’nın askeri haritasını çıkarmak üzere Savaş Bakanlığı Harita Dairesi’nde sivil memur olarak çalışmaya başlayan Lawrence, Aralık 1914’te üsteğmen rütbesiyle Kahire’ye gönderildi. Araplar ve Osmanlıların elindeki Arap toprakları konusunda uzman olduğundan istihbaratta görevlendirildi.

Lawrence, savaş anılarının üçüncü düzeltmelerini yaparken, Mart 1921’de Sömürgeler Bakanı Winston Churchill‘in Arap işleri danışmanı olarak Ortadoğu’ya gitti.

İlk ticari baskısı 1935’te Lawrence’in ölümünden sonra yapılan “Seven Pillars of Wisdom” 20. yüzyıl İngiliz Edebiyatında çağdaş kişileri destan kahramanlarına dönüştüren az sayıda yapıttan biridir.

Kraliyet Hava Kuvvetlerinden 26 Şubat 1935’te terhis edildikten sonra Clouds Hill’e yerleşti. Boşluk duygusuna karşın, yeni projelerinden dolayı iyimserlikle dolu olduğu bir dönemde, 19 Mayıs 1935 günü Clouds Dorset-İngiltere’de bir motosiklet kazasında öldü.

Cengiz Topel

Haziran 29th, 2012

Cengiz Topel, babasının görevli olduğu İzmit’te 2 Eylül 1934 tarihinde doğdu. Dört çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olan Cengiz Topel’in babası Trabzonlu Tekel tütün eksperi Hakkı Bey, annesi Mebuse Hanım’dır.

İlkokula Bandırma II. İlkokul’unda başlayan Topel, babasının Gönen’e tayini ile Ömer Seyfettin İlkokulu’nda öğrenimine devam etti. 1934 yılında babasını kaybettikten bir süre sonra yerleştikleri İstanbul Kadıköy’deki Kadıköy Yeldeğirmeni Okulu’nda ilk ve orta öğrenimini tamamladı. Lise öğrenimini Haydarpaşa Lisesi’nde başlayıp Kuleli Askeri Lisesi’ne devam ederek 1953 yılında bitirdi.

Cengiz Topel, 1955 yılında Kara Harp Okulu’nu bitirip asteğmen olarak orduya katıldı. Küçük yaşlardan beri havacılığa olan merakı sonucu hava sınıfına ayrıldı. Pilotaj eğitimi için Kanada’ya gönderildi. Kanada’daki eğitimini başarıyla tamamlayarak 1957 yılında yurda dönüp Merzifon Hava Üssü’nde göreve başladı. 1961 yılında Eskişehir I. Ana Jet Üssü’ne atandı. 1963 yılında ise yüzbaşılığa terfi etti.

8 Ağustos 1964 yılında Rumlar’ı Türk Halkı’na karşı işledikleri insanlık dışı eylemlerden caydırmak için Eskişehir’den Kıbrıs’a, 4’lü Filo Komutanı olarak gönderilen Cengiz Topel’in uçağı, uçuş esnasında yerden isabet alarak düşürüldü. Cengiz Topel, paraşütle atlamayı başardı fakat esir alındığı Rumlar tarafından şehit edildi.

Kıbrıs’ta ilk Türk hava harp şehidi olan Cengiz Topel’in hastanede öldüğü açıklandı ancak ısrarlı girişimler sonucu 12 Ağustos 1964 tarihinde Rumlar’dan alınabildi. Kıbrıs, Adana, Ankara ve İstanbul’da yapılan törenlerden sonra 14 Ağustos 1964 tarihinde Edirnekapı’daki Sakızağacı Hava Şehitliği’nde toprağa verildi.

Hamit Bey

Haziran 29th, 2012

Mustafa Kemal’in Samsun’a ayak bastığı tarihlerde Samsun mutasarrıfı olarak görevde bulunan Hamit Bey, daha sonra Trabzon Valiliğine atandı. Valilik uhdesinde kalmak koşulu ile TBMM’nin birinci dönem milletvekilliğine seçildi. Daha sonra İçişleri Bakanlığı Müsteşarlığına atandı. Hamit Bey bu görevden de istifa suretiyle ayrıldı.