Archive for the ‘Kimdir Biyografi’ Category

Fatih Kısaparmak

Cuma, Haziran 29th, 2012

1961 yılında Elazığ`da doğdu. Eğitimci bir ailenin tek çocuğudur. Annesi, emekli ilkokul öğretmeni Yıldız Hanım, babası ise, birçok bilimsel esere imzasını atmış bir araştırmacı yazar ve Milli Eğitim Bakanlığı üst düzey yönetiminde önemli görevlerde bulunmuş bir bürokrattır.

“Bay Kilim” ve “Türkü Baba” olarak da tanınan Fatih Kısaparmak, inançla tekrarladığı “Çağdaş Halk Müziği” kavramını, yıllarca suren mücadelesi sonunda yaygın bir ekol haline getirmiştir. Türk Halk Müziği`nde, “türkü formunda beste” çığırının açılmasını sağlanmış; böylelikle geleneksel Anadolu müzik kültürünün, çağdaş bir ambalajla genç kuşaklara aktarılmasında önemli bir işlev ve görev üstlenmiştir. Ankara Deneme Lisesi`ni bitirdikten sonra, bor sure iktisat ve hukuk fakultelerinde3 öğrenim gören “Çağdaş Ozan Kısaparmak”ın, Ankara Devlet Konservatuarı ile Ankara Radyosu`nda müzik; Devlet Güzel Sanatlar Galerisi`nde de resim çalışmaları olmuştur. Gazete muhabirliğinin yanısıra çeşitli edebiyat, sanat ve folklor dergilerinde şiirleri ve araştırmaları yayımlanmıştır. Basili ilk kitabi ise, 1982`de yayımlanan “Dil Folkloru Açısından Harput Ağzı”dır.

Çok sevdiği ve “kişiliğimin mimari” dediği babası Necip Güngör Kısaparmak`ın ölümünden sonra, iç dünyasındaki fırtınaları dile getiren yüzlerce besteye imzasını atan “Çağdaş Ozan”, bugüne dek kendi adına sekiz albüm hazırladı.

Kilim/Nazlı Bebe, Yarına Kaç Var/ Bekle Küçüğüm, Cemre Düşünce, Güneşi Biz Uyandırdık, Portakal Çiçeğim, Hoşçakal, Mozaik ve Dicle`nin Oğlu” adlarını taşıyan bu albümler, kırktan fazla ödülle onurlandırıldı. Büyük izdihamların yaşandığı birçok halk konseriyle ve satış rekorları kiran kaset çalışmalarıyla milyonların gönlünde taht kuran Kısaparmak; 1991 yılında, haber spikeri ve televizyon program yapımcısı Şebnem Hanim`la evlendi.

Nef’i

Cuma, Haziran 29th, 2012

Nef’i 1572 yılında Hasankale’de doğdu. Şirvanlı bir aileden gelen Mehmed Beyin oğlu Nef’i, medrese eğitimi gördü. Çağının edebiyat geleneğine uygun olarak İran ve Arap edebiyatını öğrendi. Özellikle Sadi ve Hafız gibi eski İran şairlerini inceledi. Sultan Birinci Ahmed zamanında İstanbul’a geldi. Kısa bir süre içinde edebiyat çevrelerinin ilgisini çekti. Özellikle Sultan Birinci Ahmed ve Sultan Dördüncü Murad tarafından tutuldu.

İstanbul ve Edirne’de görevlerde bulundu. Bir ara Nef’i’nin Sihamı Kaza adlı yergilerini okuyan Sultan Dördüncü Murad’ın, Beşiktaş sarayı yakınlarında, yanına yıldırım düşmesi üzerine şair Edirne’ye sürüldü. Orada Muradiye mütevelliği ile görevlendirildi. Sonra bağışlanarak İstanbul’a çağrıldı. Cizye muhasebeciliği görevine getirildi. Bir süre sonra yerdiği Bayram Paşa tarafından, 1635’de boğdurularak denize atıldı. Divan edebiyatında kaside, gazel, rubai, kıta gibi değişik türlerde şiir yazan Nef’i’nin en çok kaside alanında başarılı olduğu söylenebilir.

Baki

Cuma, Haziran 29th, 2012

Asıl adı Mahmut Abdülbaki olan divan şairi Baki, 1526 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Fatih Camii müezzinlerindendi. Çocukluğunda saraç çıraklığına devam ettiyse de okumak istediği için medreselere devam etmiş, eğitimini tamamladığında Müderris olmuştu. Kanuni Sultan Süleyman zamanında zekâsıyla fark edilmiş ve saraya girmiştir. Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünden sonra da, İkinci Selim ve Sultan Üçüncü Murat zamanlarında, Mekke ve İstanbul kadılığı görevlerini yürütmüştür.

Kazaskerlik de yapan Baki, Sultan Üçüncü Murad zamanında sürgüne gönderildiyse de bir süre sonra affedilerek yine İstanbul’da önemli makamlara getirilmiştir. Mevahibi Ledünniye, Fezaili Cihat gibi eserler vermiş ayrıca tercümeler yapmıştır.

Baki’nin gazellerinden

“Baki kalan bu kubbede bir hoş sada imiş.” sözü dilimize yerleşmiştir.

Victor Hugo

Cuma, Haziran 29th, 2012

Fransız şair ve yazar Victor Hugo, Fransa tarihinin en çalkantılı günlerinde, 1802’de dünyaya geldi. Napolyon ordusunda general olan babası, imparatorun parlak döneminde önemli görevlerde bulundu, bir çok dış ülkeye seyahat etti ve Madrid’te valilik yaptı. Hugo, anne ve babası arasındaki geçimsizlikler nedeniyle genellikle annesinden uzak kaldı ve babası ile yaşadı.

Hugo ilkokula İspanya’da başladı ancak İspanyol aristokratlarının çocuklarını kabul eden bu okulda, sonradan soyluluk ünvanı almış bir burjuva generalin oğlu olması, alay konusu edilerek dışlanmasına yol açtı. Yazarların ürünleri ile yaşam öyküleri arasında ilişki kurmak eğilimindeki araştırmacılar, İspanyol okulunda geçen günlerin, Hugo’nun aristokrasiye bir yandan hayranlık duyup bir yandan da nefret etmesi gibi gerilimli bir duyguya kapılarak liberal-demokratik ilkeleri seçmesinde büyük rol oynadığını iddia etmişlerdir.

Napolyon’un imparatorluktan düşmesi ile birlikte Hugo ailesi için zor günler başladı. Paris Hukuk Fakültesi’nde başladığı yüksek öğrenimine maddi sıkıntılar yüzünden devam edemedi ve ayrıldı. Ayrıldıktan sonra kendini kitaplara veren Hugo, ilk şiirlerini de bu yıllarda yazdı. Annesinin ölümüyle sefaletin eşiğine gelen genç yazarı bu güç durumdan kurtaran yirmili yaşlarda yayınlanan -kraliyet yanlısı- şiirleri oldu; XVIII.Lois tarafından bin frank aylığa bağlandı, Chateaubriand’ın ilgisini çekti ve romantik akımı benimsemesinden sonra parlak bir kariyerin kapısını araladı.

1827’de “Cromwell” ve 1830’da “Hernani” oyunları, -tıpkı Namık Kemal’in “Vatan Yahut Silistre”sinin Osmanlıda yarattığı- isyana benzer bir heyecan uyandırdı Paris’te. 1830 yılında Victor Hugo’nun Hernani piyesinin oynanmasından sonra romantiklerle klasik edebiyat taraftarları arasında “Hernani Savaşı” denilen tartışma basladı. Bu tartışma romantiklerin “klasizm” karşısında kesin zaferiyle sonuçlandı.

Hugo’nun ilk romanı ise “Notre Dame’ın Kamburu”dur(1831). Bugün okunduğunda, yazarın en yüzeysel ürünü olarak değerlendirebileceğimiz bu romanın nispi başarısızlığı, Hugo’nun maddi nedenlerle yayınevinin ısrarına boyun eğerek metnini çok kısa bir sürede tamamlamak zorunda kalmasındandır. Yine de, Hugo’nun yükselen ünü, Fransa’da bu kitabının da sevilerek okunmasını sağlamıştır.

1831-1941 arasında çok sayıda şiir, piyes ve roman yazan Hugo, 1841’de Fransız Akademisi’ne seçildi. 1848 İhtilali’nden sonra Cumhuriyetçi saflara geçti ve Cumhurbaşkanlığı için aday bile oldu. Kendisi seçilemedi, ama seçilen Louis Napolyon’u destekledi. Ancak Napolyon da imparatorluğunu ilan edince, Hugo 1851’de Fransa topraklarını terk ederek –yirmi yıl sürecek gönüllü bir sürgünü geçireceği- Channel Adaları’na yerleşti. Burada yazdığı “Sefiller”(1861), onun en çok tanınan ve sevilen eseridir. İmparatorluk dönemi sona erip Üçüncü Cumhuriyet kurulunca, Victor Hugo, Paris’e bir kahraman olarak döndü. Millet meclisine seçildi, ama politikadan çok edebiyatla ilgilenmeyi tercih etti. 1885’de öldüğünde, büyük bir törenle Pantheon’a gömüldü.

19.yy Paris’inden insan manzaraları; “Sefiller”


“Sefiller” romanı, roman kahramanları; kürek mahkumu Jan Valjean ve polis müfettişi Javert arasında sürüp giden bir kovalamacanın hikayesi üzerine kuruludur. Jan Valjean, yoksul bir köylüdür, ailesini doyurmak amacıyla çaldığı –yalnızca- bir somun ekmekten dolayı kürek cezasına çarptırılmış, defalarca kaçma teşebbüsünde bulunduğundan cezası katlanmış ve on dokuz senelik hapisten sonra inançlarını yitirmiş, topluma öfke ve kin duyarak tahliye olmuştur. Sefil bir halde geldiği “D” kasabasında, kasabanın piskoposundan gördüğü iyilikle aydınlanır ruhu.

Hayata ahlâk ve fazilet sahibi iyiliksever bir insan olarak yeniden başlayan Valjean, Fransa’nın kuzeyinde ucuz mücevher imalatçılığı yaparak yaşamaktadır şimdi; geçmişini gizlemiş, zenginleşmiş ve herkesin sevgisini kazanıp kasabanın belediye başkanı olmuştur. Valjean’ın gizlediği geçmişten şüphelenen detektif Javert, araştırmaya koyulur ve “D” kasabasındaki hırsızlık olayına kadar ulaşır. Oysa, isim benzerliğinden, bir başkası Jan Valjean’ın yerine tutuklanmış, mesele kapanmıştır. Ne var ki Valjean’ın ahlâkı, kendi yerine bir başkasının hapsedilmesine izin vermez. Teslim olur ve yeniden küreğe gönderilir.

Aradan bir kaç yıl geçtikten sonra bir kez daha kaçmayı başaran Valjean, teslim olmadan önce sakladığı -namusuyla kazanılmış- paralarını alır, eski bir fahişe olan Fantiana’nın kızı Cosette’i bulur ve bir manastırda bahçıvan olarak çalışmaya başlar. Evlat edindiği Cosette ise rahibe okuluna gitmektedir. Müfettiş Javert’ten kurtulmuş gibidir Jan Valjean.

Bu sakin hayat, Cosette’in genç ve güzel bir genç kız olmasıyla değişir. Babası Napolyon ordusunda subaylık yapmış bir delikanlı; Marius’a aşık olmuştur Colette. Zengin dedesi tarafından büyütülen Marius, 1832’de isyan eden sosyalistlerin safındadır. Her zaman haklıdan yana olan Jan Valjean da öyle. Paris kanla yıkanırken, Javert ile Jan Valjean karşı karşıya gelirler. Valjean Javert’in hayatını bağışlar. Ancak bu yüce gönüllük karşısında bütün inandığı değerleri yıkılan Javert, intihar eder. İsyancıların durumu da pek parlak değildir. Marius ağır yaralanır ve Valjean tarafından kurtarılır. Cosette’in bu genci sevdiğini anlayan Valjean, onun eski bir kürek mahkumunun kızı olarak bilinmesini istemez ve ortadan kaybolur. Oysa Marius, hayatını kurtaran kişinin Valjean olduğunu öğrenmiştir. İki genç, son anlarını yaşayan Valjean’a koşarlar….

Romanda Gerçekçilik

19.yüzyıl romanlarını roman sanatının doruk noktasına taşıyan özellik, hiç şüphe yok ki, yazarların toplumsal gerçekliğe olan bağlılığıdır. Gerçekten de, 19.yüzyıl romanı, çağın olaylarını bir tarihçi, sosyal bilimci titizliği ile kaydetmiştir. Daha modernizmin şafağında, kapitalistleşmenin getirdiği yeni yaşam tarzına yaptığı sert eleştiriyle kendisini gösteren Romantik akımın en büyük yazarlarından Balzac, romanlarında Fransız tarihini ve toplumsal hayatının bütün renkleri ve ayrıntılarıyla “resmetmiştir”. Bu resme dikkatle bakıldığında, yaşam biçimlerinin farklılığının mekanda ve eşyalarda simgeleştiği fark edilecektir; mahalleler arasındaki ayrım, katı kurallarla düzenlenmiş toplumsal kastlar gibidir.

Balzac’tan yaklaşık yirmi beş yıl kadar sonra, 1861 de yazdığı “Sefiller” romanında, Victor Hugo yüzlerce sayfayı Paris’in varoşlarının ürpertici yaşamına ayırmıştır. “Burası korkunç bir yerdir. Burası karanlıkların kuyusudur. Körlerin çukurudur burası. Cehennemin ta kendisidir(…) Paris’in varoşları diyebileceğimiz bu kenar mahallelerin tenhalığını tanıyan herkes, en umulmadık kimsesiz bir yerde, bir çitin ardında veya bir duvar dibinde toplanmış çocuklar görmüştür. Bunlar yoksul ocaklarından kaçmış çocuklardır. Kenar sokaklar onların dünyasıdır; orada nefes alabilirler. (…) Kötü alınyazıları buralardan doğar. Buna acı tabiriyle, Paris’in kaldırımlarına atılmak denir”. Victor Hugo, aynı romanda, burjuva evini ve mahallesini de ayrıntılı olarak tasvir ederek, toplumsal kesimler arasındaki ayrımı, içinde yaşadığımız döneme göre çok daha kesin, hiç bir “nesnel” incelemenin yapamayacağı kadar dehşet uyandıracak biçimde belirler.

“Sefiller” romanında anlatılan gerçekler yalnızca toplumsal yaşantı ve onunla ilişkili mekanlarla sınırlı değildir. Roman kahramanlarının önemli bir kısmı, Hugo’nun yaşam öyküsünde ya da Fransa tarihinde yaşamış kişilerden oluşur. Hatta, gururlu, isyankar ve devrimci Marius tipi, yazarın kendi gençliğinin idealize edilmiş biçimidir. Jan Valjean’ı merkezine alan hikayesi de –özellikle 1832 ayaklanmasıyla- Fransız tarihinin romana yansımasıdır. Üstelik o dönemin haksız adalet sistemini ve politik hayatını teşhir etmesiyle de önemli bir belgeye dönüşür “Sefiller”. Üstelik hiç bir belgenin sahip olmayacağı zengin tasvirlerle ve şiirsel bir dille…

Bütün bu övgülere rağmen, “Sefiller”in aksayan pek çok yanı da var. Mesela, Goethe’ye göre, Hugo’nun yarattığı sahneler ve olayları dikkatle izleyip aktarışı, okuyucuyu hemen etkiler, “fakat karakterler doğal canlılığın izini taşımazlar hiç. İplerinden öteye beriye çekilen yaşamsız, sıradan kişiler zekice bir araya getirilmişler, fakat tahtadan ve çelikten iskeletler, yazarın en garip durumlara sokarak, eğip bükerek, işkence ederek, kırbaçlayarak, vücutlarını ve ruhlarını kesip biçerek çok zalimce uğraştığı içi doldurulmuş bebekleri ayakta tutuyor, ancak bu oyuncak bebeklerin eti ve kanı olmadığı için, yazarın yapabildiği tel şey, yapıldıkları paçavraları yırtmaktan başka bir şey olmuyor; bütün bunlar, önemli derecede tarihsel ve retorik bir yetenek ve canlı bir hayal gücüyle yapılıyor”….

Arif Nihat Asya

Cuma, Haziran 29th, 2012

Türk Edebiyat Tarihi’ne “Bayrak Şairi” olarak adını yazdıran Arif Nihat Asya, 7 Şubat 1904 yılında Çatalca’nın İnceğiz Köyü’nde dünyaya geldi. Babası Tokatlı Zîver Efendi, annesi Tırnovalı Fatma Hanımdır. Nihat Asya bir aylıkken babasının ölümü üzerine, akrabalarının himayesinde büyümek zorunda kaldı. İlköğrenimine köyünde başladı fakat daha sonra İstanbul’a geldi. Önce Haseki Mahalle Mektebi’ne daha sonra Gülşen’i Maarif Rüştiyesi’ne devam etti. Yatılı olarak girdiği Bolu Sultanisi kapatılınca, Kastamonu Sultanisi’ne aktarıldı. Liseyi bitirdikten sonra, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu’nun Edebiyat Bölümü’nden mezun oldu.

Milli Mücadele Dönemi’nde Ankara’da bulundu. Bu dönem onun şiire başladığı, Türklük ve vatan aşkı ile şiirler kaleme aldığı tarihlerdir. 1828 yılında Darülmuallimin’i Aliye’den edebiyat öğretmeni olarak mezun oldu ve Adana kolej ve öğretmen okullarında edebiyat öğretmenliği ve yöneticilik yaptı. 1948 yılında Edirne’ye tayin edildi. 1950-54 döneminde Adana Milletvekilliği, 1954 yılında Eskişehir milletvekilliği yaptı. 1962 yılında ise Ankara Gazi Lisesi’nden emekli oldu. 5 Ocak 1975 tarihinde Ankara’da vefat etti.

Edebiyatımızda “Bayrak” şairi olarak tanınan Asya, Bayrak şiirini Adana’nın kurtuluş günü olan bir “5 Ocak”ın heyecanı ile yazdı. Bir çok dergi ve gazetelerde yazılar yazdı. Şiirlerinde hece, arûz ve serbest vezinleri kullanan Arif Nihat, nazmın her tür ve şekliyle eserler vermiştir. Fikrin ağır bastığı şiirlerinde milliyetçilik konusu büyük bir yer tutar. Çok renkli ve değişik biçimli şiirler yazmış olan Asya, son şiirlerinde biraz da mistisizme yönelmiştir. Şiirinde daima bir yenileşme çabası içinde olan şair, etkilerden uzak kalarak kendine özgü bol renkli şiir dünyasını yaratmıştır.

Güzel ve zarif benzetmelerin yanı sıra, keskin zekâsının, şakacı mizâcının mahsûlü olan nükteleri, hicivleri, kelime oyunları üslûbunu tamamlayan önemli unsurlardır. Tarihimizin şanlı sayfalarını şiirleştiren şair, Rubai türünün yeni Türk edebiyatında önemli şahsiyetlerinden kabul edilir. Bayrak ve vatan, onun mısralarında en usta anlatıcısını bulmuştur.

Şiir Kitapları: Heykeltraş (1924), Yastığımın Rüyası (1930), Ayetler (1936), Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor (1946), Rubaiyyat-ı Arif (1956), Enikli Kapı (1964), Kubbe-i Hadrâ (1956), Kökler ve Dallar (1964), Emzikler (1964), Dualar ve Aminler (1967), Aynalarda Kalan (1969), Kanatlar ve Gagalar (1946), Kıbrıs Rubaileri (1964), Avrupa’dan Rubailer (1971), Kova Burcu (1967).

Ziya Gökalp

Cuma, Haziran 29th, 2012

Ünlü fikir adamı ve şairlerimizden olan Ziya Gökalp, 1876’da Diyarbakır’da doğdu. II. Meşrutiyet’ten başlayarak Türkçülük akımının en büyük temsilcisi sıfatıyla Türk düşünce ve siyaset hayatını kuvvetle etkilemiş, Milli Edebiyat akımı içinde verdiği eserlerle Türk edebiyatının biçim ve dil yönünden yenileşmesini sağlamıştır.

Öğrenimine Diyarbakır’da başlayan Ziya Gökalp, aynı şehirde Askeri Rüştiye’yi (1890) ve Askeri İdadi’yi bitirdi (1894). Ziya Gökalp, tıbbiyelilerin istibdata son vermek için kurdukları İhtilal Komitesine girmiş, okuldaki faaliyetleri ve okuduğu Fransızca kitapların zararlı sayılması yüzünden hapsedilmiştir. Diyarbakır Valisi Halit Bey’in yolsuzluklarına karşı mücadeleye girişen arkadaşlarıyla birlikte yasak yayın okudukları gerekçesiyle tutuklandı (1898). İstanbul’a döndükten sonra da okuldan uzaklaştırıldı.

Ziya Gökalp, hükümlülük süresi dolunca “Zaptiye Nezareti altında bulundurulmak üzere” Diyarbakır’a gönderildi. Burada Siyaset, felsefe ve tarih üstüne incelemeler yaparken, istibdat aleyhine gizli faaliyetlere de katıldı. Bölgede güvenliği sağlamak için kurulmuş Hamidiye alaylarının başındaki Milli aşiret reisi İbrahim Paşa’nın adının karıştığı soygun ve baskın olayları karşısında halkı direnmeğe ve eyleme yöneltti. Halk 3 gün süreyle telgrafhaneyi işgal etti (1905). İbrahim Paşa ve adamlarının cezalandırılması için saraya telgraflar çekildi. Üstelik, Avrupa ve Asya ülkeleri arasındaki haberleşmenin bağlantı noktası olan Diyarbakır telgrafhanesinin bu bağlantıyı kesmesi olayın daha da büyümesine yol açmış ve yabancı ülkeler saraya baskı yapmaya başlamıştı. Konuyu incelemek üzere İstanbul’dan Diyarbakır’a gönderilen soruşturma kurulu Hamidiye alaylarının bir süre sinmesini ve yolsuzluklara son vermesini sağladı. Ancak halkın yakınmasına yol açan yeni olaylar patlak verince, Ziya Gökalp ve arkadaşlarının önderliğinde halk yeniden telgrafhaneyi ele geçirdi. 11 gün süren bu ikinci işgal halkın kesin zaferiyle sonuçlanmış, hükümet İbrahim Paşa ve alaylarını bölgeden uzaklaştırmak zorunda kalmıştır (1907). Gökalp, ilk eseri olan Şaki İbrahim destanında bu olayı anlatır.

II. Meşrutiyetin ilanından sonra, Ziya Gökalp’ın kurduğu gizli cemiyetin yerini Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Diyarbakır Şubesi aldı. Partinin Diyarbakır, Van ve Bitlis örgütlerinin denetimiyle görevlendirilen Ziya Gökalp, bu dönemde Diyarbakır ve Peyman gazetelerine yazıyordu. 1909’da partinin Selanik’teki kongresine il temsilcisi olarak katıldı. Bir yıl İstanbul Darülfünunda psikoloji okuttuktan ve Diyarbakır maarif müfettişliği yaptıktan sonra, yeniden Selanik’e gitti. Katıldığı parti kongresinden sonra genel merkez üyeliğine seçildi. Burada Genç Kalemler, Yeni Felsefe, Rumeli gibi dergi ve gazetelerdeki yazılarıyla Türkçülük ve dilde sadeleşme hareketlerinin öncüleri arasında yer alan Gökalp, milli duyguları, tarih bilincini, bilime ve tekniğe değer veren düşünceyi her şeyin üstünde tutan şiirleriyle çevresini geniş ölçüde etkiliyordu. İttihat ve Terakki Genel Merkezi İstanbul’a taşınınca (1912), Gökalp da İstanbul’a yerleşti. O yıl Ergani madeninden Milletvekili seçildi.

Türk Ocağı çevresindeki çalışmaları, Türk Yurdu ve kendi çıkardığı Yeni Mecmua (1917) gibi dergilerdeki yazıları, Türkçülük akımının ilkelerini saptayan ve çağdaş uygarlık karşısında yerli bir senteze varılmasını şart koşan önerileri (Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak 1918), Darülfünun’da okuttuğu toplumbilim dersleri, İttihat ve Terakki’nin yönetici kadrosu üzerindeki etkisiyle Ziya Gökalp, Mütarekeye (1919) kadar uzanan dönemin düşünce ve siyaset hayatına yön veren etkenlerin başında yer aldı. İstanbul’un işgali üzerine tutuklanarak iki yıl Malta’da sürgün kaldı (1919-1921). Döndükten sonra, Uelif ve Tercüme Heyeti başkanlığına getirileceği tarihe (1923) kadar Diyarbakır’da kaldı ve küçük Mecmuayı yayımladı.

1923’te Diyarbakır’dan milletvekili seçildi. Hakimiyeti Milliye, Yeni Gün, Cumhuriyet gazetelerinde makaleleri çıkıyordu. Altın ışık (1923), Türkçülüğün Esasları (1923), Türk Töresi (1923) gibi kitapları birbirini izliyordu. Cumhuriyet Halk Partisinin programını inceleyen ve yorumunu yapan Doğru Yol (1923) adlı incelemesini de yine bu dönemde kaleme aldı. O sıralar yazdığı Türk Medeniyet Tarihi ise ölümünden sonra yayımlandı (1926). Yine ölümünden sonra çeşitli gazete ve dergilerde çıkmış yazılarıyla mektupları çeşitli kitaplarda derlendi. Çınaraltı (1939), Fırka Nedir? (1947), Ziya Gökalp Diyor ki (1950). Ziya Gökalp’ın neşredilmemiş yedi eseri ve aile mektupları (1956), Ziya Gökalp’ın Yazarlık Hayatı (1956), Ziya Gökalp Külliyatı (1. Kitap şiirler ve halk masalları;1952, 2. kitap Limni ve Malta Mektupları;1965), Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri (1973). 1924’te İstanbul’da öldü.

Yahya Kemal Beyatlı

Cuma, Haziran 29th, 2012

2 Aralık 1884 yılında Üsküp’te doğdu. Asıl adı Ahmed Agâh’tır. İlk öğrenimini İstanbul’da Vefa Lisesi’nde tamamladı. Paris’e giderek (1903) bir yıl bir kolejde Fransızca’sını ilerlettikten sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdi. Dokuz yıl kaldığı Paris’ten döndükten (1912) sonra, İstanbul’da üniversitede çeşitli dersler okuttu (1915-1923),

Urfa milletvekili oldu (1923); Varşova (1926), Madrid (1929) Ortaelçiliklerine atandı, Tekirdağ (1935-1942) ve İstanbul (1943-1946) milletvekilliklerinde bulundu.

Büyükelçi olarak Pakistan’a gitti (1948), bir yıl sonra emekliye ayrılarak yurda döndü (1949). Rumelihisarı mezarlığında gömülü. Spor ve Sergi Sarayı civarındaki parka bir anıtı dikildi (1968) Kişiliğini Paris’te okurken ünlü tarihçi Albert Sorel’in derslerinden aldığı tarih zevkiyle, Fransız şairlerinin (Jean Moreas, Baudelaire, Verlaine, vb.) ölçü ve biçim güzelliklerinde buldu.

Paris’e gidişi, II. Abdülhamit baskısından bir kaçış olduğu halde, orada siyasi faaliyetlere katılmayarak sanat çevrelerinde kendini yetiştirdi. Paris öncesi Hamid ve Servet-i fünun şiiri etkisinden kendisini böylelikle kurtardı, klasik divan şiirimizi Batı şiirindeki bütünlük anlayışıyla ele aldı. Avrupa dönüşü Yeni Mecmua’da “bulunmuş sayfalar” başlığıyla yayımladığı gazel ve şarkılarla tanındı (1918). Bu neoklasik şiirler, onun çıkış noktasının Osmanlı tarih ve şiiri olduğunu gösterdiği gibi, sonradan yeni şekiller ve sade dille yazdıklarında da şairin genel olarak Osmanlı medeniyet ve kültürüne bağlı kaldığı görülür.

Onda tarih, vatan, millet ve İstanbul sevgisi, hep bu açıdan işlenir. Osmanlı medeniyeti yüzyıllar boyu en yüce eserlerini İstanbul’da yarattığı için, Yahya Kemal’deki İstanbul, Boğaziçi ve Türk musikisi hayranlığına, tabiat güzellikleri yanı sıra, tarih değerleri de girer. Duygu, düşünce ve hayali ustalıkla kaynaştıran şair, pek çoğuna hikaye karakteri verdiği lirik-epik şiirlerinin konularını aşk, tabiat, deniz, ölüm ve sonsuzluktan da alır. İç ahengi her şeyden üstün tutuşu, şiiri “musikiden başka türlü bir musiki” kabul edişi; “Ok” şiiri bir yana, bütün şiirlerini, bu ahengin sağlanmasına daha elverişli gördüğü aruzla yazmasına sebep oldu Yahya Kemal, şiirlerini, makale ve hikayelerini sağlığında kitaplarda toplamamış, eserleri dergilerde, dağınık kalmıştı.

Ölümünden sonra dostları ve hayranları tarafından bir Yahya Kemal’i Sevenler Cemiyeti kurulduğu gibi, İstanbul Fetih Cemiyeti’ne bağlı bir de Yahya Kemal Enstitüsü ve Müzesi açıldı (1961). Bu Enstitü’nün yayımlamaya başladığı Yahya Kemal Külliyatı’nda şairin ilk üçü şiirlerini; diğeri makale, deneme ve anılarını derleyen şu eserleri çıktı: Kendi Gök Kubbemiz (1961), Eski Şiirin Rüzgariyle (1962), Rübailer ve Hayyam Rübailerini Türkçe Söyleyiş (1963), Aziz İstanbul (1964), Eğil Dağlar (1966), Siyasi Hikayeler (1968), Siyasi ve Edebi Portreler (1968), Edebiyata Dair (1971), Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım (1973), Tarih Müsahabeleri (1975), Bitmemiş Şiirler (1976), Mektuplar-Makaleler (1977) Hakkında yayımlanan kitapların sayısı yirmiyi geçer.

Sadır Sultan

Cuma, Haziran 29th, 2012

Selçuklu dönemi büyüklerinden birisi de Sadır Sultan’dır. Asıl adı Bekir, Sadreddin Sadri de onun lakabıdır ve Sadır Sultan olarak ün yapmıştır. Babasının adı ise Zeki’dir. Alim, fazıl, edip ve şair, bir zat olan Sadır Sultan, aynı zamanda da döneniminin meşhur hekimlerindendir. Mevlana’nın muasırı olduğu rivayet edilir. Doğum ve ölüm tarihi hakkında kesin malumat mevcut değildir.

Sadr, göğüs, kalb, öncü, baş, başköşe, başköşede oturan emir, gibi manalarda kullanılmaktan başka, alim, fazıl şahsiyetler hakkında bir hürmet ve sevgi ifadesi olarak kullanılmıştır. Sadr, aynı zamandadır. Osmanlı’da kullanılan Sadrazam ve Sadreyn unvanları bunun en açık örneklerini teşkil eder. Sadreyn, Kumeli ve Anadolu kazaskerleri için kullanılan bir ünvandır.

Sadır Sultan’ın türbesi, onun adını taşıyan Sedirler semtinde, Yanık Camiin kıblesindeki mezarlık içerisindedir. İ. Hakkı Konyalı, türbenin 65-70 yıl önce kubbeli olduğunu, türbenin içerisinde birkaç yatırın bulunduğunu, Muharrem ayında Mevleviler’in buraya gelerek ziyaret ettiklerini, türbenin çevresinde türbedar odaları bulunduğunu zikreder.

Paul M. Verlaine

Cuma, Haziran 29th, 2012

30 Mart 1844 yılında Fransa’nın Metz kasabasında doğan ünlü şair Verlaine, Fransa’da ve dünyada hala en çok okunan şairlerdendir. Verlaine, 1862’de liseyi bitirdikten sonra bir sigorta şirketinde memur olarak çalışmaya başladı. Çalışırken bir yandan da şiir yazıyordu. Paris’te Mallarme, Villiers de L’isle-Adam gibi şiirlerle ve Parnasçı şiir akımının temsilcileriyle tanıştı. 1866 yılında “Çağdaş Parnas” adıyla yayımlanan derlemeye o da sekiz şiiriyle katkıda bulundu. Aynı yıl, Baudelaire ve Charles-Marie-Rene Leconte de L’isle’in etkisindeki şiirlerinin yer aldığı ‘Zühal Şiirleri’ adlı ilk kitabı yayımlandı.

1869’da çıkan ‘Çapkın Törenler’ Parnasçı şiir öncüsü Gautier’nin savunduğu, ‘resmi şiire dökme’ anlayışına uygun olarak, 18. yüzyıl ressamlarının yapıtlarını, şiirlerinde yansıtmaya çalıştı. Şiirleriyle olduğu kadar şiir ve şairler üstüne yazdığı yazılarıyla da sanat evreninde önemli bir yer tutan Verlaine, 1870’te büyük bir aşkla bağlandığı Mathilde Maute’yle evlendi. O yıl yayımladığı “Tatlı Şarkı”, karısına yazılmış aşk şiirlerinden oluşuyordu. 1872 yılında karısını ve yeni doğan çocuğunu bırakarak Paris’i terketti. Kendinden on yaş küçük olan Arthur Rimbaud ile aralarındaki tutkulu ilişki, Brüksel ve Londra’da birlikte sürdürdükleri serseri yaşam, yeni şiirlerine esin kaynağı oldu.

1873’te Brüksel’de, duygusal bir kriz anındaki bir kavga sırasında kendisinden ayrılmak isteyen Rimbaud’a ateş ederek yaraladı ve iki yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1880 yılında yayımlanan ‘Usluluk’ şiirleri, bu Katolik döneminin duygusal arayışlarını dile getirir. 1875’te hapisten çıktıktan sonra bir süre tam bir rahip yaşamı sürdürdüyse de, daha sonra Stuttgart’a Rimbaud’yu görmeye gitti. Ünlü bir şair olmuştu ama son yıllarını kira odalarında, akıl hastanelerinde, yalnızlık ve yokluk içinde geçirdi. Şiiri, daha önceki dönemlerindeki gücünü kaybetmiş olsa da, yazmayı sürdürdü.

Verlaine, ilk dönemlerinde romantizme tepki olarak başlayan ve biçimsel yetkinlik temelinde öznellikten uzak, arı bir şiire yönelen Parnasçı şiir akımından etkilendi, ancak daha sonraki yıllarda Parnasçılık’tan uzaklaştı. Tüm dünyada kendinden sonra gelen şairler üzerinde iz bırakan Verlaine için önemli olan; kesinlikten uzak, yer yer belirsiz ve kapalı, kolay yakalanamayan, esnek ve uçucu bir şiir dilinin yaratılmasıdır. 8 Haziran 1896 yılında ölen şair, şiirlerinde değişik ölçüler kullanarak ölçüde tekdüzeliği bozdu, durakları kaldırdı, özgür dizenin ve serbest şiirin kuruluşunu hazırladı.

Hafız Post

Cuma, Haziran 29th, 2012

Asıl adı Mehmed olan Hâfız Post İstanbul’da doğdu. “Post” lâkabı kendisine, vücudunun baştan ayağa kadar gür ve sık kıllarla örtülü olmasından dolayı verilmişti.

Sultan IV. Mehmed döneminin bu büyük ustası klâsik Türk mûsikîsinin en dikkate değer simalarındandı. Saray’da yapılan fasıllara sazı ve sesi ile katılmış, bütün çağdaşları gibi Selim Giray Han‘dan yardım ve ilgi görmüş, bu sanat sever devlet adamının tertip ettiği edebiyat ve mûsikî toplantılarına katılarak sanatkâr kişiliğinin gelişmesini sağlamıştı. Gençliğinde resmi görev almamış, son zamanlarına Divan hocaları zümresine katılmış, daha sonra Bîrun Kâğıt Eminliği’ne getirilmişti.

Hafız Post 1694 yılında vefat ederek Karacaahmed Mezarlığı’nda, Divan şairi Nabi’nin mezarının yanı başında toprağa verildi. Ölümüne o dönem şairlerinden Fennî,

“Çergehte eyleyüb âhır karar/ Postu şîr-i ecel çâk eyledi”

Itrî ise,

“Dedi Itrî Hâfız’a mevâ ola ya Rab cinan” demişlerdir.

Hafız Post, Türk güzel sanatlarının önemli bir kolu olan Hat sanatına da merak etmiş, çağının değerli hattatı Tophaneli Mehmed Efendi’den Taliyk, Sülüs, Nesih türü yazı meşk ederek “icâzet” almıştı. Günümüze her ne kadar şiirlerinden çok küçük bir kısmı gelebilse de dönemin önemli şairlerinden olduğu da belirtilir.

Nâili’nin edebî çevresinde yetişen sanatkâr, bu bilgilerin yanı sıra Arapça ve Farsça öğrendi. O da hocası gibi Halvetiyye tarikatına mensuptu. Çağdaşı olan bazı şairler gibi, halk şiirinden kaynaklanan bir ilhamlâ âşıkhane şiirler de söylemiştir.

Mûsikîye genç yaşında başlayarak kabiliyet ve yeteneği mûsikî, şiir , hattatlık gibi muhtelif güzel sanat alanlarında kendini gösteren Hâfız Post’un asırlar arasından süzülüp gelen şöhretini, onun mûsikîşinaslığı, bestekârlığı temin etmiştir.

Kasımpaşa’lı Osman Efendi’den sadece mûsikî dersi almakla kalmadı;hocasının engin kültüründen her yönü ile yararlandı. Tanburî ve hanendeydi.

Hafız Post Türk Musikisinde yenilikler de yapmıştır. Güfte seçiciliğinde titizlik gösterirdi.

Hafız Post’tan günümüze Tevşih, Durak, Beste, Ağır Semaî, Yürük Semaî olmak üzere on eser ulaşabilmiştir.

Hâfız Post’un Divan, Tasavvuf, Âşık ve Halk edebiyatının her tür şiir şekline beste yapmıştır. Dinî eserlerine Halvetî şairlerinin , özellikle Niyazî Mısrînin şiirlerini seçmiştir. Yaşadığı çağda ve daha sonraki yüzyıllarda ünü yalnız Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kalmamış, bütün İslâm ülkelerine yayılmıştır.

Kaynak:Türk Mûsikîsi Tarihi/Dr. Nazmi ÖZALP

Ebussuud Efendi

Cuma, Haziran 29th, 2012

Ebussuud Efendi, Kanuni Sultan Süleyman ve Sultan İkinci Selim zamanlarında 27 yıl kadar Şeyhülislamlıkta bulunmuş, devrin en büyük alimlerinden biridir. Babası Şeyh Muhiddin Mustafa İmadiyeli olduğu için ona da İmadi diyenler vardır. İstanbul civarında Müderris köyünde doğdu. Babasından, zamanın alimlerinden, bilhassa büyük İslam alimi Şeyhülislam İbni Kemal’den okuduktan sonra müderris, Bursa ve İstanbul kadısı, Rumeli kazaskeri ve 1548’de şeyhülislam oldu.

Kanuni Sultan Süleyman zamanında 22, Sultan İkinci Selim zamanında ise 6 yıla yakın bu görevde kaldı. 84 yaşında ölen Ebussuud Efendi, Eyüb civarında yaptırdığı mektebin yanına gömüldü. Osmanlı şeyhülislamları içinde en önemlilerinden biridir. İrşad-ül Aklıselim adlı bir Kuran tefsiri ile fetvaları meşhurdur. Şahsiyeti o kadar ün saldı ki ölümünde Mekke ve Medine halkları da cenaze namazı kıldı. Üsküp’te bir cami, İstanbul’da bir hamamı vardır ve İstanbul’un meşhur caddelerinden biri onun adını taşır. Türkçe şiirleri, düzgün ve kuvvetli olduğu gibi Arap edebiyatının en başarılı eserlerinden sayılır.

Sultan Veled

Cuma, Haziran 29th, 2012

Konya’da yetişen velîlerin büyüklerinden Sultan Veled’in tam adı Muhammed Sultan Bahaeddin Veled’dir. 24 Nisan 1226’da Karaman’da doğan Veled’in babası büyük Türk mutasavvıfı Mevlâna Celâleddin Rumi, annesi Semerkand’lı Şerafeddin Lala’nın kızı Gevher Hatundur. Annesinin Harzem prenslerinden olması dolayısıyla, Sultan Veled diye anıldığı rivayet edilir.

Mevlâna, Sultan Veled’e küçük yaşından itibaren ilim öğretmeye başladı ve onu zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda mârifet, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarına ait bilgiler verdi. Sultan Veled gençliğinde, her ilimde pek yüksek derecelere kavuştu. Bununla ilgili olarak Mevlâna, oğluna: “Ey oğlum Sultan Veled! Benim dünyaya gelmemin sebebi, senin dünyaya gelmen içindir. Kalbim mârifetler, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarıyla ilgili bilgilerle doludur. Bu bilgilerin cümlesini sana öğretmekle vazifeliyim.” Bir defa da; “Oğlum Sultan Veled, çok talihli ve bahtiyar biridir. Ömrünün, hep rahat ve huzur içinde geçeceğini ümid ediyorum.” buyurdu.

Sultan Veled, Mevlâna’nın en çok sevdiği talebelerinden Selâhaddîn-i Zerkûb’un kızı, Fâtıma Hâtun ile evlendi ve bu evlilikten ileride büyük evliya olan Ulu Ârif Çelebi dünyaya geldi. Daha sonra kardeşiyle birlikte öğrenim için Şam’a gitti. Ahmet Eflaki, “Ariflerin Menkıbeleri” isimli eserinin yedinci bölümünü ona tahsis etti ve pek çok kerametinden bahsetti. Sultan Veled’i, yakın sırlarının mahzarı ve hakikatları arayanların sultanı olarak vasfeder. Sultan Veled, Çelebi Hüsameddin’i babasının halifesi olarak bildi ve 11 yıl ona bağlı kaldı. Sultan Veled, ilk hanımının vefatından sonra iki kere daha evlendi ve bu evliliklerden de üç oğlu daha oldu. İsimleri Şemseddin Emir Abid, Selahaddin Emir Zahid ve Hüsameddin Emir Vacid’dir. Bunlardan Ulu Arif Çelebi, Abid Çelebi ve Vacid Çelebi şeyh olmuşlardır.

Sultan Veled, Hüsameddin Çelebi’nin 1284 tarihinde vefatı üzerine, müridlerinin de ısrarlarına dayanamayarak babasının yerine geçerek Mevlevi şeyhi oldu ve 1312’de vefatına kadar bu makamda kaldı. Mevlâna’nın düşüncelerini sistemleştirdiği ve tarikat biçiminde örgütlendirdiği için Mevlevilik’in asıl kurucusu ve ikinci piri sayılır.

Mevlana’nın hayatı boyunca tarikatlara özgü birtakım kurallara uymadığı, kendisine bağlananlar için özel kurallar koymadığı bilinmektedir. Sözgelimi kendisine bağlananlar için ne bir giriş töreni düzenler, ne de belli bir zikir öngörürdü. Diğer tarikatlar gibi özel giysilerle ayrılma yoluna da gitmemişti. Bilinen başlıca uygulaması müridliğe kabul edilenlerin saç, sakal, bıyık ve kaşlarından birkaç kıl kesmek, kendisine halifelik verilenlere de bugün hırka denilen geniş kollu, yakasız, önü açık bir giysi olan fereci giydirmek, halkı aydınlatma görevini simgelemek üzere bir çerağ vermekti. Mevlevilik’in başlıca kurallarından birisi olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı. Ancak oğlu Sultan Veled, halifeliği döneminde Mevlana’nın düşüncelerini temel olarak Mevleviliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirdi.

11 Kasım 1312’de vefat edip Kubbe-i Harda altında babasının yanına defnedilen Sultan Veled, babası Mevlâna Celaleddin-i Rumî ile beraber insanlara doğru yolu gösteren ve nasihat veren eserlerini Farsça’nın yanında Türkçe olarak da kaleme almıştır.

Ahmed III

Cuma, Haziran 29th, 2012

Sultan Üçüncü Ahmed 30 Aralık 1673 günü doğdu. Babası Sultan Dördüncü Mehmed, annesi Emetullah Rabia Gülnuş Sultan’dır. Annesi Giritlidir.

Sultan İkinci Mustafa’nın öz kardeşi olan Sultan Üçüncü Ahmed, uzun boylu, kara gözlü, doğan burunlu ve buğday tenli idi. Son derece zeki, hassas ve zarif bir insandı. İyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Sultan Üçüncü Ahmed ünlü hocalardan dersler almıştı.

Sultan Üçüncü Ahmed, ağabeyi Sultan İkinci Mustafa’nın vefatı üzerine 22 Ağustos 1703 tarihinde 30 yaşında iken Edirne’de tahta geçti.

Osmanlı Devleti açısından önemli bir yere sahip olan Lale Devri boyunca padişahlık yapan Sultan Üçüncü Ahmed, hattat ve şairdi. “Necib” mahlasıyla şiirler yazdı. Ayrıca Musiki ile de yakından ilgileniyordu.

Divan şairlerinden Urfalı Nabi Efendi’nin hem kendisini hem de şiirlerini çok severdi. Gençliği diğer Osmanlı şehzadelerine göre bir hayli serbest geçti. Şehzadelerin öldürülmesi geleneği kalktığından, rahat bir hayat sürdü.

İstediği her şeyle ilgilendiği için bilgisi de, görgüsü de arttı. Avrupa’daki gelişmeleri inceleme fırsatı buldu ve matbaanın Osmanlı Devletine gelmesi için çok çaba sarfetti. 27 yıl gibi uzun bir süre tahtta kalan Sultan Üçüncü Ahmed, çıkan Patrona Halil isyanı sonunda, 1 Ekim 1730 tarihinde padişahlıktan çekildi.

Sultan Üçüncü Ahmet’in padişahlığının ilk günleri, tamamen disiplinden çıkmış yeniçerileri yatıştırma gayretleri ile geçti. Ancak kendisini padişah yapan yeniçerilere karşı etkili olamadı. Sultan Üçüncü Ahmed’in sadrazamlığa getirdiği Çorlulu Ali Paşa, ona idari konularda yardımcı olmaya çalıştı, hazine için yeni düzenlemelerde bulundu ve Sultan Üçüncü Ahmet’e rakipleriyle mücadelesinde destek oldu. Sultan Üçüncü Ahmed zamanında Rusya ile olan ilişkilerde gerginlik yaşandı. Bunun sebebi Rusya’nın Orta Asya üzerinde yayılma siyaseti izlemesi, balkanlardaki toplumları Slavlaştırmaya çalışması, açık ve sıcak denizlere inmek istemesiydi.

PRUT SAVAŞI
Rusya, Osmanlı Devleti ile mücadelesinde kendi lehine bir zemin yaratmak istiyordu. Osmanlı Devleti içinde yaşayan Ortodoks toplumları kışkırtarak Osmanlı Devleti’ni zayıflatacak ve yapacağı savaşlarda daha önce kaybettiği toprakları geri alacaktı. Eflak ve Boğdan Beylerini Osmanlılara karşı kışkırtan Rus Çarı Deli Petro, Poltova Savaşı’nda İsveç Kralı Demirbaş Şarl’ı yenince, Demirbaş Şarl Osmanlılara sığındı.

İsveç Kralını kovalayan Rus birliklerinin Osmanlı topraklarına akınlar düzenlemesi üzerine, Osmanlı Devleti Rusya’ya karşı savaş ilan etti (1711). Sadrazamlığa getirilen Baltacı Mehmed Paşa, 100.000 kişilik bir orduyla Tuna’yı geçerek Eflak’a girerken, Osmanlı donanması da Karadeniz’e açıldı. Osmanlı kuvvetleri, Kırım Ordusunun da desteği ile Rus birliklerini Prut Nehri kıyısında çember içine aldılar. O an için kurtuluş imkanı bulunmayan Rus Çarı Deli Petro, Moskova’ya bir mektup yazarak durumun zorluğunu ve ümitsizliğini anlattı. Çariçe Birinci Katarina araya girerek Osmanlı Devletine barış teklifinde bulundu. Hem Kırım Hanı, hem de İsveç Kralı saldırıya geçilip Rus ordusunun yok edilmesini savunuyorlardı.

Ancak Baltacı Mehmed Paşa, yeniçerilere güvenmiyordu. Kuşatma sırasında yeni bir kutsal ittifakın oluşturulabileceği düşüncesine sahip olan ve Osmanlı ordusunun çok yıpranacağı endişesini taşıyan Baltacı Mehmed Paşa barış yapılmasını kabul etti (21 Temmuz 1711). İmzalanan Prut antlaşması ile Azak kalesi Osmanlılara geri verildi. Ruslar, İstanbul’da devamlı bir elçi bulundurmayacak ve İsveç Kralı Şarl’ın serbestçe ülkesine dönmesine izin vereceklerdi. Osmanlı Devleti kazandığı bu başarıdan sonra, daha önce kaybedilen Mora yarımadasını da geri almak istiyordu. Venedikli korsanların Osmanlı ticaret gemilerine saldırmaları ve Mora halkının Osmanlı Devletinin yönetimi altına girmeyi istemesi Venediklilere savaş açılmasına neden oldu (8 Aralık 1714). Silahtar Ali Paşa, Modon, Koron ve Navarin’i alarak Mora’yı fethetti (22 Ağustos 1715).

PASAROFÇA ANTLAŞMASI
Avusturya’nın Karlofça Antlaşması gereğince Mora’nın Venediklilere geri verilmesini istemesi üzerine, Avusturya’ya da savaş açıldı. Sadrazam Silahtar Ali Paşa Osmanlı ordusu ile birlikte Macaristan’a girdi. Peter Varadin’de Prens Ojen komutasındaki Avusturya ordusu Osmanlı kuvvetlerini bozguna uğrattı (5 Ağustos 1716) ve Sadrazam Silahtar Ali Paşa şehit düştü. Bu bozgundan sonra 18 Ağustos 1717 tarihinde Belgrad düşman eline geçti. Silahtar Ali Paşa’nın yerine sadrazamlığa getirilen Damat İbrahim Paşa barış teklif etti. Yapılan Pasarofça Antlaşmasına göre yukarı Sırbistan, Belgrad ve Banat yaylası Avusturya’ya, Dalmaçya, Bosna ve Arnavutluk kıyıları Venedik’e verildi, Mora Yarımadası Osmanlılarda kaldı (1 Temmuz 1718). 1724 yılında İran’da taht kavgaları başlamıştı. Bu durumdan yararlanarak İran’ı ele geçirmek isteyen Rusya harekete geçti. İran’ın Rusya’nın eline geçmesini istemeyen Osmanlı Devleti İran’a sefer düzenledi. Ruslarla yapılan İstanbul antlaşmasına göre Azerbaycan’da alınan yerler Osmanlılarda kalacak, Derbent, Bakü ve Dağıstan Ruslara bırakılacaktı.

LALE DEVRİ
1718 yılında imzalanan Pasarofça Antlaşmasından sonra Osmanlı Devletinde yeni bir dönem başlamıştı. 1730 yılındaki Patrona Halil İsyanına kadar, 12 yıl süren bu döneme Lale Devri denir. Sultan Üçüncü Ahmed ve Damat İbrahim Paşa barışçı bir siyasetten yanaydılar. Lale Devri de bu barışçı politikaların bir ürünü olarak ortaya çıkmıştı. Lale Devrinde edebiyat, kültür ve sanat alanında gelişmeler olduğu gibi, teknik konularda da Avrupalı devletlerden etkilenilerek bazı yenilikler gerçekleştirildi. Bu dönem de Avrupa’ya ilk kez geçici elçiler gönderildi. 1727 yılı ortalarında Osmanlı Devletinde de matbaa kurulması için düzenlenen padişah fermanı üzerine, Paris Elçisi 28.Mehmed Çelebi’nin oğlu Sait Efendi ve İbrahim Müteferrika ilk matbaayı kurdular (16 Aralık 1727). Lale devrinde Yalova’da bir kağıt fabrikası kuruldu. İstanbul’da sık sık çıkan yangınları daha hızlı kontrol altına almak için, yeniçeriler içinden bir itfaiye örgütü oluşturuldu. Yine İstanbul’da bir kumaş fabrikası ve bir çini imalathanesi açıldı. Her tarafta birçok köşk, saray ve lale bahçeleri yapıldı. Ayrıca Doğu kültürünün klasik eserleri ilk kez Türkçe’ye çevrildi. İstanbul’da halk yıllar süren savaşlardan sonra böyle bir dönem yaşamanın mutluluğu içerisinde idi.

PATRONA HALİL İSYANI
Damat İbrahim Paşa’nın açtığı zevk ve sefahat devrinden memnun olmayan bu yapılanları israf olarak gören bir kitle oluşmuştu. Bu topluluk İran seferinden olumsuz haberler gelmesi üzerine, harekete geçmiş camilerde ve diğer yerlerde propaganda yaparak ayaklanmanın zeminini oluşturmaya başlamıştı. Yeniçerilerin içerisinde de huzursuzluk belirmişti. On yedinci Ağa Bölüğü Yeniçerisi Patrona Halil ve yandaşları 25 Eylül 1730’da ayaklanmayı başlatmışlar ancak halkın onlara katılmaması endişesiyle bu girişimlerinden vazgeçmişlerdi. İsyancılar üç gün sonra Bayezit caminin Kaşıkçılar kapısı tarafından yürüyüşe geçerek ayaklanmayı resmen başlattılar. Esnafı da dükkanlarını kapatarak kendilerine katılmaya ikna eden isyancılar, hapishaneleri boşalttılar ve yeniçerilerden de yardım gördüler. Yeniçeri ağalarından Hasan Paşa onlara karşı harekete geçtiyse de başarılı olamadı. Bu gelişmeler üzerine Sultan Üçüncü Ahmed isyancıların ne istediklerinin sorulmasını istedi. İsyancılar, Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile birlikte 37 kişinin kendilerine teslim edilmesini istediler. Lale Devrinin önemli kişilerinden olan Damat İbrahim Paşa ve bazı devlet adamları idam edilerek isyancılara teslim edildi. İsyan sırasında şehir tahrip edildi. İsyancılar Sadabad Köşkü’nü yaktılar. Ayrıca Divan şairlerinden Nedim de isyan sırasında öldü. Patrona Halil ve diğer isyancı başları, bu sefer de tüm isteklerini yerine getiren Sultan Üçüncü Ahmed’in tahtan indirilmesini istedi. Kendisine ve ailesine zarar verilmemesi durumunda tahttan çekileceğini bildiren Sultan Üçüncü Ahmet, 1 Ekim 1730’da Osmanlı tahtını Şehzade Mahmud’a bıraktı.

İMAR ÇALIŞMALARI (MİMARİ)
İnce ve hassas bir ruha sahip olan Sultan Üçüncü Ahmed, Sadrazam Damat İbrahim Paşa ile uyum içerisinde çalışmış, bu sırada yaşanan Lale Devri’nde sanata, edebiyata ve toplumsal hayata özgün bir anlayış getirilmişti. Sultan Üçüncü Ahmed, Topkapı sarayı ile Yeni Camii’de birer Kütüphane, Ayasofya’da Bab-ı Humayun’un karşısında Türk sanat şaheserlerinden sayılan bir çeşme (Sultan Üçüncü Ahmet Çeşmesi) ve İstanbul’un su ihtiyacını karşılamak amacıyla da Deryayi Sim adlı bir su bendi inşa ettirmiştir. Bunlardan başka Üsküdar Yeni Valide Camii, Çorlulu Ali Paşa Medresesi, Damat İbrahim Paşa Camii ve Külliyesi, İstanbul’da Yeni Postane arkasında Daarül Hadis ve Sebil, Ortaköy Camii önündeki çeşme, Üsküdar Şemsi Paşa’da Hüsrev Ağa Camii önündeki çeşme ve Çubuklu Camii yanındaki Mesire Çeşmesi gibi eserler yine bu dönemde yapılmıştır.

Erkek Çocukları: Birinci Abdülhamid, Üçüncü Mustafa, Süleyman, Bayezid, Mehmed, İbrahim, Numan, Selim, Ali, İsa, Murad, Seyfeddin, Abdülmecid, Abdülmelik

Kız Çocukları: Emine, Rabia, Habibe, Zeyneb, Zübeyde, Esma, Hatice, Rukiye, Saliha, Atike, Reyhan, Esime, Ferdane, Nazife, Naile, Ayşe, Fatma, Emetullah, Ümmüselma, Emine, Rukiye, Zeyneb, Sabiha

Mahmud II

Cuma, Haziran 29th, 2012

Sultan İkinci Mahmud, 20 Temmuz 1785 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Sultan Birinci Abdülhamid, annesi Nakşidil Valide Sultan’dır. Orta boylu, geniş omuzlu, beyaz sakallı, zarif ve sevimli yüzlüydü. Diğer Osmanlı padişahları gibi kuvvetli bir tahsil gördü. Öğrenimi ile Sultan Üçüncü Selim padişahlığı sırasında bizzat meşgul olmuştu. Cesur, temkinli, sabırlı ve azimli bir kişiliğe sahip olan Sultan İkinci Mahmud, Alemdar Mustafa Olayı sonrasında, 28 Temmuz 1808 tarihinde tahta çıktığında 23 yaşındaydı. Zeki ve bilgili bir insan olan Sultan İkinci Mahmud, Avrupa’daki yenileşme hareketlerini benimsemişti. Adalet işlerine gereken önemi verdi, yeni kanun ve tüzükler hazırlattı ve bu sebeple kendisine “Adli” sanı verildi. Şiiri, edebiyatı ve bilimi seven, halk arasında dolaşmayı ve onların dertlerini dinlemeyi gerekli gören Sultan İkinci Mahmud, Osmanlı İmparatorluğunu gerek sosyal bakımdan, gerekse uygarlık açısından ileri bir ülke yapmaya çalıştı. Sultan İkinci Mahmud yakalandığı verem hastalığından kurtulamayarak, 1 Temmuz 1839 günü dinlenmek için gittiği kardeşi Esma Sultan’ın Çamlıca’daki köşkünde, 54 yaşında vefat etti. Büyük bir cenaze töreni ile halkın gözyaşları arasında Divan Yolu’ndaki türbesine defnedildi. OSMANLI RUS İLİŞKİLERİ Sultan İkinci Mahmud tahta geçtiği zaman Osmanlılar Ruslarla savaş halindeydi. İngiltere ile 1809’da yapılan antlaşma sonucu Ruslarla savaşa devam kararı alındı. Rusların Fransa ile olan sorunları, Osmanlı Devleti ordularının yıllarca süren savaştan yorgun düşmesi yüzünden iki devlet de barış imzalamaya mecbur kaldılar. 28 Eylül 1812 tarihinde imzalanan Bükreş Antlaşması ile Rusya, Eflak ve Boğdan’dan çekilecek, Baserabya bölgesi ise Ruslara bırakılacaktı. Osmanlılar Bosna ve Eflak’dan iki yıl vergi almayacak, Sırplar kendi içlerinde serbest kalacaktı. Tuna nehrinde hem Osmanlı hem de Rus gemileri serbestçe dolaşabilecekti. Prut ve Tuna nehirlerinin sol sahilleri iki ülke arasında sınır kabul edilecekti. SIRP İSYANI Fatih zamanında fethedilen Sırbistan, Osmanlının adaletli ve hoşgörülü yönetiminden çok memnundu. Ancak Rusya ve Avusturya’nın kışkırtmaları, 17.yy’da Osmanlı yönetimindeki otorite zayıflığı, yeniçerilerin halka iyi davranmaması ve Fransız İhtilalinden sonra ortaya çıkan milliyetçilik akımları sonucu Sırp isyanı çıktı. 1804 yılında Kara Yorgi’nin başlattığı Sırp isyanını Rusya desteklemişti. Osmanlı Devleti Rus savaşı ile meşgul olduğu için Sırp isyanı 1812’den sonra ancak bastırılabildi. Osmanlı ve Rusya arasında imzalanan Bükreş antlaşması ile Sırplara bazı imtiyazlar verildi. Sırbistan’daki ikinci isyanı Miloş Obronoviç çıkardı. Osmanlı Devleti Miloş’u Sırp Prensi olarak kabul etti. 1828-29 yılları arasında yapılan Edirne antlaşması ile Sırbistan yarı bağımsız hale geldi. NAVARİN OLAYI Çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğunda, Yunanlılar da Fransız ihtilalinin etkisi altında kalmışlardı. Rusya ve Avrupa devletlerinin kışkırtmaları ile birlikte Etnik-i Eterya cemiyetinin çalışmaları sonucu Yunanlılar Osmanlı Devletine karşı harekete geçtiler. Etniki Eterya cemiyetinin amacı Bizans İmparatorluğunu yeniden kurmaktı. Rus Çarının yaveri Alexander İpsilanti’nin kurduğu bu cemiyet Yanya Valisi Tepedelenli Ali Paşa’nın varlığından dolayı rahat hareket edemiyorlardı. Tepedelenli Ali Paşa’nın Osmanlı yönetimine karşı isyan etmesini fırsat bilen Yunanlılar ayaklandılar. Eflak’da başlayan bu ayaklanma kısa bir sürede bastırıldı. İkinci isyan Mora’da çıktı. Kısa sürede genişleyen bu isyanı bastırması için, başarılı olduğu takdirde Mora ve Girit valilikleri vaad edilen Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa görevlendirildi. Kavalalı Mehmed Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa komutasındaki kuvvetli bir ordu ve donanmayı Mora’ya gönderdi ve isyanın bastırılmasını sağladı. Yunan İsyanın bastırılması Avrupa’da büyük üzüntü yarattı. Ayrıca Mora ve Girit’in Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın eline geçmesi İngitere’nin işine gelmemişti. Zayıf bir Yunan Devleti’nin kurulması İngiltere ve Rusya’nın çıkarlarına daha uygundu. İngiltere, Rusya ve Fransa aralarında bir antlaşma yaparak Yunanistan’a bağımsızlık verilmesini istediler. Sultan İkinci Mahmud’un bu isteği reddetmesi üzerine Mora’nın Navarin Limanında demirlemiş olan Osmanlı donanması yakıldı. EDİRNE ANTLAŞMASI Rusya, Sultan İkinci Mahmud’un Navarin’de Osmanlı donanmasının yakılması ile sonuçlanan olaylardan dolayı savaş tazminatı istemesi üzerine, Osmanlı Devletine karşı savaş açtı. Sultan İkinci Mahmud bu arada Yeniçeri Ocağını kaldırmış, yerine Asakiri Mansuri Muhammediye isimli yeni bir askeri teşkilat kurmuştu. Teşkilatlanmasını henüz tamamlayamamış olan bu ordu Rus kuvvetleri karşısında önemli bir varlık gösteremedi. Eflak ve Boğdan’ı işgal eden Ruslar, Tuna’ya kadar indiler. Balkanları aşan Rusya, batıda Edirne, doğuda ise Erzurum’a kadar ilerledi. Bu gelişmeler üzerine Osmanlı Devleti barış istedi. Ruslarla yapılan Edirne Antlaşması sonunda, Yunanistan’a bağımsızlık verildi. Eflak, Boğdan ve Sırbistan’a imtiyazlar tanındı. Ruslar işgal ettikleri yerleri geri verdiler. Rus ticaret gemilerine boğazlarda geçiş hakkı tanındı. Osmanlı Devleti Rusya’ya savaş tazminatı ödemeyi kabul etti. KAVALALI İSYANI Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Napolyon tarafından işgal edilen Mısır’ı kurtarmak için Mısır giden gönüllülerdendi. Okur yazar değil fakat zeki bir kimseydi. Askeri yeteneklere de sahip olan Kavalalı Mehmed Ali Paşa Kahire’de başı bozuk askerin belli bir disiplin altına alınmasını sağlamış, gösterdiği başarılardan sonra Mısır’a vali olmuştu (1804). Kavalalı Mehmed Ali Paşa valililiği sırasında önemli hizmetleri bulunan değerli bir devlet adamıydı. Kölemen beylerini ortadan kaldırmıştı. Fransızların desteğiyle kuvvetli bir ordu ve donanma kurmuş, sulama kanalları açarak tarıma önem vermiş ve Mısır’ın kalkınmasını sağlamıştı. Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Mora isyanı sırasında Mora ve Girit valiliklerinin kendisine verilmesi şartıyla Sultan İkinci Mahmud’a yardım etmişti. Mora isyanını bastıran Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı Rus savaşlarında Osmanlı Devletinin yardım istemesine rağmen kuvvet göndermedi. Mora valiliği yerine Suriye valiliğini isteyen Kavalalı Mehmed Ali Paşa, bu isteğinin reddedilmesi üzerine Suriye’yi işgal etti. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın oğlu olan İbrahim Paşa, isyan sırasında Suriye’yi aldı. Torosları geçen İbrahim Paşa Adana ve Konya’da Osmanlı kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Bu başarılardan sonra Mehmet Ali Paşa kuvvetlerini İstanbul’a kadar durdurabilecek herhangi bir güç kalmamıştı. Sultan İkinci Mahmud Ruslardan yardım istedi. Rus donanmasının İstanbul’a gelmesinden tedirgin olan İngilizler ve Fransızlar, Mısır ile Osmanlı devleti arasında bir barış antlaşması imzalanmasını sağladılar. Osmanlı Devleti ile Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa arasında imzalanan Kütahya antlaşmasına göre Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya Mora ve Girit valiliklerinin yanı sıra Suriye valiliği, Oğlu İbrahim Paşa’ya da Cidde valiliğine olarak Adana Valiliği de verildi. Mısır’da güçlü bir yönetimin bulunması İngilizlerin işine gelmemişti. Çünkü Mehmet Ali Paşa İngilizlerin bu bölgede ticaret yapmalarını engelliyordu. Bu sorunun o bölgede tekrar Osmanlı Devletinin hakim olmasıyla çözüleceğine inanan İngiltere, Sultan İkinci Mahmud’u Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya karşı kışkırttı. Nizip’te Osmanlı ordusu ile yapılan savaşta Osmanlı ordusu bir kez daha yenildi. Kaptan-ı Derya Ahmet Paşa Osmanlı Donanmasını Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ya teslim etti (1839). Artık Osmanlı Devleti’nin, kendi valisine karşı yaptığı savaşlar sonunda ne ordusu, ne donanması kalmıştı. Bu gelişmelerin yaşandığı günlerde Sultan İkinci Mahmud öldü, yerine oğlu Abdülmecid Osmanlı padişahı oldu. BOĞAZLAR Sultan İkinci Mahmud Mehmed Ali Paşa isyanı sırasında boğazlara gelen Ruslarla, Hünkar İskelesi Antlaşmasını imzaladı(1833). İmzalan bu antlaşma ile aşağıdaki maddeler kabul edildi; 1- Hem Osmanlı Devleti hem de Rusya, herhangi bir savaşa girdiğinde birbirlerine yardım edeceklerdi. 2- Osmanlı Devleti, savaş tehlikesi ile karşı karşıya kaldığı zaman Rusya, Osmanlı devletine kuvvet gönderecekti. 3- Rusya’ya karşı bir saldırı olduğu zaman, Osmanlı Devleti Çanakkale ve İstanbul Boğazlarını kapatarak diğer ülke donanmalarının Karadeniz’e açılmalarına engel olacak ve Rusya bu sayede güneyden deniz yoluyla gelecek saldırılarla uğraşmak zorunda kalmayacaktı. 5- Bu antlaşma sekiz yıl boyunca yürürlükte kalacaktı Bu antlaşma Osmanlı devletinin boğazlar üzerindeki egemenlik haklarını kullanarak imzaladığı son antlaşmadır. Ayrıca Ruslar bu antlaşma sayesinde Karadeniz’de güvenliklerini sağlamış oluyorlardı. ISLAHAT HAREKETLERİ Sultan Üçüncü Selimin yanında yetişmiş olan Sultan İkinci Mahmud ondan etkilenmiş, padişahlığı döneminde de ıslahatlar yapmanın gerekliliğine inanmıştı. Askeri ve İdari alanda ıslahatlar yapmaya çalışan Sultan İkinci Mahmud, Sekban-ı Cedit adı verilen yeni bir askeri teşkilat kurdu (14 Ekim 1808). Ancak yeniçeriler kendilerine tehlike olabilecek alternatif bir askeri kuvvet istemiyorlardı. Ayaklanarak Sekban-ı Cedit’in kaldırılmasını sağladılar. Eşkinci adı verilen yeni bir askeri teşkilat kuran Sultan İkinci Mahmud’a karşı yeni bir yeniçeri ayaklanması oldu. Sultan İkinci Mahmud, artık Osmanlı Devleti için kanayan bir yara haline gelen yeniçeri ocaklarını Vaka-i Hayriye adı verilen olayla ortadan kaldırıldı (15 Haziran 1826). Yeniçeri ocağı kaldırıldıktan sonra, onun yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adı verilen yeni bir askeri teşkilat oluşturuldu. Yapılan yeniliklerin merkezden uzakta bulunan valiler ve idareciler tarafından da benimsenmesi gerektiğine inan Alemdar Mustafa Paşa Sultan Mahmud döneminde Ayanlarla Sened-i İttifak‘ı imzaladı. Buna göre ayanlar merkeze sadık kalacak ve yenilik hareketlerini destekleyecek, padişahlar da ayanların elde etmiş oldukları hakları tanıyacaktı. Sened-i İttifak ile ayanlar, padişahın mutlak otoritesine karşı siyasi bir meşruiyet kazanmış oluyorlardı. Padişah otoritesinin başka herhangi bir güçle ortaklık kabul etmesi mümkün değildi ve Osmanlı idari yapısının hem ruhuna hem de tabiatına aykırıydı. Bu sebeple zaten ölü doğan Sened-i İttifak çok uzun ömürlü olmadı. Kısa bir süre sonra Sultan İkinci Mahmud, idareyi tamamen eline alarak ayanları bir bir ortadan kaldırarak merkezi otoriteyi güçlendirmeye çalışmıştır. Sadece askeri alandaki yeniliklerle bir yere varılamayacağını düşünen Sultan İkinci Mahmud Divan teşkilatını kaldırarak onun yerine bakanlıklar (nazırlık) kurdu. 30 Mart 1838’de Sadrazamlık makamına “Başvekalet”, Sadrazama “Başvekil” denilmesi kararlaştırıldı. Ölen ya da azledilen devlet memurlarının mallarına el konması anlamına gelen “Müsadere” usulünü kaldırdı. Ayrıca Devlete ıslahat hareketlerinde yardımcı olmak, yeni teklifler getirmek, memurların terfi ve yargılanmasıyla uğraşmak üzere Darü’ş Şuray-ı Bab-ı Ali kuruldu. Sosyal alanda da bazı yenileşme hareketlerine ve ıslahatlara girişen Sultan İkinci Mahmud, 3 Mart 1929’da kıyafet değişikliği hakkında bir ferman yayınlandı. İlk Türk gazetesi Takvim-i Vekayi yayın hayatına başladı (1 Kasım 1831). Medreselerin yanında Avrupalı tarz eğitim veren yeni okullar açıldı ve Avrupa’ya öğrenciler gönderildi. Posta teşkilatının kurulması ve Karantina uygulaması da yine Sultan İkinci Mahmud döneminde gerçekleştirildi. Avrupalı tüccarlarla rekabet edebilmeleri için Türk tüccarlara gümrük kolaylıkları getirildi. İlk nüfus sayımı yapıldı. Bu sayım sonucunda Anadolu’da 2.500.000’dan fazla, Rumeli’de de 1.500.000 erkek vatandaşın yaşadığı tespit edildi. Ülke içinde ve dışında yapılacak seyahatlar için, bazı esaslar kabul edildi. Buna göre ülke içinde seyahat yapacak yurttaşlar mürur teskeresi (geçiş belgesi) taşıyacaklar, ülke dışına çıkacak yurttaşlar da Hariciye Nezaretinden (Dış İşleri Bakanlığı) pasaport alacaklardı. İMAR ÇALIŞMALARI (MİMARİ) Sultan İkinci Mahmud döneminde, mimari alanda da yeni bir gelişmenin başladığı görülür. İmparatorluğun değişik bölgelerinde birbirinden güzel yapılar inşa edildi. Sultan İkinci Mahmud’un yaptırdığı eserlerden bazıları şunlardır; Rodos Süleymaniye Camii, İzmir Bıyıklıoğlu Mahmud Camii, hayatını kurtaran Cevri Kalfa’nın adını verdiği mektep, Nusretiye Camii, İstanbul Kocamustafapaşa Küçük Efendi Camii ve Külliyesi, Taş Kışla, Gülhane Parkı girişindeki Alay Köşkü. Sultan İkinci Mahmud ayrıca, İstanbul’daki bütün büyük camilerin tamirini de yaptırdı. Unkapanı köprüsü yine onun zamanında yapıldı. Mekke-i Mükerreme’de bir medrese yaptırdı ve Mescid-i Aksa’yı tamir ettirdi. Aynı zamanda hattat, bestekar ve şair olan Sultan İkinci Mahmud yazdığı şiirlerde Adli mahlasını kullandı.

Ahmet Hamdi Tanpınar

Cuma, Haziran 29th, 2012

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ ni bitirdi (1923); liselerde, yüksek okullarda çeşitli dersler okuttu, İstanbul Üniversitesi’ nde Yeni Türk Edebiyatı profesörlüğüne atandı (1939), Milletvekilliği (1942-1946), Milli Eğitim müfettişliği gibi görevlerden sonra tekrar, ölümüne kadar süren, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ ndeki profesörlüğüne döndü (1949). Rumelihisarı Mezarlığı’ nda Yahya Kemal’ in başucuna gömülü.

İlk şiiri 1920’ de yayımlanmıştı. Altmış kadar şiirinden oncak otuz yedisi ile, tek şiir kitabını ölümüne yakın çıkardı: Şiirler (1961; Bütün Şiirleri adıyla genişletilmiş olarak 1976). Şiirlerinde bir imaj ve müzik kaygısı taşıdığı, hikaye ve romanlarında da, başta zaten tema’sı olmak üzere, psikolojik anları, bilinçaltını aradığı, yansıttığı görülür. (Geniş bilgi Prof. Mehmet Kaplan’ ın Tanpınar’ ın Şiir Dünyası;1964 kitabında).

Tanpınar’ın başlıca eserleri şöyledir. Hikaye kitapları: Abdullah Efendinin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955), Hikayeler (1983). Romanları: Huzur (1949), Saatleri Ayarlama Enstitüsü (1962), Sahnenin Dışındakiler (1973), Mahur Beste (1975), Aydaki Kadın (1987). Denemeleri: Beş Şehir (1946), Yahya Kemal (1961), Edebiyat Üzerine Makaleler (1969), Yaşadığım Gibi (1970). Monografi:XIX. Asır Türk Edebiyat Tarihi (1949). “Ahmet Hamdi Tanpınar’ ın Mektupları”nı da Zeynep Kerman derledi (1974; genişletilmiş ikinci basım, 1992).

Çeşitli baskıları olan eserleri Dergah Yayınları’ nda toplanmaktadır. Enis Batur, Ahmet Hamdi Tanpınar’ dan “Seçmeler” adlı bir kitap hazırladı (1992).

Nedim

Cuma, Haziran 29th, 2012

Nedim 1680 yılında İstanbul’da doğdu. Fatih Sultan Mehmed döneminde yaşayan eski bir aileden geldiği söylenir. Babası Mehmed Efendidir. Dedesi Musluhiddin Efendi, Sultan İbrahim devri kazaskerlerindendir. Nasıl bir öğrenim gördüğü kesinlikle bilinmiyor. Fakat bazı kaynakların bildirdiğine göre Şeyhülislam Ebezade Abdullah Efendi’nin başkanlık ettiği kurul önünde sınavdan geçerek, hariç müderrisliği payesini aldı. Bir süre sonra Mahmudpaşa mahkemesinde naiplikle görevlendirildi.

Sadrazam Ali Paşa ve Nevşehirli İbrahim Paşa tarafından korundu. Nevşehirli İbrahim Paşa, şiirlerini çok sevdiği Nedim’i muhasipliğe seçti. Daha sonra ise kütüphanesinde hafızı kütüb görevine getirdi. Bütün zevk ve eğlence meclislerinde sadrazamın ve bazı devlet büyüklerinin nedimi oldu. Ramazan aylarında, sadrazam İbrahim Paşa huzurunda verilen tefsir derslerine katıldı. Sadrazam İbrahim Paşa aracılığı ile Sultan Üçüncü Ahmed’in bulunduğu toplantılara katılmaya başladı.

Şiirleri Sultan Üçüncü Ahmed tarafından beğenildi. Bu arada Mollakırımı medresesi (1727), Sadiefendi medresesi (1728) ve aynı yıl Nişancipaşayıatik medresesi müderrisliklerine tayin edildi. Son görevi Sekbanalibey medresesi müderrisliğiydi (1730). İbrahim Paşa’nın giriştiği, doğu dillerinden tercümeler, çalışmasına katıldı. Müneccimbaşı Derviş Ahmed Dede’nin Sahaifü’l Ahbar (Haberlerin Sayfaları), Bedrüddin Avni’nin İkdü’l Cuman (İnci Dizisi) adlı eserlerini Türkçe’ye çeviren kurulda çalıştı.

İçki düşkünlüğü yüzünden irtiaş (titreme) hastalığı ve illeri vahime (korku) hastalığı çeken Nedim’in, Patrona Halil isyanı sırasında bir buhran geçirerek öldüğü ileri sürülür. Müstakimzade’nin, isyanda kaçarken Beşiktaş’daki evinin damından düşerek öldüğünü belirten ifadesi ispatlanmış değildir.

William Shakespeare

Cuma, Haziran 29th, 2012

En büyük oyun yazarlarından biri olarak değerlendirilen İngiliz şair William Shakespeare, yarattığı karakterlerde insan doğasının en değişmez özelliklerini benzersiz bir şiir diliyle yansıtması dolayısıyla, yaşadığı yüzyıldan bu yana her çağda ve her ülkede en sık sahnelenen oyunlar yazarıdır. 1564 yılında Warwickshireda Stratford-upon-Avon’da doğan Shakespeare’in bunca ününe karşın, hayatına ilişkin kesin belge ve bilgiler çok azdır.

Babası ticaretle uğraşan bir işadamıydı. Rönesans şairlerinden olan Shakespeare; büyük bir olasılıkla Stratford’daki ortaokulda öğrenim gördü. 18 yaşındayken, kendisinden yaklaşık sekiz yaş büyük olan Anne Hathaway ile evlendi ve bu evlilikten önce bir kızı, sonra biri oğlan öbürü kız ikizler dünyaya geldi. Bu sıralarda Stratford’u terk eden Shakespeare’in, bundan sonra 1592’ye kadar ki yaşamına ilişkin bilgi yoktur. Bu tarihte bir oyun yazarının yazdığı bir kitapçıkta Shakespeare’e değinilmesi, hatta onun başkalarının oyunlarını çalmakla suçlaması dolayısıyla, Shakespeare’in bu sırada bir tiyatro topluluğunda yazar ve oyuncu olarak çalıştığı bilinmektedir. Yılda ortalama iki oyun yazan Shakespeare, kendi oyunlarında da küçük roller alıyordu. 1594’e gelindiğinde, Chamberlain Topluluğu’nun önde gelen bir oyuncusuydu. Aynı yıl oyunları yayımlanmaya başladı. Döneminin bütün özelliklerini taşıdığı oyunlarının başarısı üzerine kazancı gittikçe artan Shakespeare’in, Kraliçe I. Elizabeth döneminin sonlarında varlıklı bir yaşam sürdüğü, kendi oyuncu topluluğu için 1599’da Londra’da yaptırılan Globe Tiyatrosu’nun hisselerinin bir bölümünü satın aldığı bilinmektedir.

Londra’da birkaç yıl daha kalan Shakespeare, daha sonra Stratford’a dönerek burada yaşamaya başladı ve büyük bir olasılıkla son oyunlarını da burada yazdı. Shakespeare’in, bir bölümü soylu bir genci öven, bir bölümü de bir kadına duyduğu sevgiyi dile getiren Soneler’i son derece duyarlı ve zengin bir dille kaleme alınmış şiirlerdir.

Shakespeare her biri birbirinden değişik komedi ve trajediler kaleme aldı. “Bir Yaz Gecesi Rüyası” adlı komedisinde, bazı kendi halinde kişilerin dükü eğlendirmek için bir oyun sahnelemeye kalktıktan sonra iki lafı bir araya getirememeleri Shakespeare’in benzersiz güldürü yeteneğini ortaya koyar. Trajedilerinde ise izleyicilerin tüylerini diken diken eden bir gerilim yaratabilmiştir. Birçok başka yazar ince esprili komediler, romantik oyunlar, ürkütücü cinayet ve öç alma trajedileri, büyük öyküleri yazmakta ustaydı. Ama hiçbiri bunların tümünde birden Shakespeare kadar başarılı olamadı.

Bu olağanüstü çeşitliliğin yanı sıra, izleyicilerin ve okuyucuların Shakespeare’in oyunlarında en çok hayranlık duydukları şeylerden biri, onun yapıtlarındaki karakterlerin “kitap karakterleri” gibi gözükmemesiydi. Tersine, bu karakterler bir oyunda değil de yaşamda karşılaşıldığında görünür görmez tanınacak kadar gerçek kişilerdir. Aslında Shakespeare’in kahramanlarından bazıları, o kahramanın yer aldığı oyunu görmeyen kişilerce bile bilinir. İriyarı, hoşsohbet, cana yakın bir adam olan, eğlenceyi ve şarabı seven Sir John Falstaff bunlardan biridir. Yazarın Henry IV adlı oyununun birinci ve ikinci bölümlerinde geçen Prens Halin arkadaşlarıdır. Shakespeare Henry V’te Falstaff’ın nasıl öldüğünü anlatan bir sahneye yer vermiş, ama Kraliçe I. Elizabeth’in bu karakteri başka bir oyunda gene görmek istemesi üzerine de Windsor’un “Şen Kadınları” adlı komedisinde Falstaff yeniden ortaya çıkmıştır.

Shakespeare’in karakterleri arasında özellikle ünlü olanlardan biri de, tıpkı gerçek yaşamda olduğu gibi, hiçbir zaman tam olarak anlaşılamayan, her çağda yoruma açık bir kişiliği olan Danimarka Prensi Hamlet’tir. Acı çekmek ya da kendini öldürerek bu acıyı dindirmek arasında bocalayan Hamlet’in ikilemini, Shakespeare ünlü “Olmak ya da olmamak! İşte bütün sorun bu!” dizesiyle dile getirmiştir. Shakespeare’in “Hamlet”, “Macbeth” ve “Kral Lear” gibi trajedilerinde kahramanların asıl sorunu kendi kusurları ya da zayıflıklarıdır. Bunlar çoğunlukla acımasızlık, hırs, kıskançlık, bencillik gibi hoş olmayan özelliklerdir. Öte yandan Shakespeare gene de öyle canlı karakterler yaratır, onların iç dünyasını ve acılarını öylesine sevecenlikle sergiler ki, izleyiciler onlara yakınlık duyar, başlarına gelenlere üzülür. Shakespeare’in böyle canlı karakterler yaratması, oyunun öyküsü gerçek dışı bile olsa, kişilerin inandırıcı olduğu anlamına gelir. Karakterlerin şiir diliyle konuşmaları bile onların inandırıcılığını zedelemez.

William Shakespeare, 23 Nisan 1616’da Startfort’ta, Ben Jonson ile birlikte katıldığı bir şölenin ardından hayat gözlerini kapamıştır. Eserlerinin bir çoğu Türkçe’ye çevrilerek, ülkemizde de sergilenmiş, bazıları da sinema filmi olarak çekilmiştir.

Komediler

”Bir Yaz Gecesi Rüyası” bir büyü ve yanlışlıklar komedisidir. Atina yakınlarındaki bir koruda yollarını şaşıran dört sevgili, Periler Kralı Oberon ile kavgacı hizmetkârı Puck’ın büyüsüne kapılırlar. Kentten bir grup işçi de, gözden uzak bir yerde oyunlarını prova etmek için koruya gelir. Onlar da perilere katılırlar ve ortaya bir sürü karışıklık ve komik durum çıkar. Sonunda her şey düzelirse de, en komik sahne işçilerin Dük Theseus’un düğün şöleninde oyunlarını oynadıkları sahnedir.

”On İkinci Gece” de bir yanlışlıklar komedisidir. Kadın kahraman Viola’nın gemisi yabancı bir ülkenin açıklarında batar. Erkek kılığına giren ve “Cesario” adını alan Viola, ülkenin yöneticisi Dük Orsinonun hizmetine girer. Erkek kılığındayken Dük’e aşık olur. Orsino’nun aşık olduğu zengin Kontes Olivia da “Cesario”ya tutulunca durum karışır. Gene en komik sahneler, neşeli Sir Tobby Belch ve arkadaşlarının Olivia’nın kendini beğenmiş ve süslü uşağı Malvolio’yu kandırmak için oyun oynadıkları sahnedir.

”Venedik Taciri” de bir komedi olmakla birlikte ciddi bölümler de içerir. Oyundaki kötü adam Yahudi tefeci Shylock’tur. Borç aldığı parayı ödeyemeyen tüccar Antonio’dan, kendi vücudundan kesilecek yarım kilogram et ister. Shylock’un açgözlülükle bıçağını bilediği gerilimli bir duruşmadan sonra Antonio kendisini savunan genç bir avukatın zekâsı sayesinde kurtulur.

Trajediler

Shakespeare’in tüm oyunları arasında en çok sahnelenen Romeo ile Juliet’ tir. İtalya’nın Verona kentinde yaşayan birbirlerine düşman ailelerin çocukları olan Romeo ile Juliet’in, aileleri arasındaki nefret yüzünden son bulan aşkları anlatılır.

Hamlet’te, babası öldükten sonra annesiyle evlenen amcasının aslında babasının katili olduğunu öğrenen Danimarka Prensi Hamlet derin bir acıya kapılarak öç almaya karar verirse de, bunu bir türlü gerçekleştiremez. Oyun, yalnızca amcası Claudius’un değil, kraliçe ve Hamlet’in de öldükleri bir sahneyle biter.

“Kral Lear” Shakespeare trajedilerinin en korkuncu, ama belki de en önemlisidir. Gururlu ve bencil olan yaşlı Kral Lear, sadık ve sevgili kızı Cordelia’nın kendisini ne kadar sevdiğini ablaları gibi abartmalı bir dille açıklamaması üzerine, öfkeye kapılarak onu sürgüne gönderir ve tüm servetini öbür kızları Goneril ve Regan arasında paylaştırır. Oysa iltifat dolu sözlerine karşın bu iki kardeş zalim ve haindir. Çok geçmeden Lear onların gerçek yüzlerini görür. Fırtınalı bir gecede sokağa atılan Lear, Cordelia’ya yaptığı haksızlığın acısıyla çıldırmaya başlar. Sonunda onu kurtarmak için geri dönen Cordelia da düşmanları tarafından öldürülür. Üzüntüden perişan olan kral kızının ölüsüne sarılarak son nefesini verir.

Tarihsel Oyunlar

Shakespeare konuların İngiliz tarihindeki olaylardan alan birkaç oyun da yazdı. Bunlardan ilki, rakiplerine ve düşmanlarına acımasız davranan kötü ruhlu ve kambur Kral III. Richard’ı anlatan Kral Üçüncü Richard’ın Tragedyası’dır. Kurbanları arasında Londra Kulesi’nde öldürülen iki genç prens de vardır. Yaşamını yitirdiği Bosworth Field çarpışmasından bir gece önce prenslerin ve öteki kurbanlarının hayaletleri uykusunda Richard’a görünür.

Tarihsel oyunlarından bazıları bir dizi oluşturur: The Tragedy of King Richard II, Henry IV’ün iki bölümü ile Henry V. The Tragedy of Richard I’ı da güçsüz kral tahtından vazgeçerek tacını IV. Henry adını alan Henry Bolingbroke’a bırakır. Öbür iki oyunda, yeni kralın yönetimi sırasında sorunlar ve ayaklanmalar baş gösterir; bu sırada kralın öz oğlu Prens Hal avare ve savurgan bir yaşam sürer. Ama babasının ölümüyle tahta geçerek V. Henry adını alan Prens Halin döneminde düzen yeniden kurulur. V. Henry’nin orduları Fransa’da büyük zafer kazanır. Henry’nin Fransız prensesiyle evlenmesi her iki ülkeye de barış getirir.

Shakespeare’in, konularını Eski Yunan ve Roma tarihinden alan oyunlarından en ünlüsü ise Julius Caesar’dır. Bu oyunda dürüst ve erdemli bir kişiliği olan Brutus, Jül Sezar’ın kendisini Roma imparatoru ilan etmesini önlemek amacıyla, arkadaşlarıyla birlik olup çok sevdiği Jül Sezar’ı özgürlük adına öldürür. Ama bunun cumhuriyetin yok olmasını önleyememesi üzerine de kendi canına kıyar.

“Mutlu Son”la Biten Oyunlar

Shakespeare yaşamının sonlarına doğru kötülük ve acıyı içerdikleri için tam olarak birer komedi sayılmayan, ama ölümle değil de bağışlama ve mutlu sonla bittikleri için trajedi de sayılmayan birkaç oyun yazdı. Bu oyunlardan biri olan Kış Masalı’nda, Leontes adlı bir kral hiçbir neden yokken karısı Hermione’yi kıskanır, karısıyla tüm ilişkisini keser ve bebek yaşındaki Perdita adlı kızının yabani hayvanlara yem olsun diye ıssız bir yere bırakılmasını emreder. Perditayı bir çoban kurtarır ve büyütür. Sonunda kız, babasına geri döner. Kralın uzun yıllar boyunca pişmanlıkla andığı ve öldü diye yas tuttuğu Hermione de geri döner, böylece sonunda geçmişin hataları bağışlanır.

Fırtına’da ise olay, düklüğü elinden alınan Prospero’nun yönetimindeki bir adada geçer. Büyü gücüne sahip Prospero, hava perisi Ariel’i ve yarı insan yarı canavar Caliban’ı yönetmektedir. Yıllar önce hileyle düklüğü ele geçiren Prospero’nun kardeşi Antonio, adanın yakınında bir deniz kazası geçirir. Prospero büyü gücüyle kendisine haksızlık edenleri cezalandırır. Ama daha sonra onları bağışlar ve kızı Miranda’nın Antonio’nun oğlu Prens Ferdinand ile evlenmesine izin verir. Oyun Prospero’nun büyülü değneğini kırması, büyü kitabını denize atması ve tüm grubun düşmanlıkları geride bırakıp büyüyle onarılmış gemiyle İtalya’ya yelken açmasıyla sona erer.

Selim II

Cuma, Haziran 29th, 2012

Sultan İkinci Selim 28 Mayıs 1524’de İstanbul’da doğdu. Babası Kanuni Sultan Süleyman, annesi Hürrem Sultan’dır. Hürrem Sultan Slav kökenlidir. Orta boylu, açık alınlı, mavi, gözlü, ince kaşlı ve sarışın bir padişahtı. Şehzadeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Devlet idaresini iyice öğrenmek için de Anadolu’nun çeşitli yerlerinde sancakbeyliği yaptı. Bu sırada tahsiline devam ederek, ilim ve tecrübesini arttırdı.

Sarı Selim olarak da anılan II. Selim, Kütahya sancakbeyi iken aldığı, babası Cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın ölüm haberi üzerine İstanbul’a gelerek 30 Eylül 1566 günü 42 yaşında iken tahta geçti. Sarı Selim daha önceki Osmanlı Sultanlarına göre silik ve zayıf bir hükümdardı.

Babasının saltanatı sırasında diğer kardeşleri Şehzade Bayezid ve Şehzade Mustafa’nın bertaraf edilmesiyle kolayca tahta geçen Sultan İkinci Selim, adını aldığı dedesi Yavuz Sultan Selim ve babası Kanuni’ye göre oldukça silik bir idare sergilemiştir.

KESİTLER

Sakız Adası’nın Fethi
Endonezya ve Yemen Seferleri
Kıbrıs’ın Fethi
İnebahtı Deniz Savaşı
Kanal Projesi
İmar Çalışmaları

Devrin büyük devlet adamları sayesinde Osmanlı Devleti ihtişamını sürdürmüş, Sokullu Mehmed Paşa gibi dirayetli ve tecrübeli vezirler hükümeti ayakta tutmuşlardır. Sultan İkinci Selim’in kendisi hiç sefere çıkmamış ve liyakatli olmayan Ali Paşa’nın Kaptan-ı Deryalığında İnebahtı faciası yaşanmıştır. 8 yıl padişahlık yaptıktan sonra 15 Aralık 1574 günü vefat etti. Ayasofya’ya defnedildi. Sultan İkinci Selim İstanbul’da ölen ilk Osmanlı Padişahıdır.


SAKIZ ADASI’NIN FETHİ

Denizlerde büyük bir güç olan Osmanlılar Akdeniz adalarının önemli kısmını almışlardı. Cenevizlilerin elinde olan Sakız ise alınmamış, bir miktar vergi ile yapılan ticari antlaşmayla kontrol altında tutulmuştu. Sakız adası Ege denizinde önemli ticari depo vazifesi görüyordu. Kapitülasyonu olamayan devletler de mallarını Sakız’a getiriyor ve buradan Venedik, Ceneviz, Dubrovnik, tüccarı vasıtasıyla Osmanlı limanlarına taşıyorlardı.

Adadaki Cenevizliler vergilerini düzenli ödemiyor, fırsat buldukça Osmanlı kuvvetlerine saldırıyorlardı. Bu durum karşısında Piyale Paşa komutasında gönderilen bir donanma burayı fethetti. Piyale Paşa vezirliğe atandı(1568).


ENDONEZYA VE YEMEN SEFERLERİ

Deniz seferleri devam ediyordu II. Selim Döneminde de devam ediyordu. Endonezya ve Yemen’e düzenlenen seferler bunlardan başlıcalarıydı. Endonezya’daki Müslüman Açe Devletine yardım etmek için Hızır Hayreddin komutasında 15-20 parçalık bir kuvvet gönderildi. Böylece Osmanlı hakimiyeti ve gücü Uzakdoğuya kadar uzanmış oluyordu (1569).

Kanuni zamanında başlayan Hint okyanusundaki mücadeleler Sultan İkinci Selim zamanında da devam etti. Yemen çıkan ayaklanma üzerine sefer düzenlendi. Orada çıkan ayaklanma bastırıldı(1570).


KIBRIS’IN FETHİ

Kıbrıs Venediklilerin elinde bulunmaktaydı. Mısır’ın alınmasından sonra Memluklülere vergi veren Kıbrıs, Osmanlılara vergi vermeye başlamıştı. Ekonomik, stratejik ve coğrafi yönden çok önemli olan Kıbrıs seferinin kolay olacağı düşüncesiyle Lala Mustafa Paşa Kıbrıs Seferine taraftar olurken, Sokullu Mehmed Paşa ise yeni bir Haçlı Seferine yol açacağı endişesiyle Kıbrıs’ın fethine muhalif kalmıştı.

1570 yılının Ekim ayında Kıbrıs’taki irili ufaklı tüm şehirler alınmış, Kıbrıs’ın başkenti durumundaki Lefkoşe Osmanlıların eline geçmişti. Ancak Kıbrıs’ın en önemli kentlerinden olan Magosa henüz alınamamıştı. Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı birlikleri yardımcı birliklerin de gelmesiyle, Magosa kalesini karadan ve denizden kuşatmaya başladı. Yaklaşık bir yıl süren kuşatmadan sonra Magosa da teslim olmak zorunda kaldı (4 Ağustos 1571). Adaya Türkler yerleştirildi.


İNEBAHTI DENİZ SAVAŞI

Kıbrıs’ın alınması Avrupa’da bir Haçlı donanmasının hazırlanmasına neden oldu. Don Juan komutasındaki Haçlı donanmasında Venedik, İspanya, Malta, Papalık ve diğer İtalya hükümetlerine ait gemiler bulunuyordu. Osmanlı Donanmasının değerli komutanları Pertev Paşa ve Uluç Ali Paşa bu karşılaşma sırasında savunma yapılmasını istedilerse de Kaptan-ı Derya Ali Paşa saldırıda bulunulmasını istedi.

İki donanma Mora’nın kuzey, Orta-Yunanistan ile Karlıeli’nin güney kapılarında bulunan İnebahtı körfezinde karşılaştı (7 Ekim 1571). Şiddetli çarpışmalardan sonra Kaptan-ı Derya Ali Paşa ve beraberindekiler şehit düştü. Osmanlı donanması beklemediği bir darbe aldı ve çok sayıda gemisi batırıldı. Savaşta büyük başarılar göstererek gemilerini kurtarmayı başaran Uluç Ali Paşa Sokullu Mehmed Paşa tarafından, Kaptan-ı Deryalığa getirildi.

Sokullu Mehmed Paşa yeni bir donanma hazırlamasını istedi. Bunun için çok sayıda malzemeye ihtiyaç olduğunu kısa süre içinde böyle bir donanmanın hazırlanmasının zor olduğunu söyleyen Uluç Ali Paşa’ya Sokullu; “Bütün donanmanın demirlerini gümüşten, halatlarını ibrişimden, yelkenlerini atlastan yapabiliriz. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel benden al.” demesi Osmanlı Devletinin o dönemdeki gücünü göstermesi açısından önemlidir.

Sokullu Mehmed Paşa gönderilen Venedik elçisine İnebahtı Deniz Savaşıyla ilgili olarak “Biz Kıbrıs’ı almakla sizin kolunuzu kestik, siz İnebahtı’nda bizi yenmekle, sakalımızı traş ettiniz. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez, fakat kesilen sakalın yerine daha gür çıkar.” Bununla beraber İnebahtı faciasından sonra kaybedilen binlerce denizciyi yerrine getirmek kolay olmamış ve tecrübesiz, leventlerden teşkil edilen yeni donanma Osmanlı’ya Akdeniz’de eski kudretini kazandıramamıştır. Artık Avrupa siyasetini yönlendirecek ve ticaret yollarını hakimiyet altına alacak Hint Seferleri gibi büyük projelere de edilmemiştir.


KANAL PROJELERİ

Astrahan’ı Türklerden alan Rusların amacı güneye doğru inmekti. Osmanlı Devleti 13 yıl sonra Astırhan’a sefer düzenlemeye karar verdi. Bu seferle beraber Don ve Volga nehirlerinin birleştirilmesi de düşünüldü. Bu sayede Karadeniz ve Hazar birbirine bağlanacak Osmanlılar Asya içlerine hakim olabileceklerdi. İran tehlikesi ortadan kalkacak Rusların güneye inme hayalleri ortadan kalkacaktı.

Kanal açılma işi Defterdar Kasım Bey’e verilmişti. Kanal’ın üçte biri tamamlanmış olmasına rağmen Kırım Hanının kışın çok uzun ve soğuk olacağı yönündeki olumsuz propagandaları asker ve işçiler üzerinde olumsuz etkiler bıraktı. Kışın gelmesiyle proje yarım kaldı ve bir daha devam edilmedi.

Süveyş kanalının açılması düşüncesi de yine Sultan İkinci Selim zamanında gündeme geldi. Mısır Beylerbeyinin konuyla ilgili sunduğu proje Sokullu Mehmed Paşa’nın bu konuya yeterince önem vermemesi yüzünden ortadan kalktı. Sultan İkinci Selim, babası Kanuni Sultan Süleyman’dan 14. 892.000 km. kare olarak devraldığı İmparatorluk topraklarını, oğlu Sultan Üçüncü Murad’a 15.162.000 km. kare olarak bırakmıştır.


İMAR ÇALIŞMALARI (MİMARİ)

Sultan İkinci Selim memleketin imar ve inşası ile de ilgilenmiştir. 1569 yılında Karadeniz’le Hazar Denizini bir kanalla birleştirme çalışmalarını başlattı. Ayasofya Camii yeniden onarıldı ve iki minare eklendi. Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümünden sonra birbirinden güzel mimari eserler vermeye devam eden Mimar Sinan’ın en büyük eserlerinden biri olan Edirne Selimiye Camii, Edirne’yi çok seven ve zaman zaman oraya gidip kalan Sultan İkinci Selim için yapıldı (30 Ekim 1574).

Yine Sultan İkinci Selim döneminde Eyüb Zal Mahmud Paşa, Konya Selimiye Camii, Lüleburgaz Sokullu Camii ve Külliyesi, Karapınar Sultan Selim Camii, Payas Sultan Selim Camii ve Külliyesi, Kasımpaşa Piyale Paşa Camii gibi eserler de yapıldı.

Bunlardan başka Mekke-i Mükerreme’nin su yollarını tamiri, Mescid-i Haram’ın mermer kubbeleri, Lefkoşe Selimiye Camii’nin inşaası, Aziz Efendi Tekkesi, Navarin Limanına hakim bir mevkiye yaptırdığı kule hayır eserlerindendir.

Ahmet Yesevi

Cuma, Haziran 29th, 2012

Osmanlı topraklarında doğmasa da, Osmanlı döneminde yaşamasa da Ahmet Yesevi’nin Osmanlı İmparatorluğu üzerinde önemli etkileri olmuştur. Etkileri günümüze kadar ulaşan Ahmet Yesevi, 11. Yüzyılın ikinci yarısında bugünkü Kazakistan’ın Çimkent şehrinin doğusundaki Sayram kasabasında doğmuştur. Sayram, o dönemde önemli bir kültür ve ticaret merkezidir.

Babasının ölümünden sonra, ablası ile birlikte Sayram yakınlarındaki Yesi’ye yerleşen Yesevi, burada “Arslan Baba” adlı bir Türk şeyhinden ilk eğitimini almaya başlamıştır. Türbesi Yesi yakınındaki Otrar’da bulunan Arslan Baba, rivayete göre; Hz. Muhammed’in emanet ettiği hurmayı Ahmet Yesevi’ye ulaştırmak görevini üstlenmiştir. Mezar-ı Şerifte bulunduğu bir dönem, İmam Rıza’nın öğrencisi olduğu belirtilen Arslan Babanın, Yesevi’nin manevi yücelmesinde önemli bir yeri vardır.

Eğitiminin ilk aşamasını tamamladıktan sonra dönemin en önemli merkezi olan ve değişik bölgelerden binlerce öğrencinin akınına uğrayan Buhara’ya giden Yesevi, burada dönemin önde gelen din bilginlerinden olan Şeyh Yusuf Hemedani’ye bağlanmıştır. Türbesi Merv’de bulunan Hemedani’den yoğun bir tasavvuf eğitimi alan Yesevi, Şeyhin dört halifesinden üçüncüsü olmuş ve ilk iki halifeden sonra şeyhinin yerine geçmiştir.

Hamedani’den aldığı bir işaretle buradaki irşad makamını Şeyh Adülhalik Gücdûvani’ye bırakarak Yesi’ye dönen Yesevi, büyük bir etki alanına ulaşacak olan Yeseviye Ocağı’nı kurmuştur. Abdülhalik Gücdüvani ise öğrencisi Muhammed Bahaüddin Nakşbend’i yetiştirerek, o dönemde Yeseviye Ocağı dışında ortaya çıkan iki büyük tarikattan birinin öncülüğünü yapmıştır. Buhara’da kurulan Nakşibendiye tarikatı, zamanla Afganistan, Hindistan ve Anadolu’ya yayılmıştır.

Yesevi, öğretisini hocası Arslan Baba’dan aldığı “ehl-i beyt” sevgisi ve bu doğrultudaki tasavvuf anlayışı üzerine kurmuştur. Bir Türk sufi tarafından kurulan bu ilk büyük “Türk tarikatı”, önce Maveraünnehir, Taşkent ve çevresi ile batı Türkistan’da etkili olmuştur. Daha sonra Horasan, İran ve Azerbeycan’da yaşayan Türkler arasında yayılan Yesevi tarikatı, 13 yüz yıldan başlayarak göçlerle Anadolu’ya, oradan da Balkanlara ulaşmıştır.

Yesevi öğretisinin bu denli etkili olmasının temel nedenlerinden biri; Ahmet Yesevi’nin düşüncelerini anlatmak için, o dönemde gelenek olduğu üzere Arapça veya Farsça’yı değil, Türkçe’yi seçmesidir. Hece vezniyle yazdığı şiirlerle öğretisinin hızla yayılmasını ve kuşaktan kuşağa kolayca aktarılmasını bu yolla sağlayan Yesevi’nin “Hikmet” olarak adlandırılan ve yüzyıllarca sözlü olarak yaşatılan şiirleri, 15. Yüzyılda yazıya geçirilerek “Divan-ı Hikmet” adı altında toplanmış ve kutsal bir kitap olarak elden ele dolaşmıştır.

İslam’ın değerlerini Türk kültürünün değerleri ile kaynaştıran Yesevi öğretisi, özellikle bozkırlarda yaşayan Türk boylarının İslamiyet’i benimsemesini kolaylaştırmıştır. İslam’ı tanımalarına ve benimsemelerine karşın, varolan değerlerinden kopmayan bu topluluklar için, kentli din bilginlerinin sunduğu kuralcı İslamiyet’ten çok, dervişlerin sunduğu, dine esnek yaklaşan ve eski inançları yadsımayan, bir İslam anlayışı daha yakın gelmiştir. Böylece “şaman” geleneklerinin bir kısmı az ya da çok değişikliklere uğrasa bile varlığını sürdürmek imkanı bulmuştur. Geleneğe göre, toplumsal yaşamın her alanında olduğu gibi, dinsel törenlerde de kadın-erkek birliktedir. Kazakistan’da “Yesevi Zikri” adı verilen törenlerde, geleneğin islami değerlerle kaynaştırılarak bu gün bile sürdürüldüğü görülebilir.

Bu örnekler, Yesevi’nin temsil ettiği İslam’ın, varolan inanç sisteminin tamamen terk edilmesini şart koşmadığını ortaya koymaktadır. Bu yüzden bugün yalnızca Kazakistan’da değil, eski Türkistan toprakları üzerinde yaşayan Türk topluluklarının çoğunda şaman gelenekleri İslamiyet içinde varlığını sürdürür. Üstelik bu uygulamalar, Ahmet Yesevi’nin izinden gidenlerce Anadolu’ya ve Balkanlar’a da taşınmıştır.

Ahmet Yesevi, öğretisini “Dört Kapı” olarak bilinen şu ilkeler üzerine kurmuştur: Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat’tir. Dört Kapı, İslamiyet’ten önceki Türk inançlardan kaynaklanmıştır. Şamanlıkta Doğu, Batı, Kuzey ve Güney yönleri, kutsal kabul edilen dört ögedir. Yönler dört renk ve dört kutsal varlıkla simgeleştirilmiştir: Mavi, Beyaz, Siyah ve Kızıl. Ağaç, Demir, Su ve Ateş. Şaman inancına göre bunlar, evrenin ve insanın özünü oluşturur: Adalet, Kudret, Akıl ve Uyum.

Dört Kapı ilkesi Hacı Bektaş Veli’nin öğretisine de temel oluşturur. Hacı Bektaş Veli her bir kapıya onar makam ekler ve “Dört Kapı, Kırk Makam” olarak adlandırılan ilkeler bütününü ortaya koyar.

Muhammed Salih

Cuma, Haziran 29th, 2012

Muhammed Salih, 1949’de Harezm eyaletinde dünyaya geldi. 1966’de liseyi bitirdi; 1968-1970’de Sovyet Ordusunda askerlik görevine çağrıldı. Askerliğini Çekoslovakya’da yapan Muhammed Salih, burada meşhur ‘’Prag baharı’’nın şahidi oldu. Prag olayları henüz 18 yaşında olan Muhammed Salih’in zihninde derin iz bıraktı ve o ilk defa Sovyet sisteminin mutlak adaletli bir sistem olduğu hakkındaki propagandalara şüpheyle bakmaya başladı. 1970’de askerlikten terhis oldu. Ayni yıl Taşkent Devlet üniversitesine kabul edildi, 1975’de mezun oldu.

Öğrencilik yıllarında şiir ve tercüme denemeleri yapıyor, o donemin genç kuşaklarını etkileyen eksiztansiyalizmi inceliyor, J. P. Sartre, A. Camus, F. Kafka gibi ünlü yazarların eserleriyle yoğun olarak ilgileniyordu. Mezuniyet tezini de ‘’Çağdaş Fransız şiiri’’ olarak seçmiş, hocaları tezini çok basarili bulmuşlardı. O yıllarda F. Kafka eserlerini ve XX. yüzyıl Fransız şiirini Özbek Türkçe’sine tercüme etti. 1975-85 yıllarında 7 şiir kitabı yayınlandı. 1982’de “Dede Korkut Kitabı”nı, 86’da Ziya Gokalp’in “Türkçülük’ün Esasları”nı, daha sonra Türkçe’den “Yunus Emre Divanı”nı Özbek Turkçesi’ne çevirdi ve yayınlattı.

Özbek şiirinde “Metoforistik Akım’’ denilen yeni bir ekolun mimari olan Muhammed Salih kısa sürede Sovyet aydınlarının tanıdığı bir isim oldu. 1985 Ocak ayında kaleme aldığı, Özbek Milliyetçilerin baş eseri olan ‘’Politburoya Mektup’’ yazdı ve eser bütün SSCB’de büyük etki yarattı. Bu sosyal depresyon onu politikaya iten bir etken oldu.

Özbek gençleri üzerindeki etkisi ona bazı tavizler verilmesini sağladı. 1985’den başlayarak o kendi makalelerinde her cepheden Özbek halkının dertlerini gündeme getirmeye başladı. Mayıs 1988’de Özbekistan Yazarlar Birliği Genel Sekreterliğine seçildi. Aynı yılın Haziranı’nda o Moskova’da SSCB Yazarlar Birliği Kurultayında, yüksek minberden ilk olarak Sovyetler Birliğini sert eleştiriler getirdi. Arkasından Moskova’nın arzusuyla Komunist Partisi üyeliğine davet edildi. Bu daveti reddetti.

1988 yılın Kasım ayında kendisinin üç arkadaşıyla birlikte o donemin ilk muhalefet teşkilatı olan “Birlik Halk Hareketi”ni, 1990 yılın Nisanın’da ise ‘’ERK’’ demokratik Partisini kurdu ve başına geçti. Aynı Özbekistan Parlamentosuna girdi. Partisi tarafından hazırlanan “Özbekistan’ın Mustakillik Deklarasyonunu’’ Parlamentoya sundu ve orada aynen kabul edildi. Bu büyük başarıydı. 1991 yılının Aralık ayında yapılan Cumhurbaşkanlık Seçimlerinde karşı adaydı. Resmi açıklamalara göre seçimden %12.7 oyla çıktı. Seçimlerden hemen sonra Partisine baskılar başladı, Parti gazeteleri yasaklandı. Bir süre gözaltında kaldıktan sonra, Muhammed Salih serbest bırakıldı. 1993 yılın ilkbaharında Cumhurbaşkanı Turgut özel davetiyle Türkiye’ye geldi.

Belli bir süre Türkiye’de kaldıktan sonra, Norveç’e gitmek zorunda kaldı. 2002 yılın başlarında Çek Cumhuriyeti’ne yaptığı ziyaret sırasında tutuklandı ve daha sonra serbest bırakıldı.